Prof. Dr. Reşat Genç'in "Türk Kültüründe Nevruz Uluslararası Bilgi Şöleni"ne sunduğu tebliğ. Nevruz hakkında Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı'nın sitesine bakınız:
TÜRK TARİHİNDE VE KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ
Prof. Dr. Reşat GENÇ*
Sayın
Başkan, değerli meslektaşlarım,
Konuşmama başlarken, önce bir hususu dikkatlerinize sunmak istiyorum. Biliyorsunuz ilk toplumların, milletlerin iyi düzenlenmiş takvimleri filân yoktu. Bu takvim olayı bildiğimiz gibi tarihî bir gelişme seyri içerisinde olgunlaştı, gelişti. Takvim olmayınca insanlar özellikle geçimlerini sağlayan temel uğraşma konularına göre hayatlarını tanzim ederlerdi. Baharın, yazın başlaması, hayvancılıkla geçinenlerin sürülerini otlağa çıkarmaları, çiftçilik yapanların ekin ekme döneminin başlaması gibi olaylar bütün milletlerin hayatında iz bırakmış şeylerdir. Bunun gibi bağ bozumu olayı, hasat mevsimi, koç katımı eski insanların hayatını düzenleyen olaylar idi. Bunların en önemlilerinden biri, bütün toplumlarda öteden beri olduğu gibi bahar olayı, baharın gelmesi, tabiatın canlanması hadisesidir. İşte bu bahar başlangıcı, Türk tarihinde eskiden beri gördüğümüz bir
şey. Şimdi bunun menşei, kökü, ilk defa ortaya çıkış yeri meselesi zaman zaman tartışılır.
Türklerde baharın gelişi ve bayram halinde şenliklerle kutlanması hususunda genellikle iki ihtimal üzerinde çokça durulur: 1- Türklerde Bahar Bayramı (Nevruz), bilinebilen en eski zamandan beri Türklerin bir bayramıdır ve Türkler vasıtasıyla bütün Asya’ya ve Avrupa’ya (Avrasya’ya) yayılmıştır. 2- İran menşelidir, eski İran efsaneleriyle bağlantılıdır. Olayın menşei meselesinin, bilim adamlarımızın yapacağı kıymetli araştırmalar ve bu bilgi şöleninde sunacakları değerli bildirilerle büyük ölçüde aydınlanacağı kanaatindeyim. Ama ben kesinkes şunu ifade etmek istiyorum. Ansiklopedilerde, bu arada meselâ örnek vereyim, Azerbaycan ansiklopedisinde, menşe için herhangi bir şey ifade edilmeden, ama bana göre doğru bir ifade ile “Nevruz, kadim şark ananelerinin devamıdır” ifadesi yer alır. Yani eski Doğu
geleneklerinin devamı. Galiba işi o şekilde takdim etmekte başlangıçta yarar da var. Ancak bir başka ve çok kesin hususu arz ediyorum. Biz Çin kaynaklarından Hunların daha Milâttan yüzlerce yıl önceleri, 21 Mart tarihinde hazır yemeklerle kıra çıktıklarını, bahar şenliklerini yaptıklarını, bu bahar şenliklerinde bir kısmını bugünkü Nevruz kutlamalarında gördüğümüz birtakım âdetler ve gelenekler yaşadıklarını biliyoruz. Aynı geleneklerin Hunlardan sonra Uygurlarda da varlığına şahit oluyoruz. Bu gelenekler Uygurlardan da günümüze kadar uzanmış gelmiştir.
Hepinizin bildiği gibi, çağdaş Uygur resminde, Uygurların Nevruz kutlamalarını temsil eden tablolar yapılmıştır. Şu elimde tuttuğum tabloda, Sayın Bakanımızın hepsinin de sin harfiyle başladığını ifade ettikleri yedi yiyecek veya bugün Türkiye’de daha çok bilinen adıyla yedi levin, levin “levn”den, renkten gelir, yedi renk, yedi çeşit
yiyeceğin sunulduğu hediye, tabloda ortadadır.
