Search the web
Sign In
New User? Sign Up
kirk-ambar · Kırkambar
? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Show off your group to the world. Share a photo of your group with us.

Best of Y! Groups

   Check them out and nominate your group.
Having problems with message search? Fill out this form to ensure your group is one of the first to be migrated to the new message search system.

Messages

  Messages Help
Advanced
Devlet ve Kültür Meseleleri   Topic List   < Prev Topic  |  Next Topic >
Reply | Forward < Prev Message  |  Next Message > 
DEVLET VE KÜLTÜR MESELELERİ / Mehmed Niyazi Özdemir ile Söyleşi
 

Mehmed Niyazi Özdemir hocamızla devlet felsefesi ve kültür meseleleri üzerine yaptığımız bu röportaj hocamızın her zamanki mekanı olan İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi) kütüphanesinde geçekleşti. Hocamız her zaman olduğu gibi kütüphanenin ikinci katında kendine has masasında kitaplar ve yazım çalışmaları ile meşguldü. Değerli zamanlarından bir miktarını bizim için lütfettiler. Yazmış olduğu eserlerden hareketle bazı sorular yönelttik kendisine. Bazı cümlelerin altını çizdiler, bazılarının sonlarına ise soru işareti ve ünlem koydular. Bu manada milli eğitim, Türk-İslam devlet felsefesi, kültürümüzün dinamikleri ve Tanzimat üzerine gerçekleşen sohbetimiz bugünü anlamamızda önemli ipuçları veriyor.


- Devletle ilgili şöyle bir ifadeniz var: "Devlet, gayesini kurucusu olan milletinin vicdanında bulur." Bu ifadeye göre devlet ile vicdan arasında nasıl bir irtibat kuruyorsunuz?
 
- Eğer bir devlet, kendisini kuran veya sahibi olan milletin vicdanına göre hareket etmiyorsa o devlet milletinin vicdanıyla çelişir. Bu durumda istilacı/müstevli bir devletten pek farkı kalmaz. Onun için bir devlet temelini milletinin vicdanında bulur, ki başka bir temel de yoktur, gayesini de milletinin vicdanında bulur. Bu bakımdan devlet felsefesinin en önemli unsurlarından biri budur. Bu açıdan bir millet neye inanıyorsa onların kurduğu devletin de o inancı gaye edinmesi gerekir.
 
- Bir eserinizde "ilimle güçlü, dinle vicdanlı oluruz. Üniversite ve cami kurtuluşa giden iki yoldur" diyorsunuz. Bu manada vicdanı veren din olduğuna göre, bu açıdan din ile devlet arasında bir irtibat söz konusu olsa gerek.
 
– Elbette. Vicdan, kalp gibi bize başkalarını duyurur. Beynimiz ise maymuncuk gibi menfaatimizi düşündürür. İlim bize alet yapma yeteneğini verir ve alet bizi güçlü kılar. Bu ilmin konusudur ama ilim bizi vicdanlı yapmaz. Vicdanın kaynağı dindir, töredir ki bunlar nitekim fıtratta vardır. bunların işlenmesi lazım. İşlenmeyen şey insandan kopup gider. İşte din bunlara işlerlik kazandırır ve bunları bize hakim hale getirir. Dolayısıyla vicdan ile devleti birbirinden ayıramazsınız. Devlet milletin vicdanının sesi olmalıdır.
 
- O zaman devlet, bu manada vicdanın sesini duyuran bir araç konumundadır diyebilir miyiz?
 
