Loading ...
Sorry, an error occurred while loading the content.

Prof.Dr. Nadir Devlet hk.

Expand Messages
  • Ilshat Nazipov
    ilgili ahalinin dikkatine:Feysbuktan aldim, baska yerde var midir bilmiyorum.Sayin Rukiye Devletkildi nin gunlugu de yayimlanmisti, Tatarca kesin var,
    Message 1 of 3 , Nov 18, 2010
    • 0 Attachment
      ilgili ahalinin dikkatine:
      Feysbuktan aldim, baska yerde var midir bilmiyorum.
      Sayin Rukiye Devletkildi'nin gunlugu de yayimlanmisti, Tatarca kesin var, Turkcesini bilmoyrum, hocama sormak lazim (kendisi de bu gruba uye). Siddetle oneririrm. 
      Saygilarimla,
      Ilsat.


      Kaybolma, Bulunma, Tanınma· 

      Devlet, Nadir İbrahim oğlu


       

      •  Hamza Bedreddinov,  Tatarstannan Çittegi Tatar Galimneri (Tataristan Dışında Yaşayan Tatar Bilim Adamları)Bilimsel – Popüler Denemeler ve Görseller, 2.Bölüm, Kazan, İdil Press, 2006, s.119-144

      (Çeviri: Beril & Nadir Devlet)

       

      Annesi Rukiye’nin ömür güneşi seksen bir yaşına kadar parladıysa da, oğlu Nadir onu ancak bir yıl sekiz aylık bir süre görebildi. Otuz üç yıl aynı cihanda yaşamalarına rağmen, ana oğlun baş başa kaldıkları zaman ise kayboluş ve bulunuşun ardından, altı ayı geçemedi. On beş aylıkken oğlundan ayrılan annenin, onu tekrar otuz üç yaşındayken görebilmesi, mucizevî bir masala benziyor.

      Gözünü dünyaya hapishanede açan Feride ise, ağabeyi Nadir’i ilk kez kucakladığında kırk dört yaşında bir kadındı. İki kardeş kavuştuğunda Nadir, Çin, Almanya, ABD ve Türkiye’de yaşamış olmasına rağmen Tatarlığını yitirmemişken, sürgün yollarını arşınlamış, çalışma kamplarında kalmış ve nihayet Ruslaşan Kazan’da yaşamakta olan kız kardeşi Feride ana dilini yitirmişti. İkisi dertleşecek, sırlarını paylaşacak bir ortak dilden mahrum bırakılmışlardı. Araya bir tercümanın girmesi, sohbetin derinleşmesine, genişlemesine engel oluyordu.

      Ne var ki insanı, rüzgârın savurduğu yapraktan bile daha fazla sarsan kaderden kaçmak, mümkün değil. Siyasetin pençesine kısılan, özgürlüğü elinden alınan bir toplumda, birey bir kenarda unutulur ve insani ilişkiler dikenli teller arasına sıkışır. O pençenin kilidini açıp yakınlarına ulaşmaya çalışan, geçmişin bozuk yollarında kendi izini bulmakta bile zorlanacaktır. Vefat eden aile büyüklerinin mezarlarını ziyaret edip bir dua okumak istese, Nadir, birkaç kıta dolaşmak zorunda kalacaktı. Çünkü bozulan sağlığını düzeltme umuduyla Japonya’ya giden anneannesi Fakiha Tokyo’da, kızı tutuklanınca küçük torunu Nadir’i kucağından indirmeyen dedesi Çin’in Mukden[1] şehrinde, hasretiyle yaşadığı oğlunu bir daha hiç göremeyip ona sadece bir mektup ulaştırabilen babası İbrahim Kazakistan’ın Kızılyar (Petropavlovsk) şehrinde, inişli çıkışlı hayat hikâyesini bir kitap gibi yazıp bırakan annesi Rukiye Kazan’da, yetimlik acısını sezdirmeden onu öz çocukları gibi yetiştiren yüce gönüllü ana babası Ahtem İlyasov ile Aynıcemal Hanım Türkiye’de[2], ebedi istirahatgahlarını bulmuşlardı.

      Aynı kuşağın mensupları bir dönemin ruhunu anarken şüphe yok ki onun yüceliğini anımsatacak çeşitli görüşler akla gelir. Bir neslin mirasını anlamaya çalışmak sanki tarih katmanlarının alevlerini karıştırmak ve geçmişin yankılanan sesini yeni nesillere gecikmeyle aktarmak gibidir. O yankıda özlem dolu hatıraların sesi beklenir.

      Halime Şahmay’ın anılarında yer alan “Rukiye Muhammediş’in yaşadıkları” başlıklı bölüm işte yürekleri böyle burkuyor:

      1945, bahtsız bir yıl. Mukden şehrini Kızıl Ordu işgal etti. Köpekler uluyor, silah sesleri duyuluyordu. Birkaç ev ötede oturan, çok okumuş, akıllı, sabırlı ve milleti için canla başla çalışan öğretmen Rukiye Muhammediş’i bir arabaya koyup götürdüler.

      İbrahim ağabey ile daha yeni evlenmişlerdi. Kurdukları mutlu yuvada, aşklarının meyvesi, oğulları Nadir dünyaya geldi. Bebek ilk bir buçuk yılını, anne babasının sevgi dolu kollarında geçirdi. Ancak bu mutlu yaşantıyı kara bulutlar kapladı. Eylül ayında, adaletten yoksun Rus askerleri soygunlar düzenlemeye başladı, binden fazla insanı tutuklayıp götürdü. Tutuklananlar arasından üç yüzü, masum Tatarlardı.

      Zavallı İbrahim ağabey sorgulanmak üzere götürüldüğü yerden dönemedi. Titreye titreye çocuğunu bağrına basan Rukiye ablanın da yakasına iki Rus askeri yapıştı. Bu güne kadar annesinin kucağında nazlanıp büyüyen Nadir, hasta dedesinin eline kaldı. Talanın ardından pazarda yiyecek bulmak gün geçtikçe zorlaştı. Nadir için büyük önem taşıyan süt, ekmek, yağ ve şeker ancak çok uzaklara gidilip kuyrukta beklenerek temin edilebiliyordu. Böyle gidip gelmeler dedeyi çok yormaya başladı. Beklenmedik bir zamanda hem kızından hem damadından ayrılmak, bütün gücünü ve yaşam enerjisini elinden almıştı. Yine de çocuğu annesinden böyle acımasızca ayırmazlar düşüncesi, aklından çıkmıyordu. Fakat kapıyı açınca etrafına talih ve mutluluk saçan güleç yüzlü kızı, geri dönmedi. Sabircan Muhammediş’in sağlığı gün geçtikçe kötüleşmeye başladı. Nadir çok zayıflamıştı. Yetmezmiş gibi sonbahar da geldi. Soğuk, rüzgârlı günler başladı. Çocuğu hiçbir zaman yalnız bırakmayan Sabircan dede evde odun kömür olmadığından yola koyuldu.

      Dedecik, torunu için yaşadı. Onun sıcak, zayıf bedenini kaygı ve hasret ile yüreğine yaslayıp sıkça üzüntülerini patlaştı. Mutlu günlerinde sevgili karısı Fakiha ile kızları Rukiye’yi büyüttükleri zamanların hayalini gördü. Kızının “babacığım, Nadir’imi sakın terk etme” dediğini aklına getirerek kendini teselli etti.

      Kömür kuyruğunda, açlıktan bitap düşen elleri, ayakları titremeye başladı. İki torba kömürün ücretini ödedi ve torbaları eve getirmesi için 60 kuruşu Çinli komşunun çocuğuna verip kendisi de evin yoluna koyuldu. Bin bir zorlukla evin kapısını açtı ama tam içeri girecekken bir şeye takılıp düştü. O anda gözüne, döşemeden çıkan paslı bir demir parçası saplandı. Dedecik kendinden geçti. Dedesinin elinden kurtulan Nadir ise bütün gücüyle bağırarak ağlamaya başladı. Fakat onu işiten olmadı. Kömürü arabasıyla eve getiren Çinli, şans eseri tam da o anda geldi. Karanlıkta inleyerek yatan Sabircan ağabeyi gördü. Bir gözü çıkmıştı. Bütün yüzü, üstü başı kan içindeydi. Çinli, dedeyi kaldırdı, yavaşça evine soktu, Nadir’i de beşiğine koydu. Komşusunu bu halde bırakmanın doğru olmadığını anlayan Çinli, yorgun olmasına rağmen dedelere pek sık gelip giden, yardım eden Ahtem Efendi’yi çağırmaya karar verdi.[3]

      Ahtem efendi ve eşi o günden itibaren Nadir’e ve hasta dedeye bakmaya başladı. Sabircan dede kan zehirlenmesinden, kısa zamanda vefat etti. Çocuk da yabancı fakat iyi yürekli bu insanların eline kaldı. Bir erkek çocuk sahibi olmayı hep hayal etmişler. [4]Kader, zor zamanda bir başına kalan bu çocuğu, karşılarına böylece çıkarmış oldu.

      Nadir onları gerçek anne babası kabul ediyordu. Bir gün bütün Tatarlar toplanıp Tenzin şehrine gittiler. Buradan büyük bir gemiye bindiler ve Türkiye’ye doğru yola çıktılar. Göğe yükselen minareli camileriyle Türkiye, Müslüman bir memleket olduğu için Tatar – Başkurtları bağrına bastı. Ahtem ağabey Türkiye’de pantolon satmaya başladı[5]

      Yıllar geçmeye devam etti. Nadir güzel, sağlam bir delikanlı olarak büyüdü. Ahtem ağabey onu Alman okulunda okuttu[6].

      Bir Pazar günü evlerine bir hanım misafir geldi. Kadın, anne babayla uzun süre konuştuktan sonra izin isteyerek genç Nadir’in odasına gitti. Nadir’e dolambaçlı sözlerle öz annesi Rukiye Hanımdan mektup aldığını söyledi. “Oğlumu bulursanız söyleyiniz, ben ölmedim. Onun için yaşamaya çalıştım. Olağanüstü zorluklara dayandım. Yanımda, ağabeyini bir kerecik görmek için canını vermeye razı olan kız kardeşi de var.” şeklindeki cümleleri ona okudu[7].

      Böyle bir haber gelince bütün sırlar açığa çıktı. Aslında yıllarca anne baba dediği, kucaklarında nazlandığı, kendisini seven insanların, Nadir’in öz ana babası olmadığı anlaşıldı. Öz ana-babası demir perde ardında, sürgünde yaşamışlar. Bunları işiten oğlan, kendisini bırakan ebeveynine karşı kalbinde bir kırgınlık oluşmuşçasına “yok, yok. Ben bunların hiç birini bilmek istemiyorum” diyerek hıçkırıklara boğuldu. “Nadir, akıllı çocuğum” dedi kadın, gencin, ağlamaktan titreyen omuzlarını okşayarak “ben üzüntüsünü kâğıda döken ananın vasiyetini yerine getiriyorum. Artık sen kendi cevabını yazarsın” dedi.

      Nadir o gün odasından hiç çıkmadı. Ahtem ağabey ile Aynıcemal Hanım, defalarca kapısını çalıp “Nadir, yemeğe gel, bizi üzme” dedilerse de o, kulaklarını tıkayıp yastığa kapandı, ağladı, ağladı… Bütün gece uyuyamamıştı. Tan ağarırken biraz sakinleşip “pek zor günlerde beni besleyip büyüten, okutan atamla anam sizlersiniz” diyerek, gözlerine dirhem uyku girmeyen büyüklerini kucakladı. “Her şey için size kalpten teşekkür ediyorum.”

      Ne bu? Nadir’in gerçeği mi yoksa rüyası mı? Böyle yıkıcı bir gerçeği insan yüreği nasıl taşır? Ülkeler, bölgeler arasına çekilmiş duvarları aşıp annesini ve kız kardeşini görme hayalini gerçeğe dönüştürme mucizesi nasıl yaratılır? Aradaki uçurumu sağ salim geçip birbirine el uzatmayı çabuklaştırmanın kolay bir yanı var mı? Devletlerarasındaki siyasi gerginliğin yumuşamasını bekleyip, yürekler arasında kurulan mektup köprüsüyle, ne zamana kadar idare edilecek? Sonunda olup biten kimin suçu? Sovyet ordusunun Çin’i işgali mi yoksa Halime Şahmay hatıratının sonunda adı geçen İlya Aleksiyeviç Kukarin[8] mi? Yazdığı ihbar mektuplarıyla İdil-Ural milli merkezinin bütün üyelerini SSCB çalışma kamplarına bu hain mi sürdürdü? Yoksa başka ülkelerde yaşayan, milli duyguları güçlü Tatarların yakasına yapışma fikri, çok önceden beri mi Sovyetlerin aklındaydı?

       

      İşte bu gibi sorular, Nadir’in içine dolup taşıyor muydu? Karşısında on yıllarca aşılamayacak engeller yükseliyordu. Dili, eğitimi, sanatı, siyaseti, dini yasaklanan, sınırlandırılan soydaşlarının haklarını Azatlık radyosu aracılığı ile savunan Nadir Devlet’e, Sovyet ülkesinin sınırları açılmadı. Annesini görme izni verilseydi o tehlikeli yıllarda böyle bir ziyaretin sonucu şüphesiz tatsız olacak, dünyaca tanınan bir gazetecinin Sovyetlerde işkence görmesi, uluslar arası soruna dönüşecekti. Dolayısıyla güvenlik hususunu düşünerek, anne ile evlat 1977 ve 1983 yıllarında Almanya’da iki kez buluştular.

      1989 yılında N. Devlet Kazan’a selamlarını, İstanbul şehrindeki Marmara Üniversitesinin (Türkiyat Araştırmaları) enstitüsü daveti üzerine, Türkiye’nin sosyal ve iktisadi tarihi beşinci uluslar arası kongresine Tataristan’dan gelen âlimlerimiz Yahya Abdullin ve Ebrar Kerimullin aracılığıyla iletir. Sosyalistik Tataristan gazetesinin 7-10-11 Ekim sayılarında basılan “Kıtaların kavuştuğu yerde” adlı makalede yukarıda adı geçen yazarlar tarafından hemşerilerimize şöyle bir haber ulaştırıldı: “Karşılaştığımız insanların hepsi faal kimselerdi. İşte Marmara Üniversitesinin Fen Edebiyat Fakültesi doçenti Dr. Nadir Devlet. Mançurya’da doğmuş. Yetim kalmış. Kendi gayreti sayesinde bilim adamı olmuş. Birkaç kitabın yazarı.  Bilimsel eserleri arasında Tatar halkıyla, Tatar tarihiyle ilgili olanlar da var. Türkçenin dışında Tatarca, İngilizce, Almanca ve Fransızcayı iyi biliyor. Kendisi, bu bilimsel kongrenin düzenleme komitesi genel sekreteriydi. Gördüğümüz kadarıyla kongreyi düzenleme, yönetme işi onun omuzlarındaydı ki, bu görevin üstesinden mükemmelce geldi. Kongrenin son oturumu da onun başkanlığında gerçekleştirildi.”

      Parlak adı, geniş bir kitleye böyle güzel şekilde sunulunca, Nadir Devlet, 1990 yılı Mayıs ayında Tataristan toprağına ilk defa ayakbastı. Havaalanında 44 yaşındaki kız kardeşi Feride’yi kucaklarken, sevinç gözyaşları döktü. Ancak Solidarnost Sokağı 26 numaralı evde hayatını geçiren aziz annesi Rukiye ablanın ömrü, ana vatandaki bu ilahi manzarayı görmeye vefa etmedi. Onu 9 Ocak 1989’da toprağa vermişlerdi. Dev gibi Nadir, annesinin kabri başına gelip, duygulanarak bir selam verdi. Her biri bir yana saçılmış aile üyelerinin geçmişi hakkındaki sohbetlerine, Kazan optik mekanik fabrikasında mühendis olarak çalışan Feride’nin, dervişler mahallesindeki yurt odasında devam ettiler.

      Ağabey ile kız kardeş için tek ortak yadigâr, o itilip kakılan annelerinin “hayat yolumun izlerinden” başlıklı hatıratı. Rukiye Sabircan kızı Devletkildi,  dedesi Muhammetşah’ın yaşadığı Tetiş kasabası Ütemiş köyüne kadar uzanan neslinin köklerini belgelemek istemiş, Bakırcı  / Tetiş köy sovyetine başvurmuş ama oradan “burada böyle kimseler yaşamadı” diye yürek parçalayan bir cevap almıştı. 19 Mart 1983 tarihinde Münih kentinde kaleme aldığı hatıratında bu olaydan da bahsetmişti. Biyografiden, felsefi düşünceler özetinden ve Tatar tarihi parçalarından oluşan bu hatırat, henüz basılmamış 142 sayfalık bir kitap[9]. Yazar “Aklımda kalanlar: Oğlum Nadir, bu satırlar sana biraz atalarını tanıtmak için yazılıyor” diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:

      Baban İbrahim Kutlumuhammet oğlu Devlet-kildi, 27.Şubat.1901’de Kazakistan’ın kuzeyindeki Kızılyar (Petropavlovsk) şehrinde, bir mirza (soylu) ailesinde dünyaya geldi. Devlet-kildi’lerin kökeni Kasım hanlığına, Kazan hanlığına dayanır. Toprak sahibi mirzalar olan ataların, Rus hükümetinin Hıristiyanlaştırma politikasına karşı çıkmışlar, bu nedenle mirzalık kaldırılınca da arazilerini, bağımsızlıklarını kaybetmişler. İbrahim’in babası, 1830’larda doğduğu yer olan Kızılyar’a gelmiş. Gayreti, yeteneği sayesinde Kazaklarla ticarette büyük başarılar kazanmış. Bir süre sonra yanında çalıştığı kişiden ayrılarak tek başına iş kurmuş. Muhammetcan dede, oğlu Kutlumuhammet’i evlendirdikten sonra da yanından ayırmamış ve ticari işlerine ortak etmiş. Kutlumuhammet’in on bir çocuğu olmuş, bunlardan dokuzu sağlıklı büyümüş. İbrahim, üçüncü çocuğu imiş.

      Muhammetcan dede Kızılyar’da hem oğullarını hem de kızlarını okula göndermiş. Kazan ve Bubi’den öğretmenler getirtmiş, torunlarını rüştiyeden sonra Rus ortaokullarına göndemiş. Bu çerçevede İbrahim ortaokula devam etmiş.

      Bu durum 1917’deki ihtilale kadar böylece devam etmiş, daha sonra işler çığırından çıkmış.

      İbrahim Harbin’e gelmiş, orada muhacir Rusların ortaokuluna devam etmiş. Çin’in Mukden şehrine gelmiş, burada bir Yahudi’nin dükkânında çalışmaya başlamış. İbrahim Sovyet konsolosluğuna birkaç kez dilekçe vererek Petropavlovsk’a dönmek istemiş ama izin (vize) çıkmamış. Babam Sabircan Ahmetcan oğlu, şimdiki Tataristan’ın Tetiş rayonu Ütemiş köyünde, varlıklı bir ailenin oğlu olarak, 27.Eylül.1873’te dünyaya gelmiş. Büyük dedem Muhammetcan, zamanına göre sağlam bir tüccar-çiftçiymiş. Babamı Kazan medreselerinden birine, molla olsun diye yollamış, ancak babam kısa sürede geri dönmüş, medreseden ayrılarak babasıyla ticarete atılmış. Babamın dedesi Muhammedşah hacca gidip gelince onu “Muhammedşah – hacı” diye anmaya başlamışlar. Bundan dolayı babamın ailesi “Muhammedişev” olarak bilinir. 1905’te babam, Muhammetşah molla kızı Fakiha ile evlenmiş. 1908’de ben doğmuşum. 1910’da babam yeni iş imkânları aramak için Sibir’e gitti. 1915 Eylülünde annemi, ağabeyimi ve beni alıp İrkutsk şehrine geldi.1916’da Habarovsk’a gittiler ve şehrin merkezi bir yerinde kuyumcu dükkânı açtılar.Beni Blagoveşçensk’teki Tatar mektebine yazdırıp, tanıdık bir tüccar ailenin yanına yerleştirdiler. Kızıllar, dükkânımıza ve evimize el koydu.  Nikol’sk – Ussurisk’te yaşamaya başladık.

      1923 yılında babam Kızıllardan izin alarak Japonya’ya gitti.

      1925’te Rus orta mektebinden mezun oldum. 1925 Eylülünde Sovyet pasaportlarıyla Çin’e göçtük. Harbin’e geldik. Mahire Agi ile ben, iki Tatar kızı, okula yazıldık. Ama okul başlayalı üç ay oldu – olmadı, Çin hükümeti tıp enstitüsünü kapattı. Ben de İngilizce öğretmeni yetiştiren dört yıllık enstitüye girdim. Annemin sağlık durumu nedeniyle 1927’de okulu bıraktım, eğitimime dışarıdan devam etmek istediğimi bildiren bir dilekçe yazdım. Annemle birlikte, babamın yanına, Japonya’ya gittik. İki yıllık süren ağrıların, sancıların sonunda annem hayatını kaybetti.

      Annemin vefatından sonra Harbin’e giderek enstitüyü tamamladım ve babamın yanına döndüm. Beni Tokyo’daki Tatar okuluna, İngilizce ve Rusça ders vermek üzere davet ettiler.

      1933 yılı sonlarında büyük yazar Ayaz İshaki, Tokyo’ya geldi. Ayaz ağabeyin nutuklarını, gözlerimi ondan ayırmadan dinliyor, gönlümde yuvalanan milliyetçiliğim büyüyordu. Tam bu sıralarda Reşit Kadı İbrahim geldi. Mahalle imamı ve din dersi hocası Abdülhak Kurbanali onları pek candan karşıladı. “Yapon Muhbiri” dergisinde makaleler, resimler yayınladı. Fakat bu iyilikleri uzun sürmedi. Ayaz ağabey toplantılarda İdil – Ural davasını anlatmaya başlayınca Kurbanali ve yakın dostları ona düşman olmaya başladılar.

      11.Şubat.1934’te bir otelde büyükçe bir salon kiralayarak burada “Tokyo İdil – Ural Türk Tatar Cemiyeti”ni kurmak üzere toplandılar. Kurbanali de gelmişti. Ayaz İshaki toplantıyı açarak söze başlayınca salona iki Rus girdi, “Türkün biri Rusya’yı bölmek istiyor” diye bağırarak Ayaz ağabeyin üstüne saldırdılar. Soyadı Porotikov olan eski Rus Ak Ordu subayı Ayaz ağabeyin boğazını sıkmaya başladı. Meryem abla Veli, dostum Mağfure Mustafa ile birinci sırada oturuyorduk. Araya girdik, ben Porotikov’un kolundan çektim, bu sırada gençlerimiz yetişti ve Rusları döverek çıkardılar. Kurbanali ise salondan çıkıp Japon polisleriyle geri geldi. Ertesi gün okuldaki görevimden ayrılma kararımı bildirdim.