Efendim, semeni göğertmek, yani tohum çimlendirmek, baharın gelişini canlandırmak olayı da bu tabloda resmedilmiştir. Bahar bayramı dolayısıyla yapılan şenlikleri, oyunları, eğlenceleri sembolize eden millî kıyafetler ve çalgı aletleri vardır. Koç kurban etmek burada yine temsil edilmiştir.
İslâmî dönemle ilgili kayıtlara baktığımız zaman Nevruz bayramının ilk izlerini genellikle XI. yüzyıl metinlerinde görüyoruz. Nevruz’u İran geleneğine bağlayan Firdevsi’nin Şehnâmesi de dahil olmak üzere ilk defa derli toplu Nevruz hakkında bilgileri XI. yüzyıl kaynaklarında buluyoruz. Eğer İran’da da, Hunlar’da olduğu gibi Milâttan önceki yıllarda Nevruz olayı var olsa idi, Milâttan sonra XI. yüzyıla gelmeden önceki İran metinlerinde de bunun izlerinin
bulunması gerekmez miydi?
El-Bîrûnî XI. yüzyıldan bildiğiniz meşhur bir isim. Bîrûnî de Nevruz’dan söz etmiştir. Bunun yılbaşı olduğunu ifade etmiştir. Türkler de dahil bütün On Asya ve Orta Asya toplulukları arasında canlı bir şekilde yaşatıldığından söz etmiştir. Yine XI. yüzyılın bir diğer yazarı, Fars asıllı meşhur Selçuklu devlet adamı Nizâm-ül Mülk, Siyasetnâmesinde Nevruz’dan söz eder, Nevruz’un yılbaşı olduğunu ifade eder. Birtakım Nevruz âdetlerinden bahseder ve Nevruz’un Türkler arasında yaygın olduğunu ifade eder. Fars asıllı bir devlet adamının Nevruz’un hususiyle Türkler arasında yaygın olmasından söz etmesi gerçekten de anlamlıdır. Sonra XI. yüzyılın bir diğer yazarı meşhur sözlük yazarımız Kaşgarlı Mahmut, Divân-ı Lügâti’-t Türk’ünde Türklerde yıl başlangıcının Nevruz olduğunu ifade eder ve ondan sonra mevsimleri ne şekilde sıraladıklarını kaydeder. Kaşgarlı Mahmut’un
eserinde sözünü ettiği bir diğer husus Beyrem. Bugün bayram olarak telâffuz ettiğimiz kelimedir. “Beyrem” den söz ederken Kaşgarlı Mahmut bir yerde kendi kendisiyle bir tenakuza da düşüyor ve, “İslâmiyet’e kadar Türklerde bayram yoktu. Onun için bunu galip ihtimalle Müslümanlardan almış olsalar gerektir” diyor. Ama ben İranlı arkadaşlarımıza da sordum, “ne diyorsunuz bayrama?” diye. “Eyt” diyoruz dediler. Arapça’nın ıyd’ından alınma bir kelime. Bir başka kelime yok. Bayram kelimesi belli ki bizim kelimemiz, Türkçe bir kelime. Bu çok dikkati çekiyor. Kaşgarlı orada bir başka tenakuza düşüyor kendisiyle. Türkçe’de “bayram yeri” diye -o kendi imlasıyla tabii Beyrem yeri diyor- bir deyim, bir tabir vardır ki herhangi bir yer çiçeklerle süslendiği ve ışıklarla donatıldığı zaman buraya Beyrem yeri denir. Çünkü Beyrem halk arasında gülme, eğlenme, sevinç, neşe demektir. Dolayısıyla bu gibi donatılmış olan yerlerde toplanırlar ve eğlenirler. Buraları çiçeklerle ve ışıklarla
süslerler.
Şimdi, takdir buyurursunuz ki, İslâm dininde ne bildiğimiz dinî bayramlarda Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı, ne de diğer dinî günlerde ışıklarla bir mekân donatarak, süsleyerek geceleri de kutlanan bir bayram söz konusu değildir. Bu itibarla, bu, Türkler’in İslâmiyet’ten önceden beri devam ettirdikleri birtakım geleneklerin Kaşgarlı dönemine intikal etmiş şekli olmalıdır. Bu doğrudan Nevruz’la ilgilidir veya değildir ama Türkler’de demek ki bayram yerinin donatılmasında çiçek, ağaç, ışık ile süslenme ve dolayısıyla geceleri de devam eden kutlamaların varlığını işaret etmektedir ki, herhalde galip ihtimalle Nevruz veya benzeri geleneklerle bağlı olmak gerekir diyoruz.
