Loading ...
Sorry, an error occurred while loading the content.

KK OlayındaTehlikeler <<< 2

Expand Messages
  • yenisey
     sayfalık direktif ABD Özel Kuvvetlerine şunu emrediyor; Müttefik ülkeler dahil bölgedeki ülkelere küçük gruplar halinde sızılarak , bölgedeki
    Message 1 of 2 , May 31, 2010
    • 0 Attachment
       sayfalık direktif ABD Özel Kuvvetlerine şunu emrediyor;
      "Müttefik ülkeler dahil bölgedeki ülkelere küçük gruplar halinde sızılarak , bölgedeki yerel gruplarla bağlantı kurularak, terörist faaliyetlere/ gruplara karşı bilgi toplamayı , yöresel gruplarla bağları güçlendirmeyi ve kalıcı durumsal bilinç yaratmak
       
      ne gerek var incirlik melanet ussu var  sizmaya ne gerek
      kapisindan  camlari karartilmis  birsuru minibus cikiyor - nereye gittigi kimi goturdugu bellimi ?
      amma laf kucuk guruplar halinde siz ...
      amma haber buda - ulke tanesi bol ihanet corbasi  sizma ne kelime ????
      rica edelimde manali haber yapin biraz
       
      ne var yani -  bu istihbarat olmasa sizmiyorlarmiydi ?
      yilanin karakterimi degisecekti ?
      dusmana neden dusmansin demek abestir  o vazifesini yapar isi odur
      adamlar dunya imparatorlugunu koruma pesinde  onlarin  mazereti var
      peki Turkiyenin basinda bulunanlarin mazereti  ne  - vazifelerini terk icin ?
      istihbarat istihbarat  o dolu yok degil
      ne yapiliyor ?
      hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiic ...
      yazdik buradan o karakollar hergun RPG yemedigine sukretsin diye
      o da oldu
      illa yildiz takmak gerekmiyor malumu gormek icin
      ortacagdan beri bilinen stratejiler bu ulkede iptal
       
      dedikya
       
      Tanri  Turku Korumasin sadece akil versin !!!
       
      Yenisey
      ======
      --- On Sun, 30/5/10, Medya Medya <internet.medya@...> wrote:

      From: Medya Medya <internet.medya@...>
      Subject: [acikistihbaratturkiye] Kılıçdaroğlu Olayında Ulusalcıları Bekleyen Tehlikeler
      To:
      Date: Sunday, 30 May, 2010, 12:23

       

      ...:::Ajans Medya Takip:::... Günün Manşetleri

      Link to Ajans Medya Takip

      ABD'nin küresel komutanlıkları ndan en büyüğü olan CENTCOM'un başında olan General Petraeus tarafından 30 eylül tarihinde gizli bir emir yayınlandı.
      "Joint Unconvential Warfare Taskforce Execute Order" (Birleşik Paramiliter Savaş Görev Gücü Emri) ismi açıklanmayan bir dizi Orta Doğu ülkesi ve diğer ülkelerde gerçekleştirilecek özel istihbarat ve gözlem operasyonları nı kapsıyor. 
      7 sayfalık direktif ABD Özel Kuvvetlerine şunu emrediyor;
      "Müttefik ülkeler dahil bölgedeki ülkelere küçük gruplar halinde sızılarak , bölgedeki yerel gruplarla bağlantı kurularak, terörist faaliyetlere/ gruplara karşı bilgi toplamayı , yöresel gruplarla bağları güçlendirmeyi ve kalıcı durumsal bilinç yaratmak"
      New York Times'in haberine göre sözkonusu emir, ABD'nin İran'la olası bir savaş durumunda, hem İran'a yönelik , hem de bölgedeki diğer bölgelerde ortaya çıkması muhtemel gelişmeleri önlemeye yönelik bir zemin hazırlama çalışması.
      Yetkililer, Bush döneminde de özel gizli operasyonlar için emirler yayınlandığını fakat Petraeus'un son emrinin bu özel operasyonları sürekli ve kalıcı kılacağını belirtiyorlar. Sözkonusu istihbarat operasyonları nın CIA'den bağımsız gerçekleştirilecek olması, ABD Devleti içerisinde CIA ile Pentagon arasındaki istihbarat savaşları açısından da anlam ifade ediyor.
      Türkiye'yi üs olarak kullanan ve açık veya gizli belli protokoller çerçevesinde faaliyetlerini sürdüren ABD güçlerinin ötesinde; görev tanımları gereği "sızma" çalışması gerçekleştirecek bu özel ekiplerin gözlem ve istihbarat çalışmaları için bu tarz bir resmi protokol arayışı içinde olmayacakları ortada.
      Sözkonusu birliklerin PKK kamuflajı altında bölgeye sızacağını ve "yöresel gruplarla kalıcı durumsal bilinç arttırıcı çalışmalar yürütme" emri çerçevesinde yerel aşiretlerle temaslar kuracaklarını tahmin etmek için uzman olmak gerekmiyor.
      Bu grupların faaliyetleri çerçevesinde yeni Dağlıca saldırılarının olasılığı artıyor.
      Yaşar Büyükanıt'ın kefil olduğu Petraeus'un bu emrin varlığı ortaya çıktıktan sonra ilgilileri arayıp, kendilerine içlerini rahatlatacak güvenceler verip vermediği; bu güvenceler sonrasında ilgili yetkililerin çıkıp "Türkiye'ye sız emrine" karşı Petraeus'a kefil olup olmayacakları ise merak konusu.
      Açık İstihbarat

