| 'Bilim Türklere kötü davranıyor' | ||||||
H. SALİH ZENGİN Türk ve Türklük kavramlarından söz açılınca aklımıza hemen belli davranış kalıpları geliyor ve muzip bir gülümseme oturuyor yüzümüze. Hatta yeri geldikçe Türkleri aşağılama ve her olumsuzluğu Türklere mal etme raddesine kadar varıyor iş. Turiste bağırarak yol tarif etme, paspası temizlemek için caddenin ortasına atma, inşaat görünce başına dikilip iş makinelerini izleme gibi tuhaf haller bir çırpıda sayabileceğimiz
davranışlarımızdan. Peki neden böyle davranıyoruz? Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Psikiyatri Kliniği Şefi Doç. Dr. Erol Göka, akademik bakışla “Türk kimdir?” sorusuna yanıt arıyor. Göka, Aşina Kitaplar’dan yayınlanan ‘Türk Grup Davranışı’ adlı eserinde ayrıca “Türklerin bilinen tarihleri boyunca değişmeden kalan, kendilerine özgü davranış kalıpları var mıdır?”, “Türkiye Türklerinin davranışlarını da hâlâ bu tarih boyunca sürmüş olan kalıplar mı şekillendiriyor?” gibi sorulara bilimsel yanıt veriyor. Anadili Türkçe ve lehçeleri olan herkesin Türk olduğunu iddia eden Göka, bugünkü davranış kodlarımızın Göktürklerde de var olduğunu belirterek, bu davranışlarımızın modernleşme önünde büyük engel teşkil ettiğini savunuyor. “Bugün başımıza gelen birçok belanın nedeni çok hızlı modernleşmedir. Aynı zamanda maçoluk kültürümüz de kadınların egemenliği altındadır.” diyen psikiyatrist, Türk’ün Türk’ten başka düşmanı olmadığını ve Türk tarihinin kardeş
kavgalarının tarihi olduğunu da söylüyor. Türk tarihini Göktürkler’den başlatabildiğimizi ifade eden Göka, “Türkler olmasa tarih olmazdı. Ama bilim dünyası Türkler’e gerçekten kötü davranıyor.” diyor. Son dönemlerde Türklük kavramına ilgi tavan yapıyor. İnternette dönen geyikler, Çılgın Türkler’i, İsmet Özel’in Türk olma ekseninde söyledikleriyle beraber son ‘Kalın Türk’ kitabı ve şimdi de bir akademisyen olarak sizin ‘Türk Grup Davranışı’ kitabınız. Bu ilginin toplumsal bir zemini var mı? Var. Gerçi benim çalışmam bunların içine konulamaz. Sokakta gördüğü tüm olumsuzlukları Türkler’e mal etmek bazıları için geçim kaynağı oldu. Bunun aydınlıkla hiçbir alakası yok, maskaralık bu. Ama onlar da tuttuğuna göre, toplumsal psikolojimizde Türkler dendiğinde alınmamaya müsait bir yapı var. Benim kitabım onlardan farklı dememin nedeni şu: Onların hepsi son dönemde birden ortaya çıkmış şeyler ve alıcı bulabiliyorlar. İlk yazıyı altı sene önce yazdım. Ben
grup terapistiyim ve gruplarla ilgiliyim. Dolayısıyla daha büyük davranışlarıyla ilgili konuşmaktan çekinen ama can atan bir yanımız akademide de var, bende de. Grup terapistliği, 8-12 kişilik gruplarda tedavi çalışmaları yapmak demek. Bu grupların kurulma öyküleri de ikinci dünya savaşına kadar uzanıyor. Eski bireysel tedavilerin çok zaman alıcı olmasından dolayı grup halinde bir anlayış gelişmiş, ama sonradan çok ciddi grupların dinamikleri ile ilgili teoriler öne sürülmüş. Psikolojik terimler büyük gruplara da yayılmaya başladı. Ben de buna tanık oldum ve küçük grup çalışmalarından elde edilen şeyleri büyük gruplara nasıl uyarlayabiliriz’e kafa yordum. Çünkü sahiden de psikolojinin ve psikiyatrinin savaşlara, etnik çatışmalara kayıtsız kalması beklenemez. Ama bizden istenen buydu. Çünkü elimizde ampirik bir veri yoktu. Biz ampirik verilerle çalışmaya alışık bir grubuz. Psikiyatri, psikoloji profesyonelleri daha yoruma dayalı şeyleri çok benimsemez. Ama son 10 yılda bu
tür gelişmeler olunca Türkiye’deki toplumsal psikoloji ile ilgili bazı yorumlarımı söylemeye ve yazmaya başladım. Fakat bu arada gördüğüm şey şuydu: Büyük grupların dinamikleri sadece farklı değil, büyük grupların kendileri de farklıydı. Bilim tarihindeki şanssız bir gelişmeyle bunlar da mercek altına alınamamıştı. O şanssız gelişme şu: Milletin, ulusun karakteri gibi çalışmalar yirminci yüzyılın başında var aslında. Fakat bunlar sahiden çok kısa sürede neticelenmiş ve ırkçı diyebileceğimiz çıkarımlar yapılmış. Almanlar şöyle, Japonlar böyledir gibi sevimsiz duran, bilime yakışmayan çıkarımlar yapılmış ve bunlar ırkçılıkla suçlanıp terkedilmişler. Dolayısıyla bu büyük gruplara girmekten herkes ürkmüş. Çünkü meslekten de böyle bir şey yapılınca hem ırkçı damgasını yersiniz ve ırkçı damgasını yemeyi göze almak gerekir. Siz bu riski bertaraf etmek için daha ortak yaşantıdan hareket etmediniz mi? Hayır. Böyle bir bilimsel şey görseydim ırkçılıkla nitelenme
pahasına söylerdim. Çünkü büyük gruplarla çalışmak çok zor bir şeydir. Sosyal bilimlere çok hâkim olmayı gerektiren bir durumdur. Irk kavramının bilimsel bir şey olduğunu düşünmüyorum. Türklükten ya da herhangi bir ırktan, biyolojik bir yapıdan da bilimsel olarak bahsedilemez. Bu kadar uzun bir insanlık tarihi ve kültürel etkileşimden yola çıkınca saf ırk vs. şeyler olmaz. Ben akademinin korkusunu söylemeye çalıştım. Onlar ırkçı döneminin ideolojisinin gereği olarak çıkarımlardı. Bizim uzak durmamıza neden oldu. Ama son dönemde bu büyük grupları anlama çalışan çalışmalar nedeniyle tekrar böyle bir cesaret belirdi. Bir yandan da gruplar var, ülke sınırları içinde yaşayan ama ilk bakışta fark ettiğimiz bazı ortak özellikleri barındıran insan grupları var. Bunlar biryere toplandıklarında farklı özellikler sergiliyor. Paristeki bir meydandaki insanla Kızılay meydanındaki insanların davranışları farklı, ışıktaki davranışları farklı, bedenlerini taşımaları farklı, selamlaşmaları