Bir başka konuyu yine dikkatlerinize sunmak istiyorum. O da, Oniki Hayvanlı Türk Takvimi
olarak bildiğimiz takvimin başlangıcının da 21 Mart itibar edilmiş olması; yani Nevruz tarihi, Türk takviminin Hicrî takvimin başlangıcına kadar Türklerde en yaygın olarak kullanılmış olan, bu gün de Türk Cumhuriyetlerinden pek çoğunda hâlâ takvim olarak kullanılmakta olan 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin başlangıcının 21 Mart tarihi ile bağlı oluşudur. Bu 12 Hayvanlı Türk Takvimi konusunda, bildiğiniz gibi merhum Osman Turan hoca 12 Hayvanlı Türk Takvimi diye bir kitap yayınlamış idi, vaktiyle. Yine Türkiye’de doktora yapmış olan bir İranlı arkadaşımız şu anda Meşhed Üniversitesi’nde vazifeli. Kendisi de aynı zamanda bir muvakkittir. Bu özellikle dinî takvimle ilgili vakit ayarlayan, zaman düzenleyen, yani takvimi yapan kimse demek. O arkadaşımız Osmanlı muvakkithanesinin kayıtları üzerinde de uzunca çalıştı ve İran’da 12 Hayvanlı Türk Takvimi ile ilgili bir kitap yayımladı. Adı Ebulfez Nebeyî. O arkadaşımızın çalışmasında da 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin başlangıcının 21 Mart tarihi
olduğunu, Nevruz günü olduğunu çok net bir şekilde, açık bir şekilde görmekteyiz. Buna bağlı olarak, Müslüman Türkler bir süre Hicrî takvimi kullanmış olmalarına rağmen Türklerin öteden beri uygulamaları özellikle Sayın Bakanımızın konuşmasında da ifade edildiği gibi malî yıl olayı, vergiler olayı, ki biliyorsunuz Mart gerçi 1 Mart olmuştu; bu, Hicrî, Rumî meselelerinin çözüme kavuşturulmasından sonra, biz de malî yıl Mart itibar edilirdi, ki tamamıyla bu eski geleneklerin eski takvim uygulamasının bir uzantısı idi. Türkler Hicrî takvime, aylarının sürekli olarak değişmesi yüzünden devlet hayatı yönünden intibak edemedikleri için, yine ifade edildiği gibi meşhur Ömer Hayyam’ın başkanlığını yaptığı bir bilim adamları heyeti Melik Şah’ın talimatıyla biraraya geldiler. Birtakım hassas hesaplamalardan sonra bu günkü Güneş Takvimi ölçülerine fevkalâde yakın bir takvim düzenlediler.
