Millet, vatan vatanseverlik / Beşir Ayvazoğlu / Tercüman
18/06/2006
TANZİMATÇILARIN lügatinde 'millet', Osmanlı milletiydi. Klasik devirde uygulanan millet sistemi çözüldükten sonra ortaya çıkan etnik karmaşayı eşit haklara sahip Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan bir Osmanlı milleti yaratarak aşmayı deneyen Tanzimatçılar, 1856 Islahatı'nda, eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle, Hıristiyanlardan alınan cizyeyi de kaldırmış, askerlik problemini de 'bedel-i asker”' almak suretiyle çözmek istemişlerdi. Ancak Kırım Harbi'nden sonra, devrin tabiriyle 'kur'a daireleri' daraldığı için Hıristiyanlardan asker alma meselesi tartışmaya açıldı. Bu tartışma devleti ve aydınları Türklük gerçeğiyle karşı karşıya getirmiştir.
Vatan deyince
FIRKA-İ Islahiye'nin kurulmasından kısa bir süre önce, yani 1865 yılında yapılan bir toplantıda, görüşü sorulan Ahmed Cevdet Paşa, Müslüman ve Hıristiyan askerlerin bir arada bulunmasının sakıncalarını uzun uzun anlatmıştır. Her taburda bir imamın yanı sıra papaz da bulundurmak gerektiğini, üstelik tek papazın yetmeyeceğini; Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yakubi, Protestan, hepsinin ayrı ayrı papaz isteyeceklerini söyledi. Açıkçası, gayrimüslimlerin askere alınması halinde taburlarda bir sürü ruhan” bulundurmak gerekecekti. Böyle karışık bir ordu nasıl sevk ve idare edilebilirdi? Daha analarının kucağında gaza ve şehadet sözlerini işiten ve mekteplerde gaza ve şehadet mertebelerinin büyüklüğünü öğrenen Müslüman askerleri Ya gaza ya şehadet, haydi d”n-i müb”n uğruna çocuklar! gibi sözlerle rahatça şevklendiren kumandanların, ihtiyaç halinde, böyle karışık taburları gayrete getirmeleri zordu. Bunun için 'vatan sevgisi' gibi daha farklı bir birleştirici güce ihtiyaç vardı.
Bu tartışma, uzunca bir süredir Osmanlı aydınlarının vatan kavramı üzerinde düşündüklerini göstermektedir. Vatan kelimesi Türkçe'de eskiden beri bulunmakla birlikte, kavram olarak Fransız İhtilali'nden sonra kazandığı anlamı taşımıyordu. Cevdet Paşa'nın dediği gibi, askere sadece köyünü hatırlatan bu kelime, edeb” metinlerde de çok zaman sevgilinin yaşadığı yer anlamında kullanılırdı. Ancak vatan redifli gazeller dikkatle incelendiğinde, bu kavramın yavaş yavaş bugünkü anlamına kazandığı görülür. Özellikle Kırım Harbi sırasında ve daha sonra yazılmış gazellerde, vatan anlayışı bakımından Namık Kemal'i hazırlayan duyuşlar vardır.
La Marseillaise
VATAN ve vatanseverlik kavramlarının Fransız İhtilali'nden sonra kazandığı anlamlarla yerli yerinde kullanılması için Namık Kemal'i beklemek gerekecektir. Bu arada, vatan fikrinin ve vatanseverlik duygularının güçlü bir şekilde işlendiği La Marseillaise'in İstanbul'da 1793 yılından beri çalınıp söylendiğini ve Fransızca bilen Osmanlıların bu şarkının sözlerinden etkilendiklerini unutmamak gerekir. Uzun süre bütünüyle tercüme edilemeyen bu mill” neşide'nin ilk kıtası ilk defa 1869 yılında Namık Kemal tarafından Türkçe'ye çevrilmişti. Ebüzziya Tevfik, La Marseilllaise'i çok seven ve tamamını ezbere bilen Namık Kemal'in bu şarkıyı azametli bir sesle okuduğunu anlatır.
