| Kanal 7’nin sevilen sunucusu Şoray Uzun “Zannedilmesin ki Anadolu’daki ahali hayatı saman gibi yaşıyor? Aksine Anadolu’daki eşler birbirlerini gerçekten seviyorlar. Sevdiklerini de birbirlerine her gün söylüyorlar” “Ben Şoray. Babam Ali, dedem Selman, Selman’ın babası Ali. Ali’nin babası Ahmet. Ahmet’in babası Yusuf. Akşehirli, Karamanoğulları Beyliğinden gelmiş bir Osmanlı çavuşu. Ben Akşehirli Yusuf Dede’nin torunuyum.” Ver Elini Anadolu Şoray Uzun’u yola nasıl çıktı? Önceki proğramlar arasına VTR’ler çekiyorduk. Sonra bunların hoşumuza gittiğini fark ettik. Bir ara da Evliya Çelebi’nin memleketi Kütahya’ya gittik. Yetkili müdürlerimiz bunları seyredince, “Bu, bağımsız bir proğram olsun” dediler. İlk çekime memlekete Adana’ya gittik. İkinci bölüm Rize oldu. Derken iki proğramı yetiştirmeye zaman yetmedi. Dedik ki dağ bayır bizi çekti, ver elini Anadolu. Hiç aklımdan çıkmıyor Balıkesir’de bir dağ köyüne gidiyorduk. Sındırgı’ya giderken bir çiftçi, beygiriyle saban sürüyor. İlginç geldi bize. Beygirle cebelleşiyor işte. Biz o anda şoför arkadaşla yedi kişiyiz. Bir de kendisi sekiz ediyor. Yanına gidip selam verdik. Halini hatırını sormak istedik. O halinde bize sorduğu şu oldu: -Aç mısınız arkadaşlar. “Aç mısınız?” dedi bize ya... (Çok duygulanıyor) Dedik ki: -Tut ki açız ne olacak amca? Azığını çıkardı. İki domates. 250 gr. kadar beyaz peynir. Yarımdan biraz fazla ekmek, beş altı tane de zeytin... Azığı bu kadardı. Orada o cömert hali tarif etmem imkânsız. Yedi kişi değil, yetmiş kişi de olsa sorar yani. Onu bölüşür. Aldığı kültürdür bu. O bana çok enteresan geldi. İstanbul’da doksan yedi bin Euro’luk arabaya binen ama bir milyonu verirken elleri titreyen amcaları, dubleks villalarda oturan ama üç kuruşu esirgeyenleri bildiğimiz için, dağda bir beygirle bir buçuk dönümlük tarlayı ekip biçip, iki domatesini de bölüşebilen gani gönlü hiç unutmuyorum. Herhangi bir kimse olsak da onu sorardı bize. Televizyon ekibiyiz diye değil. Zaten çekimde de değildik. “Aşk”, asıl Anadolu’da Aşk ki ne aşk... 75 yaşında, 80 yaşında, kısaca 60 yaş ve üstü kime sorduysam hemen hepsinde “aşk” var. Hem de en vazgeçilmez şekliyle... İster görücü usulüyle evlensin, ister zorla... İster zil zurna aşık olup evlensin, ister kaçırarak... İster akrabasının kızı olsun, ister başka köyden... Aşk var. Ve aşk dillendiriliyor. Zannedilmesin ki Anadolu’daki ahali hayatı saman gibi yaşıyor? Hayır, aksine Anadolu’daki eşler birbirlerini gerçekten seviyorlar. Sevdiklerini de birbirlerine her gün söylüyorlar. Ama şimdiye dek kimse onlara “Eşini seviyor musun?” diye sormamış ki? Ben 92 yaşındaki bir amcanın, 11 sene önce kaybettiği eşiyle ilgili söylediklerini çoğu aşk şiirinden daha anlamlı bulurum. Kılıbık-kazak yok, geçim ehli var. Anadolu işin kolayını bulmuş. Örneğin Konya’da “kılıbık” ya da kazak demiyorlar adama. “Geçim ehli” diyorlar. Geçinmeye niyeti olmayan adamın nerede olursa olsun sorunu vardır. Yine, istatistiklerin yalancısıyım. Eşine en çok şiddet uygulayan erkek grubu, eğitim düzeyi yüksek olan kesim. En çok şiddeti onlar uyguluyor. Aksine köyde eşi kalkıp kocasını eleştirebiliyor. Adama laf söyleme