Celâl-üd-Devle Ebû'l-Feth Melik Şah’ın bu Celâl-üd-Devle lâkabına bağlı olarak takvime, Takvim-i Celâli de denildi. Melik Şah adından dolayı takvime Melîkî veya Takvim-i Melîk Şahî de denildi. Başlangıcı 21 Mart’dır ve Selçuklu devletinde de hem malî işlerin düzenlenmesinde hem de devletin diğer işlerinin düzenlenmesinde bu tarihe itibar edildi. Tabiatıyla Selçuklulardaki bu 21 Mart olayı sadece Celâli takvimiyle de bağlı kalmadı. Biz Selçuklu döneminde Türk insanının da ve o insanların vücut vermiş olduğu Selçuklu devletinin hükümdarlarının da, saraylarının da, Nevruz Bayramı diye bir eğlence, şenlik günü kutladıklarını, idrak ettiklerini, özel yemekler pişirildiğini, özel hediyeler alınıp verildiğini ve diğer birtakım geleneklerin yaşatıldığını biliyorsak da, bu konuda kaynaklarda ayrıntıya ait çok bilgi yoktur. Tabiî Selçuklularda, kaynağı tabiatıyla Hunlarda olduğuna göre ve Uygurlarda oradan beri devam edip geldiğine göre, Selçuklular yoluyla öbür Türk devletlerinde de olması o
kadar tabiîdir. Gerçekten de Uzun Hasan Bey tarafından düzenlendiği için O’nun adından dolayı Hasan Padişah Kanunları olarak bilinen Akkoyunlıı Kanunları’nda da 21 Mart’ın takvim başı itibar edildiğini, ilk vergi toplama dönemi olarak itibar edildiğini, dolayısıyla Akkoyunlu Türkmenleri arasında da Nevruz geleneğinin kuvvetli bir şekilde yaşatıldığını biliyoruz ki, bugün Türkiye’de de Nevruz geleneğinin en canlı şekilde muhafaza edildiği ve yaşatıldığı yer, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizle Azerbaycan ve Güney Kafkaslar bölgesi Akkoyunlu toprakları idi. O bakımdan, olayın Akkoyunlularla bağlantılı tarafı fevkalâde önem arzetmektedir. Bu, aynı zamanda ünlü bir şair olan Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın şiirlerinin de bu gözle incelenmesi gereğini ortaya koyuyor. Böyle bir inceleme, aynı canlı Nevruz geleneğinin Karakoyunlularda da varlığını ortaya koyacaktır diye düşünüyorum.
Efendim, bu tarihî zincirin bir halkası, büyük bir halkası olarak Osmanlı döneminde de Nevruz’un çok canlı şekilde yaşatıldığını, kutlandığını görmekteyiz. Burada ben şanslı bir kişi olarak sempozyumun Iğdır’da yapılan bölümünde Sayın Müjgân Cunbur hocamızın bildirisini dinledim. Divan şiirinde Nevruz geleneğiyle ilgili fevkalâde güzel bir bildirileri var. Burda da onu daha genişletilmiş olarak sunacaklar. Orada Nevruz olayının Osmanlı Divan şiirinde ne kadar büyük yer tuttuğunu çok açık, net, canlı bir şekilde hep birlikte göreceğiz. Bu sadece şairler tarafından, halk tarafından kutlanmış, önem verilmiş, üzerinde durulmuş bir olay değildir.
Müjgân Hanım’ın örneklerinde çok güzel bir şiir örneği olarak IV. Murad’ın Nevruz’la ilgili şiirini de göreceksiniz. Yani bir Osmanlı padişahı Nevruz konusunu ele almış, fevkalâde güzel bir şiir
yazmıştır. Bu, Osmanlılarda Nevruz olayının halk arasında ne şekilde yaşatıldığını, yaygın bir şekilde muhafaza edildiğini gösterir. Bir başka örnekte de, Osmanlı ailesini çıkarmış olan Kayı Boyu’na mensup Karakeçililerin, Karakeçili aşireti mensuplarının 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplandıklarını ve burada bayram yaptıklarını, şenlikler yaptıklarını; at yarışları, ciritler, güreşler-ki bugünkü Nevruz gelenekleri içerisinde bunlar da vardır-, düzenlediklerini görüyoruz. Ona Yörük Bayramı adını verirlerdi. Karakeçili yörükleri tarafından en geniş şekilde uygulanan bir bayram olduğu için Olayın Ertuğrul Gazi’nin türbesinin etrafında gerçekleştirilmiş olmasının bir başka anlamı daha vardır. Bugün hâlâ Güneydoğu Anadolu bölgemizde, Doğu Anadolu bölgemizde ve Azerbaycan’da Nevruz’a takaddüm eden günlerden birinin adı “Ölüler Bayramı”dır. O gün özellikle kabirler ziyaret edilir. Atalar hatırlanır ve onların ruhları için dualar edilir. Fatihalar okunur. Yine
onlar için hayırlar yapılır. Yani olayın bu Ölüler Bayramı olayıyla da bağlantısı, Karakeçililer tarafından yapılan Yörük Bayramı’nda var. Kabir ziyareti olayını orada çok enteresan bir şekilde görüyoruz. Büyük Ataları, Ulu Ataları Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplanmış olmaları bunun çok güzel ve tipik örneğidir. Tabiatıyla bununla da sınırlı değil, Osmanlı Dönemi’nde Nevruz’un yaşaması, yaşatılması. Meselâ sayın Bakanımızın bildirisinde ifade ettiği o macunları, tatlıları hazırlama, dağıtma, hediye etme hadisesi, yani bir başka tipik şekliyle Manisa Mesir Şenlikleri. Şehzade sancağı olan bu şehrimizde, mesir macunu hekim başı tarafından hazırlanır ve halka dağıtılır. Bu tamamıyla Bahar Bayramı 21 Mart Nevruz geleneklerinin kullanılması ile ilgilidir.
