|
PROF. DR. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY |
09.09.2005 CUMA | |
|
Postmodernizm denilen akım, ortaya çıktığından beri “mozaik kültür”, “mikro kültür” gibi kavramlar, bizde de dillere pelesenk yapılmaya çalışılıyor.
Aslında Aydınlanma hareketi, ferdi ön plana çıkaran, bireyselci bir akım idi. Modernizmi de beraberinde getiren bu hareket, baskın bireyselci özelliğine mukabil modernizme karşı çıkan postmodernizm, ondan daha bireyselci oldu. Mikro kültürleri ayakta tutayım derken neredeyse ferde kaybettirecek. Postmodernist anlayışa göre, her grup, neredeyse her birey kendi doğrularını, kendi hayat tarzını yaratır; insanları kaynaştıran kavramlar artık yoktur. Onun nazarında gerçekler, yapay ve kurmacadır. Fertler kitleleştirilerek fert eziliyor ve yok ediliyor. Böyle bir anlayışın marjinal gruplara, küçük etnisitelere, 40-50 bin nüfuslu özerk bölgelere yayılması, grup bireyciliğini veya grup benliğini, cemaat ENE’sini yüceltmektedir. Bu da toplumda ve millet hayatında yaşanmakta olan kültürün iyi bilinmemesinden, onun ters okunmasından kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede milleti var eden ve ayakta tutan “milli kültür” mozaikleştirilmek için uğraşılıyor. Bizim senelerden beri bu mozaik kültür üzerinde duruşumuz, buradaki bakış açısının yanlışlığındandır. Bazılarının özellikle dillendirdiği bir “mozaik kültür” var mıdır? Bu soruya sıhhatli bir cevap verebilmek için “kültür”, “milli kültür” ve “mozaik kültür” kavramları üzerinde biraz durmak gerekiyor. İnsanları birleştiren ortak payda: Din... Kültür üzerine binlerce tarif vardır. Kültür, “Bir toplumun belli bir iman çerçevesinde gerçekleştirdiği hayat tarzı”, “tabiata ilave edilen her şey” diye tarif edilebilir. UNESCO ise, “Bir insan topluluğunun tarihi tekamülü hususunda sahip olduğu şuur” diye tarif etmektedir. Bir sosyal grubun ortak hafızasının temsil ettiği kültür, kazanılmış kültürdür; müzelerdeki, kütüphanelerdeki eserler bu tarz kültürdür. Yunan, Roma, Bizans, Hitit, Lidya, Frigya ve Urartu gibi kavimlerin kültürleri müze kültürüdür. Bize göre, bunların yaşanan hayatla hiçbir ilgisi yoktur. “Boğazköy”deki Hitit kalıntıları, günümüzde hangi insanın, hangi grubun hayatını, davranışlarını yönlendiriyor? Nemrut Dağı’ndaki Tanrı heykellerine kim tapınıyor? Olsa olsa birkaç sanatçının eserlerine motif olarak giriyor. Bu mikro kültürler “ölü kültür”lerdir. Bir de “yaşanan kültür” var. Bu kültür, sürekli gelişme içinde olan bir kültürdür. Toplumsal alanda etkili olan, ferdin ve grubun etkinliğiyle kendini gösteren kültürdür. Kültürün yaygınlık ve yoğunluk boyutları bakımından da ölü kültürlerin tesirleri yok gibidir. Bilgiye dayanması açısından ferdi kültürün manası önemli ama kültürü de bilgiyi de meydana getiren kelimeler, kavramlar ve dildir. Burada maşeri anlam kendini gösterir. Toplumsal anlam olarak kültürün hayattaki rolü, algıları bütünleştirmektir. Kültürü meydana getiren kavramların, kelimelerin yapısı, muhtevası nelerden meydana geliyor? Burada birçok unsur olmakla beraber, en belirleyici unsurlar din ve dildir. Dini inanışlar, dini dünya görüşünün dildeki kazandığı kavramlar, inanışların kazandırdığı gelenekler, tarihi birikim, bakış açıları, yorum şekilleri, değerler muhtevayı doldurur. Bunların dini inanışlarla değerlendirilmesi yapılır. İnançlar, iman, toplumun inanç sisteminin bütünüdür; amelleri, eylemleri çoğu zaman belirleyen ve yönlendiren de imandır. Dinin ve inanç sisteminin kazandırdığı bakış açıları, imana göre eylemleri, daima toplumun bütün faaliyetlerini etkiler, yönlendirir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de üç büyük kültür grubu veya farkı vardır. Bunlar, Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin kendi inanç sistemlerine göre meydana getirdikleri hayat tarzı ve kültürleridir. Türkiye’de “Ben ateistim” diyen tanınmış birtakım kişiler bile “Besmelesiz” yere basmıyor ve “Ben kültür Müslüman’ıyım” diyor. Musevi ve Hıristiyan kültürünü temel alan bir kısım anlayışlar, Ermeni ve Rum kilisesi farklılaşsa bile, Türkiye’de Müslümanların hayat tarzlarından etkilenmişlerdir. Bugün, bunun yaşayan birçok örneği vardır. 