hakkı Anadolu’nun her yerinde var. Adam ancak “karışma işime” diyebiliyor. Çünkü aynı adam eşini “emanet” görüyor. Eşinden vazgeçmişliği yok. Cihana örnek olacak törelerimiz Töre deyince hep kız kaçırma, başlık
parası ve kan davası cinayetleri öne çıkarılmış. Onlar devede kulak. Anadolu’da bayram dört gün boyunca var. Açlar doyuruluyor, çocuklar giydirilir. Bu sadece bayramda da değil. Çok teyze gördüm ben, çoluğu çocuğu İstanbul’da Ankara’da. Ama ona köyde komşuları bakıyor. Hiçbir mecburiyetleri yokken hem de. Hiç de yüksünmüyorlar. Kendi öz evladı, komşusunun gelininin O’na gösterdiği şefkati gösteremiyor. Bilmiyorum apartmanların betonunun soğukluğundan mıdır, büyük şehirler insanı birbirinden soğutuyor galiba. Çok şehit taziyesine katıldık Büyükşehirlerde cenazenize yalnızca kendiniz ağlarsınız. Anadolu’da öyle mi ya? Anadolu’da belki bir hafta, acınızı yaşamak için üzülecek boş vakit bırakmazlar. Hısımlarınız, komşularınız, tüm köylü gece gündüz acınızı paylaşır. Çok şehit taziyesine katıldık. Onu proğramın konseptine düşünmediğimiz için çekim yapmadık. Hâlbuki çekebiliriz. Sonuçta şehidin ailesinin acısı ekrana gelmeli mi gelmemeli mi o da ayrı. Ama o şehidin babasına, annesine, kardeşlerine inanın ağlayacak zaman dilimi bırakmıyorlar. En az bir hafta, on gün boyunca o şehit ailesinin evi konu komşu tarafından ziyaret edilip, birlikte
olunuyor. Anadolu kültür emperyalizmine maruz kalıyor Bu programı bir yıldır yapıyoruz. Kişisel gözlemim, programa başladıktan sonra Anadolu’da gördüğüm tek sorun çok ciddi bir kültür emperyalizmi var. Dua ediyorum,
on sene sonra örneğin Urfa’da yine sizi “Hoş geldin babo” diye karşılasınlar. Çünkü artık herkes Nişantaşı’nda yürür gibi yürümeye, İstanbul dili konuşur gibi konuşmaya başlamışlar. Modayı takip eder olmuşlar. Bizi biz yapan unsurların birer birer unutulduğunu terk edildiğini ve kaybolduğunu görüyoruz. Yani bu yıl çektiğiniz görüntüleri beş yıl sonrasına çekemeyebilirsiniz. Bu kültürümüzü yaşatanların yaş ortalaması 60-65 Allah hepsine uzun ömürler versin. Bunları da kaybettikten sonra o kıyafetleri giyebilecek, o türküleri söyleyebilecek, o lehçeleri konuşabilecek, o gelenekleri hatırlayabilecek bir nesil kalır mı kalmaz mı diye sorarsanız, çok ciddi bir erozyon var ortada. Kırkpınar’ın anısına Ahmet Taşçı ile niçin güreştim? Rahmetli dedem ölene kadar söylerdi. -Oğlum beni bir Kırkpınar’a götür, diye. 83’ü 84’e bağlayan gece yeni yıla girerken rahmetli
oldu. Onu götüremedik ama onun torunu çayırda dokuz başpehlivanlığı olan Ahmet Taşçı ile güreşti. Dedemin ruhu şad olsun. Birazı bunu dedem için yapıyorum. Onun için dedelere yenilirim. Bundan da onur duyarım. Güreşte iki kere yenildim. Biri Ahmet Taşçı’ya. E zaten onu yenebilecek olan varsa buyursun çıksın :)) Saray içi orada duruyor. İkincisi de dedem yaşındakiler. Yenemiyorum ben onları. Bulgaristan nire Akşehir nire? Ben Şoray, babam Ali, dedem Selman. Selman’ın babası Ali. (Bu Ali dedemi çocukken gördüm.) Ali’nin babası Ahmet. (Büyük oğlum adını taşıyor.) Ahmet’in babası Yusuf. Bu Yusuf dede Akşehirli, Karamanoğulları Beyliğinden gelmiş bir Osmanlı çavuşu. Osmanlı’nın toprak kaybı sırasında tampon bölgeye yerleştirilen askerlerden. İşte ben Akşehirli Yusuf Dede’nin torunuyum. Onlar Rusçuk Sancağına gitmişler.