Bir nokta üzerinde daha durmak istiyorum. Osmanlı Dönemiyle ilgili olarak, biliyorsunuz, Nevruz geleneğiyle ilgili bizim
edebiyatımıza mâl olmuş tabirlerden biri, Sultan Navruz tabiridir. Bugün Anadolu’da, asıl adı belki bir kenara bırakılıp, kardelen çiçeğine Navruz Çiçeği veya Sultan Navruz Çiçeği denilmektedir. Bu, Nevruz-u Sultanî adıyla bağlıdır. Bu çiçek baharın müjdecisidir. Hemen, karların tamamen erimesini bile beklemeden, karların arasından çıkıveren çiçek...
Bu “Sultan Navruz” nereden geliyor acaba? Burada iki ihtimal üzerinde durmak istiyorum. Değerli meslektaşlarımın araştırmalarının buna da aydınlık getireceği inancındayım. Birisi, Sultan Melikşah tarafından Takvim-i Melikşahî veya Takvim-i Celâlî olarak adlandırdığımız takvimin düzenlenmesiyle bağlı olarak, Melikşah’ın bir Sultan olarak Nevruz’a vermiş olduğu önemden dolayı Sultan Nevruz, Nevruz-u Sultanî şeklinde adlandırılmış olabilir. Ben bir başka ihtimal üzerinde durmak istiyorum. O da olabilir. Arkadaşlarım aydınlık getirirlerse
herhalde bu konuya katkı olacak. O da, Nevruz kutlamaları muayyen süre önceden başlıyor. Gelenekte üç çarşamba önceden başlıyor. Bu süre zarfında birtakım gelenekler var. Evlerin temizlenmesi, tamire, boyaya, badanaya ihtiyacı varsa onların düzenlenmesi, kabın, kacağın temizlenmesi. Yani tam bir bayram temizliğinin yapılması olayı. Ayrıca birtakım hediyeler, mezar-kabir ziyaretleri gibi hadiseler belli bir süreye yayılmış olarak uygulanır. O uygulama süreci içerisinde Osmanlı döneminde bir şey görüyoruz. Diyelim ki, 21 Mart’a 4 gün kala halk muayyen şeyleri uyguluyor, yerine getiriyor, 3 gün kala sarayda birtakım hazırlıklar yapılıyor, 2 gün kala bir- takım başka gelenekler ve 21 Mart günü doğrudan Osmanlı padişahının da katıldığı saraydaki kutlamalar ve padişahın halk içerisine, şehir insanları arasına girmesi ve onlarla beraber Nevruz’un diğer gereklerini, geleneklerini yerine getirmeye katılması veya en azından onlarla beraber bulunup kutlaması olayı. Yani 21 Mart günü hususiyle
padişahın yani sultanın Nevruz tebriklerini kabul ettiği, halkın Nevruz’unu kutladığı, Nevruz şenliklerinde bulunduğu gün olmak hasebiyle, 21 Mart tarihinin Nevruz-u Sultanî, yani sultana mahsus, sultan tarafından veya sultanın katılımıyla kutlanan Nevruz günü olmak bakımından böyle bir ünvan, böyle bir ad almış olması ihtimalidir ve bence bu ihtimal ilkinden çok daha kuvvetlidir.