      Posted: 29 May 2010 11:24 AM PDT

      Posted: 29 May 2010 09:32 AM PDT

      Kiminle konuşsam Başbakan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na verdiği cevapları beğenmemiş. En azından herkes Erdoğan’ın konuya biraz daha yukarıdan bakacağını tahmin etmiş. Ancak Erdoğan bırakın yukarıdan bakmayı tam tersi davrandı.
      Bu ilginç bir psikolojidir. Demek ki Kılıçdaroğlu ile başlayan rüzgâr AKP’nin tepe noktalarında uğultular yaratıyor.
      Gerçi yandaş ve maskeli medya bu endişe ve paniği sergiledi.
      Peki AKP neden bu kadar endişeli?

      Bir küçük “Recep Bey” esprisi bile koca partinin kimyasını bozdu?
      Çünkü AKP iktidar dönemi boyunca ilk kez “muhalefetle” karşılaştı.
      Tabii bunu yazınca, “CHP bugüne kadar hiç mi muhalefet yapmadı?” sorusu sorulacaktır, ama o farklı. CHP, özellikle Baykal, müthiş muhalefet yaptı ama, bu kamuoyuna yansımadı, yansıtılmadı, tam tersine koca parti ve lideri “hiç muhalefet yapmamakla” eleştirildi.
      AKP iktidara geldikten ve devlet gücünü ele geçirdikten sonra her türlü muhalefetin önüne geçecek önlemler aldı. Medyayı önce korkuttu sonra önemli bir bölümüne bizzat sahip olarak tek sesli hale getirdi.
      Müthiş bir propaganda atağı ile “muhalefetin olmadığı” imajını beyinlere işledi. Böylelikle “muhalefet olmamasından dolayı da rahatsızmış” gibi davrandı.
      Medyanın önemli bölümü AKP’nin bu stratejisini alabildiğine destekledi. AKP’li olmayan medyadaki AKP kalemşorları ve sözcüleri de sürekli CHP muhalefeti yaptı. Partiyi ve liderini karaladı.
      Hiç muhalefetle karşılaşmayan Erdoğan, ara sıra bu boşluğu kapatmak için medyayı suçlama yolunu seçti. Bu, aslında hiç muhalefet yapmasa da medyaya gösterilen sopaydı. Nitekim bu tür her çıkıştan sonra medyada uzun süre sessizlik yaşandı. O süre de yine CHP’ye muhalefetle dolduruldu.
      Ama ilk kez kaset olayı ile başlayan gelişmeler nedeniyle CHP “doğal ilgi odağı” haline geldi. AKP’yi belli ki önce bu rahatsız etti. Ardından Kılıçdaroğlu olayı patladı. Halk bu formülü sevdi.
      Gazeteler yine “doğal olarak” CHP’yi manşetlerden indirmediler. Böylelikle 8 yıla yakın AKP iktidarı boyunca ilk kez CHP’nin eleştirileri ve muhalefeti neredeyse tüm gazetelerin manşetlerine çıktı. İşte AKP’nin dengesini bozan durum budur.
      Muhalefete hiç alışık olmayan AKP ve yandaşları muhalefetle karşılaşınca ne yapacağını şaşırdı.
      Durumu özetlemek istedim.
      ***
      Başbakan CHP için “teneke” dedi. CHP için iyi tarafı da var bu sözün. AKP’yi seçimde yenerse arkasından teneke çalmaları kolay olur. (C.A.)
      ***
      Candaş-yoldaş medya
      Ortada çok ilginç bir durum var. Yandaş medya, ne yaptığının kendisi de farkında olduğu için “yandaş” eleştirisine doğru dürüst cevap veremiyordu. CHP Kurultayı imdada yetişti. CHP’nin manşetlere çıkmasına alışık olmayan yandaşlar, bunu bahane ederek “İşte” diye çığlıklar atmaya başladılar, “Onlar da yandaş olduklarını ortaya koydular.”
      “Onlar” denilenler kim? Eksikleriyle de olsa, ağır baskılar altında kalsalar da, kendi kurumlarını korumak zorunda olduklarını hissetseler de, mesleklerini haysiyetli biçimde yapmaya çalışanlar.
      Çünkü onlar haber değeri taşıdığı için Baykal’ı da, Kılıçdaroğlu’nu da, CHP Kurultayı’nı da yazdılar, kamuoyunun hassasiyetini dile getirdiler.
      Yandaşlar ve özellikle maskeli faşistlerse mal bulmuş mağribi gibi “Foya ortaya çıktı” diye sevinç naraları atıyor. Bu zavallılığa ve haysiyet düşüklüğüne şaşmamak elde değil. Bu arada müthiş bir buluşla iki tanım attılar ortaya: “Yoldaş medya” ve “Candaş medya.”
      Yoldaş tanımını bazıları “solculararası dayanışma” gibi tanımladı. Bu arada bir dedikoduya göre de Başbakan’a istihbarat örgütleri “Bazı medya patronları bir araya gelmiş” bilgisini vermişler. Başbakan’ın da bunu ciddiye alarak “yoldaş medya” tanımını kullandığı söyleniyor. Candaş tanımını ise Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasına bağlayanlar var. Her ikisinin de ne kadar yapay ve saçma olduğu her halde aklı başında herkes tarafından görülüyordur.
      İşin bir de komik tarafı var. Önce Metin Tumluer aradı. Tumluer’i Atatürk’ün gizli vasiyetinin peşinde koşmasından tanırsınız. Dedi ki “Candaş medya diyorlar. Yoksa siz misiniz?” Güldük karşılıklı.
      Sonra Bahattin Yücel arayıp “Bana bak, candaş medya diye seni kastediyor olmasınlar” demez mi?
      İnanın böyle bir şeyi asla sahiplenmek istemem. Neme lazım, durup dururken başımı derde sokmanın gereği yok ki...
      ***
      Kılıçdaroğlu en çok Genelkurmay’ın işine yaradı
      Deniz Baykal’la ilgili görüntülerin ortalığa çıkmasının üzerinden neredeyse bir ay geçti. Bu süre içinde pek çok gelişme yaşadık. En önemlisi Türkiye’nin siyasi dengeleri sarsıldı, iktidar ilk kez “sandıkta gönderilme” tehlikesinin varlığını sezdi. Kamuoyunun bir bölümü “Bu iktidarı gönderecek gücümüz varmış meğer” diye düşünmeye başladı.
      Ama arada sanıyorum kimsenin dikkatini çekmeyen bir şey daha oldu.
      Genelkurmay ya da Türk Silahlı Kuvvetleri uzun bir sürenin ardından ilk kez birkaç hafta rahat nefes aldı.
      Yandaş medya ve maskeli faşistler CHP’nin arkasına aldığı rüzgârdan paniğe kapılıp partinin yeni Genel Başkanı’nı yıpratma telaşına düşünce Türk Ordusu’na yönelik küfürler, hakaretlere de ara verdiler.
      O gün bugündür Ordu aleyhine atılmış manşet, yazılmış ağır bir yazı yok.
      Tabii bu uzun sürmez. Kılıçdaroğlu haberleri biraz azalsın, aynı şey tekrar başlayacaktır.
      ***
      Tavukların hakları
      Liberal Parti Genel Başkanı Cem Toker kısacık bir mesaj göndermiş. Sizinle paylaşmak istedim. Şöyle diyor Toker:
      “Başbakan Erdoğan, ‘Dinlemelerle ilgili yasal düzenleme yapılacak mı?’ sorusu üzerine Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı’nın bu konuyla ilgili çalışma yaptıklarını bildirmiş. Bu haber, bireysel hak ve özgürlüklerimizi en kutsal değerlerimiz olarak tanımlayan biz liberalleri mutluluktan havaya uçurdu. Mudurnu Tavukçuluğun ‘tavuk hakları yasası’ hazırlaması gibi bir şey!”
      ***
      Brezilya, Başbakan’a, “Sanayiye yaptığı katkılar” nedeniyle altın kaplama nişan vermiş. İşsiz sayımızı gördükten sonra nedense akıllara Başbakan’ın “Tenekeyi altına boyasan da teneke tenekedir” sözü geliyor! (Gani Yıldız)
      Can ATAKLI
      Vatan

