|
Küreselleşmeyle birlikte, çok uluslu şirketlerin dünya yönetiminde söz sahibi olduğu, elektronik devrimin, emek yoğun bütün ekonomileri altüst ettiği insan geninin sırlarının çözüldüğü ve ülkeler arası sınırların giderek ortadan kalktığının telaffuz edildiği bir konjonktürde, yeni bin yılda Türk milliyetçiliğinin geleceği konusunda düşünmek ve projeler üretmek gereği, tüm Türk milliyetçilerinin en asli görevidir.
Ama unutulmamalıdır ki geleceğe yönelik olarak yapacağımız bütün değerlendirmeler projeler ve tedbirler, muhakkak ki geçmişin tecrübelerinden ışık almalı ve bize yol göstermelidir. .Bilindiği gibi 20.yüzyıl birçok ülkenin modernleşme çabalarına sahne olmuştur. Modernleşmenin kültürel boyutu, bizi milli kültürlerle
batı medeniyeti arasındaki ilişkinin niteliği üzerinde düşünmeye ve tartışmaya sevk etmektedir. Batıya rağmen batılılaşmak olarak kendini ortaya koyan Türk modernleşmesinin de seyri, şüphesiz bu ilişkiler ağı içerisinde değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda Türk düşüncesinin tarihi serüvenine göz attığımızda Türkiye tarihinin neredeyse son üç yüz yılının temel ekseninin Batıcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık politikalarının uygulamaya koyulma çabaları olduğunu görürüz. Bütün bu projelerin en makulü şüphesiz gayesi muhakkak ki devleti, içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak olan ,bunu yaparken de Batıdaki teknolojik gelişmeleri ‘Milli Bünye' ye uygulamanın zaruri olduğunu gören, Türk
Milliyetçiliği Fikir Sistemini ana düşünce olarak kabul eden iradedir.
Tanzimat'tan Cumhuriyete; Ziya Paşa'dan, Ziya Gökalp'e kadar, Türkleri Avrupalılarınkine benzer yeni kurumlar, usuller ve değerlerle donatmak, Türkiye'deki kültürü bir transformasyondan geçirmek isteyenlerin hiçbiri, bu tercihlerini konformist bir şekilde, rahatlık ve keyfilik içinde yapmamışlardır. Aksine, belirli bir tarih ve kültür kimliği ve misyonuna sahip insanlar olarak dünyadaki siyasi varlıklarını tamamen yitirme tehlikesiyle burun buruna yaşadıkları, tarihteki son bağımsız Türk Devleti'nin fertleri oldukları bilinciyle, ‘sıcak' bir tarih ortamının ateşi içinde ‘mecbur kaldıkları için ‘adeta ‘can havliyle' yapmışlardır.
Bu can havliyle gerçekleştirilen ve bir İstiklal Savaşı sonrası hayata geçen Milli devlet de; aynı zamanda doğru bir teşhis üzerine kurulmuştur. Bu teşhisin önemi Onu aynı zamanda yeni bin yıla da taşıyacak ve 21.yüzyıla damgasını vuracak bir felsefeyi de içinde barındırmasından kaynaklanmaktadır.
Bu felsefeyi devam ederek değişmek veya değişerek devam etmek olarak söyleyebiliriz. Değişen dünya ya ayak uyduran, yani onunla birlikte değişen, aynı zamanda tüm milli kültür unsurlarını bu değişim içinde sürdüren, devam ettiren, dinamik bir dünya görüşüne ve felsefesine sahip olan Türk milliyetçiliği düşüncesi bu can havline rağmen, o zaman ortaya koyduğu düşünceleriyle, aynı zamanda evrensel değerleri içinde barındıran bir yapıya da sahip olduğunu göstermektedir.
O dönem de Türk milliyetçilerinin ortaya koyduğu değerler manzumesinin birkaç örneğine burada yer vermek umarım daha aydınlatıcı olacaktır. O dönemde “milli demokrasinin umdeleri” olarak
adlandırılan bu ilkeler şu günlerde şüphesiz daha bir anlam kazanmıştır.
Bunlar ayni zamanda birer "evrensel tez" seklinde de değerlendirilebilir nitelikte ki kaideler olarak, geleceğe dönük bir fikir sisteminin de bir nüvesini teşkil etmektedir:
1. "Irkların Müsaviliği (eşitliği)" 2. "Milletlerin Müsaviliği" 3. "Kadınla Erkeğin Müsaviliği" 4. "Kastların ve Sınıfların Müsaviliği" 5. "Milletlerin Sevişmesi" 6. "Suni Eşitsizliklerin Kaldırılması" ile "Tabii Eşitsizliklerin İkamesi" 7. "İnsanlar Hürdürler"
Görüldüğü gibi bu ilkeler bugün dahi geçerli olabilecek derinlikte bir değerler manzumesini ihtiva etmektedir ve bütün bu ilkeler gündelik politikanın uzağında, Türk milliyetçilerinin "yüksek görüş ve düşüncesini” sergileyen ilkelerdir. Bu
İlkelerin, kaleme alındığı dönemi göz önüne getiriniz. Bu ilkelerin; dönemin savaşlar, göçler ve katliamlarla dolu, Türk milletinin var olma hakkının tartışıldığı acılı günlerde ortaya konulması ve Türk milletinin milli düşmanlık ve taassuplara muhatap kaldığı bir döneme denk düştüğü halde ortaya konulabilmiş, yazılabilmiş olması, Türk milletinin ve milliyetçiliğinin medeni hasletlerine bir örnektir.
Bugün Türk milletinin ve Türk milliyetçilerinin can havli konumu artık söz konusu değildir. Aradan geçen yetmiş yedi yıllık zaman diliminde Türk milleti önce Tam bağımsızlığını kazanmış, demokratik kurum ve kuruluşlarını tamamlamış, bilgi toplumuna doğru ilerlemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişte olduğu gibi, dünya
siyasetinde layık olduğu konuma gelebilmesi için bilgi çağının gereği olan bilgi toplumu hüviyetini kazanması gereklidir. Unutulmamalıdır ki bilgi çağında en çok petrol rezervi olan, en çok otomobil üreten, alttın fiyatlarına hükmeden, tahıl ambarı olmakla övünen ülkeler değil, bilgi üreten ve bu bilgiyi en hızlı biçimde dağıtan, bilgi teknolojisini elinde bulunduran ülkeler geleceğe hâkim olacaklardır.
Bunun için de Türk milliyetçilerine düşen öncelikli görev, geleceği planlayan bilgi toplumunun, asgari şartlarını yerine getirmek olmalıdır. Bu anlamda geleceğin dünya düzeninde etkin ve saygıdeğer bir yere sahip olmak için ülkemizin bilgi toplumunun asgari şartlarını yerine getirecek şekilde kalkındırılması kaçınılmazdır.
Mustafa Yiğit
|