- Devlet hiçbir yerde amaç değil araçtır ancak bu araçlar farklılık arzeder. Sebebi ise milletin kültürünün kendiliğinden, hudâ-yı nabit bir şekilde gelişmemiş oluşudur. Devlet insanların tarihi, dini, kültürü ile içiçe gelişir. Dünyada bir kısım millet vardır, mesela Kızılderililer ve yakın zamana kadar Yahudiler gibi, devlet kurma ihtiyacı pek hissetmemişlerdir. Ama bizim milletimize baktığımızda nerede bir Türk devleti sükut etmişse orada veya başka yerde başka bir Türk devleti ortaya çıkmıştır. Tarihimize bakacak olursak, kaderin bizi, insan denizi Çin’in dizi dibinde tarih sahnesine çıkardığını görürüz. Bizim nüfusumuz Çin’in nüfusunun %5’inden fazla olmadı. Fırsat bulunca saldırdık yeri geldiğinde bozkıra çekildik. Ahtapot gibi diğer milletleri yutan bir Çin karşısında ancak böylesi bir hareketlilikle varlığımızı koruyabildik. Yine bu hareketlilik koyu bir disiplini gerekli kılmıştır ki bu da devlettir. İkincisi ise yaşadığımız coğrafyada yağmur damlalarını takip etmek zorunda idik. Zira geçimimiz hayvancılık idi. Beşyüz veya bir milyon kişi hayvanı, çadırı, hastası, çocuğu ile bir yerden başka bir yere konuyor idi. Bu da büyük bir disiplin isteyen hadise idi. Düşman beş dakika içinde görünüyor ve kısa zamanda her şeyi tarumar ediyor, eli silah tutanları öldürüyor, kadınları ya öldürüyor ya da hayvanlarla birlikte onları da alıp götürüyor. Demek ki, beş dakika zarfında senin eli silah tutan kişilerin ne yapması gerekiyorsa yapmalıdır. Bu da eli silah tutan bütün insanımızı devletimizle bütünleştirmiştir. Çin karşımızda duvar gibi durdukça biz batıya kaydık. Batıda İslam’ı tanıdık. Bu sefer de yine nüfusu bizden fazla olan Hristiyan alemiyle karşılaştık. Bu durumda da hem varlığımızı hem de dinimizi korumak zorunda kaldık. Vicdan da bunun içindedir. İslami dönemde ve daha önceki dönemde devlet, bizi koruyan en güçlü araç olmuştur. Aslında hemen her şey bu manada birer araçtır. Manevi şeyler bile, bize şahsiyetimizi mükemmelleştirmemiz için sunulmuş şeylerdir. Mühim olan özünde çok değer taşıyan ama nefsaniyetle de malul hale getirilen şahsiyet ve vicdanımızı kemale erdirmektir. İşte bu kemale ulaşmak için her şey araç konumundadır. Dinimizi de korumak zorunda olduğumuz için bu sefer dinimizin özelliklerini devletimize bahşetmiş olduk. Ben Türk tarihini şöyle ikiye ayırıyorum. İslam öncesi Türk devletlerine baktığımızda Oğuzhan, Atilla gibi Türk liderleri: "Ey Milletim! Ey Türk budunu!" diye söze başlıyorlar. İslami dönemde ise "devletim" diyerek devleti ön plana çıkarmışlardır. Cumhuriyet döneminde ise devlet, yerini rejime bırakmıştır. Bu sıralama: "milletim", "devletim", "rejimim" şeklinde bir farklılık görürüz.
 
– Hocam Türk devletlerinden söz açılmışken şöyle bir ifadenizi bu manada değerlendirmenizi istirham edeceğim: " Türklerdeki devlet felsefesini biraz da mitolojilerde aramak lazım. Oğuz Kağan gökten inen karısından olan çocuklarına Gün, Ay, Yıldız; ağaç kovuğundan çıkan hanımından olan çocuklarına ise Gök, Dağ, Deniz isimlerini vermiştir. Dikkat edilirse bu isimlerde tabiata, aleme evrensel bir bakış vardır. Bu itibarla bu isimlerin nizam-ı alem ve adalet fikriyle bir irtibatı var mıdır?
 
– Ben bir din alimi değil felsefe araştırmacısıyım. Biz şunu görüyoruz: Bütün kültürlerin ve bütün telakkilerin içinde tevhid vardır. Tarihte gelip geçmiş yüzyirmidörtbin peygamber tevhidi getirmiştir ama bunlar zamanla bozulmuştur. Nitekim Kur’an’da da hiçbir kavmin peygambersiz bırakılmadığı ifade edilir. Denge anlamında yeri ve göğü birleştirme anlamında bunlar tevhide yönelik unsurlar olsa gerektir.
 