Değerli Bakanım, çok muhterem dinleyenler. Biliyorsunuz, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk’ün başlatmış olduğu hareketin adı Kuvay-ı Milliye hareketiydi. Bir hareketin taraftarlarına Millîciler de denilirdi. Böyle denilmesinin tabii bir sebebi var. Ben bir şeyi izninizle burada da söyleyeceğim. İnatla, ısrarla her yerde söylemeye çalışıyorum. Bıkmadan, usanmadan da söyleyeceğim. Atatürk’ün başlatmış olduğu hareketin özü, çok uluslu, çok cemaatli Osmanlı Devleti’nin bünyesi içerisinde örfü, âdeti,
geleneği, dili, edebiyatı, biraz da adı sanı ihmal edilmiş, geri plânlarda bırakılmış ve unutulmaya yüz tutmuş olan Türk insanına kendi kültürel kimliğini, kişiliğini, benliğini, hüviyetini kazandırmak hareketidir. Bu ne ile mümkün olurdu? İşte bu, öze dönmekle, kendi kültürel değerlerimize, örfümüze, âdetimize, geleneğimize dönmekle mümkün olurdu. Bu yüzden biliyorsunuz Atatürk diyor ki, “Bilelim ki, kendi benliğine sahip olamayan milletler başka milletlerin şikârıdır”, yani yaşayamaz. O yüzden, yine, Atatürk der ki, “Gençlerimize, çocuklarımıza, görecekleri eğitimin (tahsilin) hududu ne olursa olsun (ister bir ay eğitime tâbi tutulacak olsunlar ister yirmi yıl) en evvel ve herşeyden evvel kendi geleneklerine, millî ananelerine (anânât-ı millîyesine yani millî geleneklerine) ve Türkiye’nin bağımsızlığına (istiklâline) düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. Millî hareketin özü bu. Diğer taraftan kendi kimliği, kişiliği, millî benliği kazandırılmış olan millete
çağdaş olma yolunu açıklamak da Atatürk hareketinin temellerindendir. Yani, aklın, bilimin fennin yolundan yürüyerek demokrat olabilmek, demokrasiyi en güzel ölçüleriyle bulabilmek, yaşayabilmek; lâik olabilmek, lâik devleti bütün gerekleriyle kurup yaşatabilmek; hukuk devleti gereklerini gerçekleştirmek; insan haklarını, hukuk devletinin bütün gereklerini, sosyal devletin bütün gereklerini yerine getirmek. Ama tabiatıyla o devletin çok önemli iki niteliği de var. Millî devlet ve üniter devlet. Tabiatıyla şimdi birtakım aydınlarımız Atatürk hareketi dendiği zaman, Atatürkçülük ya da Atatürkçü düşünce dendiği zaman maalesef bir yarısını görüyorlar.
Demokrasi bütün kurumlarıyla ve kurallarıyla işlesin. Amenna. Evet lâiklik her şekliyle bizim insanımızı kaynaştıran, millî birliğimizin, beraberliğimizin, bütünlüğümüzün temeli olan, yani herkesi neye inanıyorsa inansın veya inanmıyorsa inanmasın, o şekilde, devletin
bütün kanunları önünde, müesseseleri önünde eşit sayan, ayırım yapmayan bir yapı. Ayırım yapılırsa, fark gözetilirse o zaman millî birlikten, beraberlikten söz edemezsiniz. Böyle bir yapı, bilim, teknik, çağı yakalamak. Her birine evet. İnsan hakları, hukuk ve sosyal devlet gerekleri, işte bunlar, Atatürkçülüğün ancak yüzde ellisidir, yarısıdır. Öbür yarısı da millî kültürdür. Kendi dilimiz, tarihimiz, kültürümüzdür, geleneklerimizidir, örfümüzdür, âdetimizdir, inançlarımızdır. Birtakım aydınlarımız maalesef işin bu tarafına hiç bakmadan veya biraz es geçerek olayı götürmekte, birtakım insanlarımız da sadece bu tarafına bakıp diğer tarafını yeteri kadar görmemektedir. Bu dengeyi kurup da bunları yüzde elli, yüzde elli ağırlıkta ele alıp götürmediğimiz müddetçe meseleyi de iyi takdim etmemiş oluruz, iyi anlamamış oluruz.