farklı. Aynı niteliği taşıdıkları için mi orada bulunmayı seçiyorlar? Yoksa taşıdıkları grupların özellikleri mi onları bir yerde topluyor? Bu farklılığın bilimsel mercek altına alınması gerektiğini düşündüm. Bu kadar farklıyken ortalığa bilim adamları çıkıp el atmazlarsa ve anlamaya çalışmazlarsa maskaralar çıkar. Ve ortada gülmece konusu olabilecek şeyler dolanır. Bizimde bilim insanı olarak etnik çatışmaların çözümüne çok katkımız olmaz. Ne yapabiliriz bunu çok dert etmeyiz. Böyle şeyleri mercek altına almaktan kaçmak yerine tam tersine cesaretli olmak gerektiğine inandım ve Türk tarihi okumaya başladım. Kalkış noktam da şuydu: Bu farklılıkların bir nedeni olması icap eder. Biz şimdiye kadar tarihe hep değişen boyutlarıyla baktık. Halbuki farklılık varsa değişmeyenle ilgisi olması icap eder. Tarihte değişmeyen nedir diye baktığımızda, mesela Türkiye’de çok hareketli bir toplum olduğumuz için siyasi ve ekonomik zaman çok hızlıdır. Yani bir ay sonra
enflasyon böyle olmayabilir. Bir ay sonra iktidar da kalmayabilir. Sosyolojik zaman da çok hızlıdır çünkü sürekli hareket halinde olan bir toplumdur. Zamanı böyle ekonomik, siyasi ve toplumsal diye bölebiliriz. Bir de psikolojik zaman vardır. Bu en yavaş zamandır. Çıplak gözle bile baktığımızda görebiliriz. Kişilik, karakter dediğimiz şey değişmez. ‘Can çıkar huy çıkmaz’ der ya atalarımız, değişmez. Diğer bilimler hep değişene bakarken, ya da diğerlerinin konusu olan zaman çok hızlıyken psikolojide çok yavaştır. Biz bir insanın küçük bir huyunu değiştirmek için aylarca, yıllarca uğraşırız. Psikolojik değişmenin yavaş olduğu zaten akademide kabul edilen bir husustur. Tarihteki değişmeyen unsurları belirleyen şey de büyük ihtimalle o topluluğun psikolojisine yapışıp kalan şeydir. Dolayısıyla ben buraya bakmaya heves ve cesaret ettim ne oluyor diye. Yarım yamalak tarih bilgimi doldurmaya çalıştım ve çok enteresan şeyler gördüm. Tabiî ki bir tarihçi veya tarih sosyolojisiyle
ilgilenen bir insandan benim gördüklerimi görmeleri beklenemez. O biraz mesleki sezgi ile ilgili bir şey. Ben uzunca bir zamandır Türkler’in uygarlık sentescizi olduklarını, hiçbir uygarlığın eğer kendilerine çok ters gelmiyorsa en yeni ve iyi buldukları şeyi almaya hemen cesaretle atıldıklarını görmüştüm. Ve bunun Cumhuriyet Türkiye’sine mahsus bir şey olduğunu sanıyordum. Hâlbuki gördüm ki Göktürkler’e kadar böyle. Mesela Göktürk sikkelerinin ön tarafında Çince yazıyor ama arka tarafı kazınılmış, Göktürk yazısı yazıyor. Çin’in parasını almış değiştirmiş yani. Şimdi diyoruz ya Türk parasının kıymetini bilmiyoruz dolar kullanıyoruz. Göktürkler farklı değildi ki! Ekonomik ve sosyal özellikler konusunda çok tutucu bir toplum değiliz. Bu tip gördüğüm değişmeyen kalıpları bu Türklere mahsus büyük gruba mal edebilir miyiz acaba sorunun cevabı ‘evet’ oldu. Türkler’e bilim dünyası gerçekten kötü davranıyor. Türk olduğumuz için kötü davranıyor. Bir de sanırım ürkütücü şeyler var.
Mesela emin olduğumuz Türk tarihini Göktürklerle başlatabiliyoruz. Onlardan öncekilerin Türk olduğunu herkes biliyor ama bilim kabul etmiyor, ispatlanmamış diyor. Bizde o yüzden tarihimizi 550 ile başlatıyoruz. Benim çalışmalarım da Göktürkler’den bu yanadır. Sizde mi kabul etmiyorsunuz? (Gülüyor) Dinlemezler. Türk kimdir sorusu havada. Türk olduğu bilinen topluluklar var. Onları konu ediniyor Türkiyat. Fakat hâlâ Türk kimdi? sorusuna cevap veremiyoruz. Benim verdiğim bir cevap var, bu birçok Türkiyatçının ırk veya biyolojik özelliklerden yola çıkarak verdiği cevaptır. Irk yoktur diye bir şey demiyorum. Irk tabiiki vardır ama değişime çok açık bir şeydir. O ana damar nerede kaldı diye aramak beyhudedir. Bazıları Türk diye bir ırk yoktura getirdiler işi. Tabiki vardır ama saf ırkı bulabilir miyiz? Hayır. Irk bilimsel bir çalışmanın nesnesi olabilir mi? Hayır. Sadece tarihin bir yöresinden, Kuzey Orta Asya’dan çıkmış insan toplulukları var. Bu
topluluklar şu kadar zamandır tarihsel değişimin içinde yaşıyorlar. Ve ırk olarak saflıkları kalmamıştır. Ama bu Türk’ün kalmadığı anlamına gelmez. O zaman Türk’ü belirleyen nedir? Neden Türkiyat diye bir şey var? Türkiyat önceden yoktu. İslamiyet’in içindeydi. Fakat sonradan doğu araştırmaları, batılı üniversitelerde 19.yüzyılda Türkiyatın da olması gerektiğini ortaya koydu ve birçok önemli üniversitede Türkiyat kürsüsü var şimdi. Türkiyatçıların çalışmalarından ortaya çıkan sonuç şu bence: Türk kim sorusuna şöyle cevap vermemiz mümkün: Ana dili Türkçe lehçeleri olan insanlar. Benim grup davranışlarını açıklamam için de yeterli bir tanım. Çünkü ırktan, biyolojik özelliklerden yola çıkarak bir şey çıkartamıyoruz. Fakat bu ortak davranışın nedenlerini düşündüğümüzde de nasıl oluyor da insanlar aynı tipte yürüyorlar? Aynı davranıyorlar? Otoriteye karşı aynı tutumu sergiliyorlar? Öteki gruplara karşı benzer tavırlar alıyorlar? Bunların nedeninin de dil olduğu sonucuna vardık.