      1 Kasım 1935 tarihi, benim için yeni bir dönüm noktası oldu: Milli Bayrak gazetesi çıkmaya başladı. Haftalık, dört sayfalık, Arap harfleriyle basılan gazete, başlangıçta elle yazılıp fotokopi usulüyle çoğaltılıyordu. İbrahim Beyin el yazısı güzel olduğundan yazma görevi onundu. Ben yazıları hazırlıyorum, düzenliyorum, kendim de yazıyorum. Düzeltmenlik de benim sorumluluğumdaydı. Bazen İbrahim Bey merkez işleri için Mukden dışına gittiğinde gazetenin muhtevasını Rusçaya tercüme ederek, sansüre bizzat gidiyordum. Rukiye Muhammediş, Ütemiş, İlsüyer imzalı yazılar benim elimden çıkmıştır.

      İbrahim Bey önce bana, sonra yanıma yerleşen babama evlenme talebini bildirdi. Otuz beş yaşındaydım. İşimizin devamını da göz önünde tutarak babamı razı ettim.17 Ekim 1943’te evlendik. Birlikte yaşamaya başlayınca bana yaklaşımı, davranışıyla kendini sevdirdi ve İbrahim benim en kıymetli, en sevgili insanım haline geldi. 15 Temmuz 1944 akşam saat 10.00’da oğlumuz dünyaya geldi. Uzun saçlı, dolgun gövdeli dört kiloluk bir çocuktu.

      10.Ağustos.1945. Yerel radyo Sovyet Kızıl Ordusunun Mançurya’ya girdiğini duyurdu. Bu durumun bizim için hayırlı olmayacağını kendisine söylediğim Ahmetşah İzzetullin, “böyle büyük bir zaferden sonra Stalin, bizim gibi ufak hareketlerle uğraşmaz” dedi.

      Ertesi gün iki jandarma, beni almaya geldiklerini söylediler. Yer altı sığınağında İbrahim’i gördüm. Konuşmadan el sıkıştık. 20 Ağustos günü serbest bıraktılar ve bizi yanlışlıkla, Sovyet casusu diye tutukladıkları için özür dilediler. 21 Ağustos’ta bir Sovyet subayı geldi, “tevkif edilen Japonlara tercüman olmak üzere” diyerek İbrahim’i alıp götürdü.

      20 Eylülde beni de tutukladılar. 10 Ekim gecesi beni sorgulayan, suçlama evrakımı imzalattı. Buna göre ceza kanununun 58-2-11 maddesine göre ceza verildi. 58 siyasi anlamına geliyor, 2 Sovyetler Birliğine karşı hareket, 11 örgütlü hareket. Uzun yıllar sonra İbrahim’e 58-10-11 maddesine göre ceza verildiğini öğrendim. 10 uluslar arası burjuvazi ile yardımlaşmak anlamına geliyordu.

      Nöbetçi askerlerin bizi Sovyetler Birliği’ne götüreceklerini anladık. Bize Japon askerlerinin giydiği botlar, örme Çinli pantolonlarını verdiler. Bu giysileri almadım, beni eve yollamalarını talep ettim. İki askerin gözetiminde eve döndüm. Oğlum koşarak gelip bana sarıldı. Babama “beni geçici olarak götürüyorlar” desem de o, “biz artık görüşemeyiz, hakkını helal et” dedi.

      17 Kasım’da bizi vagonlara doldurup Harbin’e götürdüler. Çita’ya ulaşınca trenden atlamamızı emrettiler. Karnımda altı aylık çocuğum olduğundan ben atlamadım. 16 kişilik anneler koğuşuna denk geldim. 5 Ocak 1946’da beni 10 yıl çalışma kampına mahkûm ettiler. 22 Nisan 1946 sabah saat beşte kızım dünyaya geldi. Kızımı suya sokunca gözlerimden ilk defa yaş akmaya başladı. “Bahtsız ananın bahtsız çocuğu” düşüncesi tüm zihnimi işgal etti.

      Beni Kazakistan’a götürdüler. Karaganda‘dan kırk kilometre uzaklıkta Karabas istasyonuna teslim ettiler. Bu küçük şehirde 1950 yılına kadar çalıştım.

      Bu siyasi lagerde benimle birlikte 1903 doğumlu Fatima Mevlüdeva adlı bir Tatar kadın da bulunuyordu. Krasnodor oblastı Komünist partisinde ikinci sekreter olarak çalışmış. 1932’de Trotskizm ile suçlanarak on beş yıla mahkûm edilmişti. 1953’te on beş yılını tamamlayınca onu Karaganda’nın bir mahallesine sürgüne yolladılar. Giderken İbrahim’imi bulmaya söz vermişti, sözünde de durdu.

      Fatima Mevlüdeva, sürgünden kurtularak annesi ve kız kardeşlerinin yanına Ufa’ya dönünce ‘ağabeyini’ yani İbrahim’i aramak amacıyla GULAK[10]’a mektup yazar.  İbrahim’in hangi lagerde[11] olduğunu öğrenince ona ablası gibi mektup yazar ve kızımızın beş yaşında çekilen bir resmini zarfın içine koyar. Bana da onun vasıtasıyla mektup yazmamın mümkün olduğunu bildirir.

      Stalin ölene kadar lagerler arasında mektuplaşmak yasaktı. Mahkûmlar evlerine senede ancak iki kez mektup yazabiliyorlardı. Ama Fatima’nın gayreti sayesinde İbrahim’in ilk kıymetli mektubunu alma şansına ulaştım. Mordovya lagerlerindeydi, o zaman.

      1955 yılının şubat ayında yabancı ülkelerde tutuklanan mahkûmları incelemeye başladılar. Bizleri Mordovya’daki altı nolu lagere götürdüler. İbrahim ise Mordovya’nın on bir numaralı lagerindeydi. Görüşmemiz için izin verilince beni de on bir nolu lagere götürdüler. Girer girmez kapı önünde duran erkeklerin arasında İbrahim’imi gördüm. Koşup kucakladım. Görüşmemiz için belirlenen küçücük ağaç evde üç gün beraber olduk. Konuşmaya doyamadık.

      İbrahim’i Mukden'den Ahmetşah İzzetullin ile birlikte alıp götürmüşler, Moskova’daki, Lefortovo hapishanesine kapatmışlar ve onar yıla mahkûm etmişler.İbrahim’i Ugliçka’ya yollamışlar. İbrahim torf çıkarma işinde çalışmış. Hastaneye düşmüş. Altı ay orada yattıktan sonra Mordovya lagerine nakletmişler. Burada da ağaç kesme işinde çalışmış. Benim evde kaldığımı, oğlumuz ve babamla yaşadığımı zannederek günlerini geçirmiş.

      20 Nisan 1955’te serbest bırakılan İbrahim’i Novo Sibirsk’ten iki yüz kilometre uzaklıkta, orman içindeki bir köye yerleştirmişler. On yıl yetmemiş anlaşılan ki iki yıl da sürgün cezası verilmiş. Altıncı lagerin sansürü, kocama Arap harfleriyle mektup yazmama izin verdi. Babamın adresine mektup gönderdim. İki ay sonra Mukden’deki Sovyet vatandaşları teşkilatından gelen cevap, babamın 1947’nin kasım ayında vefat ettiğini ve oğlumun iyi insanların elinde olduğunu bildirdi.

      Kocamın yanına Novo Sibirsk oblastı Kolivan mahallesindeki sovhoza yollanmamı rica eden bir dilekçe verdim. Beni Mordovya’dan Novo Sibirsk’e yolladılar. Orada Estonyalı bir kızcağız fal bakıyordu. Bana, “anneniz çoktan ölmüş, babanız daha sonra vefat etmiş, kocanız, oğlunuz ve kızınız hayattalar. Kocanızı pek yakında göreceksiniz. Kızınızı ve oğlunuzu görmeniz için ise çok seneler geçmesi gerekecek” dedi. İnanmasam da dedikleri çıktı. 30 Aralık 1955’te kocama kavuştum.

      Kızımızı yanımıza getirtmek için Nisan 1956’dan itibaren uğraşmaya başladıysak da, onu ancak ekim başında yanımıza gönderdiler. Kızımız artık on yaşındaydı. Dördüncü sınıfa gitmeye başladı ve iyi okuyarak yedinci sınıfı tamamladı.

      Temmuz 1961’de İbrahim’in doğduğu yere, Kızılyar şehrine göçtük. Orada bizi bütün Devletkildiyev’ler, Süniyev’ler, Tümenov’lar karşıladı.

      Nimatulla Tümenov’larda yaşamaya başladık. Feride dokuzuncu sınıfa başladı. İbrahim bir fabrikaya ambar memuru olarak girdi. Bana da şehirden on kilometre uzaktaki “Bişkül” adlı köyde bir öğretmenlik görevi bulundu. Dört yıl orada öğretmenlik yaptıktan sonra beni şehirdeki on yıllık ortaokula naklettiler. Şehirde hocalığa başlayınca “en iyi halk öğretmeni” denen bir madalya verdiler. 1972 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra da dört yıl çalıştım.

      Benim on bir yıl hizmetim olduğu için, emekliliği hak edemiyordum. Bunu üzerine Harbin’e Gülsüm Hanım İbaydullah’a mektup yazarak benim Tokyo mektebinde ve merkezde ders kitapları basımı işinde çalıştığımı kanıtlayan bir belge yollamasını rica ettim. O da Mahmut Tahir’den yardım istemiş. 1964’te İbrahim’e ayrı bir daire tahsis edildi. Bu evde soba yakmak, su taşımak gerekliyse de kendi dairemize sahip olmak bizim için büyük bir başarıydı.  Hayatımız tam da kendimize göre bir düzene girip sükûnete kavuştuğumuzda İbrahim aniden, 21 Nisan 1967’de sabahleyin vefat etti.

      1965 yılının yaz aylarında Feride Kazan üniversitesinin ikinci sınıfına geçince Kazan’ı görmek nasip oldu. 30 Eylül 1982’de Kazan’a yerleştim.

      Nadir’in nerede, kimlerin terbiyesinde büyüdüğünü ancak 1956 yılında Gülsüm hanım İbaydullah’ın yardımlarıyla öğrendim. Bu kadın bana Nadir’in tüm hayatını anlatan mektuplar yazdı. Bu mektuplardan Nadir’in ilkokulu Türk mektebinde, ortaokulu Alman mektebinde bitirdiğini öğrendik. Oğlumuzun yazdığı mektuplar gelmeye başlayınca evliliğinden, üniversiteyi bitirdiğinden haberdar olduk.

      Gözümün nuru oğlum! Seni üç buçuk yaşındayken alarak yetiştiren Ahtem Ağabey ve Aynıcemal Hanıma şükranlarım sonsuz. Yükselmende gösterdikleri özverinin payı büyüktür.

      Hatırat, Nadir’e hitaben yazılmışsa da, Rukiye abla oğluyla kızını kucağına alıp, başından geçenleri anlatıyor, sanki. Gördüklerini, bildiklerini kendi eliyle kâğıda dökerken adeta aziz anadilden güç alıyor. Yüce gönüllü anne yıllar sonra görüştüğü oğlu ve kızına vasiyetini bildirerek çocuklarını manevi birliğe davet eden bir nutuk söylüyor gibi. 142 sayfalık el yazısı kitap okunup bittiğinde hissedilen yokluğu, yüreği titretiyor. Ah Rukiye abla sağ olsaydı!? Nadir ile Feride’nin arasında oturabilse, kendini duygu seline bırakabilseydi, kim bilir daha ne sırların perdesini açardı. Bir zamanlar “halk düşmanı” yaftası yapıştırılıp perişan edilişini unutur, Tatar halkının milli eğitim, basın, ticaret, siyaset, din sayfalarındaki yanlışları düzeltir, gerçekleri ortaya sererek huzuru ellerinden alınmış millettaşlarının adını tarihe kazırdı.

      Bu hatıraları canlandırma sırası şimdi o büyük ananın şöhretli oğlunda; Türkiye’nin Marmara Üniversitesindeki Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü müdürü Prof. Nadir İbrahim oğlu Devlet’te. Bu muhterem âlim Tataristan’a her gelişinde (ki, cumhuriyetimize neredeyse on beş defa gelip giderek kendine bir yol döşedi desek yeridir)  anne babası gibi milli dava ocağının ateşine har katıyor.  Düşündüklerini korkusuzca söyleyerek, yarım – yamalak işler için gereğinden fazla sevinmenin yararsızlığını vurgulayarak, şuurumuzun toprağına bereketli tohumlar saçıyor. 

      İşte bu bereketli tohumları bulacağımız yer, radyo ve televizyonlara verdiği içten röportajları, gazete – dergi sayfalarında yer alan fikir dolu makaleleri, Türkîlerin dünyadaki izlerini tespit eden kitapları, uluslar arası platformlarda verdiği milli içerikli konferansları, dünyayı gezmesi sayesinde damıttığı genellemeleridir; yani Nadir Devlet’in arşividir. Ağabeyiyle ilgili bilgileri toplamaya, muhafaza etmeye çalışan kız kardeşi Feride’nin birikimi de bu arşive dâhil düşünülebilir.

      Feride Devletkildi’nin 1992 yazında yaptığı ses kaydı bunları dile getiriyor. Âlim Nadir Devlet’in bant kaydındaki sabırlı, mütevazı ve hüzünlü sözleri şöyle:

      Ben Alman okuluna gidiyordum. Annem Aynıcemal Hanım bir gün şöyle dedi: “Oğlum, senin benden başka bir annen daha var. Seni ben doğurmadım.” Şaka yaptığını düşündüm. Ne var ki,  gerçek başka türlüymüş. Çünkü beni doğuran anam Rukiye Hanım, bir mektup yazmış. Yıllardır oğlunu aramaktaymış. Bana teslim ettikleri mektubu okuyunca, ailemin bir üyesi olmadığımı anladım. Aslında bana bir yabancı olduğumu hiç hissettirmediler. Kötü muamele göstermedirler. Tersine beni el üstünde tuttular.

      Merhum babam Ahtem Efendi, Aktanış’lı. Benim soyadımı kendi soyadı kabul edip, büyük fedakârlık yapmış. Oğlum, kendi ailesinin soyadını yaşatabilsin, demiş. Asıl soyadları İlyasov.

      Bu gerçeği öğrenince kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Ne yapacağımı bilemedim, şaşırdım. Asabileştim. İlerleyen zamanda annemle yazışmaya başladık. Latin harfleriyle Tatarca yazıyordu. Merhum babamdan da bir mektup aldım. Hatta Feride ile de yazıştık. Daha sonra Feride üniversiteye girince annem “Feride artık sana yazamaz. Bizde durumlar böyle. Yazarsa başına bir takım zorluklar gelir” diye haber etti. Feride işe girdiğinde de, çalıştığı yer gizli olduğundan haberleşmeler tamamen yasaklandı. Annemle ilişkimiz de uzun yıllar mektuplaşmanın ötesine geçmedi. Ancak ben Almanya’ya gidince, 1977 yılında buluşabildik. Yavaş yavaş birbirimize alışmaya başladık. Aklımda bir takım sorular vardı. Gerçek annem hangisi:  Doğuran mı, yoksa büyüten mi? Büyütendir. Fakat doğuran ananın çocuğunu büyütmemesinde Rukiye Devletkildi de ben de suçlu değiliz. Suç başkalarının. Eninde sonunda bu kaderi kabul etmekten başka çare yok.

      İkinci görüşmemiz 1983 yılında oldu. Hala Almanya Münih’te yaşıyorduk. Annem bu sefer de üç ay misafirimiz oldu.

      “Ben niye Almanya’ya gittim?” şeklinde bir soru da akla gelebilir. Buna anne babamın alın yazısı mı sebep oldu? Belki öyle. 15 -16 yaşındayken Tatar gençleri hareketine katıldım. İstanbul’da kurduğumuz Kazan Türkleri Derneğinin aktif üyesiydim. Hatta 5 yıl dernek başkanlığı yaptım. ‘Kazan’ dergisini çıkardık. Böylece Tatar kültürünü, sanatını öğrenmeye başladım. Şayet anne babamın kaderi bununla bağlantılı olmasaydı belki bende böyle bir merak doğmayabilirdi. Beni büyüten anne babam da milliyetçi insanlardı. Merhum babam, vatan hasretini bastırmak için bana Aktanış ve çevresinden bahsederdi.  Birinci Dünya Savaşından Devrime kadar Ak Ordu saflarında nasıl savaştığını, Baykal gölü üzerinden geri çekilmelerini, Çin’e sığınmalarını anlatırdı. Anlattıklarını saatlerce dinlesem sıkılmazdım. Annem Aynıcemal’ın yemek pişirirken, ev işleri yaparken Tatarca halk şarkıları söyleyen sesi, evimizde yankılanırdı. İşte bunlar, beni kendi ulusumla ilgilenmeye yönlendirdi. Dolayısıyla üniversitenin Tarih bölümünü bitirdim. Genel Türk Tarihini, yani Osmanlının dışında hangi Türkî devletler, hanlıklar kurulduğunu öğrendim. Geçmişten bugüne kadarki geniş bir dönemi kucaklayan bu konu çok ilgimi çekti.

      Yakın dostum Ferit Almanya’daydı. Günün birinde ondan mektup aldım. “Gelmeye niyetin yok mu?” demişti. Ne yapmalı diye düşündüm. Türkiye’de beni ya Tarih öğretmeni olmak ya da bir şirkette memuriyet bekliyordu. Azatlık radyosu neydi, peki? ABD tarafından finanse edilen bir radyo istasyonu. 22 dilde yayın yapıyor. Haberler Doğu Avrupa ülkeleri ile SSCB’ye yönlendiriliyor. Sansürlenen haberleri oraların halkına ulaştırma maksadını taşıyor. Benim çalıştığım Tatar – Başkurt redaksiyonunda programlar 3 kısımdan, dünya haberleri, önemli olaylara dair analizler ve milli konulardan (Tataristan ve Başkurdistan’daki olayların yankısından) oluşuyordu. Tabii ki Moskova, Azatlık radyosunun bu yayınlarından memnun değildi. Burada çalışanlar daima vatan haini olmakla, ajan olmakla itham edilirdi. Ama Radyoda çalıştığım on yıllık sürede bu gibi kötülüklere rastlamadım.

      Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Burada herkes Türk addedilir. Türklerle Tatarlar ayrı milletler mi? Değil,  çünkü hepimiz Türkî diye adlandırılan bir ağacın dallarıyız. Tatar, Başkurt, Çuvaş, Kazak, Uygur… Hepsi aynı ağacın dalları. Ortak bir tarihi paylaşıyoruz. Çeşitli yönlere dağılmışız. Bu nedenle kendimi Türkiye’de yabancı hissetmiyorum. Burada beni Tatar olduğum için aşağılamıyorlar. Tersine bana profesörlük unvanı, üniversitede makam verdiler. Nereye gitsem saygı görüyorum. Peki, Rusya’nın çeşitli milletlere mensup halkları Moskova’da eşit muamele ve saygı görüyorlar mı? Hayır. Oysa ben Türkiye’de azınlık muamelesi görmüyorum. Ben Tatar, Türkî Tatar, Türkiye’de yaşayan Tatar. Türklerle biz kardeş halklarız. Ailedeki kardeşlik gibi. Yani bende Tatarlık da Türklük de var. Kökümüm Tatar olmasından gurur duyuyorum. Tatarlar çok büyük bir millet. Pek zengin bir tarihe sahipler ama ne yazık ki son dört asırdan beri baskı altında yaşıyorlar.

      Tarih, her ulus için aynı şekilde gelişmiyor. Bir dönem kimisi yükselirken kimi zayıflıyor, bazıları da dilleriyle birlikte yok olup gidiyor. Kaybolan bu dilleri ancak uzman bilim adamaları okuyabiliyor. Dünyanın gidişatı böyle. Ancak ben Tatarların yok olacağına inanmıyorum. Çünkü halkımızın güçlü bir geleneği var. Ulusumuz Rus’un pençesi altında dört buçuk asır yaşadıysa da dinini korumuş, kimliğini muhafaza edebilmiştir. Tabii ki bazılarımız Ruslaştı, kayboldu. Fakat ana damar hala sağ.

      Ses kaydında ağabey ile kız kardeşin ilişkilerine de değinilmiş. Bu konuda yabancı ülkede yaşadığı halde ana dilini unutmayan Nadir Devlet şöyle diyor:

      Aramızda ciddi bir anlaşma sorunu var: Dil meselesi. Feride Tatarca bilmiyor, ben Rusça bilmiyorum. Gerçi Feride az çok Tatarca öğrenmeye çalışıyor. Fakat öğrendikleri ancak gündelik konuları konuşmaya yetiyor. Ben de zaten o kadar Rusça biliyorum. Dolayısıyla iletişim kurmak mümkün olmuyor. Duygu ve düşünceleri anlatmada dil pek önemli rol oynuyor. Ortak dil olmadığında düşünceleri, hisleri anlamak mümkün değil. Üstelik farklı ülkelerde büyümüşüz. Onun söyledikleri ile bende oluşan düşüncenin örtüşmemesi ihtimali de var. Buradaki düşünce yapısı ile Türkiye’deki farklı. Yaşam şartları da bir değil. Yine de anadil, eğer bilirsek, ortak. İşte burada Tatarcayı iyi bilenlerle rahatça sohbet edebildim. Ama anadili iyi bilmeyenlerle ancak hal hatır sorabiliyor, sonra karşılıklı bakışarak oturuyorsun. Biz de Feride’yle aynı durumda kalıyoruz. Biliyorum, o benim kız kardeşim. O da benim ağabeyi olduğumu biliyor ama bunun ötesine geçilemiyor.

      45 yıl beklenen buluşmada bir çevirmenin aracılığına muhtaç kalınması cidden üzücü. Ruslaştırma siyasetine önem veren Sovyet toplumunda Feride gibi binlerce Tatarın, başkent Kazan’da yaşayıp ana dillerinden mahrum edilmiş olması yüz kızartıcı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Binlerce kilometre öteden el uzatılarak,  birbirinin boynuna atlayıp ağlaşarak kavuşmanın verdiği sıcaklık sadece bir an sürüyor.

      İlk defa ata toprağına adım atmak, büyük zorluklarla da olsa 1990’da nasip oldudiye bir sonuca varıyor, Nadir Devlet.  Beni bin bir güçlükle davet edebildiler. Çünkü benim gibiler rejim tarafından sevilmeyen kişilerdi. Çok şükür, şimdi durum değişti. Artık kazan’a özgürce gelip gidebiliyorum.

      9 Ocak 1989’da sırdaşım haline gelen annemi kaybedince kendimi dünya yetimi gibi hissetmeye başladım diye bir çözümleme yapıyor, Feride Devletkildi. 1990 yılının Mayıs ayında havaalanında ağabeyimin kucağına sığınıp sevinç gözyaşları akıtırken, kanımızın sesini duymuş gibi oldum. Demek ki henüz yalnız değildim.