– Hocam biraz da devlet ve eğitim konusuna dönelik isterseniz. Geçenlerde bir yazınızda: "Benim görüşüme göre iki bakanlık önemlidir. Bunlar: Milli eğitim ve kültür bakanlığı. Ötekilerin görevi günlük işleri yerine getirmektir. Ama bu iki bakanlık insanı inşa eder. Geleceğimiz onlara bağlı" diyorsunuz. Dolayısıyla size göre devletin önem vermesi gereken iki unsur var: Eğitim ve kültür. Bir diğer önemli husus da, "eğitim sistemimiz insanı sadece biyolojik bir varlık olarak görmemeli" diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
 
– İnsan aynı zamanda sosyolojik bir varlıktır. Biz bugün insanımızı ve kendimizi Batıya göre tanımlamaya çalışıyoruz ki, bu doğru değildir. Batıya baktığımızda orada belli süre, insanları krallar, asiller, askerler vb. yönetmiştir. Ama bu yapı yaklaşık iki üç yüzyıldır onların okumuş evlatlarının elindedir. Bu bakımdan devletin yönetimi ellerinde olan zümrelerde milletine hizmet aşkı varsa o millet/ler zaman gelir gün ışığına çıkma şansı bulurlar. Biz şimdi bundan mahrumuz maalesef. Zira bizde kravatlı olan çalışmaz emreder. Bizde kazanma aşkı da yok. ‘sabahtan kalkarım/yumurtayı sütle çalkarım’ diye öğretiliyor çocuklara. İşte çocuklarımıza yumurtayı sütle çalkmadan önce bunların nasıl elde edileceğini de öğretirsek o zaman kendi kendimize yeterli hale geliriz. Bütün bunlar metafizik olmadan olmaz. Zira sorumluluğun temelinde metafizik vardır. metafiziğin olmadığı yerde sorumluluk olmaz. İkinci önemli husus ise milleti yönetenler ve milletin kültür seviyesidir. Kültür seviyesi de kalkınmada en önemli unsurdur. Örnek olarak yakın tarihte Batı ve Doğu Almanya vardı. Batı Almanya kapitalist ekonomi ilişkisi içinde iken Doğu Almanya sosyalist bir ekonomiyi benimsemişti. Aynı milletin iki ayrı blokta yer almış olması tesadüfi değil kültürüyle alakalıdır. Batı Almanya’da kişi başına gelir onyedibin dolar iken Doğu Almanya’da bu altıbin dolar idi. Aradaki fark ise rejimlerin insanlara bahşettiği imkan veya imkansızlık idi. O bakımdan eğer bir ülke kalkınmak istiyorsa milletinin kültürünü ön plana almalıdır. Buna göre kültür milletlerin gerek okumuş evlatları gerekse milletin kendisi için oldukça önem arzeder.
 
– Aydın konusuna girmişken şu ifadenizi de değerlendirmenizi istirham edeceğim: "Klasik aydınımız ya eyyamcı ya batıcı yahut da marksistir. Birbirinden farklı görünen bu üç mezhebin kaynağı da milli kültürümüzden kopmaktır." "Bizdeki görüş ve ideolojiler de ithal malı olduğundan kültürümüzü berhava etmektedirler". Sizce aydınımız hâlâ halktan kopuk mudur?
 
- Kopuktur. Bir defa milletçe geri kaldığımıza inanıyor muyuz?
 
- Başkasının kapısına gittiğimize göre.
 