Orda kalmışlar. Hatta Bulgaristan devleti kurulup da ora sosyalist olduktan sonra 1000 adet koyun ve onlarca şehit, büyükbaş mal vb. devlet hepsine el koyuyor. Yusuf dedem kahrından sol tarafına felç inmiş. Devlet her şeyi elinden aldığı için. Rahmetli Selman dedemin göğsüne iki parmağım giriyordu. Türkçe konuşuyor diye süngülemiş Bulgar askerleri. Bizim anne tarafı 1936’da Elazığ’a gelmiş. Bizim dayılar Elazığlı. 51’de baba tarafı Maraş’a geliyor. 1972’de de biz Maraş’a giderken Adana’da paramız bitiyor. Ben Bulgaristan’da doğdum ama orayı hayal meyal hatırlıyorum. Ben Adana’da büyüdüm. Bulgaristan’la
ilgili babamın anlattıkları var. Allah kimseye yaşatmasın. Onu anlatmak mümkün değil. Adım niçin Şoray? Babam müthiş bir Türkan Şoray hayranı. Hâlâ da hayrandır. Annem kızmasın ama. Hele benim doğduğum senelerde de
onu beğenmeyen biri varsa alnını karışlarım. Ondaki o güzellik Allah vergisi kardeşim. Adı üstünde sinemanın da sultanı. Duruşuyla, gülüşüyle, ortaya koyduğu eserlerle gerçekten bir sultandı. Babam da benim adımı ona olan hayranlığından böyle koymuş. Şifalı sular, kaplıcalar bir hazine Dünyada sedefin ilacı yok. Tıp o noktaya gelememiş. Fakat Sivas Kangal’da bir kaplıca var. Dünyada tek. Belli bir ısıda bir balık yaşıyor ve sadece orada yaşıyor. O su Sedef’in üzerindeki deriyi yumuşatıyor, o balık gelip onu yiyor. Sonra o su o yarayı iyileştiriyor ve en az bir yıl o yaralardan uzak kalınıyor. Romatizma, böbrek, kemik ve kas erimesi vs. ile ilgili memleketimizde inanılmaz bir kaplıca ve şifalı sularımız var. Örneğin Kastamonu’da yaşlı bir amca ömrü hayatını bitkisel ilaç hazırlamaya adamış. Bir yıl boyunca sürekli oruçlu. İsmini şu an hatırlamadığım için beni affetsin. Akademik anlamdaki çalışmalara da çok katkıda bulunmuş. Tabii formülleri paylaşmıyor. Ama kendisi yazmış bir kenara koymuştur. Yine aynı şekilde Anamur’da var emekli bir
öğretmen. Her derde deva bitkiler Ama benim Anadolu’da kabaca öğrendiğim ve hemen herkesçe kullanılan şifalı otlardan bazıları şunlar: Çöreotu, nane, kekik, kekik suyu ve bütün bunlardan en önemlisi, sabahları aç
karnına saf ve katkısız bal. Her şeyin ilacıymış. Soğan ve sarımsak doğal antibiyotikmiş. Bunu ben Artvin’de yaşadım. Biraz soğuk algınlığım oldu. Hastalanır gibi oldum. “Soğan ye” dediler bana. -Yahu, dedik ağzımız kokar. -Koksun be yahu dediler. Soğan yedik. Antibiyotik içmişten daha sağlıklı hissettim kendimi. Ve enteresandır İstanbul’da en ufak bir rüzgârda hapşırıyorum. Dağın başında karın suyun içinde kalsak da hasta olmuyorum. Hiçbir arkadaşa da bir şey olmuyor. Anadolu yollarında, hapşırıktır, tıksırıktır, soğuk algınlığıdır vs. yok. Niye? Doğal denge duruyor. Biz şehir hayatında doğal dengeyi yıkıyoruz. Doğal ortamda olmadığımız için de dengemiz yıkılıyor.
Doğal dengenin üzerine betonu, elektroniği vs. enjekte etmişiz. Buralarda kelebek uçmuyor, arı dolaşmıyor. Milyonlarca lale ektik. Estetik anlamda çok harika oldu ama o buralarda o sağlıklı temiz hava yok. Buralarda arılar polen yapacak çiçek bulamıyor. KISA KISA... At gördüm mü dayanamam Küçüklüğümde Malkoçoğlu hayranıydım. Cüneyt abi bir kılıç darbesiyle üç tane düşman haklıyor, kaleleri fethediyordu. At merakım oradan. Avcılarda İstanbul Veterinerlik Fakültesi’nde bir öğretim görevlisi arkadaş yardımcı oldu. Düşe kalka at
binmeyi öğrendik. Ekip arkadaşlarım bu huyumu sevmiyorlar. At gördüm mü dayanamıyorum. Çekim olsun ya da olmasın. Düğün de olsa o atla bir koşturup geliyorum. Hatta İstanbul’da imkân olsa evden atla gidip atla gelirim. En arzu edilen istek Çok enteresandır vatandaşın çekimde en çok istediği “Evimi çek.” demesi. Bir de “ineğimi çek” veya “boğamı çek.” Yani “Bak bu benim ineğim veya boğam.” Demek istiyor. Yani... Onun için en büyük zenginlik. Geçim kaynağı. Hor görmemek lazım. Kamera arkası tatsız şaka var mı? Allaha şükür şu zamana kadar kameraya yansıyan ya da yansımayan herhangi bir ters tepki olmadı. Tek bir örnek bile yok. İnşallah bugünden sonra da olmaz. Eşiniz ne diyor? Benim ikinci oğlan iki aylık olacak. Büyüğü dört buçuk yaşında. Eşim bir tek ufak çocuğumuz olduğu için benimle gelemediği için üzgün. Ben işim gereği birçok yeri geziyor görüyorum. O gezemiyor. Hatta en çok soruyu da o soruyor. Burada böyle mi oluyor, şurada şöyle mi diye. |