Loading ...
Sorry, an error occurred while loading the content.
 

küçük seydalar diyarı

Expand Messages
  • CIHADI EKBER
    Hakimin son sözü kulaklarında çınlıyordu: “…tahliyesine...” Gözlerini yumdu ihtiyar adam. Yaşı 80’i aşmıştı. Hayatın çemberinden
    Message 1 of 1 , Mar 30, 2005
      Hakimin son sözü kulaklarında çınlıyordu: “…tahliyesine...” Gözlerini
      yumdu ihtiyar adam. Yaşı 80’i aşmıştı. Hayatın çemberinden geçmiş; acısıyla
      sevinciyle gelmişti bu günlere. Serbestti artık. Kuşlar kadar özgür, kuşlar
      kadar rahat…
      Karşısında henüz bıyıkları terlememiş gence takıldı bakışları... Torunu
      yaşındaydı. Sonra diğerlerine kaydı gözleri. Yağız delikanlılardı yol
      arkadaşları. Kimi 30 arası yiğit ve mü'min gençler…
      Dışarıya baktı. Temmuz sıcağı kavuruyordu her tarafı. Ring, buram buram
      asfalt kokuyordu. “ Bu gençler olmazsa, asla dayanamazdım” diye geçirdi
      içinde. Sonra gözleri iri taneli tesbihlerine odaklandı. Oturduğu yerden
      sekiz ay öncesine uzandı.
      Yöresinde meşhur bir mollaydı. Yıllarını ilme feda etmiş, ilimle meşgul
      olmuş kıymetli aziz bir molla… Yöre örfünce “Seyda” derlerdi. Edep ve hürmet
      kokan ifadelerle. Birçok Faki yetiştirmiş, yöredeki birçok saygın mollaların
      hocalığını yapmıştı. İlim deryasıydı. On iki ilmin birçok kitabının
      “metin”lerini ezbere bilirdi. Birçoğunu da bu yaşına rağmen, hâlâ
      unutmamıştı. Onun için Arapça, sarf, Nahiv gibi ilimler çocuk oyuncağıydı.
      Sonra bir gün elleri kelepçelendi. İlmine, yaşına bakılmadı. Hakaretlere
      maruz kaldı. Soluğu cezaevinde aldı. Her şey bir anda oluverdi. Rüya sandı.
      Uyanırım dedi, nafile…
      “İrfansız ilim” dedi kendi kendine. “Susuz ağaç gibidir. Heybetli; ama kuru
      bir ağaç. Tıpkı benim gibi. Bir muhasebeye daldı ihtiyar seyda. Neden
      okumuştu yıllar boyu acaba? “Desin” diye mi? Ya gözlerinin, kalbinin yolda
      olduğu beklentileri… Onlara ne demeliydi? Haydi “Mal” dan vazgeçti, ya
      hubb-u cah… Halkın gönlü… “Vah amellerime” diye düşündü. “Bir ömrü harap
      ettim.”
      Yanaklarından iki damla yaş süzüldü yaşlı seydanın. Sakalları ıslandı.
      Şiddetli bir ıstırabın pençesinde kıvranıyordu. Bir hesaplaşmadır
      yaşanıyordu iç aleminde. Layık olmadığı bir paye biçilmişti kendisine:
      Lider… İsyana müsebbib… Yıllar var ki gizliden gizliye sıkıntısını çekmişti
      bu anı yaşamanın. İstemese de biçilmişti ona bu kaftan. Giymedi, giydirildi…
      ilahi ikaz mıydı bu yaşında gelen? “Rabbim! Sana sığınıyorum aczimden,
      çaresizliğimden. Bağışla!...”
      Düşüncelerinde cezaevinde ilk girdiği günler canlandı. Şaşkındı. Gençlerle
      doluydu cezaevi. Allah’ın davasını yaşamak ve yaşatmayı gaye edinmiş
      gençlerle… Yüreği İslam için atan, cami ve cemaati ihya eden gençlerle…
      Zindanı ve şehadeti göze alan gençlerle… Ebedi bir alemin gizli iklimine
      vurulan gençlerle…
      Zaman kevgirde durmadı. Su misali aktı. Geçmez denen günler geçti. Bugünlere