96 yaşında ölen bir Ermeni, ölmeden iki gün önce torununa Yunus’un ilahisini öğretebiliyor. Müslümanlar ve ötekiler... Şimdi Türkiye’de Kürt, Çerkez, Boşnak, Gürcü, Arap, Arnavut, Çeçen asıllı olduğunu söyleyen insanların, ateistleri hesaba katmazsak, kahir ekseriyeti Müslüman’dır. Bunların hepsi aynı Allah’a, aynı peygambere, kitaba, dine (İslam’a) ve onun esaslarına inanırlar, bağlıdırlar. Bunların hepsi de az veya çok, günah korkusuna, sevap duygusuna, ahiret inancına, cennet-cehennem motifine, hesap gününe cezaya, azaba, mükafata, kul hakkına inanırlar. Hepsi küçüklüğünde Hz. Nuh’un gemisini, Hz. Musa’nın firavunla, Hz. İbrahim’in Nemrut’la mücadelesinin hikayesini dinleyerek büyümüşlerdir. Hz. Peygamber’in sahabenin hayatından örnek çizgiler, davranışlar dinlemişlerdir. Ayrı dilden, ayrı etnik yapıdan gelen bu insanların bin yıldır inanışlarını, davranışlarını, İslami gelenekler şekillendiriyor. Büyük çoğunluğu bu inanışlarda ortaktır. Mezhepleri farklı olsa da bu böyledir. Diyarbakır’da Hanefilerin ve Şafiilerin cuma namazı kıldığı camiler karşı karşıyadır ama namazdan çıkınca kucaklaşırlar. Alevilerle Sünniler de bayram ve cuma namazlarında aynı durumdadırlar. Dağdaki çobanın, tarladaki çiftçinin, fabrikadaki işçinin, okuldaki öğrencinin dünyaya bakış tarzında ortak noktaları bu müşterek esaslar teşkil eder. Çerkez de, Alevi de, Gürcü de, Türk de Allah’ın adıyla ve Peygamber’in kavliyle kız isterler. Hepsinde sünnet kabul edilir. Hemen hepsinde namaz ve oruç vardır; zekat, sadaka ve fitre verirler. Gücü yeten herkes aynı mekanlarda hacca gider. Fakiri bile gücü yeterse kurban keser. Bayramları birdir. Ezandan zevk alırlar, mevlit okuturlar, Kur’an dinlerler. Şehit olmak isterler, gaziliğin Allah katında yüceliğine inanırlar. Vatanın, bayrağın, sancağın azizliğine bağlanırlar. Allah rızası için hasta ziyaret ederler. Sevabına, açıkta kalana, aç olana, kimsesize, yetime yardım ederler. Bazı Anadolu şehirleri, mesela Denizli, cumayı bayram gibi kutlar. Mülki erkan dahil, herkes birbirinin cumasını özel olarak, ziyaretle veya telefonla tebrik eder. Hemen hepsi, bir işe besmele ile başlar; hamd ile bitirir. Okuma yazma bilmeyen insanların bile dünyasını bu inanışlar ve yaşayışlar belirler. Hepsi Hz. Peygamber’in ve Hz. Ömer’in adaletine inanır ve onu arar. Hz. Hüseyin’i Kerbela’yı bilir ve ona yanar. Dürüst olmasa bile dürüstlüğü, merhameti, şefkati ister. Bunları yerine getirince sevap umar, Allah’ın rızasını kazanacağına inanır. Aile anlayışında namusu korumak ve kollamakta, etnik farklılık ne olursa olsun, büyük çoğunluğu hassastır. İnsanları sevmenin, hayvanları korumanın, peygambere bağlanmanın sevap olduğunu bilir ve buna inanır. Noksanlarını kamil örneklere bakarak tamamlamaya çalışır. Etnik grupların hepsi, Yunus’un ilahilerinden Bektaşî nefeslerinden, yöresel türkülerden şarkılardan zevk alırlar. Benzer ağıtları yakarlar, benzer şekilde eğlenirler. Benzer ortak özellikleri çoğaltabilirsiniz. Bizim kültürümüzde ortak belirleyici unsurların İslamî inanış ve yaşayış esasları olduğu hatırda tutulmalıdır. Peki etnik farklılıkların hiçbir rolü ve tesiri yok mudur? Elbette vardır. İslamî esasların tesiri, baskın ve