Dil felsefecisi Wittgenstein ‘bir dili öğrenirken, bir yaşam tarzına da kabul edilirsiniz.’ diyor. Anne çocuğuna dili öğretirken bir grup içinde nasıl davranacağını da öğreniyor, yaşama tarzını da öğreniyor çocuk. O yüzden anadili Türkçe olan Türk’tür. Türk gibi davranır çünkü. Doğrudan çocuk yetiştirme pratiklerinde nüfuz eden şeydir. Nerede anne denilecek? Nerede bağırılacak? Nerede selamlaşılacak? Bunu çocukluğumuzun ilk yıllarında öğreniyoruz. Dil öğrenme süreciyle özetleyebiliriz bunu. Türk’ü Türk yapan dil ise Türklüğü pekiştiren unsurlar nelerdir? Modernliğin dünyada girmediği bir alan yok. Herkes aşağı yukarı, modernliğe girmiştir diyebiliriz. Diyorlar ki modernlik nasıl evrenselse modernlik öncesi de evrenseldir. Evrensel davranış kalıpları vardı deniyor. O yüzden senin dediklerin sadece Türkler’e özgü değildir deniyor. Modernlik öncesi Tüm topluluklarda benzer özellikler vardı. Mesela gösteriş ve şatafat kültürü vardı. İtaat vardı. Birçok
davranış şekli birbirine benziyordu. Kapitalizm geldi bunu değiştirdi. Potlaş teorisi bu. Bu gerçekten ciddi bir tartışma konusu. Ama ben karşı çıkıyorum. Yine de Türklerin davranış kalıpları bu tanıma uymuyordu. Bunu tartışabilecek donanımımız da var. Yani bu Türk grup davranışı modernleşmemiz önünde bir engel mi? Engel tabii ki. Engel olan yanları var, hazırlayan yanları var. Beni araştırmaya iten motivasyonlardan biri de bu. Türklerin modernleşmesinden yanayım. Bütün davranışları o çağdaş uygarlık düzeyi diye bilinen ve Atatürk’ün sözüyle hepimizin bildiği düzeye gelinmesini ben de istiyorum. Ama bir yandan da ne yaparsak yapalım gelinemediğini görüyoruz. Gelinebilir mi? Gelinememesini anlayabilmek için Türkler’in bu kendine özgü davranışlarını iyi tanımamız gerekir. Yani her uygarlığa her topluluk gelebilir. Biz nasıl İslamiyet’e girerken İslamiyet’in rengini alıp ona kendi rengimizi verdiysek, modernlikte de aynı şey olur. Biz
modernliğin öğelerini alırız ama kendi değişmez yapımızda oraya katılmış olur. Modernleşmenin Türk’e göreliği olur mu? Tabiki olur. Bütün uygarlıkların evrenselci yanları vardır. Dolayısıyla benzeştirir. Otomobil nereye girerse orada da benzer yollar olur. Fakat otomobil kullanma biçimleri ve trafik farklıdır. Uygarlığın toplulukla ilişkisi böyledir. Hem onu kendine benzetir, hem ondan etkilenir. Tek biçimli bir ilişki değildir. Bu yüzden de artık modernleşme teorileri topluluklara özgü modernleşmeden bahsetmek durumunda kalıyor. Çünkü Ruslar’ın ayrı, Polonyalıların ayrı, Türkler’inki çok net biçimde ayrı. Mesela demokrasi modern uygarlığın insanlara sağladığı ideale yakın, daha iyisine henüz götüremediğimiz ya da tartışıyor olduğumuz bir siyasal sistem. Demokrasi açısından Türkler’in grup davranışları demokrasiyi kabul edebilecek özellikler gösteriyor. Çünkü doğrudan doğruya Hakan’ı, Kağan’ı tek güç olarak görmüyor. Hem ona ‘gök tanrı temsilcisi’ diye
saygı duyuyor, hem de diyor ki, ‘beni yönetebilmek için önce töreye uyacaksın.’ Yani töreyi bozarsan benim de senin Hakanlığına saygım kalmaz. Öyle olunca da Türk yöneticileri hep bir danışman meclisiyle hareket ediyorlar, hep bilgelere danışıyorlar. Aynı şey Türk aile hayatında da söz konusu. Erkek emir verir, karar mercidir ama kadından da öğüt alır. Öğüt ve emirle kararın arasındaki ilişkiye baktığımızda sonunda öğüt kazanır. Orada da demokrasiye uygun bir zemin var. Fakat aynı zamanda itaat kültürü oluşumuz ve töreyi çok önce tutuşumuz bir yandan da değişime karşı direnç noktalarımızı oluşturuyor. Toplum yapımızın bazı özellikleri nedeniyle parti içi demokrasiyi sağlayamıyoruz. Hem demokrasiye uygun yanlarımız var, hem de engel yanlarımız var. Bu engel yanların neler olduğunu iyi anlarsak eğer, Türk tipi demokrasiyi bulabiliriz. Bu Türk tipi demokrasiyi bulursak ne olur? Çok şey olur. Dünya demokratik kültürüne katkıda bulunuruz bir kere.