      Azino mahallesindeki yeni evinde tek başına yaşayan Fizik mühendisi, bu duygularını ispatlamak istercesine yeniden teypteki sese kulak verdi. Bağımsızlık duygularının coştuğu 1995’in 26 Eylülünde yaptığı kayıtta, ağabeyi ile Tataristan milletvekili şair Razil Veliyev’i konuşturuyor. Bu söyleşide de söz yine dönüp dolaşıp sarsıntılı geçmişe, karmaşık Tatar tarihine geliyor. Biri soruyor, diğeri anı sandığını açıyor:  

      Razil Veliyev: Karmaşık, ibretlik bir yazgı. Anne babanız hapisteyken, yetim büyüyen bir çocuksunuz. Yabancı bir ülkede önemli bir mevkie yükselen bir Tatar oğlu. Söyleyiniz, günümüzde Türkiye’deki Tatarlar nasıl yaşıyor? Diasporada birlik sağlanmış mı? Yaşamlarını nasıl idame ettiriyorlar? Dünya ölçeğinde Tatarların yeri nedir?

      Nadir Devlet: Kısaca tarihe döneceğiz. 1949’da Türkiye’ye ayak bastığımızda bir Tatar Derneği mevcuttu. Bu İdil – Ural derneğinin başkanı merhum Ayaz İshaki idi. Maalesef onun 1954’teki vefatından sonra Türkiye’de yaşayan Tatarların cemiyet hayatı söndü, diyebiliriz. Biz, İstanbul’da yaşayan Tatar gençleri 1963’te Tukay Gençlik Kulübünü kurduk. Daha sonra kulübü Kazan Türkleri Derneğine dönüştürdük. 10 yıl süreyle Kazan adlı bir dergi de yayımladık. Başkurdistan’ın Agidil Derneği bizim dergi hakkında “Kazan’sız Kazan” diye yazmıştı. Yazar bizi Sovyet döneminin hiçbir yazarına yer vermemekle suçluyordu. Aslında biz “karanlık dönem” hakkında, Tukay’lar, Derdmend’ler hakkında bilgi aktarıyorduk. Siyasete bulaşmamak için Sovyet dönemine de pek değinmiyorduk. Çünkü amacımız yabancı ülkelerde yaşayan Tatarlara ve kardeş Türklere Tatarların kim olduğunu anlatmaktı. Fakat günümüzde Tatarların cemiyet hayatı biraz sönükleşti. Gerçi İdil Ural Türkleri adlı bir dernek açıldıysa da müdavim sayısı yetersiz. Neden derseniz, Türkiye’de Tatarların sayısı az. Bir haylisi ABD’ye göçtü. Avustralya’ya gidenler var, Almanya’da yaşayanlar var. Ayrıca İstanbul 12 milyonluk bir metropol olduğundan buluşmak için dahi yolda saatler harcamak gerekiyor. Belki artık Türkleşme de yaygınlaşmıştır. Önlerinde ABD, Avustralya, Japonya seçenekleri de mevcutken, atalarımız Çin’den Türkiye’ye göçmek istemiş. Bu tercihte Türkiye’nin camili, ortak dinli bir ülke olması etkili olmuş.

      Son yıllarda Tataristan’da bağımsızlık, egemenlik konuları gündeme gelince Türkiye’de yaşayan Tatarların Tataristan’a ilgisi çok arttı.

      ABD’ye dönecek olursak, Los Angeles ve New York’ta iki Tatar derneği bulunuyor. Orada Türkî halklarında katıldığı büyük bir Türk – Amerikan federasyonu da mevcut ama Tatarlar buna katılmıyor, istemiyoruz diyorlar. Böylece Tatar’ı bilenlerin sayısı azalıyor. Ayrıca Amerika’daki Tatarlar da bir avuç…

      RV: Tataristan’a geçelim artık. Türkiye’den bizim Tataristan’daki durumlar nasıl gözüküyor?

      ND: Devlete sahip olunca bunun neticesi görülür şeklinde bir görüş oluşmuştu. Ancak bir neticeye varılmadı. Tersine bu durum milli hareketi yok etti. 1993’te Milli Meclis’in dağılma toplantısına şahit oldum. Artık halkta ruh, canlanış, talepkârlık yoktu. Şimdiye kadar ümitler gerçekleşmedi gibi. Kazan’a gidince Tatarca konuşulduğunu duyacağım umudum da suya düştü. Tataristan’da sırf Tatarca bilmek yetmiyor, Rusça da bilmek gerekiyor.

      Daha sonra iki resmi dil kabul edildi. Burada Tatarca ikinci dil, eş-dil değil. Tatarca eskiden olduğu gibi hakir görülüyor. Demek ki halkın talebi gerçekleşmedi. Gazete ve dergilerin tirajı düşüyor, anaokullarında ilkokullarda Tatarca eğitim de pek düzgün gitmiyor. Bunlar ulusun geleceğini tehdit eden unsurlar. Fırsattan yararlanıp Tatar dilini kültürünü geliştirmek gerekirdi. Çünkü bir halkın yaşamında bu nevi fırsatlar sık bulunmaz. Zamanında alamazsan geç kalırsın.

      RV: Durumumuz başkalarınınkinden daha iyi değil. Bitiyoruz, ölüyoruz. Tataristan dış yardım almadan dünyaya açılabilir mi?

      ND: Türkiye’nin Tataristan ile sıkı bir işbirliği geliştirememesinin nedeni sizin tam bir bağımsızlığa kavuşamamış olmanız. Özgür bir ülke değilsiniz. Bağımsızlığı ilan etmesine ettiniz ama sonra Moskova ile yetki paylaşım şartnamesini imzaladınız. Haklarınızı Moskova’ya devrettiniz. Bağımsız olamadığınız için Türkiye sizinle doğrudan temas kuramıyor, Moskova üzerinden sürüyor ilişkiler. Sonuçta Rusya Federasyonunun bir unsurusunuz. Bunu ötesinde son zamanlardan cumhuriyetleri eyaletlere dönüştürme konusu dillendirilmeye başladı. Gerçekleşirse işler daha da kötüleşecek demektir.

      Tataristan’da Türkiye başkonsolosluğunun açılmasına da gereğinden fazla sevinmek yersiz, çünkü konsolosluk ancak sınırlı resmi ilişkileri düzenleyecektir.

      RV: Egemenlik ilk adım. İkinci safhaya yükselmek (bağımsızlık) ise geleceğin işi.

      ND: Aslında Tatar halkı da Tataristan hükümeti de ümidini yitirmemeli. Ancak egemenliği, bağımsızlığı temsil eden simgeleri çoğaltmak lazım. Tataristan bir Rus ülkesi olarak kalırsa yabancı ülkeleri egemenlik konusunda ikna etmek mümkün olmaz. Neden Kril alfabesi? Latin harflerine geçilseydi büyük bir psikolojik katkısı olur, Tatarca böyle yazılıyormuş şeklinde bir tesir yaratılırdı. Yöneticiler her iki dilde konuşmalı. Tatarcayı da Rusçayı da bilmeli. İki basit Tatarca cümleyi dahi anlamayan yöneticilik pozisyonuna yükseltilmemeli.

      Ne üzücü bir durum. Halkımız kendi devletine sahip değil, işgal edilmiş durumda. Yurttaşlarımız kul durumuna düşürülmüş. Halkın %20’si ana dilini bilmiyor, bilenler de Rusça sözcükler karıştırarak konuşuyor. Zira kendi dilleri unutturulmuş, anadil bir ihtiyaç olmaktan çıkarılmış. Tatarca, mutfak dili haline gelmiş.

      (Message over 64 KB, truncated)

    • ndevlet
      Sevgili Ilshat, Gunluk tatarca da yayinlandi. Bedretdinov makalesinin turkcesine (Beril-Nadir Devlet cevisrisi)suradan ulashmak
      Message 2 of 3 , Nov 19, 2010
      • 0 Attachment
        Sevgili Ilshat,

        Gunluk tatarca da yayinlandi. Bedretdinov makalesinin turkcesine (Beril-Nadir Devlet cevisrisi)suradan ulashmak mumkun.http://www.facebook.com/home.php#!/group.php?gid=78898910342
        Asagidaki metinde, turkce karakterler kabul edilmediginden okunmasi cok zor. Yukardaki linkten okumak mumkun.
        Ilgine tesekkur ediyoruz.