şekillendirici olduğu için etnik farklılıklardan gelen özellikler, çoğu zaman, dinî inançlara ve motiflere aykırı düşmemeye çalışarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Bu bakımdan etnik farklılıklar ve özellikler, baskın ve belirleyici olanın gerisinde kalmaktadır. Etnik farklılıklar ve özellikler, çoğu zaman büyük kültür hareketleri meydana getirmeyebilir. Toros Dağları’ndaki Yörük ile Kazdağı’ndaki veya Söke’deki Türkmen’in giyiminde, kuşamında, davranışlarında farklılık olduğu düşünülürse, falan aşiretle öteki aşiretin arasındakı farklılıklar, farklı kültürleri değil, mevcut yaşanan kültürün farklı algılanmakta olduğunu gösterir. Aksi takdirde her aşiretin, her oymağın, her köy ve kasabanın ayrı kültürleri olması gerekirdi. Durum böyle olmadığına göre, bunlar, hakim kültüre bağlı alt kültür gruplarıdır. Farklılıklar ayrılık nedeni değil... Kültür insanın eseridir. Dolayısıyla evrenseldir. Kültürün bir kısmı, bir millete ait ve ona özgü olabilir. O milletin damgasını taşır. İran kültürü ile mesela bizim kültürümüz Müslüman olmamıza rağmen farklılıklar arz eder. İngiliz, Alman, İtalyan ve Fransız kültürleri Hıristiyanlık mührünü taşımalarına rağmen, farklıdır. Milletlerin farklılığı, kültürün bu özelliğiyle ilgilidir. Mimar Sinan’ın camileri Türk eseri olarak tanınır ama, yine de bütün insanlığın malıdır ve sanat abidesi olarak, bütün insanlığa hitap eder. Tıpkı Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş Velî’nin ve diğerlerinin insanlığa mesajları olması gibi. Bir milleti meydana getiren, o milletin ortak değerleridir. Çünkü bu ortak değerlerin kaynağı zaman ve mekan üstü olup metafizik menşelidir. Milleti meydana getiren ferdî ben’liklerin üzerinde ortak millî benliktir. Millî kültüre gelince, o da bu milleti meydana getiren etnik unsurların bin senelik ortak yaşayışlarının ve ortak değerlerinin mahsulüdür. O halde “mozaik kültür” nedir? Mozaik kültür modern Batı kültürüdür. Onu mass-medya teknolojisi ile birlikte sömürgeci, israf ekonomisine dayanan, zenginlik peşindeki kapitalist Batı yarattı. Mozaik kültür, bütünlüğü olmayan, bütün gibi görünen, gelişigüzel bir araya getirilmiş iplik parçalarından meydana gelen bir yumak, yahut bir yamalı bohçadır. Mozaik kültür, ferdin şahsiyetini elinden alır, hiçbir hiyerarşik düzen tanımayan çelişkili mesajlar bombardımanında kişiye kişiliğini kaybettiren bir kültürdür. Bu kültürde bir fert, birçok şeyi bilebilir, ama zihnî yapılanması asgarî seviyededir. Mozaik kültür, Bizans’ı çökertti, Sovyetler’i parçaladı,Yugoslavya’yı darmadağın etti. Demek ki hiçbir birleştiriciliği yok. Esasında onun niyeti birleştirmek değil, mümkün mertebe küçük parçalara ayırıp sömürmektir. Toros Dağları’ndaki çoban ile Hakkari’deki Van’daki, Edirne’deki sıradan insanımızın kafasındaki kavramlar dünyasını, birinci derecede inançlarından gelen kavramlar doldurur. Doğu’dan, Karadeniz’den, Ege’den başka bölgelere giden, yerleşen insanlarımız, neden oralarda yabancılık çekmeyip kolayca intibak edebiliyorlar. Bunda millet olmanın, kardeşçe yaşamanın, ortak değerlerin bir rolü yok mudur? Yoksa çok mudur? Elbette çoktur ve bu birlik ve beraberlik mozaik denen kültürden değildir. Çünkü mozaik kültür bize empoze edilmekle beraber, biz ona millî kültür ile cevap veriyoruz. İşte bu manada Türkiye’de mozaik kültür yoktur ve olamaz da. Mozaik kültür adıyla bin senelik birliği bozmak isteyenlere karşı uyanık olunmalı değil midir?
GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖğRETİM ÜYESİ 09.09.2005 | ||
__________________________________________________
Do You Yahoo!?
Tired of spam? Yahoo! Mail has the best spam protection around
http://mail.yahoo.com