Demokrasinin insanlardan beklediği davranışlar çıkar ve bu mümkündür Türk grup davranışı içinde. Mesela nedir Türk tipi demokrasi için önerilerimiz? Türkler’de sen bir adamı başa geçirirsen eğer, bir süre sonra görünüşteki itaat kültürü onun her dediğini yapmaya doğru gider. Asla onu deviremezsin. İkna da olamazsın, deviremezsin de! Çünkü tek yöneticiye bağlı olmak, Türk grup davranışlarının ana özelliklerinden bir tanesi ve bunun önemli sosyolojik ve coğrafi nedenleri de var. Türk grup davranışlarını şekillendiren birçok şey çok kalabalık bir Çinli topluluğuyla ve çok zor coğrafik şartlarda yaşamaktan kaynaklanıyor. Göçebe, çoban ve savaşçı bir hayat tarzından kaynaklanıyor. Öyle olunca bu kovboy tarzında örgütlenmiş Türk grupları, tek bir soyun etrafında birleşiyorlar. Ve onun başındaki insanı da lider olarak tanıyorlar. Fakat bir yandan da bunu sindiremiyorlar. Bu aslında bizim hakkımızdı diye bakıyorlar. Bir yandan hem parti diktatörlüğü hem lider diktatörlüğü
görürsünüz. Bir yandan da herkes dedikodusunu yapar yani. İlk bakışta görülemeyen bir yapımız var. Bu yapı daha katılımcılık ön görüyor, daha eşitlikçilik ön görüyor. Nasıl çıkartabilir diye düşündüğümüzde mesela sadece kafa sayma usulü sistemler yerine, mesela liyakata dayalı bir bilgeler topluluğundan yardım umabiliriz. Senato seçiminden bahsetmiyorum. Bu toplum liyakatta anlaşabilir. Ve layık olanlara danışılabileceği bir meclis oluşturulabilir. Yani üst bir fikir topluluğu? Evet. Topluluğun saygı duyduğu insan olmak da boş bir şey değil. Bunu parmak sayma hesabıyla da anlayamayız. Daha niteliksel öğeler koyabiliriz demokrasinin içine. Ve ben bunu Türk gruplarının dışına çıkartıyorum. Türkler böyle insanlara inanırlar. Onları bulup çıkarmanın üzerine kafa yorabilir akademisyenlerimiz. Bu sistemi parti içine de yerleştirebiliriz. Ve liderin dediği her şey olmaz. Partinin ya da devletin genel ilkelerine uyumlu olup olmadığını bu akil adamlar
denetleyebilir. Türk tarih boyunca böyle olmuş. Evrensel demokrasiyi de biz gene seçim seçimimizde mecliste işletelim. Onu denetleyecek bir sistem buluruz ve sonra insanlar şöyle demek zorunda kalmaz: ‘Her gelen yiyor, bu sefer de bizimki yesin.’ Yani demokrasi oyun olmaktan çıkar. Türk tarihi ve Türkler’in değişmeyen yapılarına baktığımızda bunu daha net görebiliriz. Bu demokrasiyi kuramadığımız için mi tarihte 16 tane devlet kurmak zorunda kaldı Türkler? Öyle diyorlar ama daha çoktur aslında. 100’e yakındır. Devleti iyi tanımlamak lazım. Neye devlet diyeceğimizi bildiğimiz zaman Türkler’de zaten irili ufaklı çok devlet var. Mesela Selçukluların nereden geldiği çok tartışmalıdır. Bir Oğuz Yabgu devleti var mıydı acaba diye şimdi yeni yeni bakıyorlar. Belki oralarda arşivleri olmayan devletlerimiz vardı. Siz Türkler’in çok devlet yıktığını söylüyorsunuz ama buradan aslında çok iyi devlet kurduğumuz sonucu da çıkmaz mı? (Gülüyor)
Hem kurmak hem yıkmak! Türkiyatta içten yıkılmıyor. Dışarıdan gelip yıkılıyor. Bir başka boy yıkıyor. Türk’ü Türk yıkıyor. Hep böyle olmuştur. Moğol istilalarını ve Çin ile ilişkilerde bazı parantezler koyarsak yüzde yüz böyle. Derdimiz ne? Soy-boy tarzı örgütlenme. Boylar birbirine karışmıyorlar. Bu aile yapısı için de geçerli. Ve boy kendisinin itaat ettiği bir merci var. Bu dinselleştirilmiş de. Atalar kültürü var. Atasına inanıyor. Dolayısıyla çok kolay kendi sembolleri etrafında birleşiyor. Şimdi de hiç farklı değil. Sağcı, solcu, Kemalist vs. dediğimiz şeyler de böyle. Türkler sınıflara göre bölünmezler. Sembollere göre bölünürler. Biz buna segmenter toplum diyoruz. Çok kolay segmente ayırabiliyoruz, bu o eski soy-boy tarzı yaşayış tarzımızın bakiyesi olan bir davranıştır. Dilimize yerleşmiş, ‘kimlerden’ diye bakıyoruz önce. Yani bugün laikliği, Kemalizm’i, İslamcılığı ya da ülkücülüğü savunan da hep aynı genetik kodlarla mı hareket
ediyor? Evet. Çünkü dilimize yerleşmiş o. Dilde grup davranışı gösterirken öteki kimden, bizden mi? diye soruyorsun. Bu büyük ihtimalle eski akrabalara dayanan bir şey. O düşünce yapısı kayıtlanmış devam ediyor. Bu kardeş kavgasına zemin hazırlıyor. Türkçe’yle zihnini çalıştıran bütün insanlar kardeş kavgasına çok yakındır ve Türk tarihi adeta kardeş kavgalarının tarihidir. Ben bu bakışla 12 Eylül öncesinde sağ-sol çatışmalarını da, şimdi ki İslamcı-Laik kavgasını da böyle değerlendirmek mümkün diyorum. Çünkü semboller altında birleşiyoruz. Peki Türk-Kürt kavgası? Türk’ün bulunduğu topluluk içinde kendine bir varlık sebebi olarak yükselten bir ırka duyulan tepki mi bu? Kürt diye bir varlık var. Dolayısıyla o varlık özellikle Kuzey Irak olaylarından sonra, başka yerde de Kürtler olduğu belli olduktan sonra toplumsal psikolojimiz etkilendi. Türkler hem Türklükleriyle övünen ve kendi gruplarını öne çıkarmayı seven bir toplum, hem de segmentel