        --- In tatar-l@yahoogroups.com, Ilshat Nazipov <nazipovi@...> wrote:
        >
        > ilgili ahalinin dikkatine:Feysbuktan aldim, baska yerde var midir bilmiyorum.Sayin Rukiye Devletkildi'nin gunlugu de yayimlanmisti, Tatarca kesin var, Turkcesini bilmoyrum, hocama sormak lazim (kendisi de bu gruba uye). Siddetle oneririrm. Saygilarimla,Ilsat.
        >
        > Kaybolma, Bulunma, Tanınma· Devlet, Nadir İbrahim o�lu
        >   Hamza Bedreddinov,  Tatarstannan �ittegi Tatar Galimneri (Tataristan Dı�ında Ya�ayan Tatar Bilim Adamları), Bilimsel � Popüler Denemeler ve Görseller, 2.Bölüm, Kazan, İdil Press, 2006, s.119-144(�eviri: Beril & Nadir Devlet) Annesi Rukiye�nin ömür güne�i seksen bir ya�ına kadar parladıysa da, o�lu Nadir onu ancak bir yıl sekiz aylık bir süre görebildi. Otuz üç yıl aynı cihanda ya�amalarına ra�men, ana o�lun ba� ba�a kaldıkları zaman ise kaybolu� ve bulunu�un ardından, altı ayı geçemedi. On be� aylıkken o�lundan ayrılan annenin, onu tekrar otuz üç ya�ındayken görebilmesi, mucizevî bir masala benziyor.Gözünü dünyaya hapishanede açan Feride ise, a�abeyi Nadir�i ilk kez kucakladı�ında kırk dört ya�ında bir kadındı. İki karde� kavu�tu�unda Nadir, �in, Almanya, ABD ve Türkiye�de ya�amı� olmasına ra�men Tatarlı�ını yitirmemi�ken, sürgün yollarını
        > ar�ınlamı�, çalı�ma kamplarında kalmı� ve nihayet Rusla�an Kazan�da ya�amakta olan kız karde�i Feride ana dilini yitirmi�ti. İkisi dertle�ecek, sırlarını payla�acak bir ortak dilden mahrum bırakılmı�lardı. Araya bir tercümanın girmesi, sohbetin derinle�mesine, geni�lemesine engel oluyordu.Ne var ki insanı, rüzgârın savurdu�u yapraktan bile daha fazla sarsan kaderden kaçmak, mümkün de�il. Siyasetin pençesine kısılan, özgürlü�ü elinden alınan bir toplumda, birey bir kenarda unutulur ve insani ili�kiler dikenli teller arasına sıkı�ır. O pençenin kilidini açıp yakınlarına ula�maya çalı�an, geçmi�in bozuk yollarında kendi izini bulmakta bile zorlanacaktır. Vefat eden aile büyüklerinin mezarlarını ziyaret edip bir dua okumak istese, Nadir, birkaç kıta dola�mak zorunda kalacaktı. �ünkü bozulan sa�lı�ını düzeltme umuduyla Japonya�ya giden anneannesi Fakiha Tokyo�da, kızı
        > tutuklanınca küçük torunu Nadir�i kuca�ından indirmeyen dedesi �in�in Mukden[1] �ehrinde, hasretiyle ya�adı�ı o�lunu bir daha hiç göremeyip ona sadece bir mektup ula�tırabilen babası İbrahim Kazakistan�ın Kızılyar (Petropavlovsk) �ehrinde, ini�li çıkı�lı hayat hikâyesini bir kitap gibi yazıp bırakan annesi Rukiye Kazan�da, yetimlik acısını sezdirmeden onu öz çocukları gibi yeti�tiren yüce gönüllü ana babası Ahtem İlyasov ile Aynıcemal Hanım Türkiye�de[2], ebedi istirahatgahlarını bulmu�lardı.Aynı ku�a�ın mensupları bir dönemin ruhunu anarken �üphe yok ki onun yüceli�ini anımsatacak çe�itli görü�ler akla gelir. Bir neslin mirasını anlamaya çalı�mak sanki tarih katmanlarının alevlerini karı�tırmak ve geçmi�in yankılanan sesini yeni nesillere gecikmeyle aktarmak gibidir. O yankıda özlem dolu hatıraların sesi beklenir.Halime �ahmay�ın anılarında yer alan
        > �Rukiye Muhammedi��in ya�adıkları� ba�lıklı bölüm i�te yürekleri böyle burkuyor:1945, bahtsız bir yıl. Mukden �ehrini Kızıl Ordu i�gal etti. Köpekler uluyor, silah sesleri duyuluyordu. Birkaç ev ötede oturan, çok okumu�, akıllı, sabırlı ve milleti için canla ba�la çalı�an ö�retmen Rukiye Muhammedi��i bir arabaya koyup götürdüler.İbrahim a�abey ile daha yeni evlenmi�lerdi. Kurdukları mutlu yuvada, a�klarının meyvesi, o�ulları Nadir dünyaya geldi. Bebek ilk bir buçuk yılını, anne babasının sevgi dolu kollarında geçirdi. Ancak bu mutlu ya�antıyı kara bulutlar kapladı. Eylül ayında, adaletten yoksun Rus askerleri soygunlar düzenlemeye ba�ladı, binden fazla insanı tutuklayıp götürdü. Tutuklananlar arasından üç yüzü, masum Tatarlardı.Zavallı İbrahim a�abey sorgulanmak üzere götürüldü�ü yerden dönemedi. Titreye titreye çocu�unu ba�rına basan Rukiye ablanın da
        > yakasına iki Rus askeri yapı�tı. Bu güne kadar annesinin kuca�ında nazlanıp büyüyen Nadir, hasta dedesinin eline kaldı. Talanın ardından pazarda yiyecek bulmak gün geçtikçe zorla�tı. Nadir için büyük önem ta�ıyan süt, ekmek, ya� ve �eker ancak çok uzaklara gidilip kuyrukta beklenerek temin edilebiliyordu. Böyle gidip gelmeler dedeyi çok yormaya ba�ladı. Beklenmedik bir zamanda hem kızından hem damadından ayrılmak, bütün gücünü ve ya�am enerjisini elinden almı�tı. Yine de çocu�u annesinden böyle acımasızca ayırmazlar dü�üncesi, aklından çıkmıyordu. Fakat kapıyı açınca etrafına talih ve mutluluk saçan güleç yüzlü kızı, geri dönmedi. Sabircan Muhammedi��in sa�lı�ı gün geçtikçe kötüle�meye ba�ladı. Nadir çok zayıflamı�tı. Yetmezmi� gibi sonbahar da geldi. So�uk, rüzgârlı günler ba�ladı. �ocu�u hiçbir zaman yalnız bırakmayan Sabircan dede evde odun kömür
        > olmadı�ından yola koyuldu.Dedecik, torunu için ya�adı. Onun sıcak, zayıf bedenini kaygı ve hasret ile yüre�ine yaslayıp sıkça üzüntülerini patla�tı. Mutlu günlerinde sevgili karısı Fakiha ile kızları Rukiye�yi büyüttükleri zamanların hayalini gördü. Kızının �babacı�ım, Nadir�imi sakın terk etme� dedi�ini aklına getirerek kendini teselli etti.Kömür kuyru�unda, açlıktan bitap dü�en elleri, ayakları titremeye ba�ladı. İki torba kömürün ücretini ödedi ve torbaları eve getirmesi için 60 kuru�u �inli kom�unun çocu�una verip kendisi de evin yoluna koyuldu. Bin bir zorlukla evin kapısını açtı ama tam içeri girecekken bir �eye takılıp dü�tü. O anda gözüne, dö�emeden çıkan paslı bir demir parçası saplandı. Dedecik kendinden geçti. Dedesinin elinden kurtulan Nadir ise bütün gücüyle ba�ırarak a�lamaya ba�ladı. Fakat onu i�iten olmadı. Kömürü arabasıyla eve
        > getiren �inli, �ans eseri tam da o anda geldi. Karanlıkta inleyerek yatan Sabircan a�abeyi gördü. Bir gözü çıkmı�tı. Bütün yüzü, üstü ba�ı kan içindeydi. �inli, dedeyi kaldırdı, yava�ça evine soktu, Nadir�i de be�i�ine koydu. Kom�usunu bu halde bırakmanın do�ru olmadı�ını anlayan �inli, yorgun olmasına ra�men dedelere pek sık gelip giden, yardım eden Ahtem Efendi�yi ça�ırmaya karar verdi.[3]Ahtem efendi ve e�i o günden itibaren Nadir�e ve hasta dedeye bakmaya ba�ladı. Sabircan dede kan zehirlenmesinden, kısa zamanda vefat etti. �ocuk da yabancı fakat iyi yürekli bu insanların eline kaldı. Bir erkek çocuk sahibi olmayı hep hayal etmi�ler. [4]Kader, zor zamanda bir ba�ına kalan bu çocu�u, kar�ılarına böylece çıkarmı� oldu.Nadir onları gerçek anne babası kabul ediyordu. Bir gün bütün Tatarlar toplanıp Tenzin �ehrine gittiler. Buradan büyük bir gemiye bindiler ve
        > Türkiye�ye do�ru yola çıktılar. Gö�e yükselen minareli camileriyle Türkiye, Müslüman bir memleket oldu�u için Tatar � Ba�kurtları ba�rına bastı. Ahtem a�abey Türkiye�de pantolon satmaya ba�ladı[5]. Yıllar geçmeye devam etti. Nadir güzel, sa�lam bir delikanlı olarak büyüdü. Ahtem a�abey onu Alman okulunda okuttu[6].Bir Pazar günü evlerine bir hanım misafir geldi. Kadın, anne babayla uzun süre konu�tuktan sonra izin isteyerek genç Nadir�in odasına gitti. Nadir�e dolambaçlı sözlerle öz annesi Rukiye Hanımdan mektup aldı�ını söyledi. �O�lumu bulursanız söyleyiniz, ben ölmedim. Onun için ya�amaya çalı�tım. Ola�anüstü zorluklara dayandım. Yanımda, a�abeyini bir kerecik görmek için canını vermeye razı olan kız karde�i de var.� �eklindeki cümleleri ona okudu[7].Böyle bir haber gelince bütün sırlar açı�a çıktı. Aslında yıllarca anne baba dedi�i, kucaklarında
        > nazlandı�ı, kendisini seven insanların, Nadir�in öz ana babası olmadı�ı anla�ıldı. �z ana-babası demir perde ardında, sürgünde ya�amı�lar. Bunları i�iten o�lan, kendisini bırakan ebeveynine kar�ı kalbinde bir kırgınlık olu�mu�çasına �yok, yok. Ben bunların hiç birini bilmek istemiyorum� diyerek hıçkırıklara bo�uldu. �Nadir, akıllı çocu�um� dedi kadın, gencin, a�lamaktan titreyen omuzlarını ok�ayarak �ben üzüntüsünü kâ�ıda döken ananın vasiyetini yerine getiriyorum. Artık sen kendi cevabını yazarsın� dedi.Nadir o gün odasından hiç çıkmadı. Ahtem a�abey ile Aynıcemal Hanım, defalarca kapısını çalıp �Nadir, yeme�e gel, bizi üzme� dedilerse de o, kulaklarını tıkayıp yastı�a kapandı, a�ladı, a�ladı� Bütün gece uyuyamamı�tı. Tan a�arırken biraz sakinle�ip �pek zor günlerde beni besleyip büyüten, okutan atamla anam sizlersiniz� diyerek,
        > gözlerine dirhem uyku girmeyen büyüklerini kucakladı. �Her �ey için size kalpten te�ekkür ediyorum.�Ne bu? Nadir�in gerçe�i mi yoksa rüyası mı? Böyle yıkıcı bir gerçe�i insan yüre�i nasıl ta�ır? �lkeler, bölgeler arasına çekilmi� duvarları a�ıp annesini ve kız karde�ini görme hayalini gerçe�e dönü�türme mucizesi nasıl yaratılır? Aradaki uçurumu sa� salim geçip birbirine el uzatmayı çabukla�tırmanın kolay bir yanı var mı? Devletlerarasındaki siyasi gerginli�in yumu�amasını bekleyip, yürekler arasında kurulan mektup köprüsüyle, ne zamana kadar idare edilecek? Sonunda olup biten kimin suçu? Sovyet ordusunun �in�i i�gali mi yoksa Halime �ahmay hatıratının sonunda adı geçen İlya Aleksiyeviç Kukarin[8] mi? Yazdı�ı ihbar mektuplarıyla İdil-Ural milli merkezinin bütün üyelerini SSCB çalı�ma kamplarına bu hain mi sürdürdü? Yoksa ba�ka ülkelerde ya�ayan, milli
        > duyguları güçlü Tatarların yakasına yapı�ma fikri, çok önceden beri mi Sovyetlerin aklındaydı? İ�te bu gibi sorular, Nadir�in içine dolup ta�ıyor muydu? Kar�ısında on yıllarca a�ılamayacak engeller yükseliyordu. Dili, e�itimi, sanatı, siyaseti, dini yasaklanan, sınırlandırılan soyda�larının haklarını Azatlık radyosu aracılı�ı ile savunan Nadir Devlet�e, Sovyet ülkesinin sınırları açılmadı. Annesini görme izni verilseydi o tehlikeli yıllarda böyle bir ziyaretin sonucu �üphesiz tatsız olacak, dünyaca tanınan bir gazetecinin Sovyetlerde i�kence görmesi, uluslar arası soruna dönü�ecekti. Dolayısıyla güvenlik hususunu dü�ünerek, anne ile evlat 1977 ve 1983 yıllarında Almanya�da iki kez bulu�tular.1989 yılında N. Devlet Kazan�a selamlarını, İstanbul �ehrindeki Marmara �niversitesinin (Türkiyat Ara�tırmaları) enstitüsü daveti üzerine, Türkiye�nin sosyal ve iktisadi
        > tarihi be�inci uluslar arası kongresine Tataristan�dan gelen âlimlerimiz Yahya Abdullin ve Ebrar Kerimullin aracılı�ıyla iletir. Sosyalistik Tataristan gazetesinin 7-10-11 Ekim sayılarında basılan �Kıtaların kavu�tu�u yerde� adlı makalede yukarıda adı geçen yazarlar tarafından hem�erilerimize �öyle bir haber ula�tırıldı: �Kar�ıla�tı�ımız insanların hepsi faal kimselerdi. İ�te Marmara �niversitesinin Fen Edebiyat Fakültesi doçenti Dr. Nadir Devlet. Mançurya�da do�mu�. Yetim kalmı�. Kendi gayreti sayesinde bilim adamı olmu�. Birkaç kitabın yazarı.  Bilimsel eserleri arasında Tatar halkıyla, Tatar tarihiyle ilgili olanlar da var. Türkçenin dı�ında Tatarca, İngilizce, Almanca ve Fransızcayı iyi biliyor. Kendisi, bu bilimsel kongrenin düzenleme komitesi genel sekreteriydi. Gördü�ümüz kadarıyla kongreyi düzenleme, yönetme i�i onun omuzlarındaydı ki, bu görevin üstesinden
        > mükemmelce geldi. Kongrenin son oturumu da onun ba�kanlı�ında gerçekle�tirildi.�Parlak adı, geni� bir kitleye böyle güzel �ekilde sunulunca, Nadir Devlet, 1990 yılı Mayıs ayında Tataristan topra�ına ilk defa ayakbastı. Havaalanında 44 ya�ındaki kız karde�i Feride�yi kucaklarken, sevinç gözya�ları döktü. Ancak Solidarnost Soka�ı 26 numaralı evde hayatını geçiren aziz annesi Rukiye ablanın ömrü, ana vatandaki bu ilahi manzarayı görmeye vefa etmedi. Onu 9 Ocak 1989�da topra�a vermi�lerdi. Dev gibi Nadir, annesinin kabri ba�ına gelip, duygulanarak bir selam verdi. Her biri bir yana saçılmı� aile üyelerinin geçmi�i hakkındaki sohbetlerine, Kazan optik mekanik fabrikasında mühendis olarak çalı�an Feride�nin, dervi�ler mahallesindeki yurt odasında devam ettiler.A�abey ile kız karde� için tek ortak yadigâr, o itilip kakılan annelerinin �hayat yolumun izlerinden� ba�lıklı
        > hatıratı. Rukiye Sabircan kızı Devletkildi,  dedesi Muhammet�ah�ın ya�adı�ı Teti� kasabası �temi� köyüne kadar uzanan neslinin köklerini belgelemek istemi�, Bakırcı  / Teti� köy sovyetine ba�vurmu� ama oradan �burada böyle kimseler ya�amadı� diye yürek parçalayan bir cevap almı�tı. 19 Mart 1983 tarihinde Münih kentinde kaleme aldı�ı hatıratında bu olaydan da bahsetmi�ti. Biyografiden, felsefi dü�ünceler özetinden ve Tatar tarihi parçalarından olu�an bu hatırat, henüz basılmamı� 142 sayfalık bir kitap[9]. Yazar �Aklımda kalanlar: O�lum Nadir, bu satırlar sana biraz atalarını tanıtmak için yazılıyor� diye ba�lıyor ve �öyle devam ediyor:Baban İbrahim Kutlumuhammet o�lu Devlet-kildi, 27.�ubat.1901�de Kazakistan�ın kuzeyindeki Kızılyar (Petropavlovsk) �ehrinde, bir mirza (soylu) ailesinde dünyaya geldi. Devlet-kildi�lerin kökeni Kasım hanlı�ına, Kazan hanlı�ına
        > dayanır. Toprak sahibi mirzalar olan ataların, Rus hükümetinin Hıristiyanla�tırma politikasına kar�ı çıkmı�lar, bu nedenle mirzalık kaldırılınca da arazilerini, ba�ımsızlıklarını kaybetmi�ler. İbrahim�in babası, 1830�larda do�du�u yer olan Kızılyar�a gelmi�. Gayreti, yetene�i sayesinde Kazaklarla ticarette büyük ba�arılar kazanmı�. Bir süre sonra yanında çalı�tı�ı ki�iden ayrılarak tek ba�ına i� kurmu�. Muhammetcan dede, o�lu Kutlumuhammet�i evlendirdikten sonra da yanından ayırmamı� ve ticari i�lerine ortak etmi�. Kutlumuhammet�in on bir çocu�u olmu�, bunlardan dokuzu sa�lıklı büyümü�. İbrahim, üçüncü çocu�u imi�.Muhammetcan dede Kızılyar�da hem o�ullarını hem de kızlarını okula göndermi�. Kazan ve Bubi�den ö�retmenler getirtmi�, torunlarını rü�tiyeden sonra Rus ortaokullarına göndemi�. Bu çerçevede İbrahim ortaokula devam etmi�.Bu durum
        > 1917�deki ihtilale kadar böylece devam etmi�, daha sonra i�ler çı�ırından çıkmı�.İbrahim Harbin�e gelmi�, orada muhacir Rusların ortaokuluna devam etmi�. �in�in Mukden �ehrine gelmi�, burada bir Yahudi�nin dükkânında çalı�maya ba�lamı�. İbrahim Sovyet konsoloslu�una birkaç kez dilekçe vererek Petropavlovsk�a dönmek istemi� ama izin (vize) çıkmamı�. Babam Sabircan Ahmetcan o�lu, �imdiki Tataristan�ın Teti� rayonu �temi� köyünde, varlıklı bir ailenin o�lu olarak, 27.Eylül.1873�te dünyaya gelmi�. Büyük dedem Muhammetcan, zamanına göre sa�lam bir tüccar-çiftçiymi�. Babamı Kazan medreselerinden birine, molla olsun diye yollamı�, ancak babam kısa sürede geri dönmü�, medreseden ayrılarak babasıyla ticarete atılmı�. Babamın dedesi Muhammed�ah hacca gidip gelince onu �Muhammed�ah � hacı� diye anmaya ba�lamı�lar. Bundan dolayı babamın ailesi
        > �Muhammedi�ev� olarak bilinir. 1905�te babam, Muhammet�ah molla kızı Fakiha ile evlenmi�. 1908�de ben do�mu�um. 1910�da babam yeni i� imkânları aramak için Sibir�e gitti. 1915 Eylülünde annemi, a�abeyimi ve beni alıp İrkutsk �ehrine geldi.1916�da Habarovsk�a gittiler ve �ehrin merkezi bir yerinde kuyumcu dükkânı açtılar.Beni Blagove�çensk�teki Tatar mektebine yazdırıp, tanıdık bir tüccar ailenin yanına yerle�tirdiler. Kızıllar, dükkânımıza ve evimize el koydu.  Nikol�sk � Ussurisk�te ya�amaya ba�ladık.1923 yılında babam Kızıllardan izin alarak Japonya�ya gitti.1925�te Rus orta mektebinden mezun oldum. 1925 Eylülünde Sovyet pasaportlarıyla �in�e göçtük. Harbin�e geldik. Mahire Agi ile ben, iki Tatar kızı, okula yazıldık. Ama okul ba�layalı üç ay oldu � olmadı, �in hükümeti tıp enstitüsünü kapattı. Ben de İngilizce ö�retmeni yeti�tiren dört
        > yıllık enstitüye girdim. Annemin sa�lık durumu nedeniyle 1927�de okulu bıraktım, e�itimime dı�arıdan devam etmek istedi�imi bildiren bir dilekçe yazdım. Annemle birlikte, babamın yanına, Japonya�ya gittik. İki yıllık süren a�rıların, sancıların sonunda annem hayatını kaybetti.Annemin vefatından sonra Harbin�e giderek enstitüyü tamamladım ve babamın yanına döndüm. Beni Tokyo�daki Tatar okuluna, İngilizce ve Rusça ders vermek üzere davet ettiler.1933 yılı sonlarında büyük yazar Ayaz İshaki, Tokyo�ya geldi. Ayaz a�abeyin nutuklarını, gözlerimi ondan ayırmadan dinliyor, gönlümde yuvalanan milliyetçili�im büyüyordu. Tam bu sıralarda Re�it Kadı İbrahim geldi. Mahalle imamı ve din dersi hocası Abdülhak Kurbanali onları pek candan kar�ıladı. �Yapon Muhbiri� dergisinde makaleler, resimler yayınladı. Fakat bu iyilikleri uzun sürmedi. Ayaz a�abey toplantılarda İdil � Ural