      Posted: 29 May 2010 09:24 AM PDT

      Alex de Souza’nın memleketi Brezilya’ya giden ve Beşiktaşlı Bobo tarafından karşılanan Başbakanımız, kendisine madalya takılan törende, “Bu vesileyle, Türkiye-Brezilya ilişkilerine ışık tutmuş olan Abdurrahman Efendi’yi yad ediyorum” dedi.
      E merak ediyor insan...
      Kimdir bu Abdurrahman?

      ¡
      Sene 1865... “İzmir” ve “Bursa” isimli iki Osmanlı gemisi, Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na çıkacak, Afrika’yı dolaşıp, Basra Körfezi’ne gidecektir. Abdurrahman Efendi, bu gemilerin “kadı”sıdır. Brezilya’ya uğrarlar, Rio de Janeiro limanına demir atarlar. Rio’da Afrika’dan köle olarak getirilmiş, zenci Müslümanlar vardır. Brezilya devleti, bu kölelere “din baskısı” yapmaktadır. Abdurrahman, kölelere acır, Brezilya’da kalır, hepsine dinini öğretir,4 sene sonra İstanbul’a döner ve hatıralarını yazdığı “Brezilya Seyahatnamesi”ni kaleme alır.
      ¡
      Dolayısıyla, “Brezilya Seyahatnamesi”ni okuyan herkes, Abdurrahman Efendi’yi sevgiyle yad eder.
      ¡
      Ancak, hatıralarını kaleme alan biri daha vardır! O gemilerin mühendisi, Faik.
      ¡
      “Türk Denizcilerinin İlk Amerika Seferi” isimli kitabında, şöyle anlatır.
      ¡
      Sene 1865... “İzmir” ve “Bursa” isimli iki Osmanlı gemisi, Akdeniz’den Atlas Okyanusu’na çıkacak, Afrika’yı dolaşıp, Basra Körfezi’ne gidecektir. Bağdat Kadısı Abdurrahman Efendi, Bahriye Kadısı olarak tayin edilir ve bu gemilere atanır. Akdeniz’i geçerler, Cebelitarık Boğazı’ndan çıkarlar, ki, bi fırtına bi hortum, rotayı kaybederler. .. Git babam git, aha Afrika sahilleri diye, yanlışlıkla taaa Brezilya’ya çıkarlar iyi mi... Rio de Janeiro limanına demir atarlar. Tabii, giriş izinleri olmadığı için, Brezilyalılar “Birader siz kimsiniz?” der, “Kardeş, yanlışlık oldu, fırtına geçsin kaçıcaz” cevabını verirler. Karaya inmeleri yasaktır... Rio’da köle Müslümanlar vardır. Bizim levendlerin gemide namaz kıldığını görünce, ufak ufak yanaşırlar, bakarlar ki, kılık kıyafet itibariyle “ulema” var, Abdurrahman Efendi... “Şeyh” filan demeye başlarlar, küçük küçük hediyeler getirirler. Fırtına geçer, gemiler yola çıkmak üzeredir... Abdurrahman Efendi’nin zaten Bağdat’ta hayatı kaymış, Basra gözünde büyüyor, e burda da el üstünde tutuluyor, üstüne cam gibi kızlar filan, “Ben kalıyorum abi” der... Kriz çıkar... Kaptan izin vermez, çünkü Brezilya yasalarına göre, karaya ayak basması yasaktır. Ne olur biliyor musunuz? Abdurrahman, araziye uyar... Evet, gemiden kaçar, sırra kadem basar... Kaptan, liman yetkililerine haber verir, “Bizim kadı kaçtı, yakalayın” der... Ararlar, tararlar, kadı yok... “İhbar etme” görevini yerine getiren kaptan suçsuz bulunur, gemilerin ayrılmasına izin verilir, gemiler demir alır, Abdurrahman Brezilya’da kalır.
      ¡
      Faik’in hatıraları burada bitiyor... Abdurrahman’ın hatıralarından öğrendiğimize göre, şehir şehir dolaşır, evlenir, 4 sene sonra sıkılır, İstanbul’a döner, “Brezilya’da tanıdıklarım var, ticaret ilişkileri sağlayabilirim” der. Kimse sallamaz... O da oturur, “Brezilya’yı nasıl Müslüman yaptığını” anlatan kitabını yazar, kendi kendini “ulema” ilan eder.