bir yapıda olmaları nedeniyle hızla birbirine düşen bir topluluk. Kendisinin de yönetime katılması hatta kendisinin yönetmesi gerektiğini savunan bir topluluk. İnanılmaz devlet kurabiliyor ve örgütleyebiliyoruz. Bu devletler sadece kendi alanında sınırlı olmuyor biraz da fetihçi özelliğe de sahip oluyor. Türkler dünyayı kendilerinin yönetmesi gerektiğine de inanıyorlar. Dünya böyle rahat edebilir onlara göre. Bunu da yaşadıkları zor şartlardan çıkartabiliriz. Çünkü Tonyukuk’ta 100 kat fazla Çinliler bizden. 100 kat fazla olan düşmandan, zor coğrafi koşullardan nasıl korunacaksın başka türlü? Böyle olunca yönetmeleri dünyayı yönetme tarzında anlaşılmıştır. Türklerin bu özelliğini bilirsek kardeşinin devletini neden tepelediğini anlarız. Öyle birleşebiliyorlar işte. Mesela Selçuklu ile Danişment’li birleşebiliyor haçlıya karşı. Ama bir yandan da Karamanoğulları Haçlı’yla ittifak edebiliyor. Türkler birleştiklerinde başkalarını ürkütecek bir topluluk. Ama bu segmenter
yapıları nedeniyle hep kendi kardeşi olarak görmüş bir toplum aynı zamanda. Mesela şimdiye kadar Kürt ve Ermeni sorunu olmamasının nedeni oydu. Çünkü onlar bize bağlı olması gereken ve bizim adil yönetimimizle idare edilecek topluluklar. Mesela Anadolu birliğinin sağlandığı döneme bakalım. Daha Selçukludan itibaren birbirimizle kavga ettik biz. Mesela Çaldıran Savaşı Türk’ün Türkle kavgası. Çaldıran Savaşı’ndan sonra ilk Kürdistan kuruldu. Türkler oraya yerleştirildi. Diğer Türklere karşı tampon olsun diye. (Gülüyor) . Çünkü Türk tarihinin bu segmenter özelliği anlarsak gerçekten birçok şeyi anlayabiliriz. Bir soy gelip başa geçecek ve diğer kardeşlerine egemen olacak, fakat diğer kardeşlerin öyle içsel, kadim inançları var ki onlar kendi atalarına inanıyor ve gök tanrının aslında kendi beylerine bu şansı vermesi gerektiğine inanıyorlar. Bunları, eski inançları kırması lazım. O zaman da ödünç din alıyor. Bu kadar din değiştirmemizin nedeni o. Ödünç din alıp diğer
gruplara diyor ki ‘bundan sonra dinimiz bu olacak’. Niyeti kendi meşruiyetinin sarsıcısı olan kadim inançları değiştirmek. Fakat onlar da hiç değiştirmiyorlar. Yöneticiler değişiyor sadece. Halk eski inançlardan kalıyor. Ve böyle anlaşılması zor bir durum çıkıyor. Türkler’in İslamiyeti kabulü ve bir daha da değiştirmemesini ‘din ile imanın buluştuğu kimse Türk’tür’ teziyle mi açıklayacağız? Yok öyle demeyeceğiz. İslamiyet’i Türklerin kabulü sancılı bir süreçtir, ama çok enteresan bir şey var. Bugün Türk denilen insanların yüzde doksan beşi Müslüman’dır. Ve inanılmaz biçimde İslamiyeti benimsemişlerdir. Türkler her uygarlıkla kolay ilişki kurabiliyor. Ama maalesef kendi uygarlıkları yok. Başkasınınkileri almaya çalışıyorlar. Çünkü savaşçı adam yani, nasıl üretsin, almak daha kolay. İslamiyet bir uygarlıktı. Bir uygarlıkla karşılaşmaydı. Ve kendisinin uygarlıkla karşılaşmasında kadim özellikleriyle yeni karşılaştığı arasındaki uyum önemli. Türkler en
kolay İslamiyetle uzlaştı. Çünkü inanılmaz benziyordu. Daha doğrusu eski Türk inanışlarını İslamiyet’e çevirmek çok kolaydı ve Türkler bunda çok başarılı oldular. Tarihteki en büyük başarılarımızdan biri de budur. Bu sanılanın aksine uzun bir zaman aldı. İslamlaşmamız sürüyor bence. Sürüyor çünkü araya modernlik falan girdi. İslamiyeti hâlâ öğreniyoruz biz. İslamiyetle eski inanışımızın etkileşimi hâlâ sürüyor. Mesela dehşet içinde görmüş olduğum şeylerden birisi budur. Biz mesela Alevi-Bektaşi topluluklarımızı daha eski Türk inanışlarını sürdürüyor diye görürdük. Ama Sünnilerde de değişen bir şey yok. Çocukluğundan tutun da evlilik törenlerine kadar, kadın-erkek ilişkilerine kadar yayarsak Göktürklere daha çok benziyoruz, Araplara değil. Eski inançlarımızdaki 100 madde ile İslamiyet’tteki 100 maddeyi karşılaştırsak şöyle çıkar: Türkler Alevi olsun, Sünni olsun, yüzde yetmiş şamaniktir, yüzde otuz bilinen İslami kalıplar içindedir. Mesela bağdaş kurmak... Camilere ve
evlere bakalım. Bağdaş kurma ya da tek ayağını kalçasının altına atma yetkisine kim sahiptir: Büyükler. Camide herkes bağdaş kuramaz. Ya yaşlı olacaksın ya da kariyerin olacak, ama hafif ayıplanan bir tutumdur bu. Evlerde de öyledir. Çocuklar özellikle köylerimizde bağdaş kurup oturamaz yani. Büyüklerin yanında yatamazlar, diz çökerler. Göktürkler’de de böyle. İslamiyetle biz bu uygarlığa davet edildik ve onun kılıcı olduk. İslamlaşmamız aynı zamanda göçebelikten kurtulmayı mı sağladı? İslamlaşmamız ve şehirleşmemiz önemli ölçüde kesişiyor. İslamiyetten önce de Türkler şehir kurmuştu ama büyük toplulukların şehirleşmesi ve kalıcı şehirleşmemiz İslamiyetten sonradır. İslam uygarlığına da çok şey kattık şimdi modernliğe kattığımız ve katabileceğimiz gibi. Mesela Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde Orta Asya’dan gelen izler İslam mimarisinde o kadar güzel renkler verdiler ki! Sonuçta Türklerin kurduğu bir uygarlık diyemeyiz Osmanlı ve Selçuklu’ya, bunlar