- İnanıyoruz. O zaman evlatlarımızın, bizden ileri gittiklerine inandığımız milletlerin özelliklerine sahip olmalarını isteriz. Bu açıdan evlatlarımızı bizden ileri gitmiş milletler gibi yetişmesini isteyerek çocuklarımızı kendimizden koparırız. Boş bir ümit uğruna kendi ellerimizle çocuklarımızı kurban ederiz ve fakat bunun farkına varmayız. Bu sefer okumuşlarımız da milletini beğenmez olur. İşte buna karşı durmalıyız. Dünyada en zor şey, geri kalmış milletlerin aydın evlatlar yetiştirmeleridir. Milletin okuttuğu evlatlarla kendi arasında mahiyet değil de kalite farkı varsa o millet kısa zamanda kalkınır. Zira gövde bütündür. Okumuş kesim milletin beynini oluşturur. Bütün Avrupa’da bunu görürüz. Bizde de milletiyle bütünleşmiş olan iktidarlar büyük hamleler yapmıştır. Menderes ve Özal dönemlerinde olduğu gibi. Yine milletinin değerleriyle bütünleşmiş ilim adamlarının adı geçer dünyada. Bizdeki Ali Fuat Başgil, Mümtaz Turhan, Remzi Oğuz Arık, Nurettin Topçu gibi. Devletten beslenmeyen iş adamları da milletin değerlerine saygı gösterenlerdir. Diğerlerinin hepsinin arkasında devlet vardır.
 
– Eserlerinizi okurken aklımda şöyle bir soru oluştu hocam. Özellikle Osmanlı’nın 16. ve 17. yüzyıllarında Eş’ari düşüncesinin Osmanlı’nın gelişmesine ve aydın kitlesinin yetişmesine engel olduğu bir diğeri ise aynı yüzyıllarda harp kaçkınlarının medreseye doluşarak fen ilimlerini medreseden kovduğuna ilişkin bir teziniz var. Fen ilmini bu harp kaçkınları mı kaldırdı yoksa eğitim sistemi buna müsait miydi?
 
- Eğitim sistemi buna müsaitti. Biz üç arkadaş Kanuni sonrasını [1566 sonrası] bir konuyu çalışmak için esas aldık. Bizim dünyamızda Fatih Medresesini, Latin dünyasında Sorbon’u, Germen dünyasında ise Frankfurt üniversitelerini esas aldık. Bunlar üç büyük mihverdir. Tıp bakımından baktığımızda 1500 senesinde Fatih Medresesinde 926 kitap var. Sorbon’da 9 kitap var ve bunun 7’si bizden tercüme. Frankfurt’ta 11 kitap var bunun da 7’si bizden, İbn Sina, Bîrûnî ve diğer alimlerimizden tercüme. 1800’lere geldiğimizde onlar füze gibi çıkarken biz yere çakılıyoruz! Demek ki, 1600 ile 1800 arasında bize bir şeyler olmuş. Bu durum sadece tıpta değil matematik, fizik, kimya gibi diğer ilimlerin hemen hepsinde böyle. Müctehid imamlar ümmetin ihtiyacına göre ictihatta bulunmuşlardır. İmamların ictihatlarını iyi anlamak için o zamanın ihtiyacını göz önünde bulundurmamız lazım. Benim gördüğüm şudur. Yavuz Sultan Selim Hicaz ve Mısır’ı Osmanlı topraklarına katınca biz, o bölgeler için de kadı, beylerbeyi vb. yetiştirmek ile başbaşa kaldık. Osmanlı inanca önem veren bir devletti. O bölgeler hak bir akide olan Eş’ari akidesi üzerine oldukları için onların yöneticilerinin de o akideyi bilmeleri gereğini dikkate almış ve bunun neticesinde Maturidilik ile Eş’arilik yanyana okutulmaya başlanmıştır. Bu iki akide arasında 21 kadar önemli fark vardır ve bunlardan birisi de: Eğer bir kavme bir peygamber gelmezse bu durumda kişi Eş’ariliğe göre Allah’ı bilip inanmak zorunda değilken Maturidiliğe göre insanlar arayıp Allah’ı bulmak zorundadır. Zira akıl bir nimettir, nimet insana külfet yükler. İnsan kolaycılığa meyyal bir yapıdadır. Zamanla medrese zihniyeti Eş’arilikteki kolaylığı tercih etmiştir. Maturidiliğe göre Allah’ın yarattığı şeyleri araştırmak ilimdir ve bunların hikmeti vardır, Eş’arilik hilkatin sebebi yoktur ve bunu araştırmaya da gerek yoktur, bilinmesi gerekli olan şey nakil ilimleridir, demiştir. 1600 sonrası medreseye Eş’ari zihniyeti hakim olunca o ilim yuvalarından matematik, fizik, kimya gibi ilimler atılmıştır. Harp kaçkınlarının medreseye doluşması da bu zihniyeti hızlandırmış ve neticede sadece nakil ilimleri kalmıştır geriye.
 