      ¡
      Başbakanımızın, “yad ediyorum” dediği Abdurrahman, işte bu.
      ¡
      Kadere bakın ki, Abdurrahman İstanbul’a döndü ve ciddiye alan olmadı... Başbakanımız da, Brezilya’dan dönene kadar, son kamuoyu anketlerine göre, İstanbul’u ve Ankara’yı kaybetti!
      ¡
      Bakalım, Arjantin’de neler olacak...
      İster misin, Şili’yi de fethedeyim derken Kayseri’yle Konya’yı da kaybetsin.
      Yılmaz ÖZDİL
      Hürriyet

      Posted: 29 May 2010 08:57 AM PDT

      Gerek kaset komplosu sonucu CHP’de anketlere yansıyan oy sıçraması, gerekse hükümetin uranyum takası konusunda İsrail’den sonra ABD’yi de kızdırması, AKP yanlısı yazarların her gün yeni bir komplo teorisinin ortaya atılmasına yol açıyor.
      Bugün de Mehmet Altan ve Okan Müderrisoğlu iki yeni komplo teorisi geliştirdiler. Mehmet Altan Star’daki başyazısında Baykal’a komplonun bir İsrail operasyonu olabileceğini yazdı. Sabah Ankara temsilcisi ve yazarı Okan Müderrisoğlu ise, uranyum takası anlaşmazlığı sonucu Amerikalıların yeni ittifaklar kurabileceğini, bu durumda başlatılacak bir “psikolojik harekata” karşı MİT’in uyanık olması gerektiğini yazdı.
      Mehmet Altan’ın bugünkü yazısının olan biteni İsrail’e bağladığı bölümü şöyle:


      Sabahleyin kulağı delik Ankaralı gazeteci dostum, Baykal’ı aniden der dest eden operasyonun “İsrail’in işi” olabileceğini söyledi.
      Ona göre, Baykal’ın kaset vasıtasıyla apar topar gönderilmesi, Kılıçdaroğlu’nun gelmesi, CHP’nin “iktidara yürüyen” büyük bir umut olarak sunulması ve Ergenekoncu işbirliği sinerjisinin bu partide yoğunlaştırılması İsrail’in etkin olduğu bir operasyondu.
      Böylece...
      Bir taraftan CHP ve MHP ile AK Parti iktidarına ayar verilecek, öte yandan da “One Minute”un rövanşı alınacaktı...
      Ayrıca amaçlandığı gibi bir CHP-MHP Koalisyonu, huzursuzluk duyulan “Türkiye-İran” ilişkilerini de yeniden tanzim edecekti.
      “Kemalist laiklik” çizgisi, siyasetteki hâkimiyetine yeniden kavuşacaktı...
      Öğleden sonra bu yorumu naklettiğim, sokakların nabzını elinde tutan bir başka tanıdığım ise “halk arasında da böyle şeyler” söylendiğini belirtti…
      Okan Müderrisoğlu’nun bugünkü yazısının “psikolojik harekata” karşı MİT’i uyardığı son bölümü ise şöyleydi:

      …ABD yönetimi ve etkili Yahudi lobisindeki "hayal kırıklığı" nın olası yansımalarını da düşünmek zorundayız. Çünkü bu duygusal tepki, genelde Türkiye'ye, özelde Hükümet'e bakışı etkileyebilir. Hatta Amerikalılar, BM Güvenlik Konseyi'ne taşıyacakları "İran'a Yaptırım Dosyası" na Ankara'nın "evet" dememesi halinde, "stratejik işbirliğini gözden geçirmeyi" savunacak uçlara savrulabilir. İşte o andan itibaren, yaklaşan seçim ortamı da gözetilerek Türkiye'de yeni ittifaklar kurulabilir. Alternatif siyasi oluşumların güçlendirilmesi adına "mubah" gösterilecek bazı faaliyetler ivme kazanabilir. Bu noktada, yeni MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve ekibine düşen öncelikli görev, içeriden ve dışarıdan yönelecek "psikolojik harekâta" karşı Türkiye'nin uyanık tutulması, karşı önlemlerin alınmasını temin etmek olmalıdır.”