        > davasını anlatmaya ba�layınca Kurbanali ve yakın dostları ona dü�man olmaya ba�ladılar.11.�ubat.1934�te bir otelde büyükçe bir salon kiralayarak burada �Tokyo İdil � Ural Türk Tatar Cemiyeti�ni kurmak üzere toplandılar. Kurbanali de gelmi�ti. Ayaz İshaki toplantıyı açarak söze ba�layınca salona iki Rus girdi, �Türkün biri Rusya�yı bölmek istiyor� diye ba�ırarak Ayaz a�abeyin üstüne saldırdılar. Soyadı Porotikov olan eski Rus Ak Ordu subayı Ayaz a�abeyin bo�azını sıkmaya ba�ladı. Meryem abla Veli, dostum Ma�fure Mustafa ile birinci sırada oturuyorduk. Araya girdik, ben Porotikov�un kolundan çektim, bu sırada gençlerimiz yeti�ti ve Rusları döverek çıkardılar. Kurbanali ise salondan çıkıp Japon polisleriyle geri geldi. Ertesi gün okuldaki görevimden ayrılma kararımı bildirdim.1 Kasım 1935 tarihi, benim için yeni bir dönüm noktası oldu: Milli Bayrak gazetesi çıkmaya
        > ba�ladı. Haftalık, dört sayfalık, Arap harfleriyle basılan gazete, ba�langıçta elle yazılıp fotokopi usulüyle ço�altılıyordu. İbrahim Beyin el yazısı güzel oldu�undan yazma görevi onundu. Ben yazıları hazırlıyorum, düzenliyorum, kendim de yazıyorum. Düzeltmenlik de benim sorumlulu�umdaydı. Bazen İbrahim Bey merkez i�leri için Mukden dı�ına gitti�inde gazetenin muhtevasını Rusçaya tercüme ederek, sansüre bizzat gidiyordum. Rukiye Muhammedi�, �temi�, İlsüyer imzalı yazılar benim elimden çıkmı�tır.İbrahim Bey önce bana, sonra yanıma yerle�en babama evlenme talebini bildirdi. Otuz be� ya�ındaydım. İ�imizin devamını da göz önünde tutarak babamı razı ettim.17 Ekim 1943�te evlendik. Birlikte ya�amaya ba�layınca bana yakla�ımı, davranı�ıyla kendini sevdirdi ve İbrahim benim en kıymetli, en sevgili insanım haline geldi. 15 Temmuz 1944 ak�am saat 10.00�da o�lumuz dünyaya
        > geldi. Uzun saçlı, dolgun gövdeli dört kiloluk bir çocuktu.10.A�ustos.1945. Yerel radyo Sovyet Kızıl Ordusunun Mançurya�ya girdi�ini duyurdu. Bu durumun bizim için hayırlı olmayaca�ını kendisine söyledi�im Ahmet�ah İzzetullin, �böyle büyük bir zaferden sonra Stalin, bizim gibi ufak hareketlerle u�ra�maz� dedi.Ertesi gün iki jandarma, beni almaya geldiklerini söylediler. Yer altı sı�ına�ında İbrahim�i gördüm. Konu�madan el sıkı�tık. 20 A�ustos günü serbest bıraktılar ve bizi yanlı�lıkla, Sovyet casusu diye tutukladıkları için özür dilediler. 21 A�ustos�ta bir Sovyet subayı geldi, �tevkif edilen Japonlara tercüman olmak üzere� diyerek İbrahim�i alıp götürdü.20 Eylülde beni de tutukladılar. 10 Ekim gecesi beni sorgulayan, suçlama evrakımı imzalattı. Buna göre ceza kanununun 58-2-11 maddesine göre ceza verildi. 58 siyasi anlamına geliyor, 2 Sovyetler Birli�ine kar�ı
        > hareket, 11 örgütlü hareket. Uzun yıllar sonra İbrahim�e 58-10-11 maddesine göre ceza verildi�ini ö�rendim. 10 uluslar arası burjuvazi ile yardımla�mak anlamına geliyordu.Nöbetçi askerlerin bizi Sovyetler Birli�i�ne götüreceklerini anladık. Bize Japon askerlerinin giydi�i botlar, örme �inli pantolonlarını verdiler. Bu giysileri almadım, beni eve yollamalarını talep ettim. İki askerin gözetiminde eve döndüm. O�lum ko�arak gelip bana sarıldı. Babama �beni geçici olarak götürüyorlar� desem de o, �biz artık görü�emeyiz, hakkını helal et� dedi.17 Kasım�da bizi vagonlara doldurup Harbin�e götürdüler. �ita�ya ula�ınca trenden atlamamızı emrettiler. Karnımda altı aylık çocu�um oldu�undan ben atlamadım. 16 ki�ilik anneler ko�u�una denk geldim. 5 Ocak 1946�da beni 10 yıl çalı�ma kampına mahkûm ettiler. 22 Nisan 1946 sabah saat be�te kızım dünyaya geldi. Kızımı suya
        > sokunca gözlerimden ilk defa ya� akmaya ba�ladı. �Bahtsız ananın bahtsız çocu�u� dü�üncesi tüm zihnimi i�gal etti.Beni Kazakistan�a götürdüler. Karaganda�dan kırk kilometre uzaklıkta Karabas istasyonuna teslim ettiler. Bu küçük �ehirde 1950 yılına kadar çalı�tım.Bu siyasi lagerde benimle birlikte 1903 do�umlu Fatima Mevlüdeva adlı bir Tatar kadın da bulunuyordu. Krasnodor oblastı Komünist partisinde ikinci sekreter olarak çalı�mı�. 1932�de Trotskizm ile suçlanarak on be� yıla mahkûm edilmi�ti. 1953�te on be� yılını tamamlayınca onu Karaganda�nın bir mahallesine sürgüne yolladılar. Giderken İbrahim�imi bulmaya söz vermi�ti, sözünde de durdu.Fatima Mevlüdeva, sürgünden kurtularak annesi ve kız karde�lerinin yanına Ufa�ya dönünce �a�abeyini� yani İbrahim�i aramak amacıyla GULAK[10]�a mektup yazar.  İbrahim�in hangi lagerde[11] oldu�unu ö�renince ona
        > ablası gibi mektup yazar ve kızımızın be� ya�ında çekilen bir resmini zarfın içine koyar. Bana da onun vasıtasıyla mektup yazmamın mümkün oldu�unu bildirir.Stalin ölene kadar lagerler arasında mektupla�mak yasaktı. Mahkûmlar evlerine senede ancak iki kez mektup yazabiliyorlardı. Ama Fatima�nın gayreti sayesinde İbrahim�in ilk kıymetli mektubunu alma �ansına ula�tım. Mordovya lagerlerindeydi, o zaman.1955 yılının �ubat ayında yabancı ülkelerde tutuklanan mahkûmları incelemeye ba�ladılar. Bizleri Mordovya�daki altı nolu lagere götürdüler. İbrahim ise Mordovya�nın on bir numaralı lagerindeydi. Görü�memiz için izin verilince beni de on bir nolu lagere götürdüler. Girer girmez kapı önünde duran erkeklerin arasında İbrahim�imi gördüm. Ko�up kucakladım. Görü�memiz için belirlenen küçücük a�aç evde üç gün beraber olduk. Konu�maya doyamadık.İbrahim�i Mukden'den Ahmet�ah
        > İzzetullin ile birlikte alıp götürmü�ler, Moskova�daki, Lefortovo hapishanesine kapatmı�lar ve onar yıla mahkûm etmi�ler.İbrahim�i Ugliçka�ya yollamı�lar. İbrahim torf çıkarma i�inde çalı�mı�. Hastaneye dü�mü�. Altı ay orada yattıktan sonra Mordovya lagerine nakletmi�ler. Burada da a�aç kesme i�inde çalı�mı�. Benim evde kaldı�ımı, o�lumuz ve babamla ya�adı�ımı zannederek günlerini geçirmi�.20 Nisan 1955�te serbest bırakılan İbrahim�i Novo Sibirsk�ten iki yüz kilometre uzaklıkta, orman içindeki bir köye yerle�tirmi�ler. On yıl yetmemi� anla�ılan ki iki yıl da sürgün cezası verilmi�. Altıncı lagerin sansürü, kocama Arap harfleriyle mektup yazmama izin verdi. Babamın adresine mektup gönderdim. İki ay sonra Mukden�deki Sovyet vatanda�ları te�kilatından gelen cevap, babamın 1947�nin kasım ayında vefat etti�ini ve o�lumun iyi insanların elinde oldu�unu
        > bildirdi.Kocamın yanına Novo Sibirsk oblastı Kolivan mahallesindeki sovhoza yollanmamı rica eden bir dilekçe verdim. Beni Mordovya�dan Novo Sibirsk�e yolladılar. Orada Estonyalı bir kızca�ız fal bakıyordu. Bana, �anneniz çoktan ölmü�, babanız daha sonra vefat etmi�, kocanız, o�lunuz ve kızınız hayattalar. Kocanızı pek yakında göreceksiniz. Kızınızı ve o�lunuzu görmeniz için ise çok seneler geçmesi gerekecek� dedi. İnanmasam da dedikleri çıktı. 30 Aralık 1955�te kocama kavu�tum.Kızımızı yanımıza getirtmek için Nisan 1956�dan itibaren u�ra�maya ba�ladıysak da, onu ancak ekim ba�ında yanımıza gönderdiler. Kızımız artık on ya�ındaydı. Dördüncü sınıfa gitmeye ba�ladı ve iyi okuyarak yedinci sınıfı tamamladı.Temmuz 1961�de İbrahim�in do�du�u yere, Kızılyar �ehrine göçtük. Orada bizi bütün Devletkildiyev�ler, Süniyev�ler, Tümenov�lar
        > kar�ıladı.Nimatulla Tümenov�larda ya�amaya ba�ladık. Feride dokuzuncu sınıfa ba�ladı. İbrahim bir fabrikaya ambar memuru olarak girdi. Bana da �ehirden on kilometre uzaktaki �Bi�kül� adlı köyde bir ö�retmenlik görevi bulundu. Dört yıl orada ö�retmenlik yaptıktan sonra beni �ehirdeki on yıllık ortaokula naklettiler. �ehirde hocalı�a ba�layınca �en iyi halk ö�retmeni� denen bir madalya verdiler. 1972 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra da dört yıl çalı�tım.Benim on bir yıl hizmetim oldu�u için, emeklili�i hak edemiyordum. Bunu üzerine Harbin�e Gülsüm Hanım İbaydullah�a mektup yazarak benim Tokyo mektebinde ve merkezde ders kitapları basımı i�inde çalı�tı�ımı kanıtlayan bir belge yollamasını rica ettim. O da Mahmut Tahir�den yardım istemi�. 1964�te İbrahim�e ayrı bir daire tahsis edildi. Bu evde soba yakmak, su ta�ımak gerekliyse de kendi dairemize sahip
        > olmak bizim için büyük bir ba�arıydı.  Hayatımız tam da kendimize göre bir düzene girip sükûnete kavu�tu�umuzda İbrahim aniden, 21 Nisan 1967�de sabahleyin vefat etti.1965 yılının yaz aylarında Feride Kazan üniversitesinin ikinci sınıfına geçince Kazan�ı görmek nasip oldu. 30 Eylül 1982�de Kazan�a yerle�tim.Nadir�in nerede, kimlerin terbiyesinde büyüdü�ünü ancak 1956 yılında Gülsüm hanım İbaydullah�ın yardımlarıyla ö�rendim. Bu kadın bana Nadir�in tüm hayatını anlatan mektuplar yazdı. Bu mektuplardan Nadir�in ilkokulu Türk mektebinde, ortaokulu Alman mektebinde bitirdi�ini ö�rendik. O�lumuzun yazdı�ı mektuplar gelmeye ba�layınca evlili�inden, üniversiteyi bitirdi�inden haberdar olduk.Gözümün nuru o�lum! Seni üç buçuk ya�ındayken alarak yeti�tiren Ahtem A�abey ve Aynıcemal Hanıma �ükranlarım sonsuz. Yükselmende gösterdikleri özverinin payı
        > büyüktür.Hatırat, Nadir�e hitaben yazılmı�sa da, Rukiye abla o�luyla kızını kuca�ına alıp, ba�ından geçenleri anlatıyor, sanki. Gördüklerini, bildiklerini kendi eliyle kâ�ıda dökerken adeta aziz anadilden güç alıyor. Yüce gönüllü anne yıllar sonra görü�tü�ü o�lu ve kızına vasiyetini bildirerek çocuklarını manevi birli�e davet eden bir nutuk söylüyor gibi. 142 sayfalık el yazısı kitap okunup bitti�inde hissedilen yoklu�u, yüre�i titretiyor. Ah Rukiye abla sa� olsaydı!? Nadir ile Feride�nin arasında oturabilse, kendini duygu seline bırakabilseydi, kim bilir daha ne sırların perdesini açardı. Bir zamanlar �halk dü�manı� yaftası yapı�tırılıp peri�an edili�ini unutur, Tatar halkının milli e�itim, basın, ticaret, siyaset, din sayfalarındaki yanlı�ları düzeltir, gerçekleri ortaya sererek huzuru ellerinden alınmı� milletta�larının adını tarihe kazırdı.Bu
        > hatıraları canlandırma sırası �imdi o büyük ananın �öhretli o�lunda; Türkiye�nin Marmara �niversitesindeki Türkiyat Ara�tırmaları Enstitüsü müdürü Prof. Nadir İbrahim o�lu Devlet�te. Bu muhterem âlim Tataristan�a her geli�inde (ki, cumhuriyetimize neredeyse on be� defa gelip giderek kendine bir yol dö�edi desek yeridir)  anne babası gibi milli dava oca�ının ate�ine har katıyor.  Dü�ündüklerini korkusuzca söyleyerek, yarım � yamalak i�ler için gere�inden fazla sevinmenin yararsızlı�ını vurgulayarak, �uurumuzun topra�ına bereketli tohumlar saçıyor. İ�te bu bereketli tohumları bulaca�ımız yer, radyo ve televizyonlara verdi�i içten röportajları, gazete � dergi sayfalarında yer alan fikir dolu makaleleri, Türkîlerin dünyadaki izlerini tespit eden kitapları, uluslar arası platformlarda verdi�i milli içerikli konferansları, dünyayı gezmesi sayesinde damıttı�ı
        > genellemeleridir; yani Nadir Devlet�in ar�ividir. A�abeyiyle ilgili bilgileri toplamaya, muhafaza etmeye çalı�an kız karde�i Feride�nin birikimi de bu ar�ive dâhil dü�ünülebilir.Feride Devletkildi�nin 1992 yazında yaptı�ı ses kaydı bunları dile getiriyor. �lim Nadir Devlet�in bant kaydındaki sabırlı, mütevazı ve hüzünlü sözleri �öyle:Ben Alman okuluna gidiyordum. Annem Aynıcemal Hanım bir gün �öyle dedi: �O�lum, senin benden ba�ka bir annen daha var. Seni ben do�urmadım.� �aka yaptı�ını dü�ündüm. Ne var ki,  gerçek ba�ka türlüymü�. �ünkü beni do�uran anam Rukiye Hanım, bir mektup yazmı�. Yıllardır o�lunu aramaktaymı�. Bana teslim ettikleri mektubu okuyunca, ailemin bir üyesi olmadı�ımı anladım. Aslında bana bir yabancı oldu�umu hiç hissettirmediler. Kötü muamele göstermedirler. Tersine beni el üstünde tuttular.Merhum babam Ahtem Efendi, Aktanı��lı. Benim
        > soyadımı kendi soyadı kabul edip, büyük fedakârlık yapmı�. O�lum, kendi ailesinin soyadını ya�atabilsin, demi�. Asıl soyadları İlyasov.Bu gerçe�i ö�renince kendimi sudan çıkmı� balık gibi hissettim. Ne yapaca�ımı bilemedim, �a�ırdım. Asabile�tim. İlerleyen zamanda annemle yazı�maya ba�ladık. Latin harfleriyle Tatarca yazıyordu. Merhum babamdan da bir mektup aldım. Hatta Feride ile de yazı�tık. Daha sonra Feride üniversiteye girince annem �Feride artık sana yazamaz. Bizde durumlar böyle. Yazarsa ba�ına bir takım zorluklar gelir� diye haber etti. Feride i�e girdi�inde de, çalı�tı�ı yer gizli oldu�undan haberle�meler tamamen yasaklandı. Annemle ili�kimiz de uzun yıllar mektupla�manın ötesine geçmedi. Ancak ben Almanya�ya gidince, 1977 yılında bulu�abildik. Yava� yava� birbirimize alı�maya ba�ladık. Aklımda bir takım sorular vardı. Gerçek annem hangisi:  Do�uran mı,
        > yoksa büyüten mi? Büyütendir. Fakat do�uran ananın çocu�unu büyütmemesinde Rukiye Devletkildi de ben de suçlu de�iliz. Suç ba�kalarının. Eninde sonunda bu kaderi kabul etmekten ba�ka çare yok.İkinci görü�memiz 1983 yılında oldu. Hala Almanya Münih�te ya�ıyorduk. Annem bu sefer de üç ay misafirimiz oldu.�Ben niye Almanya�ya gittim?� �eklinde bir soru da akla gelebilir. Buna anne babamın alın yazısı mı sebep oldu? Belki öyle. 15 -16 ya�ındayken Tatar gençleri hareketine katıldım. İstanbul�da kurdu�umuz Kazan Türkleri Derne�inin aktif üyesiydim. Hatta 5 yıl dernek ba�kanlı�ı yaptım. �Kazan� dergisini çıkardık. Böylece Tatar kültürünü, sanatını ö�renmeye ba�ladım. �ayet anne babamın kaderi bununla ba�lantılı olmasaydı belki bende böyle bir merak do�mayabilirdi. Beni büyüten anne babam da milliyetçi insanlardı. Merhum babam, vatan hasretini bastırmak için bana
        > Aktanı� ve çevresinden bahsederdi.  Birinci Dünya Sava�ından Devrime kadar Ak Ordu saflarında nasıl sava�tı�ını, Baykal gölü üzerinden geri çekilmelerini, �in�e sı�ınmalarını anlatırdı. Anlattıklarını saatlerce dinlesem sıkılmazdım. Annem Aynıcemal�ın yemek pi�irirken, ev i�leri yaparken Tatarca halk �arkıları söyleyen sesi, evimizde yankılanırdı. İ�te bunlar, beni kendi ulusumla ilgilenmeye yönlendirdi. Dolayısıyla üniversitenin Tarih bölümünü bitirdim. Genel Türk Tarihini, yani Osmanlının dı�ında hangi Türkî devletler, hanlıklar kuruldu�unu ö�rendim. Geçmi�ten bugüne kadarki geni� bir dönemi kucaklayan bu konu çok ilgimi çekti.Yakın dostum Ferit Almanya�daydı. Günün birinde ondan mektup aldım. �Gelmeye niyetin yok mu?� demi�ti. Ne yapmalı diye dü�ündüm. Türkiye�de beni ya Tarih ö�retmeni olmak ya da bir �irkette memuriyet bekliyordu. Azatlık radyosu
        > neydi, peki? ABD tarafından finanse edilen bir radyo istasyonu. 22 dilde yayın yapıyor. Haberler Do�u Avrupa ülkeleri ile SSCB�ye yönlendiriliyor. Sansürlenen haberleri oraların halkına ula�tırma maksadını ta�ıyor. Benim çalı�tı�ım Tatar � Ba�kurt redaksiyonunda programlar 3 kısımdan, dünya haberleri, önemli olaylara dair analizler ve milli konulardan (Tataristan ve Ba�kurdistan�daki olayların yankısından) olu�uyordu. Tabii ki Moskova, Azatlık radyosunun bu yayınlarından memnun de�ildi. Burada çalı�anlar daima vatan haini olmakla, ajan olmakla itham edilirdi. Ama Radyoda çalı�tı�ım on yıllık sürede bu gibi kötülüklere rastlamadım.Ben Türkiye Cumhuriyeti vatanda�ıyım. Burada herkes Türk addedilir. Türklerle Tatarlar ayrı milletler mi? De�il,  çünkü hepimiz Türkî diye adlandırılan bir a�acın dallarıyız. Tatar, Ba�kurt, �uva�, Kazak, Uygur� Hepsi aynı a�acın dalları.
        > Ortak bir tarihi payla�ıyoruz. �e�itli yönlere da�ılmı�ız. Bu nedenle kendimi Türkiye�de yabancı hissetmiyorum. Burada beni Tatar oldu�um için a�a�ılamıyorlar. Tersine bana profesörlük unvanı, üniversitede makam verdiler. Nereye gitsem saygı görüyorum. Peki, Rusya�nın çe�itli milletlere mensup halkları Moskova�da e�it muamele ve saygı görüyorlar mı? Hayır. Oysa ben Türkiye�de azınlık muamelesi görmüyorum. Ben Tatar, Türkî Tatar, Türkiye�de ya�ayan Tatar. Türklerle biz karde� halklarız. Ailedeki karde�lik gibi. Yani bende Tatarlık da Türklük de var. Kökümüm Tatar olmasından gurur duyuyorum. Tatarlar çok büyük bir millet. Pek zengin bir tarihe sahipler ama ne yazık ki son dört asırdan beri baskı altında ya�ıyorlar.Tarih, her ulus için aynı �ekilde geli�miyor. Bir dönem kimisi yükselirken kimi zayıflıyor, bazıları da dilleriyle birlikte yok olup gidiyor. Kaybolan bu