      geldi seyda. Arkasında birçok tablo bıraktı hatıralardan: Su mu içecekti,
      hazır bulurdu yanı başında. Abdest mi alacaktı, biri ibrik tutardı
      gençlerden, biri de leğen koyardı önüne. Namaz mı kılacaktı, alnını
      öpercesine seccadesi hazırdı. Çift camlardan görüş yapardı.
      Ayakta duramazdı onca zaman. İskemlesini genç bir el hazırlardı her daim.
      Sendelese gençler tutardı anında. Sıcak olsa, ona yelpaze olup eserdi
      Yusufiler. Elleri sıcak sudan soğuk suya değmezdi. “İhlasınız, beni ne çok
      sevindiriyor, fedakârlığınız, size layık kardeşliğiniz, gözlerimi
      yaşartıyor, yüreğimi diriltiyor, ilme iştiyakınız, beni eski günlerime
      götürüyor…”
      Önlerinde durdu mu kıbleye, başını bulutlarda hissederdi ihtiyar seyda.
      Garip bir lezzet duyardı zindan namazlarından, cemaatinden, hengamından…
      Asr-ı saadet ikliminde mi yaşıyordu ne? Neden daha önce dışarıdayken bu
      lezzeti tatmamıştı ibadetinde? Neden, neden? “Ah, nedenler, niçinler!” dedi
      içinden.
      Ya şimdi ne olacaktı? Bu saadet ikliminden ayrılmak… Nasıl alışacaktı? Bir
      daha böylesi talebeleri nerede bulacaktı? Yusufi talebeler.
      Gittikçe, ring, cezaevine yaklaşıyordu. Fakat o farkındaydı her tekerlek
      dönüşüyle atlas iklimden uzaklaştığının. Nihayet vardılar cezaevine. Bir
      muştu kapladı zindanı: “Âziz ve kıymetli seydamız, tahliye olmuş.
      “Sevinçler; tekbirlerle ilan edildi: Haykırdı dillerde yüce Yaratan’ı
      büyükleyen sözcükler: “Allah’u Ekber, Allah’u Ekber, Allah’u Ekber!”
      Eşyaları toplandı ihtiyar seydanın. Ağır ağır merdivenlerden indi. Koğuş
      sessizlik denizinde yüzüyordu. Gözlerde sevinç, gönüllerde burukluk okudu.
      Bir şeyler yapmalı, bir şeyler söylemeliydi. Toplanmış duran Yusufilere
      baktı:
      -Evlatlarım, dedi. Hakkınızı helal edin şu aymaz ihtiyara. Hayatımın kuru
      iklimine mana yükleyen siz “Küçük seydalarım”, ilmin irfansız, gecenin
      namazsız, dilin zikirsiz, zindanın sabırsız, hayatın gayesiz olamayacağını
      öğrettiniz bana. Yaşlı kalbime hayat verdiniz. İlimdeki hevesiniz, ihlastaki
      gayretiniz edebiniz, ahlakınızla siz, günümüz çirkefliği içinde, Allah’ın
      zindan kutusunda gizlediği elmaslarsınız. İlim tedrisatınız, Kitab-ı Kerim’i
      okuyan güzel sesleriniz içinde, Tuba bahçesinde kuş cıvıltıları altında
      gezer hissederdim kendimi. Sakın… sakın vazgeçmeyin yürek davanızdan.
      Azıksız çıkmayın bu sabır ve irfan mektebinden. Işık bilin ki doğacaktır
      gafil gönüllerde. Yeter ki sabredin, sebat edin. Şafak yakındır, benim irfan
      mektebimin küçük seydaları!...
      “O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini
      yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlerdir.” (Al-i İmran Suresi: 134)

      _________________________________________________________________
      Real-time chat with your friends - Free download - MSN Messenger
      http://messenger.msn.com/?mkt=tr
    Your message has been successfully submitted and would be delivered to recipients shortly.