      Odatv

      Posted: 29 May 2010 08:13 AM PDT

      CHP Parti Meclisi’nin (PM) ilk toplantısında Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyeleri belirlenirken, Genel Sekreterliğe Önder Sav yeniden seçildi.
      MYK şu isimlerden oluştu:
      Önder Sav, Süheyl Batum, Gülsün Bilgehan, Gaye Erbatur, Mevlüt Coşkuner, Turgut Dibek, Mahmut Duymak, Gökhan Günaydın, Hüseyin Karakoç, Ali Koçal, Abdullah Özer, Berhan Şimşek, İzzet Çetin, Tekin Bingöl, Haluk Koç, Şahin Mengü, Hakkı Suha Okay, Umut Oran, Faik Öztrak, Abdülrezzak Erten.
      20 üyeli MYK’da 12 milletvekili bulunuyor.
      MYK seçiminde en göze çarpan konu; Gürsel Tekin isminin üyeler arasında yer almamasıydı.
      Peki, Gürsel Tekin gibi, İstanbul İl Başkanlığı’nda rüştünü ispatlamış bir isim neden MYK’da yer almadı?
      SAV’IN PARTİDEKİ HAKİMİYET MÜCADELESİ
      Net olarak yazalım: Gürsel Tekin’in ismini Önder Sav çizdi.
      Gürsel Tekin-Önder Sav arasındaki çekişme kurultay sırasında ayyuka çıkmış, Parti Meclisi listesi hazırlama konusunda büyük bir mücadele yaşanmıştı. Sonuç olarak; Önder Sav etkisinin net olarak göründüğü bir listeyle Parti Meclisi oluşturuldu.
      Gürsel Tekin, yenilik getirecek bir kadronun oluşmadığı düşüncesi ve PM listesinde Sav ekibinin ağırlık kazanması üzerine, ilk başta İstanbul İl Başkanlığı’nda kalmak istedi. Ancak Önder Sav’ın kurultay sonrası kendisini bu görevden alacağı düşüncesiyle, bu kararından vazgeçti.
      Gürsel Tekin’in üstünün çizilmesinin nedenlerini daha iyi anlamak için CHP’de aslında neler yaşandığını doğru bilmek gerek…

      HAKKI SUHA OKAY KILIÇDAROĞLU’NA ALTERNATİF Mİ
      MYK üyeleri arasında yer alan Hakkı Suha Okay ismi çok önem arz ediyor burada… Okay, CHP’nin basınla ilişkilerinden sorumlu genel başkan yardımcısı oldu.
      İşte tam da burada Önder Sav’ın geleceğe dair planı ortaya çıkıyor.
      Odatv’nin kulislerden edindiği bilgilere göre; Hakkı Suha Okay ismi Önder Sav tarafından Kılıçdaroğlu’na alternatif olarak hazırlanıyor. Buna göre; Okay basından sorumlu isim olarak medyayla ilişkilerini güçlendirecek. Eğer Kılıçdaroğlu’nun başındaki CHP, referandum ile genel seçimlerde başarılı olamaz ise, Hakkı Suha Okay ismi genel başkan adayı olarak devreye girecek.
      Evet, CHP’de kapalı kapılar ardında büyük kazanlar kaynıyor. Ve açıkça görünüyor ki; Önder Sav parti içinde son sözü söyleyen kişi olmak için var gücüyle çalışıyor. Hem PM hem de MYK düşünüldüğünde, bu mücadelede Önder Sav 2-0 önde görünüyor.
      KILIÇDAROĞLU NEDEN SESSİZ
      Asıl herkesin merak ettiği ise şu: Kemal Kılıçdaroğlu tüm bu yaşananlara neden sesini çıkarmıyor? Bu soru net olarak cevap bulmuş değil, ancak Kılıçdaroğlu’nun kendi özel kalemini bile değiştiremediği konuşuluyor.
      Şimdi gözler Salı gününe çevrildi. CHP’de Salı günü TBMM Grup Başkanvekilliği seçimi var.
      Parti kulislerinde bu seçimin aslında kongreden sonra yapılacak ilk Deniz Baykal-Önder Sav kapışması olacağı söyleniyor.
      Önder Sav’ın adayına karşı, parti içindeki Baykal’a yakın isimlerin de bir adayı öne süreceği konuşuluyor.
      Bununla birlikte; CHP İstanbul örgütüne yeni üye olmaya çalışanlara zorluklar çıkarıldığı da gelen duyumlar arasında…
      Odatv