        > dilleri ancak uzman bilim adamaları okuyabiliyor. Dünyanın gidi�atı böyle. Ancak ben Tatarların yok olaca�ına inanmıyorum. �ünkü halkımızın güçlü bir gelene�i var. Ulusumuz Rus�un pençesi altında dört buçuk asır ya�adıysa da dinini korumu�, kimli�ini muhafaza edebilmi�tir. Tabii ki bazılarımız Rusla�tı, kayboldu. Fakat ana damar hala sa�.Ses kaydında a�abey ile kız karde�in ili�kilerine de de�inilmi�. Bu konuda yabancı ülkede ya�adı�ı halde ana dilini unutmayan Nadir Devlet �öyle diyor:Aramızda ciddi bir anla�ma sorunu var: Dil meselesi. Feride Tatarca bilmiyor, ben Rusça bilmiyorum. Gerçi Feride az çok Tatarca ö�renmeye çalı�ıyor. Fakat ö�rendikleri ancak gündelik konuları konu�maya yetiyor. Ben de zaten o kadar Rusça biliyorum. Dolayısıyla ileti�im kurmak mümkün olmuyor. Duygu ve dü�ünceleri anlatmada dil pek önemli rol oynuyor. Ortak dil olmadı�ında dü�ünceleri,
        > hisleri anlamak mümkün de�il. �stelik farklı ülkelerde büyümü�üz. Onun söyledikleri ile bende olu�an dü�üncenin örtü�memesi ihtimali de var. Buradaki dü�ünce yapısı ile Türkiye�deki farklı. Ya�am �artları da bir de�il. Yine de anadil, e�er bilirsek, ortak. İ�te burada Tatarcayı iyi bilenlerle rahatça sohbet edebildim. Ama anadili iyi bilmeyenlerle ancak hal hatır sorabiliyor, sonra kar�ılıklı bakı�arak oturuyorsun. Biz de Feride�yle aynı durumda kalıyoruz. Biliyorum, o benim kız karde�im. O da benim a�abeyi oldu�umu biliyor ama bunun ötesine geçilemiyor.45 yıl beklenen bulu�mada bir çevirmenin aracılı�ına muhtaç kalınması cidden üzücü. Rusla�tırma siyasetine önem veren Sovyet toplumunda Feride gibi binlerce Tatarın, ba�kent Kazan�da ya�ayıp ana dillerinden mahrum edilmi� olması yüz kızartıcı bir gerçek olarak kar�ımızda duruyor. Binlerce kilometre öteden el
        > uzatılarak,  birbirinin boynuna atlayıp a�la�arak kavu�manın verdi�i sıcaklık sadece bir an sürüyor.İlk defa ata topra�ına adım atmak, büyük zorluklarla da olsa 1990�da nasip oldudiye bir sonuca varıyor, Nadir Devlet.  Beni bin bir güçlükle davet edebildiler. �ünkü benim gibiler rejim tarafından sevilmeyen ki�ilerdi. �ok �ükür, �imdi durum de�i�ti. Artık kazan�a özgürce gelip gidebiliyorum.9 Ocak 1989�da sırda�ım haline gelen annemi kaybedince kendimi dünya yetimi gibi hissetmeye ba�ladım diye bir çözümleme yapıyor, Feride Devletkildi. 1990 yılının Mayıs ayında havaalanında a�abeyimin kuca�ına sı�ınıp sevinç gözya�ları akıtırken, kanımızın sesini duymu� gibi oldum. Demek ki henüz yalnız de�ildim.Azino mahallesindeki yeni evinde tek ba�ına ya�ayan Fizik mühendisi, bu duygularını ispatlamak istercesine yeniden teypteki sese kulak verdi. Ba�ımsızlık duygularının
        > co�tu�u 1995�in 26 Eylülünde yaptı�ı kayıtta, a�abeyi ile Tataristan milletvekili �air Razil Veliyev�i konu�turuyor. Bu söyle�ide de söz yine dönüp dola�ıp sarsıntılı geçmi�e, karma�ık Tatar tarihine geliyor. Biri soruyor, di�eri anı sandı�ını açıyor:  Razil Veliyev: Karma�ık, ibretlik bir yazgı. Anne babanız hapisteyken, yetim büyüyen bir çocuksunuz. Yabancı bir ülkede önemli bir mevkie yükselen bir Tatar o�lu. Söyleyiniz, günümüzde Türkiye�deki Tatarlar nasıl ya�ıyor? Diasporada birlik sa�lanmı� mı? Ya�amlarını nasıl idame ettiriyorlar? Dünya ölçe�inde Tatarların yeri nedir?Nadir Devlet: Kısaca tarihe dönece�iz. 1949�da Türkiye�ye ayak bastı�ımızda bir Tatar Derne�i mevcuttu. Bu İdil � Ural derne�inin ba�kanı merhum Ayaz İshaki idi. Maalesef onun 1954�teki vefatından sonra Türkiye�de ya�ayan Tatarların cemiyet hayatı söndü, diyebiliriz. Biz,
        > İstanbul�da ya�ayan Tatar gençleri 1963�te Tukay Gençlik Kulübünü kurduk. Daha sonra kulübü Kazan Türkleri Derne�ine dönü�türdük. 10 yıl süreyle Kazan adlı bir dergi de yayımladık. Ba�kurdistan�ın Agidil Derne�i bizim dergi hakkında �Kazan�sız Kazan� diye yazmı�tı. Yazar bizi Sovyet döneminin hiçbir yazarına yer vermemekle suçluyordu. Aslında biz �karanlık dönem� hakkında, Tukay�lar, Derdmend�ler hakkında bilgi aktarıyorduk. Siyasete bula�mamak için Sovyet dönemine de pek de�inmiyorduk. �ünkü amacımız yabancı ülkelerde ya�ayan Tatarlara ve karde� Türklere Tatarların kim oldu�unu anlatmaktı. Fakat günümüzde Tatarların cemiyet hayatı biraz sönükle�ti. Gerçi İdil Ural Türkleri adlı bir dernek açıldıysa da müdavim sayısı yetersiz. Neden derseniz, Türkiye�de Tatarların sayısı az. Bir haylisi ABD�ye göçtü. Avustralya�ya gidenler var, Almanya�da
        > ya�ayanlar var. Ayrıca İstanbul 12 milyonluk bir metropol oldu�undan bulu�mak için dahi yolda saatler harcamak gerekiyor. Belki artık Türkle�me de yaygınla�mı�tır. �nlerinde ABD, Avustralya, Japonya seçenekleri de mevcutken, atalarımız �in�den Türkiye�ye göçmek istemi�. Bu tercihte Türkiye�nin camili, ortak dinli bir ülke olması etkili olmu�.Son yıllarda Tataristan�da ba�ımsızlık, egemenlik konuları gündeme gelince Türkiye�de ya�ayan Tatarların Tataristan�a ilgisi çok arttı.ABD�ye dönecek olursak, Los Angeles ve New York�ta iki Tatar derne�i bulunuyor. Orada Türkî halklarında katıldı�ı büyük bir Türk � Amerikan federasyonu da mevcut ama Tatarlar buna katılmıyor, istemiyoruz diyorlar. Böylece Tatar�ı bilenlerin sayısı azalıyor. Ayrıca Amerika�daki Tatarlar da bir avuç�RV: Tataristan�a geçelim artık. Türkiye�den bizim Tataristan�daki durumlar nasıl
        > gözüküyor?ND: Devlete sahip olunca bunun neticesi görülür �eklinde bir görü� olu�mu�tu. Ancak bir neticeye varılmadı. Tersine bu durum milli hareketi yok etti. 1993�te Milli Meclis�in da�ılma toplantısına �ahit oldum. Artık halkta ruh, canlanı�, talepkârlık yoktu. �imdiye kadar ümitler gerçekle�medi gibi. Kazan�a gidince Tatarca konu�uldu�unu duyaca�ım umudum da suya dü�tü. Tataristan�da sırf Tatarca bilmek yetmiyor, Rusça da bilmek gerekiyor.Daha sonra iki resmi dil kabul edildi. Burada Tatarca ikinci dil, e�-dil de�il. Tatarca eskiden oldu�u gibi hakir görülüyor. Demek ki halkın talebi gerçekle�medi. Gazete ve dergilerin tirajı dü�üyor, anaokullarında ilkokullarda Tatarca e�itim de pek düzgün gitmiyor. Bunlar ulusun gelece�ini tehdit eden unsurlar. Fırsattan yararlanıp Tatar dilini kültürünü geli�tirmek gerekirdi. �ünkü bir halkın ya�amında bu nevi fırsatlar sık bulunmaz.
        > Zamanında alamazsan geç kalırsın.RV: Durumumuz ba�kalarınınkinden daha iyi de�il. Bitiyoruz, ölüyoruz. Tataristan dı� yardım almadan dünyaya açılabilir mi?ND: Türkiye�nin Tataristan ile sıkı bir i�birli�i geli�tirememesinin nedeni sizin tam bir ba�ımsızlı�a kavu�amamı� olmanız. �zgür bir ülke de�ilsiniz. Ba�ımsızlı�ı ilan etmesine ettiniz ama sonra Moskova ile yetki payla�ım �artnamesini imzaladınız. Haklarınızı Moskova�ya devrettiniz. Ba�ımsız olamadı�ınız için Türkiye sizinle do�rudan temas kuramıyor, Moskova üzerinden sürüyor ili�kiler. Sonuçta Rusya Federasyonunun bir unsurusunuz. Bunu ötesinde son zamanlardan cumhuriyetleri eyaletlere dönü�türme konusu dillendirilmeye ba�ladı. Gerçekle�irse i�ler daha da kötüle�ecek demektir.Tataristan�da Türkiye ba�konsoloslu�unun açılmasına da gere�inden fazla sevinmek yersiz, çünkü konsolosluk ancak sınırlı resmi
        > ili�kileri düzenleyecektir.RV: Egemenlik ilk adım. İkinci safhaya yükselmek (ba�ımsızlık) ise gelece�in i�i.ND: Aslında Tatar halkı da Tataristan hükümeti de ümidini yitirmemeli. Ancak egemenli�i, ba�ımsızlı�ı temsil eden simgeleri ço�altmak lazım. Tataristan bir Rus ülkesi olarak kalırsa yabancı ülkeleri egemenlik konusunda ikna etmek mümkün olmaz. Neden Kril alfabesi? Latin harflerine geçilseydi büyük bir psikolojik katkısı olur, Tatarca böyle yazılıyormu� �eklinde bir tesir yaratılırdı. Yöneticiler her iki dilde konu�malı. Tatarcayı da Rusçayı da bilmeli. İki basit Tatarca cümleyi dahi anlamayan yöneticilik pozisyonuna yükseltilmemeli.Ne üzücü bir durum. Halkımız kendi devletine sahip de�il, i�gal edilmi� durumda. Yurtta�larımız kul durumuna dü�ürülmü�. Halkın %20�si ana dilini bilmiyor, bilenler de Rusça sözcükler karı�tırarak konu�uyor. Zira kendi dilleri
        > unutturulmu�, anadil bir ihtiyaç olmaktan çıkarılmı�. Tatarca, mutfak dili haline gelmi�. Dilin seviyesini yükseltmek gerek. Güzel özellikleri, zengin tarihi, çözülmesi gereken meseleleri ile Tatarlı�ı bilimsel olarak meydana çıkarmak gerek. Tatarların mücadele ederek birle�meye çalı�ması �art. Bunları ba�arabilirsek Kazan Hanlı�ı faciasını tekrarlamamı� oluruz.A�abeyiyle gerçek anlamda gurur duyan Feride İbrahim kızının aile ar�ivinde, Nadir Devlet�in bu fikirlerini do�rulayan birçok örnek mevcut. Uzaklarda ya�ayan me�hur karde�inin Kazan�da geçirdi�i günlere ait ses kayıtlarını, canlı TV yayınlarından yaptı�ı video kayıtlarını, tarihi hatıralar �eklinde gazete � dergi sayfalarına yansıyan makalelerini, milletiyle ilgili kitaplarını �evkle ve tutkuyla biriktiriyor. Bu ar�ivi ilgilenenlere seve seve açıyor.  Tüm bu belgeler Nadir Devlet�le dolu. Tanınmı� âlimin
        > milletimize umut dolu bakı�ı, dostane talepleri, ba�ımsızlı�ımıza ili�kin de�erlendirmeleri, kesintisiz milli hareket yıllı�ına eklenen kendine has tespitleri, içindekini dürüstçe söyleme kabiliyeti, yürekli ve milletperver dü�ünceleri ile dolu.�imdi ço�unlu�un elindeki en büyük hazine, Rabit Battulla tarafından Tatarcaya çevrilen ve 1998 yılında Kazan�da Milli Kitap Ne�riyatı tarafından �air, Tataristan milletvekili Razil Veliyev yardımıyla basılan, geni�letilmi� ve düzeltilmi� Türkçe ikinci baskıdan tercüme 400 sayfalık kitabı, Nadir Devlet�in Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi 1905-1917 adlı eseri.  Görünen o ki âlim, bu yüksek seviyeye sarmal bir yoldan geçerek yükselmi�. Giri� bölümünde belirtildi�ine göre �Nadir, ilk � orta ve yüksek tahsilini İstanbul�da tamamlar. 1972 yılında Almanya�ya göçer ve bir müddet Münih �niversitesine devam eder. Aynı
        > zamanda Azatlık Radyosu Tatar-Ba�kurt redaksiyonunda çalı�ır. Bu görevini 1984 yılına kadar sürdürür. 1982 yılında doktorasını tamamlar. 1984�te Türkiye�ye dönerek Marmara �niversitesinin Tarih bölümünde hocalı�a ba�lar. 1989 � 1990 e�itim yılında New York�taki Columbia �niversitesinde bilimsel çalı�malar yapar. 1991�de Marmara �niversitesi Türkiyat Ara�tırmaları Enstitüsüne profesör olarak atanır. 1996�da adı geçen enstitünün müdürlü�üne getirilir. 1996 � 1997 e�itim yılına ABD�nin Wisconsin Madison �niversitesinin Tarih bölümünde ders verir. Türkçe, İngilizce, Tatarca ve Rusça basılan 150�ye yakın makalesi ve birkaç kitabı vardır.�Türklerin yenile�me ve milli �uurlanma tarihinde önemli bir dönemeç olan 1905 � 1917 yılları �imdiye kadar topluca incelenmemi�ti diyor yazar. Rusya�daki Türkleri bir bütün olarak ele alma, analiz etme gelene�i henüz
        > olu�madı. Konunun Türkiye�deki durumuna bakacak olursak, bu dönemi ö�renme i�i henüz ba�langıç safhasında bulunuyor. Türkiye�de yıllarca Türk Dünyasına gerekli ilgi gösterilmedi�inden bu konulardaki bilgilerimiz yeterli olmaktan çok uzakta.Nadir Devlet, bu ciddi eserine i�te böyle tenkit gözlü�üyle baksa da, kitapta, dönemi en ince detayına kadar inceledi�i açıkça anla�ılıyor. Kitapta özgün tarihi analizler, incelenen �ahısların sa�ladı�ı kazanımlar, milli basınının sıcak yüzü, aydınlanmanın getirileri, resmi ar�iv belgeleri, siyasi partilerin tüm renkleri, kurultay kararlarından parçalar, devlet dumasındaki Müslüman � Türk vekillerin faaliyetlerinin özeti, Panislamizm ile (İslam birli�ine) ve Pantürkizm ile (Türk birli�ine) ilgili görü�ler, İdil � Ural hinterlandı ve sairler boy gösteriyor. Kaynakların ve açıklamaların gösterildi�i, toplamı 1058�e varan dipnotlar
        > da son derece hacimli, ayrıntılı. Eser, okuyucunun bu ba�arıları, ayrıntısıyla incelenen geli�meleri, halkımızın yüceli�ini gösteren bu yenilikleri, gönülden benimsemesine, özümsemesine vesile oluyor. Yüre�imizde, yabancı ülkede ya�ayıp da kendi milletine hizmet eden bu yazara engin �ükran duyguları kabartıyor. Fakat bununla beraber Tatar milletine Türk demesi, yürek yaralıyor. Hiç anla�ılmıyor: Nadir Devlet bunu milletimizi Türkle�tirmek istedi�inden mi, bilinçli olarak mı yazıyor? Yoksa bu sözü kullanarak hatırımızda kadim Türkîli�imizi mi canlandırmak istiyor?Türkiyat Ara�tırmaları Enstitüsü müdürü, anla�ılan okuyucuda da bu nevi soruların akla gelmesi ihtimalini dü�ünmü�. Kitabına Rusya Türkîlerinin Milli Mücadele Tarihi adını koyarak zihnimizdeki �üpheleri bir miktar da�ıttıktan sonra fikir yürütmesini �öyle sürdürüyor: Türkiye�de Türk sözü hem soy hem
        > millet hem de vatanda�lık manalarında kullanılıyor. Bir sözün, bir tabirin üç de�i�ik kavrama kar�ılık gelmesi neticesinde bazen çe�itli anlam karı�ıklıkları ortaya çıkıyor. Bu nevi anlam karı�ıklıklarını ortadan kaldırmak için Türklük dü�üncesine her Türkî ulusun kabul edebilece�i, yeni bir isim bulmak veya Türk ile Türkî sözcüklerinden birini seçmek gerekir. Mesele bu �ekilde çözülmezse Türkiye�de Türklerle Rusya�daki Türkler arasında anla�mazlıklar çıkması olasıdır. Bugün dahi Türk mü Türkî mi meselesi ekseninde çe�itli tartı�malar çıkabiliyor. Hatta bazı Türkî soylular, kendilerine Türk denilmesinden ho�lanmayarak bunu Türkiye�nin emperyalist baskısı olarak görüyorlar.Hayır. N. Devlet�in Türk veya Türkî sözünü nasıl kullandı�ına bakarak onu, Tatarı küçümsemekle suçlayacak hiçbir delil yok. Yabacı ülkede ya�ayan âlimimizin gönül
        > terazisinde, ulusumuzun üstünlükleri ve yetersizliklerine dair �u unsurlar rol oynuyor: Türk kabilesindeki Tatar adı, Orhon Yenisey yazıtlarında rastlandı�ı üzere en azından iki bin yıl önce de biliniyordu. Dolayısıyla bu ismi tanıtmak için fazlaca güç sarf etmek gerekmez. Bu ad ile dünya üzerinde ya�amı� olmamız, olumsuz de�ildir.  Fakat �Tatarın varsa tehlike var� �eklindeki sözleri duyan kimilerinin bizden ürkmesi, korkması da anla�ılabilir. Hatta bir takım isim de�i�tirme gayretleri de görüldü. Yoksa Ruslar kadim adları olan �Slavyan�a dönmeyi aklına bile getirmedi. �ünkü böyle bir de�i�im, bölünmeye yol açar.Anavatana muhabbet, yabancı ülkelerde (her ne kadar 40 � 50 bin kadarlar diye azımsansa da) daha iyi korunuyor. SSCB da�ıldıktan sonra eski cumhuriyetlere egemenli�i hediye eden Rusya, i� milli azınlıklara ba�ımsızlık vermeye gelince, çifte standart uygulamaya
        > ba�ladı. Rusya Federasyonunda yakın gelecekte milli azınlıkların ba�ımsızlı�a kavu�ma imkânı pek gözükmüyor. Bu ancak, Rusya Federasyonunun ülkedeki sorunları çözmemesi ve içten da�ılmasıyla mümkün olur. Devletimiz 1552 yılında yıkıldı. Ancak 1789�da resmi olarak dini özerklik hakkı verildi. Bundan 130 yıl kadar sonra ufak bir alanla sınırlı, özerk Tataristan meydana çıktı. Bu, devlet olmak için ilk adım. 1992�de ilan edilen egemenlik, ba�ımsızlı�a do�ru atılan ikinci adım. Devlet ba�kanı, parlamento, bayrak, de�i�ik semboller, müspet görüntüler. �e�itli anla�malar yapılması da sevindirici. Yakın ve uzak dı� ülkelerdeki Tatar diasporası, Tataristan�ın kendi zenginli�ine sahip olma gayretini sevinçle kar�ılıyor. �zücü olanı Latin harflerinden olu�an yeni alfabenin hayata geçirilememesi, Tatar dilinin yönetim faaliyetlerinde kullanılmaması, yabancı ülkelerdeki
        > tanınmı� Tatarlar ile gerekli ili�kilerin kurulamaması.Tatarları, Tataristan�ı istikbalde nasıl bir kader bekliyor? Bunun cevabı öncelikle milletin kendisine ba�lı. Asırlar boyunca kaybolmamı�, yıkılmadan ayakta kalmı� oldu�unu aklında tutarak canlılı�ını göstermesi gerek.�ok �ükür ki bizlere, Nadir Devlet�in bu orijinal ve yalın fikirlerini i�itme imkânı verildi. Kendisi Tataristan�a on be� defa gelip gidebildi. Her ziyaretinde bizi, dürüst ve açık röportajları, yazıları ve konu�maları ile sevindirdi. Yabancı ülkede büyük i�lerin üstesinden gelen tanınmı� Tatarımızın ba�arıları, geni� bir toplum kesimine ula�arak tarihimizin sayfalarına eklendi.Nadir Devlet�in Kazan�da 22 Haziran 2002 tarihinde gerçekle�en �Yirminci Asrın Tanınmı� Türkologu Re�it Rahmeti Arat� adlı uluslar arası bilimsel konferansa katkısını unutmadık. Etne ilçesi İske �cim köyünde do�an,
        > 64 yıllık ömrünün 31 yılını Türkiyeâ��de geçiren millettaÅ�ımÄ<br/><br/>(Message over 64 KB, truncated)
      • berildevlet
        yazışmanızı üç yıl sonra ancak görebildim. link şöyle olmalı: https://www.facebook.com/groups/78898910342/permalink/10150878389980343/ ... Sevgili
        Message 3 of 3 , Oct 27, 2013
        • 0 Attachment