sentetik uygarlıklardır. Kendine özgü değildir ama kendine özgü özellikleri de vardır orada. Onu yüceltmeye çalıştık. Yani kadim inançlar değişmiyor ve Türk grup davranışlarının ana yapıcılarından biridir. Her topluluk kendine göre Müslüman olur, bunu artık kabul etmeliyiz. Bu ayıp bir şey değildir. O yüzden Türk İslam’ını Arap veya Endonezya islamıyla dövüştürmemek lazım. Ama her toplumun kendi rengini vereceği gerçeğini de kabul etmek lazım. Demokratik bir kültür yerleştirebilirsek, Alevi-Sünni çatışması gibi başımıza dert olmuş mezhebi çatışmaları önleyebiliriz. Eğer kadim inançların aynı kalabileceği, yeni uygarlığa göre şekillenebileceği gerçeğini kabul edersek Alevi kardeşlerimizi daha iyi anlayabiliriz. O zaman çatışma zeminini de azaltabiliriz. Çünkü bir Türkler’in tarihteki en büyük derdi ötekimizin kendimiz olması, öteki Türk olması ve kardeş kavgası olması. Dolayısıyla dışarıdan gelen düşmanın bu zaafımızdan çok kolay yararlanması. Eğer Türkler’in büyük bir
toplum olduğuna inanıyorsak ki ben inanıyorum, yani tarihten Türkler’i çıkarsak tarih olmaz, tatsız tuzsuz bir şey olur yani. Tüm dünya tarihi havada kalır yani? Evet. Sanki dünya tarihini işleten ana motor Türkler gibi. Ve o yüzden de barbarlar falan biz olduğumuz sanılmış. Çünkü hareket ve değiştirici unsur Asya’dan geliyor. Peki Türkler’de değişmeyen en önemli özellik ne? Birincisi segmenter toplum yapımız. Kadim dediğimiz inançlarımız, inançlarımızın etkisi. En temel yapılardan biri de kadın-erkek ilişkileri. Kadınların giysileri değişiyor, yaşadığımız evlerin biçimleri değişiyor ama toplumsal cinsiyet rolleri değişmiyor. Türkler’de toplum ve aile hayatında kadının yeri her zaman vardır ve adeta ‘son sözü söyleyen kadındır’ diyebileceğimiz bir kadın egemenliği vardır. Başka toplumlar için de geçerli değil mi bu? İdareci olabilen ve ailede sözü geçme anlamında Türkler en önde geliyor. Bunu uzun süren ana
erkillik dönemine bağlıyorlar. Ama benim açıklamam hep yaşanılan koşullarıyla ilgili. 100 kat büyük düşman var, zor koşullar var ve burada toplumun ayakta kalabilmesi için savaşçı, göçebe ve hayvancı bir topluluk olmak zorunda. Her doğan erkek savaşçı gibi yetiştiriliyor. Ve toplum baş edebilmek için 100 kat büyük diğer topluluklarla hareket etmek zorunda. Her anne erkek evlat doğurduğunda hem seviniyor hem içi sızlıyor. Çünkü yarın şehit olacak. Öyle olunca analıkla vatan çok yapışık hale geliyor. Psikolojik açıdan bakınca vatan ananın olduğu yerdir. Türkler’in bir özelliği de tarihte en vatansever topluluk olmaları. Çünkü Türklerin eski inançlarına göre içinde yaşadıkları yer de kutsal. Evi de kutsal, eşiği de... Bulunduğu yeri hemen vatanlaştırıyor. Neresi vatandır? Türk’ün olduğu yer! (Gülüyor) . Araştırmacılar daha çok eski inançlarla bağlantısını görmüşler, fakat benim gördüğüm şey anne erkek çocuk olduğunda ne zaman öleceğine de karar veriyor. Hangi savaşa
gideceğini... Öyle olunca ayrılıkla işimizi bitiremiyoruz biz. Modernleşmemizin önünde engeller var. Bir tanesi kardeş rekabeti, yaşadığımız zor koşullar, Türk tipi segmenter toplum yapısı rekabeti demokratik bir biçimde yapmamızı engelliyor. Sert rekabet, ölümüne rekabet oluyor. O yüzden de bu kardeşler birbirine çok bağlı, küsünce de ölümüne küserler. İkincisi de anneliğin önemi. Annelerden ayrılamıyoruz. Bunu şimdi bazı sosyologlarımız fark ediyorlar. Sözüm ona maço özellikleri olan bir kültürüz ya biz, halbuki en delikanlı erkeğimize baktığımızda anası ne derse sözünü dinler. Ananın yerini eş olamaz mı? Onun yerine bir başka kadını kendimizle eşit koşullarda kabul etmemiz lazım. Fakat bir başka kadın hayatına girdiğinde ve bizim anneyle bağımız henüz sürdüğü için diğer gelen kadın hep yabancı olur. Gelin-kaynana çatışmalarının da sırrı biraz buradadır. Vatan annenin yaşadığı yerdir. Biz vatanı korumaya gideriz. Geçenlerde bir yarbayımız şehit oldu
mayına bastığı için. Bir mektubu çıktı, diyor ki: “Biz bu çocukları analarından sağlam aldık, annelerine sağlam vereceğiz.” Sanki sütten çocuğu almış gibi konuşuyor. Toplumsal psikolojimizde böyledir. Askere giden çocuk anasından yeni ayrılmış gibidir. Öyle olunca da annelik çok önemli bir şeydir. Askere uğurlama törenlerinde son vedalaşılan insandır anne. En çok mektubunda atıf yapılan erin insan annedir. Onun için savaşılır ve burası anavatandır. Erkekleri alındıracak bir laf etmişsiniz? Maço kültürüne sahip olmamız kadın egemenliğine bağlıdır? Bunu analar mı destekliyor? (Gülüşmeler) Analar destekliyor! Çünkü erkek evlat kaybedilecek bir evlat olduğu için çok kıymetli. Yani ayrılamayan sadece erkek evlat değil, anne de ayrılamıyor, doyamıyor ki! Öyle olunca da onunla ilişkisini bozacak her şeye karşı maço tabiki. Erkekliği, koçluğu, delikanlılığı anne asıl kışkırtıyor. Koçum benim diyor yani. Öyle olunca eşit kadın-erkek toplumsal rolleri tam