      Posted: 29 May 2010 08:01 AM PDT

      Ilımlı İslamcılar, ölümlerin, iş kazalarının nedenlerini buldular:
      ''Takdir-i ilahi...''
      ''Kader...''
      Son günlerde ortaya çıkan çeşitli ''facia''lar karşısında bu türden sözleri çok sık duymaya başladık. Önlem alacakları yerde kendi suçlarını, çaresizliklerini Tanrı’ya yükleyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyorlar.
      Beyinleri yeşil sarıklı, kara çarşaflı tüm siyasal İslamcıların sıkıştıklarında başvurdukları bir yöntem, bir can simidi bu. Köktendincilerin işbaşında olduğu tüm İslam ülkelerinde geçerli bir kural...
      Örneğin, geçmiş yıllarda dünyanın her yöresinden ''hacı'' olmaya gelip, içtenlikle Mina'ya koşan insanların, ''organizasyon' ' bozukluğundan dolayı, birçok kez ölüme gidişleri karşısında, Suudi Arabistan Hac Bakanı aynı kalıplaşmış sözcükleri kullanarak, büyük bir pişkinlik ve vurdumduymazlı k içerisinde, masum kişilerin yaşamlarını yitirmelerini ''takdir-i ilahi''ye (Tanrının kararı) bağlamıştı.
      Bu kör inanç ve şeriat yasaları ile toplum yaşamına yön vermeye çalışan Suudi Arabistan yöneticileri daha düne kadar “namahrem” oldukları gerekçesiyle, yangından kaçmaya çalışan genç kızları kurtarmayıp, ölüme terk ediyorlardı. Yıllardan sonra çıkardıkları bir yasa ile bu mantıksız, vahşet uygulamasına son verdiler.
      Hiç unutmuyorum, bir zamanlar aynı gerekçeyle, Türkiye’de de Kuran kursu öğrencisi beş küçük kızın denizde boğulmasına seyirci kalınmıştı.
      Dünyaya şeriatın penceresinden bakan bu karanlık düşünceli yobazların, akıllara durgunluk veren mantığına göre, o zavallı yavrulara dokunmak günahtı ve azgın dalgalar arasında ölüme gitseler bile, kimse onlara yaklaşamazdı.
      Nitekim kıyıdaki dinciler kimseyi onlara yaklaştırmadılar. Yardım etmek isteyen erkekleri engellediler. Oradaki insanlar, küçücük çocukların sularda çırpınarak boğulmalarını çaresizlik ve gözyaşları içerisinde izlemek zorunda kalmıştı.
      Bu ilkel, mistik, dinci anlayış günümüzde Zonguldak maden işçilerinin ölümünde de ön plana çıktı.
      İşçilerin iş ve çalışma koşulları iyileştirilip, bu türden felaketlerin önüne geçileceği yerde, en yetkili ağızlardan işçilerin ölümü “kader” olarak açıklandı.
      “Son beş ayda yaşanan üç kazada 60 kişi yaşamını yitirmiştir.10 Aralık 2009'da Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesindeki bir maden ocağında meydana gelen göçük sonrası mahsur kalan 19 işçi hayatını kaybederken, 22 Şubat 2010’da Balıkesir'in Dursunbey ilçesinde meydana gelen grizu patlamasında 13 madenci hayatını kaybetmiştir. Türkiye'de 1983-2009 arasında meydana gelen 13 büyük maden kazasının 10'u grizudan kaynaklanmıştır. Türkiye Taşkömürü Kurumu verilerine göre 1955 yılından bu yana meydana gelen iş kazalarında 2 bin 687 işçi öldü, 326 bin 321 işçide yaralanmıştır.” (T M M O B
      Kimya Mühendisleri Odası Bülteni)
      Oysa taş kömürü, dünyanın birçok ülkesinde çıkarılmakta ama bu türden felaketlerle karşılaşılmamaktadır. Bu olaylar sadece bizim ülkemizde yaşanmaktadır.
      Bu bir rastlantı mıdır?
      “Kader” midir?
      Yoksa “takdir-ilahi midir?”
      Kısa ve öz söyleyelim: Hiç birisi değildir. Bu ölümlerin kaderle, maderle bir ilişkisi yoktur.
      Ölümlerin tek nedeni İş yerlerinin özelleştirilmesi, taşeronlaştırılması, kazanç hırsının insandan önce gelmesi, ilkellik, ihmal, teknolojik yetersizliktir.
      Özelleştirilen ve deneyimsiz taşeronlara verilen kömür ocaklarında iş güvenliği sağlanamamakta, daha çok kâr, daha çok ürün elde etme isteği tüm değerlerin önüne geçmektedir.
      Oysa her şey insan için vardır. Her şey insan içindir.
      Her şeyin başı insandır.
      Yüreğinde sevgi kırıntısı bulunmayan çağ dışı din bezirgânlarını Mustafa Kemal Atatürk şu sözlerle eleştirir:
      ''Bizi yanlış yola sevk eden habisler, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep bu din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir.''
      “Dünyada her şey için, medeniyet için, muvaffakıyet için, hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit (yol gösterici) aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir…”
      Atatürk'e göre en gerçek, en doğru tarikat ''uygarlık tarikatı''dır. Dinsel tarikatçılık, ülkeleri ''yanlış yollara sevk eder'', çıkmazlara götürür. Çünkü dinlerin egemenlik kurduğu, şeriatın “mürşit” olduğu toplumlarda akıldan, bilimden söz edilemez, ilerleme sağlanamaz.
      Gerçekleri ve doğruları sadece kutsal kitaplarda arayan, sorunların çözümünü sadece göklerden bekleyen bir siyasal yönetim, ilerlemeyi gerçekleştirip, çağdaş uygarlığı yakalayabilir mi, bu mümkün müdür?
      ALİ ERALP