İşte bu öze dönme, kendi tarihine, kültürüne dönme hadisesi millîciliğin özü idi. İşte onun
bir icabı olarak bakınız burada bir fotoğraf var, bu broşürün üst yarısında. Bu, 21 Mart 1922 tarihinde kendi kültürel geleneklerimizin yaşatılması için Atatürk’ün huzurunda, Ankara’da düzenlenmiş olan Nevruz şenliklerinde çekilmiş olan bir fotoğraftır. Bugüne baktığımız zaman ifade ettiğim gibi Uygurlardan başka Kazak Türklerinde, Kırgız Türklerinde, Özbek Türklerinde, Türkmenlerde, Azerbaycan Türklerinde, Tataristan’da, Gagauzlarda, Türkiye Türklerinde, Irak, Iran ve Suriye Türklerinde ve Balkan Türklerinde Nevruz geleneğinin çok canlı bir şekilde muhafaza edildiğini görmekteyiz. İlave etmem gereken bir yer daha, mesela Afganistan ve Hindistan’a Nevruz, Babürlüler zamanında gitmiştir. Babürlüler döneminde buralarda da Nevruz’un çok canlı bir şekilde yaşatıldığını görüyoruz. Ayrıca, Sayın Tural’ın anlamlı açış konuşmasında ifade ettiği gibi, Macaristan’da bugün Nevruz bilinmektedir. Bir değerli misafirimiz o konuda da bir tebliğ sunacak. Moldova’da da Nevruz’un birtakım gelenekleri
muhafaza edilmektedir. Çünkü orada Gagauzlar da var. Muhtemelen Gagauzlar vasıtasıyla oraya da intikal etmiştir. Hıristiyan Türklerden Çuvaşlarda da Nevruz var. Şamanist Saha yani Yakut Türklerinde de bu gelenek var. Bildirilerin sunulmasından sonra çok daha net bir şekilde göreceğiz. İki hadise burada çok mühim: 1- M.Ö. Hunlarda var olan bu gelenek, İslâmî dönemde de Türklerde devam etmiştir,onlar bu geleneği kendi millî bünyelerine, millî geleneklerine uygun ve inançlarıyla çatışmayan şekliyle yaşatmışlardır, devam ettirmişlerdir. İslâmî dönemde her bir Türk topluluğu kendi yaşadığı döneme göre veya yaşadığı coğrafyaya göre kültürüne, geleneklerine girmiş olan birtakım unsurlarla bunu bağdaştırarak devam ettirmişlerdir. Sayın Bakanım ifade ettiler, meselâ Alevî, Bektaşî kesimde Hz. Ali’nin Hz. Fatıma ile evlendiği tarih olarak düşünülmüştür veya İran’daki gelenek Hz. Ali’nin halife olduğu tarihle bile bağlı görmek teamülünde olunmuştur. Ama o tarihin öyle olmadığı, Temmuz ayında
kendisinin hilafet makamına geldiği bilinmektedir. Fakat tabiatıyla onu çok araştırmadan, incelemeden, halk, böyle istediği için, gönlünce öyle görmüştür.
Sünni kesimde meselâ Hz. Yunus’la, Hz. Nuh’la, Nuh’un gemisinin karaya oturduğu, gemiden inildiği günle bağlı görülmüştür; veya Hz. Yunus’un balık tarafından karaya çıkarıldığı gün olarak ifade edilmiş, onunla bağlanmıştır. Yani insanlar kendi gönülleri ile kendi kafaları ile neye bağlı görmek istemişlerse ona göre bir başlangıç yapıp, bunu İslâmî döneme aktarmış, devam ettirmişlerdir. Yine Sayın Bakanım ifade ettiler, Türkiye’de bu, özellikle Orta Batı Anadolu’da hıdırellez gelenekleriyle büyük ölçüde bağlanmıştır. Yumurta kaynatma, rengârenk yumurta boyama, yumurta dövüştürme, çocukların çimene çıkması, yeşillikler üzerinde yuvarlanması, birdirbirden tutun da çeşitli oyunlar, eğlenceler, sporlar ortaya koymaları, gençlerin biraz böyle şarkılı-türkülü,
nameli-manili buluşmaları, hem birbirlerine gönül hissiyatını ifade etmeleri, hem birlikte oyunları, eğlenceleri, halayları, kıra çıkmaları, yeşillikte bir alanda piknik yapmaları beraberlerinde götürdükleri yemekleri yemeleri vb., daha sonraları Hıdrellez’e taşırılmış, oraya taşınmıştır. Mevsime göre zaten birtakım yerlerde biliyorsunuz Nevruz 21 Mart’tan daha erken oluyor. Bazı yerlerde de, havaların daha geç ısındığı yerlerde, tabiatıyla daha sıcak günlere kaymıştır.