cereyan edemediği için abartılı bir erkeklik çıkıyor ortaya. Erkeğin eşiyle olan ilişkisine karşılık annenin öne sürdüğü blöf müdür maçoluk? Anne erkekliğin neden abartılmasını ister? Bir kere oğlu savaşçı olsun diye, memleketi ve ailesini korusun diye. Bizim okşadığımız, sırtını sıvazladığımız şey bize bağlanır aynı zamanda. Bir genç hanımın araya gireceğini de biliyor. Dolayısıyla sırtını sıvazlarken oğlunun ona aramıza başkalarını sokma da diyor. Bugün Türkiye’deki ailelerdeki ana çocuk çatışmalarında da köken sebeplerden biri budur. Eve gelen gelin de bu delikanlıyı, koçu dinlemek, ona boyun eğmek zorundadır. Buradaki mekanizmayı gelin de çözer. O da erkek evladını böyle yetiştirir. Bu genetik kodları değiştirmek mümkün mü? Çok zor. Dile kazınmıştır. Ben Denizliliyim, Ege’de olanların şivesini düşünelim. Para versen insan böyle öğrenmez değil mi? Bu değişmez. Şiveler ve dil kalıcıdır. Psikolojimiz de bu davranış ve dille çok
bağlantılı. Ve bunların değişmesi çok yavaş. O yüzden de belki bir ülkenin gerçekten aydını olmak, kendi ülkesini iyi tanıyıp, burası nasıl daha insanlığa katkıda bulunabilir diye düşünmekten geçiyor. Yani halkı küçüksemeyeceksin, çünkü biz de onlardanız. Eğer sen aydınsan ve onlar adına daha iyi bir şey görüyorsan bu özellikler nasıl bu insanlar örselenmeden, hakir görülmeden oraya doğru yönlendirilir, bunun üzerine kafa yormak lazım. Yoksa aydına ne ihtiyacımız var bizim? Kürt ya da Laz grup davranışından bahsedebilir miyiz? Çıksın araştırmacıları, göstersinler belki olabilir! (Gülüyor) Kürtler, bugüne kadar Selçuklu ve Osmanlı’ya karşı pek itaatsizlik yapmamışlar. Peki bugünkü rahatsızlıkların nedeni nedir? Malazgirt’te de Kürtler bizim yanımızdaydı, Selçuklu’da da, Osmanlı’da da. Cumhuriyet’le birlikte ulusalcı dalga belki Kürt kardeşlerimize yönelik bazı olumsuzluklara neden oldu. Yani modern biçimde Türk-Kürt
ilişkisini ayarlayamamış olabiliriz. Elimizden geleni de yaptığımız söylenmelidir. Ama bu ilişki devam ediyor ve hatalar varsa düzeltilir. Eğer Kürtlere yeni devletin oluşumunda bazı olumsuzluklara maruz kalmışlarsa bu düzeltilir. Çok yeni bir Cumhuriyet Türkiye Cumhuriyet’i. Büyük mitinglere ya da ayrılıkçı partinin aldığı oylara rağmen bıçak kemiğe dayandığında Kürt halkı Türklerle birlikte yaşamaktan yana tavır alacaktır. Türklerin onlarla bir düşmanlıkları yoktur. Hele hele dünya gören Kürtler bunu çok iyi anlarlar. Avrupa’da yükselen ırkçılığa falan baktığımızda ilk kovulacak gruplardan biri Kürtler’dir. Kızılderililerin davranışları bize benziyor mu? Benziyor. Geçenlerde eşimin bir çalışması var, eski Amerika kültürleriyle ilgili. Ben ona anlatıyorum, ‘Aztekler’de de böyle’ dedi. Ciddi bir benzerlik var gerçekten de Amerikan yerlileriyle bizim aramızda. Peki Türk hep yerinde sayıyor deriz, gelişemiyoruz mu cidden? Benim
sözünü ettiğim Türk grup davranışı her grup için geçerli diyebileceğimiz, grubun psikolojisi ile ilgili bir şey. Türkler tarihin en değişken topluluğudur. Uygarlıklarla ilişkileri nedeniyle böyle. Uygarlıklar ve inanç alanında tutucu değiller. ‘Ne varsa alırım kardeşim’ diyor. Dünyada hiç başka böyle diyen topluluk var mı hiç bilmiyorum. Uygarlıkların ürünleri karşısında şaşırmayı severiz ve onları elde etmek isteriz. Bugün başımıza gelen birçok belanın nedeni çok hızlı modernleşmedir. Japonları saymazsak eğer psikolojik olarak da bu kadar hızla modernliğe adapte olmuş topluluk yoktur. Bir de Allah vergisi tipimiz de öyle, her yere gidiyoruz yani. Asyalıyız ama Avrupalı gibiyiz de. Türkler bir yere gittiği zaman değişmiyor mu peki? Toplandıklarında aynılar. Birey olarak entegre etmek çok kolaydır. Diğer toplumlara da çok kolay uyum sağlayabilirler. Sorun şuradan çıkıyor: Onlar hem kolay uyum sağlarlar hem eski inançlarını bırakmazlar. Uyumları
görünüştedir yani, evlerinde gene bildiklerini yaparlar. Değişen Türk, Türk değil midir? (Gülüşmeler) Uyumlanmış Türk, Türk’ün bir özelliğini sergiler. Türklük ne zaman kaybedilebilir? Çocuklarına yabancı dil öğrettiğinde... Ama Türkler bunu da yaparlar. Yapmışlardır da. Hazar’ın kuzeyinden giden kavimler batılı ve Hıristiyan olmuşlardır. Yeni nesle Türkçe öğretmezsen eğer öbür nesilden diğer davranış kalıpları kaybolur. Türkler’in okur-yazarlık becerisini hayatta kullanma oranı yüzde 25 diyorsunuz. Nasıl bir eğitim modeli öngörülmeli o halde? Türk gruplarının en büyük özelliklerinden bir tanesi de, sözlü kültüre ait bir topluluk oluşumudur. Söz ve yazı ilişkisi gerçekten de çok kafa karıştırıcı bir ilişkidir. Biz yazıyı ve yazılı olanı çok seven bir topluluk değiliz, saygı gösteren bir topluluğuz. Yazı bizim için korkulacak bir şeydir. Uygarlaşmamızın önündeki en önemli engellerden biri sözlü kültüre ait oluşumuzdur.
