|
PROF. DR. SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN |
30.08.2005 SALI.ZAMAN gazetesi | |
|
Vasıfsızlıkta eşitlenmek, eşitliğin en çarpık ve kaba yorumudur. Bu büyük eşitliğin ağır bedelleri olacağı muhakkak. 1980’lerden bugüne, 1950’lerin düşleri gerçek oldu. Bol miktarda emeksiz ve görgüsüz zengin ürettik. Yeni ideal-tip artık okuyan adam değil; hayat adamıdır. Onların etrafında kaba harcamalarla beslenen kaba bir gösteriş dünyası inşa edilmiştir.
Türkiye son elli yılda önceliklerini şaşırdı. Bunun hikayesi geniş ölçekli bir vasıfsızlaşmanın tarihi içinde yatıyor. Osmanlı devleti, kadim devlet formasyonlarıyla kıyaslanması durumunda hayli eşitlikçi görülebilirse de nihayetinde bir seçkinler devletiydi. Avam ve havas arasındaki farklılıklar devlete yakın ya da uzak olmaya göre belirleniyordu. Devşirme esastı. Devlet mertebelerindeki yükselme insanı “cursus honorum”daki yerine yerleştiriyor ve diğerlerinden ayırıyordu. Uzun yıllar bu devşirme etkin sonuçlar sağladı. Yetenekli ve becerikli insanlar imparatorluğun geniş coğrafyalarından toplanıp devlet havuzunda yıkandı ve uzun bir eğitimin sonucunda, birer devlet adamı, uzman, zenaatçı/sanatçı olarak yerlerini buldu. Cumhuriyet halktan kopuk... Çöküş yıllarında devşirme işi savsaklandı ve yozlaştı. Yanaşma düzeni, Osmanlı liyakatinin yerini aldı. Olmadık insanlar, olmadık yerlere gelir oldu. Bu da imparatorluğun çöküş sürecini hızlandırdı. Tanzimat ise imparatorluğun gün batımında son büyük devşirme girişimidir. Bir yandan yanaşma düzeninin tahribatı devam ederken, diğer yandan imparatorluğun kozmopolit nüfusu arasından, dinî-etnik kökenlerine bakılmaksızın seçilen, ıslahat işini taşıyacak çok sayıda insan Tanzimat meclislerinde bir araya getirildi ve bu insanlar etkin proje ve mesailere imza attı. Tanzimat, eğer etnik ve dinsel ayırımlara dayalı bölünmeler ve kopuşlar olmasaydı çok daha etkili sonuçlar alabilecekti. 1920’lerde seçkinleri vasıtasıyla Cumhuriyeti ilan eden Türkler, Şerif Mardin Hoca’nın çok önemli bir saptamasıyla söyleyecek olursak yeni bir onur anlayışından yola çıktılar. Bu yeni onur anlayışı eşitlikçi bir boyutta tezahür ediyordu ve eski rejimin avam-havas ayırımını reddediyordu. Bu reddediş, coğrafi anlamda kendi Rokokosu ve bohemliği içinde çürümüş ve onur kırıcı olduğunu düşündüğü İstanbul’un karşısına gürbüz Anadolu taşrasını koymaktaydı. Bununla birlikte Cumhuriyetçi etikanın, seçkinciliği toptan reddettiğini söyleyemeyiz. Yaptığı olsa olsa seçkinciliği, bir bakıma seçkini yeniden tanımlamak ve seçkinlerin devşirilme esaslarını yeniden belirlemekten ibarettir. Yine Şerif Mardin’in çok önemli bir vurgusuna atıfta bulunarak diyebiliriz ki, Cumhuriyetin en zayıf ilkesi halkçılık olmuştur. Anadolu taşrası kurucu cumhuriyetçilerin gözünde kültürel anlamda iyi, lakin ham bir kültürel zatiyetti. İşlenmesi gereken bakir bir arazi gibiydi. Cumhuriyet, saf ve ham Anadolu malzemesiyle işlenmiş Burjuva-Batı değerlerini uyumlulaştırma anlamında seçkinciydi. Yeni esaslar, fırsat eşitliğini yaygınlaştırmaya çalışmak ve burjuva meslekler dairesinde ve entelektüel eksende yeni sosyal seçkinleri üretmeye matuftu. Maarif burada can alıcı bir noktadır. Bu çerçevede okumak ve meslekli anlamda adam olmak en yüksek erdem olarak tanımlandı. 