Çok milletli bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti'nin mevcut yapısı, aslında La Marseilllaise'de ifadesini bulan vatan kavramı etrafında düşünmeyi bir hayli zorlaştırıyordu. Bu yüzden Namık Kemal'in vatanı, müşahhas bir vatan olmaktan ziyade mücerret bir fikirdi. İmparatorluğu mevcut sınırları içinde tutmak ve bu sınırların belirlediği coğrafyayı vatan olarak tarif edebilmek için üzerinde yaşayan halkları tek bir millet haline getirmenin yollarını bulmak gerekiyordu. millet-i hakime'yi ezmeden bu nasıl mümkün olabilirdi?
Türklük gerçeği
BÜTÜN bu meseleler tartışılırken fark edilen Türklük gerçeği bir süre sonra Osmanlı aydınlarının en önemli meselelerinden biri haline gelmişti.
Osmanlı Devleti'nin esas itibariyle bir Türk devleti olduğu görüşünün XIX. asır başlarından itibaren üst bürokraside kabul gördüğü, ancak devletin mevcut yapısı dolayısıyla bunun pek seslendirilmediği söylenebilir. Orduya Hıristiyanlardan da asker alınması halinde, bunlara eşit davranılması ve en üst rütbeye kadar yükselebilmeleri için önlerinin açılması gerektiğini belirterek aksi takdirde yabancıların müdahalesiyle karşılaşılabileceği tehlikesine işaret eden Cevdet Paşa'ya, 'Pekala amma, kur'a daireleri pek daraldı. Böyle giderse biz kendi kendimize biteceğiz' yolunda bir itiraz yöneltilir. Cevdet Paşa bu itiraza hak vermiş ve devletin 'ur abalıya' meselince 'ahal”-i mut”'a'ya yüklendiğini, bu yüzden asl” unsurumuz olan Türklerin günden güne zayıf düştüğünü ve bunu önlemek gerektiğini söyler.
Cevdet Paşa'nın bu sözlerinden, Vak'a-i Hayriye'den sonra kurulan ordunun Türklüğüne özel bir itina gösterildiği, yani asker toplanırken ahal”-i mut”'a'nın tercih edildiği anlaşılıyor. Daha da önemlisi, resm” görüşün mimarlarından olan Cevdet Paşa'nın bir layihasında Osmanlı Devleti'nin bir Türk Devleti olduğunu ve asıl kuvvetini Türklerden aldığını vurgulamış olmasıdır.
Bu konuya devam edeceğim.
Muhabbetle efendim.
Vatan deyince
FIRKA-İ Islahiye'nin kurulmasından kısa bir süre önce, yani 1865 yılında yapılan bir toplantıda, görüşü sorulan Ahmed Cevdet Paşa, Müslüman ve Hıristiyan askerlerin bir arada bulunmasının sakıncalarını uzun uzun anlatmıştır. Her taburda bir imamın yanı sıra papaz da bulundurmak gerektiğini, üstelik tek papazın yetmeyeceğini; Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yakubi, Protestan, hepsinin ayrı ayrı papaz isteyeceklerini söyledi. Açıkçası, gayrimüslimlerin askere alınması halinde taburlarda bir sürü ruhan” bulundurmak gerekecekti. Böyle karışık bir ordu nasıl sevk ve idare edilebilirdi? Daha analarının kucağında gaza ve şehadet sözlerini işiten ve mekteplerde gaza ve şehadet mertebelerinin büyüklüğünü öğrenen Müslüman askerleri Ya gaza ya şehadet, haydi d”n-i müb”n uğruna çocuklar! gibi sözlerle rahatça şevklendiren kumandanların, ihtiyaç halinde, böyle karışık taburları gayrete getirmeleri zordu. Bunun için 'vatan sevgisi' gibi daha farklı bir birleştirici güce ihtiyaç vardı.