İmam-ı Azam Hazretleri yolda giderken çocuğun biri ona atının kaç ayağının olduğunu sorunca o, atından inmiş ve saymış. Sonra da çocuğa: Evladım atın dört ayağı var, demiş. İşte bu tecrübi metotdur. O sanki atın dört ayağı olduğunu bilmiyor muydu? Rahmetli Hocamız Erol Güngör’ün, İslamın Bugünkü Meseleleri isimli kitabına bakarsanız şunu görürsünüz: 17. yüzyıldan sonra yazılmış bir eserde şunlar yazılıydı: Sineğin pisliğinin değdiği yerden nane çıkar. Sansar derisinin gömüldüğü köye yıldırım düşmezmiş! Bunların denenmesi lazım o zaman İmam-ı Azam’ın metodu gereği. Bütün bu zihniyet Eş’ari düşüncesi gereği medreseden atılınca müspet ilimler oradan uzaklaştı. Halbuki müspet ilimler teknolojiyi, teknoloji kalkınmışlığı getirir. Böylece biz Avrupa’dan geri kalmış olduk.
 
İsterseniz şimdi bir de geriye bakalım. İmam-ı Eş’ari niçin böyle bir ictihatta bulunmuştur? Dört Halife sonrası Araplarda putperestliğe dönme eğilimleri başladı. Eş’ari Kur’an ve Hadis’i esas alarak şirkten insanları uzaklaştırmak istemiştir ve bu o devirde gerekli idi. Ama biz, Türkistan’da tek Tanrılı bir inanca sahiptik. Bizim için böyle bir tehlike söz konusu değildi. Bu bakımdan bizler İmam-ı Matudiri ve İmam-ı Eş’ari’nin görüşleri iyi değerlendiremediğimiz için büyük maceralara sürüklendik. Sonraki dönemlerde Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde modern ilimlerin din ilimleriyle meczedilmesi yönünde hamleler yapıldı ve bunda başarılı da olundu. Matematikçi Salih Zeki, Şair Yahya Kemal gibi ve Cumhuriyet’i kuran bütün erkan bu dönemde yetişti. Cumhuriyet sonrası ise tamamen Batı’ya dönüldü. Kök aramak için Orta Asya’ya gidildi ama devletin bu yüksek politikasını idrak edemeyen yarı aydınlar bizi kökümüzden, dilimizden, inancımızdan, tarih şuurumuzdan kopardılar. Bu durumda dejenerasyon bizim için kaçınılmaz oldu.
 
- Bu manada Tanzimat’tan bu yana Batılılaşma ve aydınlarımızın serüvenini nasıl değerlendiriyorsunuz? Tanzimat bir ihtiyaç mıydı?
 
- Bizde hemen birçok şey çabucak gelenekleşiyor. Bizdekiler Tanzımat’ı iyi anlamış değiller. Evet Tanzimat bir ihtiyaçtı ama bu bizim anladığımız manada bir ihtiyaç değil tabi. Tanzimat Fermanı’nı getirmek için İngiltere Mehmet Ali Paşa’yı silahdırdı. M. Ali Paşa’nın ordusu Nizip’te bizim ordumuzu yendi. İstanbul’u ele geçirip devletimize son vermek emelindeydi. İngiltere M. Ali Paşa’ya verdiği silah yardımını kesmek şartıyla bu fermanı imzalamamızı ister. Pamuk ipliğiyle de olsa, biz, devletimizi kurtarmak için o Tanzimat’ı imzalamak durumunda kaldık. 1839’da imzaladığımız o fermanı bugün biz hâlâ okuyamıyoruz. İddia ediyorum bütün Yeniçağ profesörleri Tanzimat’ın ne olduğunu anlamış değillerdir. Tanzimat Fermanı’nda ne deniyor: Milletin canı, malı koruma altındadır.
 