Netice itibariyle görülmektedir ki, menşei neresi olursa olsun M. Ö. 3. yüzyıldan, Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldır öbür Türk gruplarının hemen hiç birisi ile ilgisi kalmamış olan Saha yani Yakut Türklerinde Nevruz geleneklerinin izlerinin kuvvetli bir şekilde bugün de var oluşu dikkate değer. Doğrusu, eğer Nevruz batı kaynaklı bir gelenek idiyse, bu, Nevruz olayının
Sahalara kadar nasıl gittiğini ve 1200 yıldır, dediğim gibi, diğer Türk dünyası ile ilgisi olmayan bu Sahalara nasıl etki ettiğini de herhalde bilimsel olarak, tarihî olarak, kaynaklara müracaat ederek izah etmek lâzım gelir. Değilse şimdi menşei Hunlar olarak veya daha eski bir tarihte Türkler olarak ağır basar görülmektedir. Ama neticesi itibariyle bugün Afganistan’da da yaşatılmaktadır, İran’da da yaşatılmaktadır, Irakta, Suriye’de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında; tabiri câiz ise Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar, Hindistan’dan, Afganistan’dan, Yakutistan’a, Çuvaşistan’a, Tataristan’a, Moldova’ya, Macaristan’a ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada bugün canlı bir şekilde yaşamakta, yaşatılmaktadır.
Sayın Başbakanımızın konuşmasında fevkalâde net bir şekilde ve çok yerinde olarak vurguladığı gibi, Nevruz geleneği ne Sünnîlikle, ne Alevîlikle, ne Bektaşilîkle doğrudan menşe
bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere, M. Ö.’lere giden bir gelenektir. Yani, bir dinin veya bir mezhepin bayramı değildir. O itibarla, herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi ve bir ayrılık gayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması fevkalâde yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır.
Görüldüğü gibi, bu, bütün bu coğrafyada saydığımız insanları, özellikle bu coğrafyada yaşayan Türk insanlarını birbirine kenetleyen, bağlayan, kaynaştıran bir millî örfler, âdetler, gelenekler bütünüdür.
Ben konuşmamın sonunda, Nevruz’da yanan ateşlerin, Nevruz Güneşi’nin ılıklığının, sıcaklığının bütün milletimizin, hususi ile de şu Misâk-ı Millî ile sınırları çizilmiş olan aziz vatan toprakları içerisinde yaşayan Türk insanlarının ve diğer bütün
soydaşlarımızın, hepimizin kalplerini ısıtmasını, hepimizi birbirimizle sevgi bağı ile bu sıcak, bu samimî ortamda bağlamasını, millî birlik ve beraberliğimizin en kuvvetli bağı olmasını, vatan bütünlüğünün, bölünmez birliğinin en güzel bir sembolü olmasını diliyorum ve hepinizin Nevruz’unu kutluyorum, saygılar sunuyorum.
*Prof. Dr. Atatürk Kültür,Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı, Ankara-TÜRKİYE
Nevruz Hakkında Geniş
Saygılarımızla!
Keşan Ülkü Ocakları
Keşan Ülkü Ocakları
uc.beyi@...
Grup İnternet Adresi:
http://groups.yahoo.com/group/kesanulkuocaklari/
Yahoo! Mail
Bring photos to life! New PhotoMail makes sharing a breeze.