Uygarlık yazılı kültürdür. Yazıyla temas olmadan uygar olunamaz. O yüzden İslamlaşmamız sürüyor diyorum. Tabii ki muhabbet kültürünün çok güzel, çok tatlı yanları vardır. Ama uygarlaşmayla düşündüğümüzde hiçbir katkısı olmaz. O yüzden ne yapıp edip sözlü kültürün bu kadar güçlü olduğu bir grup yapısının yazıyı sevdirmenin yollarını bulmamız lazım. Mevlit, Türk kültürü ve İslam arasında bir geçiş unsuru. O okumaya alıştırmak için, yazıya alıştırmak için çok önemli. Atasözlerinin bu kadar önemli oluşu, hala şiir toplumu olmamız sözlü kültürün ürünüdür. Batılı ürünleri çevirmek yerine daha mevlit gibi 32 farz gibi bazı kolay ezberlenen şeyleri yazıya dökebilseydik, ve insanlarla ihtiyacıyla bağlantısını gösterebilseydik yazının çok daha kolay açılımlar olabilirdi. Türkler’in yazıya olan ilgisi interneti keşfetmeleriyle yerine mi oturdu? Oturacaktır. Ben şok oldum. İcq’da tarama yaptım bir hafta, Türkler birinci sırada. MSN’de de kesinlikle birinci
sıradayız. Amerikalı haftada sanıyorum 11 saat, bizimki 40 saat. Ve tüketicisi hızla artıyor. Çünkü internet Türklerin derdine deva olabilecek bir imkân sağladı. Hem konuşuyor hem yazıyor. Yazıyla bir derdi vardı bu toplumun. Daha doğru düzgün satılık levhası yazdıramıyoruz bir türlü. Çünkü yazıya çok yabancı. Ama internet sayesinde yazmak zorunda. Teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki mesela bunun söze dökülmesi bence Türkler için çok kötü oldu. Cumhuriyetteki şanssızlıklarımızdan bir tanesi de televizyonun çok hızlı girmesidir. Tam gazete okuyacak insanlar, tv geldi. Televizyonda en çok Amerikalılar vakit geçiriyor, sonra Türkler. Amerikalılarla neden çok benzeşiyoruz? Batılılaşmanın son durağı Amerika. Bizim de çok hızla yenileşmemiz nedeniyle oraya benziyoruz. Çünkü Amerika’nın da çok tutacağı bir şey yok elinde, bizim de... Küçük Amerika diye anılmamızın nedeni bu mu? Ekonomik olarak hak ediyor muyuz bilmiyorum, ama grup
davranışı olarak yeniye uyum sağlama anlamında Amerika’ya benziyoruz. Bu kadar yazıya odaklanan ülkenin evlatlarının günlük hayatta 200–300 kelimeyle konuşmasını neyle açıklayacaksınız? Sanıyorum sözlü kültürle ilgili bir şey bu. Nobel’e aday gösterilen romancılarımızın üç bin kelimeyle yazdığı söylenerek açıklama yapılmaya çalışıldı. Sözlü kültürde kelimeler birçok anlama da geliyor. Dolayısıyla ilk bakışta üç bin gibi gözükse de otuz bine kadar çıkıyor. Bence Türk halkı, köylülerimiz bile günlük konuşma dilinde çok iyi durumdalar. Şehirleşen ve televizyona bağlanan insanlarımızdan ben ürküyorum. Dünya Türkler’in eline geçse ne olur? Modern dünya çok iyi şeyler olmaz. Fakat Türkler kendileri modernleşmeyi becerirlerse eğer ve bu uygarlığın, İslamiyetta olduğu gibi evirip çevirebilecek, önderlik edebilecek konumda modernleşirlerse dünya çok güzel olur. Adil bir dünya olur. Türklük gider mi? Gitmez, bir şey
olmaz. Türklüğü kaybolmaması gereken bir özellik olarak mı görüyorsunuz siz de? Tabii. Onlar olmasa tarih olmaz. Modern Türkler dünyayı modern uygarlığın yöneticisi olsalar dünya daha adil olur dedim. Bunu inanarak söyledim. Çünkü Türkler’in adaletle bir dertleri var. Büyük ihtimalle yine o yaşadıkları koşullarla ilgili ve bu adaletsizliğe bir insan var, yönettiklerinde adil olmaya çalışıyorlar bence. Siz tek tek hükümetlerimizi beğenmeyebilirsiniz ama devlet felsefesi olarak bu hep vardır. Kolay İslamlaşmanın nedenlerinden biri de budur. Adalet duygusudur. [PEKİ HOCAM, ŞU HALLERİMİZE NE DERSİNİZ?] Neden Türkler otoban kenarında ve 40 cm’lik ağacın gölgesinde piknik yapar. Var mı bir izahı? Yoktur. Ama dalga geçmek yerine düşünmek gerekir. Ben bunu yaptığımı düşünüyorum. Mesela bizim suyla ve ağaçla bir derdimiz var ve onların yanında bulunmak istiyoruz. Ağaca ve suya bağlı çok kadim inanışlar
devam ediyor. Peki neden hesabı öderken parayı masanın altında sayıp garsona uzatıyoruz? (Gülüşmeler) Bilmiyorum, ben her şeyi bilmiyorum! Televizyon kumandasına neden poşet ve lastik geçirip kullanıyoruz? Bunlar geçiş kültürü ile ilgili şeyler. Araba süslemeleri mesela. Nesneye karşı tutumları aynı zamanda gösteriş ve şatafat kültürü. Nesne her an kaybolabilir ve iyi muhafaza etmek lazım. Böyle komikliklere neden olabiliyor. Neden düşen çocuğa bir de annesi vurur? Bu çok önemli, savaşçı yetiştirmekle ilgili bir şey. Kendini ezdirme! Peki üzerinden araçlar geçsin diye niye paspas caddeye serilir? (Gülüyor) Yanıt yok. Bir misafir ‘yemeyeceğim, doydum’ demesine rağmen ev sahibi neden ısrarla ‘Allah’ın adını verdim, yiyeceksin’ diye zorlar? Israrla ‘az olsun’ denmesine rağmen tabak neden tıka basa doldurulur? Bunların içinden kavramsallaştırabildiğim bu
konukseverliğin sınır tanımamasıdır. Bu Türkler’ee özgü değil ama. Çünkü konuk ağırlamak için inanılmaz şeyler yapıyor eski topluluklar. Şahin marka otomobile neden 5-6 kişi binip müziği yüksek sesle açarak gezer? Şatafata benzeyen yanları var. Bunun grup olan her yerde olabilecek bir yanı da var. Almanya’daki Türkler de bunu yapıyorsa, oturup bir düşünmek ve köklerini aramak lazım. Kolonyayı neden büyüğün eline, çocuğun kafasına dökeriz? Kolonyayı niye dökeriz bilmiyorum. (Gülüşmeler) Neden inşaat, iş makinesi gördüğünde oturup izleriz? Kötü bir şey olduğunda da izliyorlar. Bunları çok kavramsallaştıramıyorum henüz. Anlamamız lazım. Büyük ihtimalle potlaç insanının nesneyle ilişkisi. Çünkü onun dünyasında nesne şaşkınlık verici bir şey her zaman. Eski insan yaşadığı dünyaya hayrandır ve hep bir hayranlık arar. Her olup biten onun için şaşkınlık vericidir. Rasyonel değildir yani. Adresi bilmememize rağmen
yol tarif ederiz mesela. Bilmiyorum diyene ben rastlamadım! (Gülüyor) Öyleyiz evet. Peki bir turiste niye dilini bilmememize rağmen adresi bağırarak anlatırız? Bağırınca anlayacağını mı sanıyoruz? Çünkü o seni anlamayınca sağır ve dilsiz gibidir. Dil bilmemek odur. Öyle olunca daha çok tepki verip onun anladığını sanırsın. Bir de çocuk yüzme öğrensin diye kucaklayıp suya atıyorlar, bebeği. Yapmasalar iyi olur! (Gülüyor)
| ||||||
Get amazing travel prices for air and hotel in one click on Yahoo! FareChase