Bu tartışma, uzunca bir süredir Osmanlı aydınlarının vatan kavramı üzerinde düşündüklerini göstermektedir. Vatan kelimesi Türkçe'de eskiden beri bulunmakla birlikte, kavram olarak Fransız İhtilali'nden sonra kazandığı anlamı taşımıyordu. Cevdet Paşa'nın dediği gibi, askere sadece köyünü hatırlatan bu kelime, edeb” metinlerde de çok zaman sevgilinin yaşadığı yer anlamında kullanılırdı. Ancak vatan redifli gazeller dikkatle incelendiğinde, bu kavramın yavaş yavaş bugünkü anlamına kazandığı görülür. Özellikle Kırım Harbi sırasında ve daha sonra yazılmış gazellerde, vatan anlayışı bakımından Namık Kemal'i hazırlayan duyuşlar vardır.
La Marseillaise
VATAN ve vatanseverlik kavramlarının Fransız İhtilali'nden sonra kazandığı anlamlarla yerli yerinde kullanılması için Namık Kemal'i beklemek gerekecektir. Bu arada, vatan fikrinin ve vatanseverlik duygularının güçlü bir şekilde işlendiği La Marseillaise'in İstanbul'da 1793 yılından beri çalınıp söylendiğini ve Fransızca bilen Osmanlıların bu şarkının sözlerinden etkilendiklerini unutmamak gerekir. Uzun süre bütünüyle tercüme edilemeyen bu mill” neşide'nin ilk kıtası ilk defa 1869 yılında Namık Kemal tarafından Türkçe'ye çevrilmişti. Ebüzziya Tevfik, La Marseilllaise'i çok seven ve tamamını ezbere bilen Namık Kemal'in bu şarkıyı azametli bir sesle okuduğunu anlatır.
Çok milletli bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti'nin mevcut yapısı, aslında La Marseilllaise'de ifadesini bulan vatan kavramı etrafında düşünmeyi bir hayli zorlaştırıyordu. Bu yüzden Namık Kemal'in vatanı, müşahhas bir vatan olmaktan ziyade mücerret bir fikirdi. İmparatorluğu mevcut sınırları içinde tutmak ve bu sınırların belirlediği coğrafyayı vatan olarak tarif edebilmek için üzerinde yaşayan halkları tek bir millet haline getirmenin yollarını bulmak gerekiyordu. millet-i hakime'yi ezmeden bu nasıl mümkün olabilirdi?
Türklük gerçeği
BÜTÜN bu meseleler tartışılırken fark edilen Türklük gerçeği bir süre sonra Osmanlı aydınlarının en önemli meselelerinden biri haline gelmişti.
Osmanlı Devleti'nin esas itibariyle bir Türk devleti olduğu görüşünün XIX. asır başlarından itibaren üst bürokraside kabul gördüğü, ancak devletin mevcut yapısı dolayısıyla bunun pek seslendirilmediği söylenebilir. Orduya Hıristiyanlardan da asker alınması halinde, bunlara eşit davranılması ve en üst rütbeye kadar yükselebilmeleri için önlerinin açılması gerektiğini belirterek aksi takdirde yabancıların müdahalesiyle karşılaşılabileceği tehlikesine işaret eden Cevdet Paşa'ya, 'Pekala amma, kur'a daireleri pek daraldı. Böyle giderse biz kendi kendimize biteceğiz' yolunda bir itiraz yöneltilir. Cevdet Paşa bu itiraza hak vermiş ve devletin 'ur abalıya' meselince 'ahal”-i mut”'a'ya yüklendiğini, bu yüzden asl” unsurumuz olan Türklerin günden güne zayıf düştüğünü ve bunu önlemek gerektiğini söyler.
Cevdet Paşa'nın bu sözlerinden, Vak'a-i Hayriye'den sonra kurulan ordunun Türklüğüne özel bir itina gösterildiği, yani asker toplanırken ahal”-i mut”'a'nın tercih edildiği anlaşılıyor. Daha da önemlisi, resm” görüşün mimarlarından olan Cevdet Paşa'nın bir layihasında Osmanlı Devleti'nin bir Türk Devleti olduğunu ve asıl kuvvetini Türklerden aldığını vurgulamış olmasıdır.
Bu konuya devam edeceğim.
Muhabbetle efendim.
Sneak preview the all-new Yahoo.com. It's not radically different. Just radically better.