      Posted: 29 May 2010 07:21 AM PDT

      Kaset skandalının patlak vermesiyle birlikte CHP on gün gibi kısa bir sürede "tarihi" değişimler yaşadı. Kaset olayını organize edenlerin CHP'yi parçalayıp küçültmeyi mi, yoksa tek parça halinde "dönüştürmeyi" mi hedeflediklerini bilmiyoruz.
      Küresel güçler için en kritik aşama olan anayasa değişikliği öncesinde böyle bir olayın patlak vermesi, ortada CHP'yi etkisiz kılma planının olduğunu düşündürüyor. Bu plan, kadroların partiye sahip çıkması, bölünmenin önüne geçilmesi ve Deniz Baykal'ın  çeşitli hatalarla bezeli de olsa temelde akıllıca taktikleriye başarısızlığa uğratılmış olabilir.

      Ya da "küresel güçler CHP'yi sinsice kuşatıyor" diyenler haklıysa, CHP'de uzun vadede bir kimlik değişimi ortaya çıkacak, kimilerinin erkenden söylemeye başladığı gibi "Kürt sorunu" denilen şey bu kez de CHP'nin başına musallat edilecektir. Böyle bir süreçte, "değişim", "açılım" "demokrasi", "ötekileştirmeme" gibi pırıltılı kavramlara kapılıp "açılım" bataklığına sürüklenen AKP'nin misyonu bu kez de CHP'ye yüklenecek demektir.
      Bütün bunları zaman gösterecek ama eğer politika, elle tutulur gerçekler üzerinden öngörülebilecek bir şeyse, şu anda CHP'nin temel ideolojisinden sapma gibi bir durum görünmemektedir. Ne Kemal Kılıçdaroğlu'nun kurultay konuşması, ne de ortaya çıkan yeni parti yönetiminin yapısı böyle bir yoruma cevaz vermemektedir. 
      Olan şudur:
      Kaset olayının tetiklediği gelişmelerle birlikte Baykal'ın sadece kişisel karizması ve belagatıyla ayakta tuttuğu "ulusalcı" çekirdek kırılmış, onun yerine CHP, çeşitli tarihsel kesitlerde olduğu gibi bir "ittifaklar partisi" olmaya yönelmiştir.
      Önce bu gerçeği kabul etmek gerekiyor.
      "Ulusalcı çekirdeğin" kırılması, bazılarının zannettiği gibi "Ergenekoncu" diye yaftaladıkları insanlar için dünyanın sonu değildir. Deniz Baykal'ın "Ergenekon" adı altında sahneye sürülen milli güçleri yok etme planına gösterdiği kararlı direnç, bu ülkenin yurtseverlerince asla unutulmayacaktı r ama bir türlü kitleseleşemeyen, iktidar alternatifi  yaratamayan, toplumun farklı kesimlerine açılamayan bir muhalefet partisi de AKP'nin sonsuza kadar iktidarda kalmasının adeta sigortası haline gelmişti. Belagatı yüksek ulusalcı söylemlerle Oran sitesinden çıkamayan bir Baykal, AKP'nin pek işine gelmekteydi. 
      Merak eden varsa açıkça söyleyelim ki "Ergenekon" soytarılığının mağdurları olarak, Baykal'ın söylemleriyle içimiz soğusa da bu gidişatın daha uzun yıllar Silivri'de yatmak anlamına geldiğini de biliyorduk. Çünkü olay, "Ergenekon'un savcısı- Ergenekon'un avukatı" daraçısında sıkışıp kalmıştı. Baykal ile Erdoğan'ın kişisel çekişme meselesi haline gelmiştik, Silivri'deki büyük haksızlığı toplumun geniş vicdanına yansıtamamaktan muzdariptik. 
      CHP'nin kapılarının, (çıkış hedefi henüz aydınlanmamış bir komplonun sürüklemesiyle de olsa) yelpazenin değişik renklerine açılması, ulusalcıları çok da tedirgin edecek bir şey olarak algılanmamalıdı r.
      Bu, CHP'nin yapı olarak kendi sınavıdır ve ulusalcıları politikanın pratik zemininde çok da ilgilendiren bir şey değildir. CHP, neticede tarihsel kökleri olan kurumsal bir partidir; manevra kabiliyeti tahmin edilenden fazladır ve tarihinde daha önce bu tür "esnemeler" mevcuttur.
      Küresel güçler, gerçek gladyo ve onların yerli işbirlikçilerinin  kobayı haline getirilmeye çalışılan bizler açısından önemli olan, toplumda AKP iktidarına karşı dalgalar halinde yükselen tepkinin eldeki en uygun dinamiğe kanalize edilmesi, Türkiye'nin başına musallat edilmiş olan bu ihanet şebekesinin bir an önce uzaklaştırılmasıdır. 
      Kemal Kılıçdaroğlu'nu CHP liderliğine getiren hızlı sürecin nasıl yorumlanması gerektiği konusunda ulusalcı çevrelerde kafalar karışıktır.
      Çok sayıda bilinmezi barından böyle bir ortamda sağlıklı değerlendirme yapmak zorlaşmaktadır. An itibarıyla,
      "Deniz Baykal'ın CHP'yi küresel planlar çerçevesinde dizayn etmek isteyenlerce tasfiye edildiği,  CHP'nin bundan sonra  kurucu felsefelerinden uzaklaşıp bir etnik kimlikler partisine dönüştürüleceği" görüşü ağırlık kazanmaktadır.