1950’li yıllardan itibaren eş zamanlı olarak hem bir kitle toplumu olmaya başladık hem de demokratikleşme süreçlerine girdik. Demokratizasyon taşradan yana bir tavır geliştirdi ve eşitlikçiliği kaba bir aynılaştırma olarak yorumladı. Bu, tarihsel bir kopuşu deyimliyor ve Türklerin seçkinci geleneklerini terk etmesi anlamına geliyordu. Nitekim, gerek merkez sağ, gerek sol, ilki dinsel, diğeri dinsel olamayan bir eksende, kendi tarzında bir kaba halk dalkavukluğu üretmeye başladı. Bunun en çarpıcı göstergesi kaba bir Rousseauculukla, cehalete övgüler düzmektir. Türkiye’nin 1950’lerde yaşadığı demokratizasyon bu süreci en fazla belirginleştirmiştir. Daha geride Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan toplumsallaşma krizlerinin etkili olduğunu düşünüyorum. Öncelikle İstanbul’un kültür birikiminden kopuk bu yeni seçkinlerin seçkinliği sindirmesi on yıllarda başarılabilecek kolaylıkta bir iş olmasa gerekir. Halikarnas Balıkçısı, Ege’de enginarlara uygulanan bir geleneksel teknikten bahseder. Köylüler daha yetişirken enginarların başına irili ufaklı taşlar koyarmış; taşın ağırlığı ile enginarlar baş versin diye. Gelin görün ki, kökleri zayıf olan enginarlar ağırlığa dayanamaz ve olacağını bile olamadan çürür gidermiş. Yeni seçkinler çoğu kez ağır ve sindirilmemiş bilgilerin ve ev ödevlerinin ağırlığı altında ezildiler. Bu ağır yükümlülükleri kolayca kendi köklerinin egosunu geliştirme kolaycılığına feda ettiler. Kısacası seçkin olacaklarına narodnik oldular. Böylece en zayıf halka -halkçılık- en güçlü halka haline geldi. Politizasyon ve ideolojik tercihler yarım-sindirilmemiş okumalar ve okuyor gibi görünmelerle el ele gitti. Onur kavramını bir tür Üçüncü Dünya sosyalizmi reflekslerinde odaklaştıran Türk solu 1960’lardan 1970’lere son derecede vasıfsızlaştı; kabalaştı ve şiddette karar etti. Görgüsüz zenginlerin dünyası! Bu nihayetinde bir alt-üst oluştur ve bir bakıma da, taşraya vaziyet eden Cumhuriyet karşısında, taşranın Cumhuriyete vaziyet etmesidir. Anadolu taşrasındaki yeni toplumsallaşmalar bir başka kulvarda Cumhuriyetin pozitivist doğrultularını iştiyakla kabul ederken, onun dünya görüşüne ihtirazi kayıtlar koyarak bir mümin mühendis ideal-tipini geliştirdi. Bu tipte, taşranın dinsel-sağtöresel hikmetleri en püritan temelde mühendisliğe dayalı bir mesleki yapılanmaya bir dünya görüşü sağlıyordu. Okuyan taşralı çocukların diğer bir ilgisi de kurucuların men ettiği kadim edebiyatlar ve içi yine yarı yarıya dinsel menkıbelerle doldurulan milliyetçi bir tarihçiliğe yönelmekteydi. Bu yönelişler onur kavramını yeniden işlemekte ve dinsel-yerelci bir çizgide yeniden şekillenmektedir. Keşke her şey bu romantizmlerle sınırlı kalsaydı. Ama öyle olmadı. Üçüncü Dünya romantizmleriyle dinsel-yerelci romantizmler birbiriyle boğazlaşırken, alttan alta, okuma ile bağı giderek zayıflayan, varlığı gösterişçi tüketimle ispatlanan, refaha dayalı bir adam olma anlayışı yaygınlaşmaya başladı. Türkler hayatlarında hikmetleri ve kitapları marjinalleştirerek nihayet sadece zenginleşerek de adam olunabileceğine akıl erdirmeye başladı. 