- Sanki bunlar daha önce koruma altında değil miydi ki?
 
- Değil, neden? Bir zümre vardı ki bunların canı ve malı koruma altında değildi. Kimdi bunlar? Devşirmelerdi. Bir devşirme sadrazam olunca istediği kadar mal toplasın. Ölünce devlet onun çocuklarına yetecek kadarını onlara verir üstünü hazineye alırdı. İşte Tanzimat’taki ifade bu devşirmenin malını devlete karşı korumayı garanti altına almıştır. İmam-ı Şafi fıkhına göre devşirmelerde mevlalık hakkı vardır. bu kanuna göre devlet devşirmenin istediği zaman kafasını keser. Ama devşirme olmayanlara bunu uygulayamaz. Hristiyan bir ana babadan doğmuş birini sadrazamlığa getirirken bu şartı koyuyor ve Demokles’in kılıcı gibi bu kanunu başını üzerinde dolaştırıyor. Kaldı ki, kimseyi sadrazam yapmaya da zorlamıyor devlet. İsteyeni bu şartlarla sadrazam yapacağını belirtmiş önceden. İşte Tanzimat Fermanı, o devşirmenin canını ve malını masum hale getirince bu durumda Osmanlı, devletin içinde büyük bir ihanet şebekesiyle başbaşa kalmıştır. İşte Tanzimat budur!...devşirmelere can ve mal emniyeti getirip devleti içten dinamitlemek demektir. Bunlar sonraki dönemlerde zenginleştiler ve bizim burjuvazimiz oldular. Bugün ortalıkta dolaşanlar bunların çocukları ve torunlarıdırlar.
 
- Sonraki dönemlerde de bu burjuvazi gelişerek devam ettiğine göre bu devletimiz, kültürümüz ve milletimiz için trajik bir hadise değil midir?
 
- Elbette. Bugün içinde yaşadığımız buhranın kaynağı budur. Aydınlarımız halk ile ters düşmesi ve diğer arzu edilmeyen hadiseler buradan kaynaklanır. Bu manada Tanzimat henüz okunmamıştır. Maalesef.
 
- Efendim, kıymetli vakitlerinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.
 
- Ben teşekkür ederim.
 
 
Mehmet Niyazi Özdemir Kimdir?

Sakarya Akyazı doğumlu olan Mehmed Niyazi Özdemir, İ. Ü. Hukuk Fakültesi mezunu. Almanya Köln’de "Türk Hukukunda Hürriyetler" konusunda doktorasını yapan Özdemir; Türkiye’nin Meseleleri: Devlet, Türkiye’nin Meseleleri: Kültür, İslâm Devlet Felsefesi, Türk Devlet Felsefesi, İki Dünya Arasında (kendi hayatı), Dahiler ve Deliler gibi pek çok fikri ve roman türünde eser veren velud bir yazar. Araştırmalarının ve ilmî çalışmalarının yanı sıra Zaman Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
 
Yazının tam adresi:
 



MK.CeLeN
 
 
 
" ve ben mekteblerinizde okudum
bir rivâyete göre adam oldum
bir rivâyete göre kayboldum... "


Yahoo! FareChase - Search multiple travel sites in one click.

Wed Nov 9, 2005 4:32 pm

mkaancelen
Offline Offline
Send Email Send Email

Forward
< Prev Message  |  Next Message > 
Expand Messages Author Sort by Date

DEVLET VE KÜLTÜR MESELELERİ / Mehmed Niyazi Özdemir ile Söyleşi www.yusufiye.net Mehmed Niyazi Özdemir hocamızla devlet felsefesi ve kültür...
MK.CeLeN
mkaancelen
Offline Send Email
Nov 9, 2005
4:34 pm
Advanced

Copyright © 2009 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines - Help