          yazışmanızı üç yıl sonra ancak görebildim. link şöyle olmalı: https://www.facebook.com/groups/78898910342/permalink/10150878389980343/ 



          ---In tatar-l@yahoogroups.com, <ndevlet@...> wrote:

          Sevgili Ilshat,

          Gunluk tatarca da yayinlandi. Bedretdinov makalesinin turkcesine (Beril-Nadir Devlet cevisrisi)suradan ulashmak mumkun.http://www.facebook.com/home.php#!/group.php?gid=78898910342
          Asagidaki metinde, turkce karakterler kabul edilmediginden okunmasi cok zor. Yukardaki linkten okumak mumkun.
          Ilgine tesekkur ediyoruz.

          --- In tatar-l@yahoogroups.com, Ilshat Nazipov <nazipovi@...> wrote:
          >
          > ilgili ahalinin dikkatine:Feysbuktan aldim, baska yerde var midir bilmiyorum.Sayin Rukiye Devletkildi'nin gunlugu de yayimlanmisti, Tatarca kesin var, Turkcesini bilmoyrum, hocama sormak lazim (kendisi de bu gruba uye). Siddetle oneririrm. Saygilarimla,Ilsat.
          >
          > Kaybolma, Bulunma, Tanınma· Devlet, Nadir İbrahim o�lu
          >   Hamza Bedreddinov,  Tatarstannan �ittegi Tatar Galimneri (Tataristan Dı�ında Ya�ayan Tatar Bilim Adamları), Bilimsel � Popüler Denemeler ve Görseller, 2.Bölüm, Kazan, İdil Press, 2006, s.119-144(�eviri: Beril & Nadir Devlet) Annesi Rukiye�nin ömür güne�i seksen bir ya�ına kadar parladıysa da, o�lu Nadir onu ancak bir yıl sekiz aylık bir süre görebildi. Otuz üç yıl aynı cihanda ya�amalarına ra�men, ana o�lun ba� ba�a kaldıkları zaman ise kaybolu� ve bulunu�un ardından, altı ayı geçemedi. On be� aylıkken o�lundan ayrılan annenin, onu tekrar otuz üç ya�ındayken görebilmesi, mucizevî bir masala benziyor.Gözünü dünyaya hapishanede açan Feride ise, a�abeyi Nadir�i ilk kez kucakladı�ında kırk dört ya�ında bir kadındı. İki karde� kavu�tu�unda Nadir, �in, Almanya, ABD ve Türkiye�de ya�amı� olmasına ra�men Tatarlı�ını yitirmemi�ken, sürgün yollarını
          > ar�ınlamı�, çalı�ma kamplarında kalmı� ve nihayet Rusla�an Kazan�da ya�amakta olan kız karde�i Feride ana dilini yitirmi�ti. İkisi dertle�ecek, sırlarını payla�acak bir ortak dilden mahrum bırakılmı�lardı. Araya bir tercümanın girmesi, sohbetin derinle�mesine, geni�lemesine engel oluyordu.Ne var ki insanı, rüzgârın savurdu�u yapraktan bile daha fazla sarsan kaderden kaçmak, mümkün de�il. Siyasetin pençesine kısılan, özgürlü�ü elinden alınan bir toplumda, birey bir kenarda unutulur ve insani ili�kiler dikenli teller arasına sıkı�ır. O pençenin kilidini açıp yakınlarına ula�maya çalı�an, geçmi�in bozuk yollarında kendi izini bulmakta bile zorlanacaktır. Vefat eden aile büyüklerinin mezarlarını ziyaret edip bir dua okumak istese, Nadir, birkaç kıta dola�mak zorunda kalacaktı. �ünkü bozulan sa�lı�ını düzeltme umuduyla Japonya�ya giden anneannesi Fakiha Tokyo�da, kızı
          > tutuklanınca küçük torunu Nadir�i kuca�ından indirmeyen dedesi �in�in Mukden[1] �ehrinde, hasretiyle ya�adı�ı o�lunu bir daha hiç göremeyip ona sadece bir mektup ula�tırabilen babası İbrahim Kazakistan�ın Kızılyar (Petropavlovsk) �ehrinde, ini�li çıkı�lı hayat hikâyesini bir kitap gibi yazıp bırakan annesi Rukiye Kazan�da, yetimlik acısını sezdirmeden onu öz çocukları gibi yeti�tiren yüce gönüllü ana babası Ahtem İlyasov ile Aynıcemal Hanım Türkiye�de[2], ebedi istirahatgahlarını bulmu�lardı.Aynı ku�a�ın mensupları bir dönemin ruhunu anarken �üphe yok ki onun yüceli�ini anımsatacak çe�itli görü�ler akla gelir. Bir neslin mirasını anlamaya çalı�mak sanki tarih katmanlarının alevlerini karı�tırmak ve geçmi�in yankılanan sesini yeni nesillere gecikmeyle aktarmak gibidir. O yankıda özlem dolu hatıraların sesi beklenir.Halime �ahmay�ın anılarında yer alan
          > �Rukiye Muhammedi��in ya�adıkları� ba�lıklı bölüm i�te yürekleri böyle burkuyor:1945, bahtsız bir yıl. Mukden �ehrini Kızıl Ordu i�gal etti. Köpekler uluyor, silah sesleri duyuluyordu. Birkaç ev ötede oturan, çok okumu�, akıllı, sabırlı ve milleti için canla ba�la çalı�an ö�retmen Rukiye Muhammedi��i bir arabaya koyup götürdüler.İbrahim a�abey ile daha yeni evlenmi�lerdi. Kurdukları mutlu yuvada, a�klarının meyvesi, o�ulları Nadir dünyaya geldi. Bebek ilk bir buçuk yılını, anne babasının sevgi dolu kollarında geçirdi. Ancak bu mutlu ya�antıyı kara bulutlar kapladı. Eylül ayında, adaletten yoksun Rus askerleri soygunlar düzenlemeye ba�ladı, binden fazla insanı tutuklayıp götürdü. Tutuklananlar arasından üç yüzü, masum Tatarlardı.Zavallı İbrahim a�abey sorgulanmak üzere götürüldü�ü yerden dönemedi. Titreye titreye çocu�unu ba�rına basan Rukiye ablanın da
          > yakasına iki Rus askeri yapı�tı. Bu güne kadar annesinin kuca�ında nazlanıp büyüyen Nadir, hasta dedesinin eline kaldı. Talanın ardından pazarda yiyecek bulmak gün geçtikçe zorla�tı. Nadir için büyük önem ta�ıyan süt, ekmek, ya� ve �eker ancak çok uzaklara gidilip kuyrukta beklenerek temin edilebiliyordu. Böyle gidip gelmeler dedeyi çok yormaya ba�ladı. Beklenmedik bir zamanda hem kızından hem damadından ayrılmak, bütün gücünü ve ya�am enerjisini elinden almı�tı. Yine de çocu�u annesinden böyle acımasızca ayırmazlar dü�üncesi, aklından çıkmıyordu. Fakat kapıyı açınca etrafına talih ve mutluluk saçan güleç yüzlü kızı, geri dönmedi. Sabircan Muhammedi��in sa�lı�ı gün geçtikçe kötüle�meye ba�ladı. Nadir çok zayıflamı�tı. Yetmezmi� gibi sonbahar da geldi. So�uk, rüzgârlı günler ba�ladı. �ocu�u hiçbir zaman yalnız bırakmayan Sabircan dede evde odun kömür
          > olmadı�ından yola koyuldu.Dedecik, torunu için ya�adı. Onun sıcak, zayıf bedenini kaygı ve hasret ile yüre�ine yaslayıp sıkça üzüntülerini patla�tı. Mutlu günlerinde sevgili karısı Fakiha ile kızları Rukiye�yi büyüttükleri zamanların hayalini gördü. Kızının �babacı�ım, Nadir�imi sakın terk etme� dedi�ini aklına getirerek kendini teselli etti.Kömür kuyru�unda, açlıktan bitap dü�en elleri, ayakları titremeye ba�ladı. İki torba kömürün ücretini ödedi ve torbaları eve getirmesi için 60 kuru�u �inli kom�unun çocu�una verip kendisi de evin yoluna koyuldu. Bin bir zorlukla evin kapısını açtı ama tam içeri girecekken bir �eye takılıp dü�tü. O anda gözüne, dö�emeden çıkan paslı bir demir parçası saplandı. Dedecik kendinden geçti. Dedesinin elinden kurtulan Nadir ise bütün gücüyle ba�ırarak a�lamaya ba�ladı. Fakat onu i�iten olmadı. Kömürü arabasıyla eve
          > getiren �inli, �ans eseri tam da o anda geldi. Karanlıkta inleyerek yatan Sabircan a�abeyi gördü. Bir gözü çıkmı�tı. Bütün yüzü, üstü ba�ı kan içindeydi. �inli, dedeyi kaldırdı, yava�ça evine soktu, Nadir�i de be�i�ine koydu. Kom�usunu bu halde bırakmanın do�ru olmadı�ını anlayan �inli, yorgun olmasına ra�men dedelere pek sık gelip giden, yardım eden Ahtem Efendi�yi ça�ırmaya karar verdi.[3]Ahtem efendi ve e�i o günden itibaren Nadir�e ve hasta dedeye bakmaya ba�ladı. Sabircan dede kan zehirlenmesinden, kısa zamanda vefat etti. �ocuk da yabancı fakat iyi yürekli bu insanların eline kaldı. Bir erkek çocuk sahibi olmayı hep hayal etmi�ler. [4]Kader, zor zamanda bir ba�ına kalan bu çocu�u, kar�ılarına böylece çıkarmı� oldu.Nadir onları gerçek anne babası kabul ediyordu. Bir gün bütün Tatarlar toplanıp Tenzin �ehrine gittiler. Buradan büyük bir gemiye bindiler ve
          > Türkiye�ye do�ru yola çıktılar. Gö�e yükselen minareli camileriyle Türkiye, Müslüman bir memleket oldu�u için Tatar � Ba�kurtları ba�rına bastı. Ahtem a�abey Türkiye�de pantolon satmaya ba�ladı[5]. Yıllar geçmeye devam etti. Nadir güzel, sa�lam bir delikanlı olarak büyüdü. Ahtem a�abey onu Alman okulunda okuttu[6].Bir Pazar günü evlerine bir hanım misafir geldi. Kadın, anne babayla uzun süre konu�tuktan sonra izin isteyerek genç Nadir�in odasına gitti. Nadir�e dolambaçlı sözlerle öz annesi Rukiye Hanımdan mektup aldı�ını söyledi. �O�lumu bulursanız söyleyiniz, ben ölmedim. Onun için ya�amaya çalı�tım. Ola�anüstü zorluklara dayandım. Yanımda, a�abeyini bir kerecik görmek için canını vermeye razı olan kız karde�i de var.� �eklindeki cümleleri ona okudu[7].Böyle bir haber gelince bütün sırlar açı�a çıktı. Aslında yıllarca anne baba dedi�i, kucaklarında
          > nazlandı�ı, kendisini seven insanların, Nadir�in öz ana babası olmadı�ı anla�ıldı. �z ana-babası demir perde ardında, sürgünde ya�amı�lar. Bunları i�iten o�lan, kendisini bırakan ebeveynine kar�ı kalbinde bir kırgınlık olu�mu�çasına �yok, yok. Ben bunların hiç birini bilmek istemiyorum� diyerek hıçkırıklara bo�uldu. �Nadir, akıllı çocu�um� dedi kadın, gencin, a�lamaktan titreyen omuzlarını ok�ayarak �ben üzüntüsünü kâ�ıda döken ananın vasiyetini yerine getiriyorum. Artık sen kendi cevabını yazarsın� dedi.Nadir o gün odasından hiç çıkmadı. Ahtem a�abey ile Aynıcemal Hanım, defalarca kapısını çalıp �Nadir, yeme�e gel, bizi üzme� dedilerse de o, kulaklarını tıkayıp yastı�a kapandı, a�ladı, a�ladı� Bütün gece uyuyamamı�tı. Tan a�arırken biraz sakinle�ip �pek zor günlerde beni besleyip büyüten, okutan atamla anam sizlersiniz� diyerek,
          > gözlerine dirhem uyku girmeyen büyüklerini kucakladı. �Her �ey için size kalpten te�ekkür ediyorum.�Ne bu? Nadir�in gerçe�i mi yoksa rüyası mı? Böyle yıkıcı bir gerçe�i insan yüre�i nasıl ta�ır? �lkeler, bölgeler arasına çekilmi� duvarları a�ıp annesini ve kız karde�ini görme hayalini gerçe�e dönü�türme mucizesi nasıl yaratılır? Aradaki uçurumu sa� salim geçip birbirine el uzatmayı çabukla�tırmanın kolay bir yanı var mı? Devletlerarasındaki siyasi gerginli�in yumu�amasını bekleyip, yürekler arasında kurulan mektup köprüsüyle, ne zamana kadar idare edilecek? Sonunda olup biten kimin suçu? Sovyet ordusunun �in�i i�gali mi yoksa Halime �ahmay hatıratının sonunda adı geçen İlya Aleksiyeviç Kukarin[8] mi? Yazdı�ı ihbar mektuplarıyla İdil-Ural milli merkezinin bütün üyelerini SSCB çalı�ma kamplarına bu hain mi sürdürdü? Yoksa ba�ka ülkelerde ya�ayan, milli
          > duyguları güçlü Tatarların yakasına yapı�ma fikri, çok önceden beri mi Sovyetlerin aklındaydı? İ�te bu gibi sorular, Nadir�in içine dolup ta�ıyor muydu? Kar�ısında on yıllarca a�ılamayacak engeller yükseliyordu. Dili, e�itimi, sanatı, siyaseti, dini yasaklanan, sınırlandırılan soyda�larının haklarını Azatlık radyosu aracılı�ı ile savunan Nadir Devlet�e, Sovyet ülkesinin sınırları açılmadı. Annesini görme izni verilseydi o tehlikeli yıllarda böyle bir ziyaretin sonucu �üphesiz tatsız olacak, dünyaca tanınan bir gazetecinin Sovyetlerde i�kence görmesi, uluslar arası soruna dönü�ecekti. Dolayısıyla güvenlik hususunu dü�ünerek, anne ile evlat 1977 ve 1983 yıllarında Almanya�da iki kez bulu�tular.1989 yılında N. Devlet Kazan�a selamlarını, İstanbul �ehrindeki Marmara �niversitesinin (Türkiyat Ara�tırmaları) enstitüsü daveti üzerine, Türkiye�nin sosyal ve iktisadi
          > tarihi be�inci uluslar arası kongresine Tataristan�dan gelen âlimlerimiz Yahya Abdullin ve Ebrar Kerimullin aracılı�ıyla iletir. Sosyalistik Tataristan gazetesinin 7-10-11 Ekim sayılarında basılan �Kıtaların kavu�tu�u yerde� adlı makalede yukarıda adı geçen yazarlar tarafından hem�erilerimize �öyle bir haber ula�tırıldı: �Kar�ıla�tı�ımız insanların hepsi faal kimselerdi. İ�te Marmara �niversitesinin Fen Edebiyat Fakültesi doçenti Dr. Nadir Devlet. Mançurya�da do�mu�. Yetim kalmı�. Kendi gayreti sayesinde bilim adamı olmu�. Birkaç kitabın yazarı.  Bilimsel eserleri arasında Tatar halkıyla, Tatar tarihiyle ilgili olanlar da var. Türkçenin dı�ında Tatarca, İngilizce, Almanca ve Fransızcayı iyi biliyor. Kendisi, bu bilimsel kongrenin düzenleme komitesi genel sekreteriydi. Gördü�ümüz kadarıyla kongreyi düzenleme, yönetme i�i onun omuzlarındaydı ki, bu görevin üstesinden
          > mükemmelce geldi. Kongrenin son oturumu da onun ba�kanlı�ında gerçekle�tirildi.�Parlak adı, geni� bir kitleye böyle güzel �ekilde sunulunca, Nadir Devlet, 1990 yılı Mayıs ayında Tataristan topra�ına ilk defa ayakbastı. Havaalanında 44 ya�ındaki kız karde�i Feride�yi kucaklarken, sevinç gözya�ları döktü. Ancak Solidarnost Soka�ı 26 numaralı evde hayatını geçiren aziz annesi Rukiye ablanın ömrü, ana vatandaki bu ilahi manzarayı görmeye vefa etmedi. Onu 9 Ocak 1989�da topra�a vermi�lerdi. Dev gibi Nadir, annesinin kabri ba�ına gelip, duygulanarak bir selam verdi. Her biri bir yana saçılmı� aile üyelerinin geçmi�i hakkındaki sohbetlerine, Kazan optik mekanik fabrikasında mühendis olarak çalı�an Feride�nin, dervi�ler mahallesindeki yurt odasında devam ettiler.A�abey ile kız karde� için tek ortak yadigâr, o itilip kakılan annelerinin �hayat yolumun izlerinden� ba�lıklı
          > hatıratı. Rukiye Sabircan kızı Devletkildi,  dedesi Muhammet�ah�ın ya�adı�ı Teti� kasabası �temi� köyüne kadar uzanan neslinin köklerini belgelemek istemi�, Bakırcı  / Teti� köy sovyetine ba�vurmu� ama oradan �burada böyle kimseler ya�amadı� diye yürek parçalayan bir cevap almı�tı. 19 Mart 1983 tarihinde Münih kentinde kaleme aldı�ı hatıratında bu olaydan da bahsetmi�ti. Biyografiden, felsefi dü�ünceler özetinden ve Tatar tarihi parçalarından olu�an bu hatırat, henüz basılmamı� 142 sayfalık bir kitap[9]. Yazar �Aklımda kalanlar: O�lum Nadir, bu satırlar sana biraz atalarını tanıtmak için yazılıyor� diye ba�lıyor ve �öyle devam ediyor:Baban İbrahim Kutlumuhammet o�lu Devlet-kildi, 27.�ubat.1901�de Kazakistan�ın kuzeyindeki Kızılyar (Petropavlovsk) �ehrinde, bir mirza (soylu) ailesinde dünyaya geldi. Devlet-kildi�lerin kökeni Kasım hanlı�ına, Kazan hanlı�ına
          > dayanır. Toprak sahibi mirzalar olan ataların, Rus hükümetinin Hıristiyanla�tırma politikasına kar�ı çıkmı�lar, bu nedenle mirzalık kaldırılınca da arazilerini, ba�ımsızlıklarını kaybetmi�ler. İbrahim�in babası, 1830�larda do�du�u yer olan Kızılyar�a gelmi�. Gayreti, yetene�i sayesinde Kazaklarla ticarette büyük ba�arılar kazanmı�. Bir süre sonra yanında çalı�tı�ı ki�iden ayrılarak tek ba�ına i� kurmu�. Muhammetcan dede, o�lu Kutlumuhammet�i evlendirdikten sonra da yanından ayırmamı� ve ticari i�lerine ortak etmi�. Kutlumuhammet�in on bir çocu�u olmu�, bunlardan dokuzu sa�lıklı büyümü�. İbrahim, üçüncü çocu�u imi�.Muhammetcan dede Kızılyar�da hem o�ullarını hem de kızlarını okula göndermi�. Kazan ve Bubi�den ö�retmenler getirtmi�, torunlarını rü�tiyeden sonra Rus ortaokullarına göndemi�. Bu çerçevede İbrahim ortaokula devam etmi�.Bu durum
          > 1917�deki ihtilale kadar böylece devam etmi�, daha sonra i�ler çı�ırından çıkmı�.İbrahim Harbin�e gelmi�, orada muhacir Rusların ortaokuluna devam etmi�. �in�in Mukden �ehrine gelmi�, burada bir Yahudi�nin dükkânında çalı�maya ba�lamı�. İbrahim Sovyet konsoloslu�una birkaç kez dilekçe vererek Petropavlovsk�a dönmek istemi� ama izin (vize) çıkmamı�. Babam Sabircan Ahmetcan o�lu, �imdiki Tataristan�ın Teti� rayonu �temi� köyünde, varlıklı bir ailenin o�lu olarak, 27.Eylül.1873�te dünyaya gelmi�. Büyük dedem Muhammetcan, zamanına göre sa�lam bir tüccar-çiftçiymi�. Babamı Kazan medreselerinden birine, molla olsun diye yollamı�, ancak babam kısa sürede geri dönmü�, medreseden ayrılarak babasıyla ticarete atılmı�. Babamın dedesi Muhammed�ah hacca gidip gelince onu �Muhammed�ah � hacı� diye anmaya ba�lamı�lar. Bundan dolayı babamın ailesi
          > �Muhammedi�ev� olarak bilinir. 1905�te babam, Muhammet�ah molla kızı Fakiha ile evlenmi�. 1908�de ben do�mu�um. 1910�da babam yeni i� imkânları aramak için Sibir�e gitti. 1915 Eylülünde annemi, a�abeyimi ve beni alıp İrkutsk �ehrine geldi.1916�da Habarovsk�a gittiler ve �ehrin merkezi bir yerinde kuyumcu dükkânı açtılar.Beni Blagove�çensk�teki Tatar mektebine yazdırıp, tanıdık bir tüccar ailenin yanına yerle�tirdiler. Kızıllar, dükkânımıza ve evimize el koydu.  Nikol�sk � Ussurisk�te ya�amaya ba�ladık.1923 yılında babam Kızıllardan izin alarak Japonya�ya gitti.1925�te Rus orta mektebinden mezun oldum. 1925 Eylülünde Sovyet pasaportlarıyla �in�e göçtük. Harbin�e geldik. Mahire Agi ile ben, iki Tatar kızı, okula yazıldık. Ama okul ba�layalı üç ay oldu � olmadı, �in hükümeti tıp enstitüsünü kapattı. Ben de İngilizce ö�retmeni yeti�tiren dört
          > yıllık enstitüye girdim. Annemin sa�lık durumu nedeniyle 1927�de okulu bıraktım, e�itimime dı�arıdan devam etmek istedi�imi bildiren bir dilekçe yazdım. Annemle birlikte, babamın yanına, Japonya�ya gittik. İki yıllık süren a�rıların, sancıların sonunda annem hayatını kaybetti.Annemin vefatından sonra Harbin�e giderek enstitüyü tamamladım ve babamın yanına döndüm. Beni Tokyo�daki Tatar okuluna, İngilizce ve Rusça ders vermek üzere davet ettiler.1933 yılı sonlarında büyük yazar Ayaz İshaki, Tokyo�ya geldi. Ayaz a�abeyin nutuklarını, gözlerimi ondan ayırmadan dinliyor, gönlümde yuvalanan milliyetçili�im büyüyordu. Tam bu sıralarda Re�it Kadı İbrahim geldi. Mahalle imamı ve din dersi hocası Abdülhak Kurbanali onları pek candan kar�ıladı. �Yapon Muhbiri� dergisinde makaleler, resimler yayınladı. Fakat bu iyilikleri uzun sürmedi. Ayaz a�abey toplantılarda İdil � Ural
          > davasını anlatmaya ba�layınca Kurbanali ve yakın dostları ona dü�man olmaya ba�ladılar.11.�ubat.1934�te bir otelde büyükçe bir salon kiralayarak burada �Tokyo İdil � Ural Türk Tatar Cemiyeti�ni kurmak üzere toplandılar. Kurbanali de gelmi�ti. Ayaz İshaki toplantıyı açarak söze ba�layınca salona iki Rus girdi, �Türkün biri Rusya�yı bölmek istiyor� diye ba�ırarak Ayaz a�abeyin üstüne saldırdılar. Soyadı Porotikov olan eski Rus Ak Ordu subayı Ayaz a�abeyin bo�azını sıkmaya ba�ladı. Meryem abla Veli, dostum Ma�fure Mustafa ile birinci sırada oturuyorduk. Araya girdik, ben Porotikov�un kolundan çektim, bu sırada gençlerimiz yeti�ti ve Rusları döverek çıkardılar. Kurbanali ise salondan çıkıp Japon polisleriyle geri geldi. Ertesi gün okuldaki görevimden ayrılma kararımı bildirdim.1 Kasım 1935 tarihi, benim için yeni bir dönüm noktası oldu: Milli Bayrak gazetesi çıkmaya
          > ba�ladı. Haftalık, dört sayfalık, Arap harfleriyle basılan gazete, ba�langıçta elle yazılıp fotokopi usulüyle ço�altılıyordu. İbrahim Beyin el yazısı güzel oldu�undan yazma görevi onundu. Ben yazıları hazırlıyorum, düzenliyorum, kendim de yazıyorum. Düzeltmenlik de benim sorumlulu�umdaydı. Bazen İbrahim Bey merkez i�leri için Mukden dı�ına gitti�inde gazetenin muhtevasını Rusçaya tercüme ederek, sansüre bizzat gidiyordum. Rukiye Muhammedi�, �temi�, İlsüyer imzalı yazılar benim elimden çıkmı�tır.İbrahim Bey önce bana, sonra yanıma yerle�en babama evlenme talebini bildirdi. Otuz be� ya�ındaydım. İ�imizin devamını da göz önünde tutarak babamı razı ettim.17 Ekim 1943�te evlendik. Birlikte ya�amaya ba�layınca bana yakla�ımı, davranı�ıyla kendini sevdirdi ve İbrahim benim en kıymetli, en sevgili insanım haline geldi. 15 Temmuz 1944 ak�am saat 10.00�da o�lumuz dünyaya
          > geldi. Uzun saçlı, dolgun gövdeli dört kiloluk bir çocuktu.10.A�ustos.1945. Yerel radyo Sovyet Kızıl Ordusunun Mançurya�ya girdi�ini duyurdu. Bu durumun bizim için hayırlı olmayaca�ını kendisine söyledi�im Ahmet�ah İzzetullin, �böyle büyük bir zaferden sonra Stalin, bizim gibi ufak hareketlerle u�ra�maz� dedi.Ertesi gün iki jandarma, beni almaya geldiklerini söylediler. Yer altı sı�ına�ında İbrahim�i gördüm. Konu�madan el sıkı�tık. 20 A�ustos günü serbest bıraktılar ve bizi yanlı�lıkla, Sovyet casusu diye tutukladıkları için özür dilediler. 21 A�ustos�ta bir Sovyet subayı geldi, �tevkif edilen Japonlara tercüman olmak üzere� diyerek İbrahim�i alıp götürdü.20 Eylülde beni de tutukladılar. 10 Ekim gecesi beni sorgulayan, suçlama evrakımı imzalattı. Buna göre ceza kanununun 58-2-11 maddesine göre ceza verildi. 58 siyasi anlamına geliyor, 2 Sovyetler Birli�ine kar�ı
          > hareket, 11 örgütlü hareket. Uzun yıllar sonra İbrahim�e 58-10-11 maddesine göre ceza verildi�ini ö�rendim. 10 uluslar arası burjuvazi ile yardımla�mak anlamına geliyordu.Nöbetçi askerlerin bizi Sovyetler Birli�i�ne götüreceklerini anladık. Bize Japon askerlerinin giydi�i botlar, örme �inli pantolonlarını verdiler. Bu giysileri almadım, beni eve yollamalarını talep ettim. İki askerin gözetiminde eve döndüm. O�lum ko�arak gelip bana sarıldı. Babama �beni geçici olarak götürüyorlar� desem de o, �biz artık görü�emeyiz, hakkını helal et� dedi.17 Kasım�da bizi vagonlara doldurup Harbin�e götürdüler. �ita�ya ula�ınca trenden atlamamızı emrettiler. Karnımda altı aylık çocu�um oldu�undan ben atlamadım. 16 ki�ilik anneler ko�u�una denk geldim. 5 Ocak 1946�da beni 10 yıl çalı�ma kampına mahkûm ettiler. 22 Nisan 1946 sabah saat be�te kızım dünyaya geldi. Kızımı suya
          > sokunca gözlerimden ilk defa ya� akmaya ba�ladı. �Bahtsız ananın bahtsız çocu�u� dü�üncesi tüm zihnimi i�gal etti.Beni Kazakistan�a götürdüler. Karaganda�dan kırk kilometre uzaklıkta Karabas istasyonuna teslim ettiler. Bu küçük �ehirde 1950 yılına kadar çalı�tım.Bu siyasi lagerde benimle birlikte 1903 do�umlu Fatima Mevlüdeva adlı bir Tatar kadın da bulunuyordu. Krasnodor oblastı Komünist partisinde ikinci sekreter olarak çalı�mı�. 1932�de Trotskizm ile suçlanarak on be� yıla mahkûm edilmi�ti. 1953�te on be� yılını tamamlayınca onu Karaganda�nın bir mahallesine sürgüne yolladılar. Giderken İbrahim�imi bulmaya söz vermi�ti, sözünde de durdu.Fatima Mevlüdeva, sürgünden kurtularak annesi ve kız karde�lerinin yanına Ufa�ya dönünce �a�abeyini� yani İbrahim�i aramak amacıyla GULAK[10]�a mektup yazar.  İbrahim�in hangi lagerde[11] oldu�unu ö�renince ona
          > ablası gibi mektup yazar ve kızımızın be� ya�ında çekilen bir resmini zarfın içine koyar. Bana da onun vasıtasıyla mektup yazmamın mümkün oldu�unu bildirir.Stalin ölene kadar lagerler arasında mektupla�mak yasaktı. Mahkûmlar evlerine senede ancak iki kez mektup yazabiliyorlardı. Ama Fatima�nın gayreti sayesinde İbrahim�in ilk kıymetli mektubunu alma �ansına ula�tım. Mordovya lagerlerindeydi, o zaman.1955 yılının �ubat ayında yabancı ülkelerde tutuklanan mahkûmları incelemeye ba�ladılar. Bizleri Mordovya�daki altı nolu lagere götürdüler. İbrahim ise Mordovya�nın on bir numaralı lagerindeydi. Görü�memiz için izin verilince beni de on bir nolu lagere götürdüler. Girer girmez kapı önünde duran erkeklerin arasında İbrahim�imi gördüm. Ko�up kucakladım. Görü�memiz için belirlenen küçücük a�aç evde üç gün beraber olduk. Konu�maya doyamadık.İbrahim�i Mukden'den Ahmet�ah
          > İzzetullin ile birlikte alıp götürmü�ler, Moskova�daki, Lefortovo hapishanesine kapatmı�lar ve onar yıla mahkûm etmi�ler.İbrahim�i Ugliçka�ya yollamı�lar. İbrahim torf çıkarma i�inde çalı�mı�. Hastaneye dü�mü�. Altı ay orada yattıktan sonra Mordovya lagerine nakletmi�ler. Burada da a�aç kesme i�inde çalı�mı�. Benim evde kaldı�ımı, o�lumuz ve babamla ya�adı�ımı zannederek günlerini geçirmi�.20 Nisan 1955�te serbest bırakılan İbrahim�i Novo Sibirsk�ten iki yüz kilometre uzaklıkta, orman içindeki bir köye yerle�tirmi�ler. On yıl yetmemi� anla�ılan ki iki yıl da sürgün cezası verilmi�. Altıncı lagerin sansürü, kocama Arap harfleriyle mektup yazmama izin verdi. Babamın adresine mektup gönderdim. İki ay sonra Mukden�deki Sovyet vatanda�ları te�kilatından gelen cevap, babamın 1947�nin kasım ayında vefat etti�ini ve o�lumun iyi insanların elinde oldu�unu
          > bildirdi.Kocamın yanına Novo Sibirsk oblastı Kolivan mahallesindeki sovhoza yollanmamı rica eden bir dilekçe verdim. Beni Mordovya�dan Novo Sibirsk�e yolladılar. Orada Estonyalı bir kızca�ız fal bakıyordu. Bana, �anneniz çoktan ölmü�, babanız daha sonra vefat etmi�, kocanız, o�lunuz ve kızınız hayattalar. Kocanızı pek yakında göreceksiniz. Kızınızı ve o�lunuzu görmeniz için ise çok seneler geçmesi gerekecek� dedi. İnanmasam da dedikleri çıktı. 30 Aralık 1955�te kocama kavu�tum.Kızımızı yanımıza getirtmek için Nisan 1956�dan itibaren u�ra�maya ba�ladıysak da, onu ancak ekim ba�ında yanımıza gönderdiler. Kızımız artık on ya�ındaydı. Dördüncü sınıfa gitmeye ba�ladı ve iyi okuyarak yedinci sınıfı tamamladı.Temmuz 1961�de İbrahim�in do�du�u yere, Kızılyar �ehrine göçtük. Orada bizi bütün Devletkildiyev�ler, Süniyev�ler, Tümenov�lar