1950’ler ayrıca da görgüsüz ilk kuşak zenginlerin ortalıkta gözükmeye ve Yeşilçam’a malzeme olmaya başladığı yıllardır. Kadim şehirli varlıklılar, ister İstanbulin mirasyedilikleriyle, ister Ankaravi memurin tarz-ı hayatlarıyla hep bir antipatinin konusuyken, çoğu taşralı olan bu yeni zenginler, şu ya da bu şekilde geleneklerin izlerini sürdürdükleri için sempatik karşılanıyordu. Zaman içinde, özellikle NATO’ya eklemlenme sürecinde makbul Türk ideal-tipinin esin coğrafyası da değişiyordu. Artık kaynak, okuyan adamın coğrafyası olan Avrupa değil, okumadan da zengin ve adam olunabileceğini cümle âleme ispatlayan Amerika’dır. 1980’lerden bugüne, 1950’lerin düşleri gerçek oldu. Bol miktarda emeksiz ve görgüsüz zengin ürettik. Theoria fetişizminin yerini bir praxis fetişizmi aldı. Yeni ideal-tip artık okuyan adam değil; hayat adamıdır. Onların etrafında kaba harcamalarla beslenen kaba bir gösteriş dünyası inşa edilmiştir. Bu dünya mutandan bir şekilde medyatik bir pompalamayla sürekli zinde tutulmaktadır. Bu dünyada çoğu kenar mahallelerden çıkmış, arkalarında dramatik bir geçmiş taşıyan eğitimsiz, görgüsüz; ama bedenleri düzgün, çekici manken kızlar; yine aynı köklerden geldiği her hallerinden belli olan topçu çocuklarla buluşturulur. Onların etrafında iç gıcıklayıcı öyküler peydahlanır. Bu mizansenler, yine aynı köklerden gelen pek çoğu müzik eğitiminden bihaber, Allah’ın verdiği hançereyi en yüksek volümden kullanmayı müzik yapmak sanan cahil şarkıcı ve türkücülerce müziklendirip televolelerde efsaneleştirilir. Mankenler, topçular, şen kahkahalı gazeteciler, kitabi çilelerini bozmuş ve hayat adamı kıvamına gelmede karar etmiş entelektüeller ve akademisyenler, nevzuhur zenginler, kabadayılar, politikacılar, mülki erkan ..…cümlesi burada hemhal oluyor ve büyük gösterinin içindeki yerlerini alıyor. Kolay ve nereden olduğu belli olmayan zenginlikler, kaba cinsel av partilerine dönüşüyor; kaba kuvvetle sarmalanıyor. Buradan alıngan, sürekli incinen ve inciterek ödeten kaba bir onur anlayışı zuhur ediyor ve söz konusu kültürel durumu estetize ediyor. Bu kültürel durum ve onun estetizasyonu o kadar güçlü ki, derin ve yaygın yoksulluğun öznelerini de içine alıyor. Onları sürekli bir özenme duygusuna mahkum ediyor. Yoksullar, ideal-tiplerin alamet-i farikaları olan tüketim nesnelerinin taklit ve ucuzlarını elde ederek bir gün onlar gibi olmanın temrinlerini yapıyorlar. Bu gösteri aynı zamanda bize fiilî olarak büyük nüfusların, seyredenler ve seyredilenler olarak nasıl eşitlendiğini gösteriyor. Vasıfsızlıkta eşitlenmek, eşitliğin en çarpık ve kaba yorumudur. Bu büyük eşitliğin ağır bedelleri olacağı muhakkak. Faşizmin ayak sesleri en fazla böyle ortamlarda duyulur. Devşirme işini tarihsel olarak en başarılı uygulamalarına sahip olan Türkler böyle bir mukadderatı hak etmiyor. ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ 30.08.2005 | ||
Start your day with Yahoo! - make it your home page