      Böyle toptan bir bakış içerisinde, Kemal Kılıçdaroğlu'nu liderliğe taşıyan güçlü dip dalganın barındırdığı dinamikler ve bu dip dalgayı bütünsel olarak bir "kadife devrim" diye niteleyip kenarara çekilmenin getireceği yalnızlaşma tehlikesi gözardı edilmektedir. 
      CHP'nin bir ittifaklar partisine dönüşmesi, kuşkusuz ulusalcılar; milliyetçiler ve Kemalistler açısından teorik olarak arzu edilebilecek bir tablo değildir ama şunu da herkes bilir ki tarihte bazen "bir adım ileri ,iki adım geri" taktiği kaçınılmaz olmaktadır.
      Örneğin şu an, seçim barajının kaldırılıp çok parçalı bir Meclis yapısının ortaya çıkmasını mı isteriz, yoksa AKP'nin yüzde 40'ın üstüne oy aldığı bir tek parti oluşumunu mu?
      Birincisini tercih ettiğimizde, bölücü ve etnik kimlikçi partilerin de Meclis'e girmesi kaçınılmaz olacaktır ama biz buna rağmen AKP'nin bir dönem daha tek başına iktidar olmasını değil, çok parçalı bir Meclis'i ve koalisyon hükümetini tercih ederiz. AKP'nin bir dönem daha tek başına iktidar olması, her şeyin sonu demektir çünkü. 
      Aynı şekilde, CHP'nin gövdeyi esnetip kapıları açmasıyla içeriye ister istemez hoşa gitmeyen tiplemeler da dalacaktır.
      Nitekim belirlenen yeni Parti Meclisi'de ikinci cumhuriyetçisinden küresel ekonomicisine bir çok figür yeralmıştır. Böyle şablon tiplemeleri bu süreçte sineye çekmekten başka çare görünmemektedir.
      En kötüsü, ülkenin geçtiği bu kritik süreçte CHP'nin parçalanması, küçük küçük partilere ayrılması ve 2011 seçimine darmadağın gidilmesi olurdu. Milli güçlerin kafalarındaki ideallere bütünüyle uygun bir yapılanmayla seçime gitmek ve geniş kitlelerle kucaklaşmak gibi bir şansları mevcut konjonktürde yoktur. Darmadağın olunmuştur, gücü bir noktada toplama imkânı kısa vadede görünmemektedir. Bu durum, CHP'yi (ve de MHP'yi) en kritik iki seçimin arifesinde milli güçler için tek adres haline getirmektedir. 
      Yukarıda sözünü ettiğimiz kafa karışıklığı, CHP'de yaşananların "küreselcilerin yeni bir tezgâhı" olarak algılanması vs. ulusalcılar için bir tehlike zeminini de beraberinde getirmektedir. Bu tehlike, ırkçılık bataklığına iteklenip marjinalleşmektir.  Ulusalcılar için temel bir hassasiyet noktası olan "etnik kimlik" meselesi CHP'deki yeni süreç bağlamında kimilerince kaşınmaktadır. 
      Somut örneklerle konuşmak gerekirse örneğin şu günlerde ulusalcı çevrelerde "falanca Kürtçü'ymüş", "Filanca Kürt alevisiymiş", "O'na zaten Dersimli Kemal" diyorlarmış" , "Gürsel Tekin'in PKK'lılarla arası iyiymiş" gibi dedikodular seslendirilmektedir .
      Son derece tehlikeli konuşmalardır bunlar. Hem haksız, hem provakatif, hem de sorumsuz yaklaşımlardır.
      Böyle söylemleri genele yaymak isteyenlerin ulusalcıları ve milli güçleri "ırkçı" ve "faşist"  gibi göstererek marjinalleştirmekten başka amacı olamaz. Bu ülkenin ulusalcı ve milliyetçilerinin kimsenin etnik kökeni, dini inancı ve mezhebiyle bir alıp veremediği olmamıştır, olamaz.
      Tayyip Erdoğan Kürt ve Alevi değildi de ne oldu?
      Abdullah Gül Anadolu'nun bağrından çıktı da ne oldu? 
      Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin konusunda ulusalcı çevrelerde taraftar bulabilen bu tür çirkin söylemler son derece tehlikelidir.
      Örneğin, Diyarbakır Barosu Başkanı Seçkin Tanrıkulu'nun CHP Parti Meclisi üyeliğine getirileceği söylentisi de bir sis bombası gibi ortaya atılmış, aslı astarı olmayan böyle bir söylenti üzerinden ulusalcı kesimde tepki örgütlenmiştir.
      Kimilerinin de bu oyuna geldiklerini maalesef üzülerek gördük. 
      Biraz itidal, biraz sabır ve biraz olanlardan ders çıkarma...
      İhtiyacımız olan tek şey bu...
      Fatma Sibel Yüksek - Açık İstihbarat

      You are subscribed to email updates from Ajans Medya Takip
      To stop receiving these emails, you may unsubscribe now.
      Email delivery powered by Google
      Google Inc., 20 West Kinzie, Chicago IL USA 60610


      Your message has been successfully submitted and would be delivered to recipients shortly.