          > kar�ıladı.Nimatulla Tümenov�larda ya�amaya ba�ladık. Feride dokuzuncu sınıfa ba�ladı. İbrahim bir fabrikaya ambar memuru olarak girdi. Bana da �ehirden on kilometre uzaktaki �Bi�kül� adlı köyde bir ö�retmenlik görevi bulundu. Dört yıl orada ö�retmenlik yaptıktan sonra beni �ehirdeki on yıllık ortaokula naklettiler. �ehirde hocalı�a ba�layınca �en iyi halk ö�retmeni� denen bir madalya verdiler. 1972 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra da dört yıl çalı�tım.Benim on bir yıl hizmetim oldu�u için, emeklili�i hak edemiyordum. Bunu üzerine Harbin�e Gülsüm Hanım İbaydullah�a mektup yazarak benim Tokyo mektebinde ve merkezde ders kitapları basımı i�inde çalı�tı�ımı kanıtlayan bir belge yollamasını rica ettim. O da Mahmut Tahir�den yardım istemi�. 1964�te İbrahim�e ayrı bir daire tahsis edildi. Bu evde soba yakmak, su ta�ımak gerekliyse de kendi dairemize sahip
          > olmak bizim için büyük bir ba�arıydı.  Hayatımız tam da kendimize göre bir düzene girip sükûnete kavu�tu�umuzda İbrahim aniden, 21 Nisan 1967�de sabahleyin vefat etti.1965 yılının yaz aylarında Feride Kazan üniversitesinin ikinci sınıfına geçince Kazan�ı görmek nasip oldu. 30 Eylül 1982�de Kazan�a yerle�tim.Nadir�in nerede, kimlerin terbiyesinde büyüdü�ünü ancak 1956 yılında Gülsüm hanım İbaydullah�ın yardımlarıyla ö�rendim. Bu kadın bana Nadir�in tüm hayatını anlatan mektuplar yazdı. Bu mektuplardan Nadir�in ilkokulu Türk mektebinde, ortaokulu Alman mektebinde bitirdi�ini ö�rendik. O�lumuzun yazdı�ı mektuplar gelmeye ba�layınca evlili�inden, üniversiteyi bitirdi�inden haberdar olduk.Gözümün nuru o�lum! Seni üç buçuk ya�ındayken alarak yeti�tiren Ahtem A�abey ve Aynıcemal Hanıma �ükranlarım sonsuz. Yükselmende gösterdikleri özverinin payı
          > büyüktür.Hatırat, Nadir�e hitaben yazılmı�sa da, Rukiye abla o�luyla kızını kuca�ına alıp, ba�ından geçenleri anlatıyor, sanki. Gördüklerini, bildiklerini kendi eliyle kâ�ıda dökerken adeta aziz anadilden güç alıyor. Yüce gönüllü anne yıllar sonra görü�tü�ü o�lu ve kızına vasiyetini bildirerek çocuklarını manevi birli�e davet eden bir nutuk söylüyor gibi. 142 sayfalık el yazısı kitap okunup bitti�inde hissedilen yoklu�u, yüre�i titretiyor. Ah Rukiye abla sa� olsaydı!? Nadir ile Feride�nin arasında oturabilse, kendini duygu seline bırakabilseydi, kim bilir daha ne sırların perdesini açardı. Bir zamanlar �halk dü�manı� yaftası yapı�tırılıp peri�an edili�ini unutur, Tatar halkının milli e�itim, basın, ticaret, siyaset, din sayfalarındaki yanlı�ları düzeltir, gerçekleri ortaya sererek huzuru ellerinden alınmı� milletta�larının adını tarihe kazırdı.Bu
          > hatıraları canlandırma sırası �imdi o büyük ananın �öhretli o�lunda; Türkiye�nin Marmara �niversitesindeki Türkiyat Ara�tırmaları Enstitüsü müdürü Prof. Nadir İbrahim o�lu Devlet�te. Bu muhterem âlim Tataristan�a her geli�inde (ki, cumhuriyetimize neredeyse on be� defa gelip giderek kendine bir yol dö�edi desek yeridir)  anne babası gibi milli dava oca�ının ate�ine har katıyor.  Dü�ündüklerini korkusuzca söyleyerek, yarım � yamalak i�ler için gere�inden fazla sevinmenin yararsızlı�ını vurgulayarak, �uurumuzun topra�ına bereketli tohumlar saçıyor. İ�te bu bereketli tohumları bulaca�ımız yer, radyo ve televizyonlara verdi�i içten röportajları, gazete � dergi sayfalarında yer alan fikir dolu makaleleri, Türkîlerin dünyadaki izlerini tespit eden kitapları, uluslar arası platformlarda verdi�i milli içerikli konferansları, dünyayı gezmesi sayesinde damıttı�ı
          > genellemeleridir; yani Nadir Devlet�in ar�ividir. A�abeyiyle ilgili bilgileri toplamaya, muhafaza etmeye çalı�an kız karde�i Feride�nin birikimi de bu ar�ive dâhil dü�ünülebilir.Feride Devletkildi�nin 1992 yazında yaptı�ı ses kaydı bunları dile getiriyor. �lim Nadir Devlet�in bant kaydındaki sabırlı, mütevazı ve hüzünlü sözleri �öyle:Ben Alman okuluna gidiyordum. Annem Aynıcemal Hanım bir gün �öyle dedi: �O�lum, senin benden ba�ka bir annen daha var. Seni ben do�urmadım.� �aka yaptı�ını dü�ündüm. Ne var ki,  gerçek ba�ka türlüymü�. �ünkü beni do�uran anam Rukiye Hanım, bir mektup yazmı�. Yıllardır o�lunu aramaktaymı�. Bana teslim ettikleri mektubu okuyunca, ailemin bir üyesi olmadı�ımı anladım. Aslında bana bir yabancı oldu�umu hiç hissettirmediler. Kötü muamele göstermedirler. Tersine beni el üstünde tuttular.Merhum babam Ahtem Efendi, Aktanı��lı. Benim
          > soyadımı kendi soyadı kabul edip, büyük fedakârlık yapmı�. O�lum, kendi ailesinin soyadını ya�atabilsin, demi�. Asıl soyadları İlyasov.Bu gerçe�i ö�renince kendimi sudan çıkmı� balık gibi hissettim. Ne yapaca�ımı bilemedim, �a�ırdım. Asabile�tim. İlerleyen zamanda annemle yazı�maya ba�ladık. Latin harfleriyle Tatarca yazıyordu. Merhum babamdan da bir mektup aldım. Hatta Feride ile de yazı�tık. Daha sonra Feride üniversiteye girince annem �Feride artık sana yazamaz. Bizde durumlar böyle. Yazarsa ba�ına bir takım zorluklar gelir� diye haber etti. Feride i�e girdi�inde de, çalı�tı�ı yer gizli oldu�undan haberle�meler tamamen yasaklandı. Annemle ili�kimiz de uzun yıllar mektupla�manın ötesine geçmedi. Ancak ben Almanya�ya gidince, 1977 yılında bulu�abildik. Yava� yava� birbirimize alı�maya ba�ladık. Aklımda bir takım sorular vardı. Gerçek annem hangisi:  Do�uran mı,
          > yoksa büyüten mi? Büyütendir. Fakat do�uran ananın çocu�unu büyütmemesinde Rukiye Devletkildi de ben de suçlu de�iliz. Suç ba�kalarının. Eninde sonunda bu kaderi kabul etmekten ba�ka çare yok.İkinci görü�memiz 1983 yılında oldu. Hala Almanya Münih�te ya�ıyorduk. Annem bu sefer de üç ay misafirimiz oldu.�Ben niye Almanya�ya gittim?� �eklinde bir soru da akla gelebilir. Buna anne babamın alın yazısı mı sebep oldu? Belki öyle. 15 -16 ya�ındayken Tatar gençleri hareketine katıldım. İstanbul�da kurdu�umuz Kazan Türkleri Derne�inin aktif üyesiydim. Hatta 5 yıl dernek ba�kanlı�ı yaptım. �Kazan� dergisini çıkardık. Böylece Tatar kültürünü, sanatını ö�renmeye ba�ladım. �ayet anne babamın kaderi bununla ba�lantılı olmasaydı belki bende böyle bir merak do�mayabilirdi. Beni büyüten anne babam da milliyetçi insanlardı. Merhum babam, vatan hasretini bastırmak için bana
          > Aktanı� ve çevresinden bahsederdi.  Birinci Dünya Sava�ından Devrime kadar Ak Ordu saflarında nasıl sava�tı�ını, Baykal gölü üzerinden geri çekilmelerini, �in�e sı�ınmalarını anlatırdı. Anlattıklarını saatlerce dinlesem sıkılmazdım. Annem Aynıcemal�ın yemek pi�irirken, ev i�leri yaparken Tatarca halk �arkıları söyleyen sesi, evimizde yankılanırdı. İ�te bunlar, beni kendi ulusumla ilgilenmeye yönlendirdi. Dolayısıyla üniversitenin Tarih bölümünü bitirdim. Genel Türk Tarihini, yani Osmanlının dı�ında hangi Türkî devletler, hanlıklar kuruldu�unu ö�rendim. Geçmi�ten bugüne kadarki geni� bir dönemi kucaklayan bu konu çok ilgimi çekti.Yakın dostum Ferit Almanya�daydı. Günün birinde ondan mektup aldım. �Gelmeye niyetin yok mu?� demi�ti. Ne yapmalı diye dü�ündüm. Türkiye�de beni ya Tarih ö�retmeni olmak ya da bir �irkette memuriyet bekliyordu. Azatlık radyosu
          > neydi, peki? ABD tarafından finanse edilen bir radyo istasyonu. 22 dilde yayın yapıyor. Haberler Do�u Avrupa ülkeleri ile SSCB�ye yönlendiriliyor. Sansürlenen haberleri oraların halkına ula�tırma maksadını ta�ıyor. Benim çalı�tı�ım Tatar � Ba�kurt redaksiyonunda programlar 3 kısımdan, dünya haberleri, önemli olaylara dair analizler ve milli konulardan (Tataristan ve Ba�kurdistan�daki olayların yankısından) olu�uyordu. Tabii ki Moskova, Azatlık radyosunun bu yayınlarından memnun de�ildi. Burada çalı�anlar daima vatan haini olmakla, ajan olmakla itham edilirdi. Ama Radyoda çalı�tı�ım on yıllık sürede bu gibi kötülüklere rastlamadım.Ben Türkiye Cumhuriyeti vatanda�ıyım. Burada herkes Türk addedilir. Türklerle Tatarlar ayrı milletler mi? De�il,  çünkü hepimiz Türkî diye adlandırılan bir a�acın dallarıyız. Tatar, Ba�kurt, �uva�, Kazak, Uygur� Hepsi aynı a�acın dalları.
          > Ortak bir tarihi payla�ıyoruz. �e�itli yönlere da�ılmı�ız. Bu nedenle kendimi Türkiye�de yabancı hissetmiyorum. Burada beni Tatar oldu�um için a�a�ılamıyorlar. Tersine bana profesörlük unvanı, üniversitede makam verdiler. Nereye gitsem saygı görüyorum. Peki, Rusya�nın çe�itli milletlere mensup halkları Moskova�da e�it muamele ve saygı görüyorlar mı? Hayır. Oysa ben Türkiye�de azınlık muamelesi görmüyorum. Ben Tatar, Türkî Tatar, Türkiye�de ya�ayan Tatar. Türklerle biz karde� halklarız. Ailedeki karde�lik gibi. Yani bende Tatarlık da Türklük de var. Kökümüm Tatar olmasından gurur duyuyorum. Tatarlar çok büyük bir millet. Pek zengin bir tarihe sahipler ama ne yazık ki son dört asırdan beri baskı altında ya�ıyorlar.Tarih, her ulus için aynı �ekilde geli�miyor. Bir dönem kimisi yükselirken kimi zayıflıyor, bazıları da dilleriyle birlikte yok olup gidiyor. Kaybolan bu
          > dilleri ancak uzman bilim adamaları okuyabiliyor. Dünyanın gidi�atı böyle. Ancak ben Tatarların yok olaca�ına inanmıyorum. �ünkü halkımızın güçlü bir gelene�i var. Ulusumuz Rus�un pençesi altında dört buçuk asır ya�adıysa da dinini korumu�, kimli�ini muhafaza edebilmi�tir. Tabii ki bazılarımız Rusla�tı, kayboldu. Fakat ana damar hala sa�.Ses kaydında a�abey ile kız karde�in ili�kilerine de de�inilmi�. Bu konuda yabancı ülkede ya�adı�ı halde ana dilini unutmayan Nadir Devlet �öyle diyor:Aramızda ciddi bir anla�ma sorunu var: Dil meselesi. Feride Tatarca bilmiyor, ben Rusça bilmiyorum. Gerçi Feride az çok Tatarca ö�renmeye çalı�ıyor. Fakat ö�rendikleri ancak gündelik konuları konu�maya yetiyor. Ben de zaten o kadar Rusça biliyorum. Dolayısıyla ileti�im kurmak mümkün olmuyor. Duygu ve dü�ünceleri anlatmada dil pek önemli rol oynuyor. Ortak dil olmadı�ında dü�ünceleri,
          > hisleri anlamak mümkün de�il. �stelik farklı ülkelerde büyümü�üz. Onun söyledikleri ile bende olu�an dü�üncenin örtü�memesi ihtimali de var. Buradaki dü�ünce yapısı ile Türkiye�deki farklı. Ya�am �artları da bir de�il. Yine de anadil, e�er bilirsek, ortak. İ�te burada Tatarcayı iyi bilenlerle rahatça sohbet edebildim. Ama anadili iyi bilmeyenlerle ancak hal hatır sorabiliyor, sonra kar�ılıklı bakı�arak oturuyorsun. Biz de Feride�yle aynı durumda kalıyoruz. Biliyorum, o benim kız karde�im. O da benim a�abeyi oldu�umu biliyor ama bunun ötesine geçilemiyor.45 yıl beklenen bulu�mada bir çevirmenin aracılı�ına muhtaç kalınması cidden üzücü. Rusla�tırma siyasetine önem veren Sovyet toplumunda Feride gibi binlerce Tatarın, ba�kent Kazan�da ya�ayıp ana dillerinden mahrum edilmi� olması yüz kızartıcı bir gerçek olarak kar�ımızda duruyor. Binlerce kilometre öteden el
          > uzatılarak,  birbirinin boynuna atlayıp a�la�arak kavu�manın verdi�i sıcaklık sadece bir an sürüyor.İlk defa ata topra�ına adım atmak, büyük zorluklarla da olsa 1990�da nasip oldudiye bir sonuca varıyor, Nadir Devlet.  Beni bin bir güçlükle davet edebildiler. �ünkü benim gibiler rejim tarafından sevilmeyen ki�ilerdi. �ok �ükür, �imdi durum de�i�ti. Artık kazan�a özgürce gelip gidebiliyorum.9 Ocak 1989�da sırda�ım haline gelen annemi kaybedince kendimi dünya yetimi gibi hissetmeye ba�ladım diye bir çözümleme yapıyor, Feride Devletkildi. 1990 yılının Mayıs ayında havaalanında a�abeyimin kuca�ına sı�ınıp sevinç gözya�ları akıtırken, kanımızın sesini duymu� gibi oldum. Demek ki henüz yalnız de�ildim.Azino mahallesindeki yeni evinde tek ba�ına ya�ayan Fizik mühendisi, bu duygularını ispatlamak istercesine yeniden teypteki sese kulak verdi. Ba�ımsızlık duygularının
          > co�tu�u 1995�in 26 Eylülünde yaptı�ı kayıtta, a�abeyi ile Tataristan milletvekili �air Razil Veliyev�i konu�turuyor. Bu söyle�ide de söz yine dönüp dola�ıp sarsıntılı geçmi�e, karma�ık Tatar tarihine geliyor. Biri soruyor, di�eri anı sandı�ını açıyor:  Razil Veliyev: Karma�ık, ibretlik bir yazgı. Anne babanız hapisteyken, yetim büyüyen bir çocuksunuz. Yabancı bir ülkede önemli bir mevkie yükselen bir Tatar o�lu. Söyleyiniz, günümüzde Türkiye�deki Tatarlar nasıl ya�ıyor? Diasporada birlik sa�lanmı� mı? Ya�amlarını nasıl idame ettiriyorlar? Dünya ölçe�inde Tatarların yeri nedir?Nadir Devlet: Kısaca tarihe dönece�iz. 1949�da Türkiye�ye ayak bastı�ımızda bir Tatar Derne�i mevcuttu. Bu İdil � Ural derne�inin ba�kanı merhum Ayaz İshaki idi. Maalesef onun 1954�teki vefatından sonra Türkiye�de ya�ayan Tatarların cemiyet hayatı söndü, diyebiliriz. Biz,
          > İstanbul�da ya�ayan Tatar gençleri 1963�te Tukay Gençlik Kulübünü kurduk. Daha sonra kulübü Kazan Türkleri Derne�ine dönü�türdük. 10 yıl süreyle Kazan adlı bir dergi de yayımladık. Ba�kurdistan�ın Agidil Derne�i bizim dergi hakkında �Kazan�sız Kazan� diye yazmı�tı. Yazar bizi Sovyet döneminin hiçbir yazarına yer vermemekle suçluyordu. Aslında biz �karanlık dönem� hakkında, Tukay�lar, Derdmend�ler hakkında bilgi aktarıyorduk. Siyasete bula�mamak için Sovyet dönemine de pek de�inmiyorduk. �ünkü amacımız yabancı ülkelerde ya�ayan Tatarlara ve karde� Türklere Tatarların kim oldu�unu anlatmaktı. Fakat günümüzde Tatarların cemiyet hayatı biraz sönükle�ti. Gerçi İdil Ural Türkleri adlı bir dernek açıldıysa da müdavim sayısı yetersiz. Neden derseniz, Türkiye�de Tatarların sayısı az. Bir haylisi ABD�ye göçtü. Avustralya�ya gidenler var, Almanya�da
          > ya�ayanlar var. Ayrıca İstanbul 12 milyonluk bir metropol oldu�undan bulu�mak için dahi yolda saatler harcamak gerekiyor. Belki artık Türkle�me de yaygınla�mı�tır. �nlerinde ABD, Avustralya, Japonya seçenekleri de mevcutken, atalarımız �in�den Türkiye�ye göçmek istemi�. Bu tercihte Türkiye�nin camili, ortak dinli bir ülke olması etkili olmu�.Son yıllarda Tataristan�da ba�ımsızlık, egemenlik konuları gündeme gelince Türkiye�de ya�ayan Tatarların Tataristan�a ilgisi çok arttı.ABD�ye dönecek olursak, Los Angeles ve New York�ta iki Tatar derne�i bulunuyor. Orada Türkî halklarında katıldı�ı büyük bir Türk � Amerikan federasyonu da mevcut ama Tatarlar buna katılmıyor, istemiyoruz diyorlar. Böylece Tatar�ı bilenlerin sayısı azalıyor. Ayrıca Amerika�daki Tatarlar da bir avuç�RV: Tataristan�a geçelim artık. Türkiye�den bizim Tataristan�daki durumlar nasıl
          > gözüküyor?ND: Devlete sahip olunca bunun neticesi görülür �eklinde bir görü� olu�mu�tu. Ancak bir neticeye varılmadı. Tersine bu durum milli hareketi yok etti. 1993�te Milli Meclis�in da�ılma toplantısına �ahit oldum. Artık halkta ruh, canlanı�, talepkârlık yoktu. �imdiye kadar ümitler gerçekle�medi gibi. Kazan�a gidince Tatarca konu�uldu�unu duyaca�ım umudum da suya dü�tü. Tataristan�da sırf Tatarca bilmek yetmiyor, Rusça da bilmek gerekiyor.Daha sonra iki resmi dil kabul edildi. Burada Tatarca ikinci dil, e�-dil de�il. Tatarca eskiden oldu�u gibi hakir görülüyor. Demek ki halkın talebi gerçekle�medi. Gazete ve dergilerin tirajı dü�üyor, anaokullarında ilkokullarda Tatarca e�itim de pek düzgün gitmiyor. Bunlar ulusun gelece�ini tehdit eden unsurlar. Fırsattan yararlanıp Tatar dilini kültürünü geli�tirmek gerekirdi. �ünkü bir halkın ya�amında bu nevi fırsatlar sık bulunmaz.
          > Zamanında alamazsan geç kalırsın.RV: Durumumuz ba�kalarınınkinden daha iyi de�il. Bitiyoruz, ölüyoruz. Tataristan dı� yardım almadan dünyaya açılabilir mi?ND: Türkiye�nin Tataristan ile sıkı bir i�birli�i geli�tirememesinin nedeni sizin tam bir ba�ımsızlı�a kavu�amamı� olmanız. �zgür bir ülke de�ilsiniz. Ba�ımsızlı�ı ilan etmesine ettiniz ama sonra Moskova ile yetki payla�ım �artnamesini imzaladınız. Haklarınızı Moskova�ya devrettiniz. Ba�ımsız olamadı�ınız için Türkiye sizinle do�rudan temas kuramıyor, Moskova üzerinden sürüyor ili�kiler. Sonuçta Rusya Federasyonunun bir unsurusunuz. Bunu ötesinde son zamanlardan cumhuriyetleri eyaletlere dönü�türme konusu dillendirilmeye ba�ladı. Gerçekle�irse i�ler daha da kötüle�ecek demektir.Tataristan�da Türkiye ba�konsoloslu�unun açılmasına da gere�inden fazla sevinmek yersiz, çünkü konsolosluk ancak sınırlı resmi
          > ili�kileri düzenleyecektir.RV: Egemenlik ilk adım. İkinci safhaya yükselmek (ba�ımsızlık) ise gelece�in i�i.ND: Aslında Tatar halkı da Tataristan hükümeti de ümidini yitirmemeli. Ancak egemenli�i, ba�ımsızlı�ı temsil eden simgeleri ço�altmak lazım. Tataristan bir Rus ülkesi olarak kalırsa yabancı ülkeleri egemenlik konusunda ikna etmek mümkün olmaz. Neden Kril alfabesi? Latin harflerine geçilseydi büyük bir psikolojik katkısı olur, Tatarca böyle yazılıyormu� �eklinde bir tesir yaratılırdı. Yöneticiler her iki dilde konu�malı. Tatarcayı da Rusçayı da bilmeli. İki basit Tatarca cümleyi dahi anlamayan yöneticilik pozisyonuna yükseltilmemeli.Ne üzücü bir durum. Halkımız kendi devletine sahip de�il, i�gal edilmi� durumda. Yurtta�larımız kul durumuna dü�ürülmü�. Halkın %20�si ana dilini bilmiyor, bilenler de Rusça sözcükler karı�tırarak konu�uyor. Zira kendi dilleri
          > unutturulmu�, anadil bir ihtiyaç olmaktan çıkarılmı�. Tatarca, mutfak dili haline gelmi�. Dilin seviyesini yükseltmek gerek. Güzel özellikleri, zengin tarihi, çözülmesi gereken meseleleri ile Tatarlı�ı bilimsel olarak meydana çıkarmak gerek. Tatarların mücadele ederek birle�meye çalı�ması �art. Bunları ba�arabilirsek Kazan Hanlı�ı faciasını tekrarlamamı� oluruz.A�abeyiyle gerçek anlamda gurur duyan Feride İbrahim kızının aile ar�ivinde, Nadir Devlet�in bu fikirlerini do�rulayan birçok örnek mevcut. Uzaklarda ya�ayan me�hur karde�inin Kazan�da geçirdi�i günlere ait ses kayıtlarını, canlı TV yayınlarından yaptı�ı video kayıtlarını, tarihi hatıralar �eklinde gazete � dergi sayfalarına yansıyan makalelerini, milletiyle ilgili kitaplarını �evkle ve tutkuyla biriktiriyor. Bu ar�ivi ilgilenenlere seve seve açıyor.  Tüm bu belgeler Nadir Devlet�le dolu. Tanınmı� âlimin
          > milletimize umut dolu bakı�ı, dostane talepleri, ba�ımsızlı�ımıza ili�kin de�erlendirmeleri, kesintisiz milli hareket yıllı�ına eklenen kendine has tespitleri, içindekini dürüstçe söyleme kabiliyeti, yürekli ve milletperver dü�ünceleri ile dolu.�imdi ço�unlu�un elindeki en büyük hazine, Rabit Battulla tarafından Tatarcaya çevrilen ve 1998 yılında Kazan�da Milli Kitap Ne�riyatı tarafından �air, Tataristan milletvekili Razil Veliyev yardımıyla basılan, geni�letilmi� ve düzeltilmi� Türkçe ikinci baskıdan tercüme 400 sayfalık kitabı, Nadir Devlet�in Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi 1905-1917 adlı eseri.  Görünen o ki âlim, bu yüksek seviyeye sarmal bir yoldan geçerek yükselmi�. Giri� bölümünde belirtildi�ine göre �Nadir, ilk � orta ve yüksek tahsilini İstanbul�da tamamlar. 1972 yılında Almanya�ya göçer ve bir müddet Münih �niversitesine devam eder. Aynı
          > zamanda Azatlık Radyosu Tatar-Ba�kurt redaksiyonunda çalı�ır. Bu görevini 1984 yılına kadar sürdürür. 1982 yılında doktorasını tamamlar. 1984�te Türkiye�ye dönerek Marmara �niversitesinin Tarih bölümünde hocalı�a ba�lar. 1989 � 1990 e�itim yılında New York�taki Columbia �niversitesinde bilimsel çalı�malar yapar. 1991�de Marmara �niversitesi Türkiyat Ara�tırmaları Enstitüsüne profesör olarak atanır. 1996�da adı geçen enstitünün müdürlü�üne getirilir. 1996 � 1997 e�itim yılına ABD�nin Wisconsin Madison �niversitesinin Tarih bölümünde ders verir. Türkçe, İngilizce, Tatarca ve Rusça basılan 150�ye yakın makalesi ve birkaç kitabı vardır.�Türklerin yenile�me ve milli �uurlanma tarihinde önemli bir dönemeç olan 1905 � 1917 yılları �imdiye kadar topluca incelenmemi�ti diyor yazar. Rusya�daki Türkleri bir bütün olarak ele alma, analiz etme gelene�i henüz
          > olu�madı. Konunun Türkiye�deki durumuna bakacak olursak, bu dönemi ö�renme i�i henüz ba�langıç safhasında bulunuyor. Türkiye�de yıllarca Türk Dünyasına gerekli ilgi gösterilmedi�inden bu konulardaki bilgilerimiz yeterli olmaktan çok uzakta.Nadir Devlet, bu ciddi eserine i�te böyle tenkit gözlü�üyle baksa da, kitapta, dönemi en ince detayına kadar inceledi�i açıkça anla�ılıyor. Kitapta özgün tarihi analizler, incelenen �ahısların sa�ladı�ı kazanımlar, milli basınının sıcak yüzü, aydınlanmanın getirileri, resmi ar�iv belgeleri, siyasi partilerin tüm renkleri, kurultay kararlarından parçalar, devlet dumasındaki Müslüman � Türk vekillerin faaliyetlerinin özeti, Panislamizm ile (İslam birli�ine) ve Pantürkizm ile (Türk birli�ine) ilgili görü�ler, İdil � Ural hinterlandı ve sairler boy gösteriyor. Kaynakların ve açıklamaların gösterildi�i, toplamı 1058�e varan dipnotlar
          > da son derece hacimli, ayrıntılı. Eser, okuyucunun bu ba�arıları, ayrıntısıyla incelenen geli�meleri, halkımızın yüceli�ini gösteren bu yenilikleri, gönülden benimsemesine, özümsemesine vesile oluyor. Yüre�imizde, yabancı ülkede ya�ayıp da kendi milletine hizmet eden bu yazara engin �ükran duyguları kabartıyor. Fakat bununla beraber Tatar milletine Türk demesi, yürek yaralıyor. Hiç anla�ılmıyor: Nadir Devlet bunu milletimizi Türkle�tirmek istedi�inden mi, bilinçli olarak mı yazıyor? Yoksa bu sözü kullanarak hatırımızda kadim Türkîli�imizi mi canlandırmak istiyor?Türkiyat Ara�tırmaları Enstitüsü müdürü, anla�ılan okuyucuda da bu nevi soruların akla gelmesi ihtimalini dü�ünmü�. Kitabına Rusya Türkîlerinin Milli Mücadele Tarihi adını koyarak zihnimizdeki �üpheleri bir miktar da�ıttıktan sonra fikir yürütmesini �öyle sürdürüyor: Türkiye�de Türk sözü hem soy hem
          > millet hem de vatanda�lık manalarında kullanılıyor. Bir sözün, bir tabirin üç de�i�ik kavrama kar�ılık gelmesi neticesinde bazen çe�itli anlam karı�ıklıkları ortaya çıkıyor. Bu nevi anlam karı�ıklıklarını ortadan kaldırmak için Türklük dü�üncesine her Türkî ulusun kabul edebilece�i, yeni bir isim bulmak veya Türk ile Türkî sözcüklerinden birini seçmek gerekir. Mesele bu �ekilde çözülmezse Türkiye�de Türklerle Rusya�daki Türkler arasında anla�mazlıklar çıkması olasıdır. Bugün dahi Türk mü Türkî mi meselesi ekseninde çe�itli tartı�malar çıkabiliyor. Hatta bazı Türkî soylular, kendilerine Türk denilmesinden ho�lanmayarak bunu Türkiye�nin emperyalist baskısı olarak görüyorlar.Hayır. N. Devlet�in Türk veya Türkî sözünü nasıl kullandı�ına bakarak onu, Tatarı küçümsemekle suçlayacak hiçbir delil yok. Yabacı ülkede ya�ayan âlimimizin gönül
          > terazisinde, ulusumuzun üstünlükleri ve yetersizliklerine dair �u unsurlar rol oynuyor: Türk kabilesindeki Tatar adı, Orhon Yenisey yazıtlarında rastlandı�ı üzere en azından iki bin yıl önce de biliniyordu. Dolayısıyla bu ismi tanıtmak için fazlaca güç sarf etmek gerekmez. Bu ad ile dünya üzerinde ya�amı� olmamız, olumsuz de�ildir.  Fakat �Tatarın varsa tehlike var� �eklindeki sözleri duyan kimilerinin bizden ürkmesi, korkması da anla�ılabilir. Hatta bir takım isim de�i�tirme gayretleri de görüldü. Yoksa Ruslar kadim adları olan �Slavyan�a dönmeyi aklına bile getirmedi. �ünkü böyle bir de�i�im, bölünmeye yol açar.Anavatana muhabbet, yabancı ülkelerde (her ne kadar 40 � 50 bin kadarlar diye azımsansa da) daha iyi korunuyor. SSCB da�ıldıktan sonra eski cumhuriyetlere egemenli�i hediye eden Rusya, i� milli azınlıklara ba�ımsızlık vermeye gelince, çifte standart uygulamaya
          > ba�ladı. Rusya Federasyonunda yakın gelecekte milli azınlıkların ba�ımsızlı�a kavu�ma imkânı pek gözükmüyor. Bu ancak, Rusya Federasyonunun ülkedeki sorunları çözmemesi ve içten da�ılmasıyla mümkün olur. Devletimiz 1552 yılında yıkıldı. Ancak 1789�da resmi olarak dini özerklik hakkı verildi. Bundan 130 yıl kadar sonra ufak bir alanla sınırlı, özerk Tataristan meydana çıktı. Bu, devlet olmak için ilk adım. 1992�de ilan edilen egemenlik, ba�ımsızlı�a do�ru atılan ikinci adım. Devlet ba�kanı, parlamento, bayrak, de�i�ik semboller, müspet görüntüler. �e�itli anla�malar yapılması da sevindirici. Yakın ve uzak dı� ülkelerdeki Tatar diasporası, Tataristan�ın kendi zenginli�ine sahip olma gayretini sevinçle kar�ılıyor. �zücü olanı Latin harflerinden olu�an yeni alfabenin hayata geçirilememesi, Tatar dilinin yönetim faaliyetlerinde kullanılmaması, yabancı ülkelerdeki
          > tanınmı� Tatarlar ile gerekli ili�kilerin kurulamaması.Tatarları, Tataristan�ı istikbalde nasıl bir kader bekliyor? Bunun cevabı öncelikle milletin kendisine ba�lı. Asırlar boyunca kaybolmamı�, yıkılmadan ayakta kalmı� oldu�unu aklında tutarak canlılı�ını göstermesi gerek.�ok �ükür ki bizlere, Nadir Devlet�in bu orijinal ve yalın fikirlerini i�itme imkânı verildi. Kendisi Tataristan�a on be� defa gelip gidebildi. Her ziyaretinde bizi, dürüst ve açık röportajları, yazıları ve konu�maları ile sevindirdi. Yabancı ülkede büyük i�lerin üstesinden gelen tanınmı�

          (Message over 64 KB, truncated)
        Your message has been successfully submitted and would be delivered to recipients shortly.