Milletlerin Orta Direği: Milliyetçilik / Prof. Dr. Özcan Yeniçeri
Türkiye ve Siyaset Dergisi, Kasım Aralık 2001, Sayı: 5
Giriş
Milliyetçilik birey olmanın, yabancı ölçütleri kaldırmanın, onurlu olmanın ve kendine saygı duymanın doğal sonucudur. Milliyetçi hareketler, milletlere kendi kaderini
belirleme, milli karakterini koruma ve özel vasfını insanlığın ortak mirasına katmaya tarih boyunca katkı sağlamışlardır. Kurtuluş savaşlarının temelindeki en büyük itici güç milliyetçilik olmuştur. Kimlik, şahsiyet, onur, kendine güven ve erdem gibi değerler de milliyetçi bir tavır ile anlamlı bir hal almıştır. Kendi kendini yönetmek, kendi geleceğine egemen olmak düşüncesinin bir toplumda fonksiyonel hale gelebilmesi, bireylerin kendilerinin ne olduğunu farkına varmaları ile mümkündür. Ortak kimlik, ortak heyecan, ortak kader ve bir topluma aidiyet duyma özgürlüğün ilk şartıdır. Milliyetçiliğin, ortak değerleri bu yönde ki geliştirme yeteneği her türlü duygunun önünde olduğu görülmektedir. Hatta milliyetçilik bu değerleri tutum, davranış, töre ve gelenek haline sokarak
kurumsallaştırır.
Diğer yandan milliyetçilik insanın özüne yabancılaşmasını -bir anlamda- engelleyen güçlü bir faktördür. Herder “insanların yiyip içmeye, güvence bulmaya, hareket özgürlüğüne ihtiyacı olduğu kadar, bir gruba ait olmaya da ihtiyaç duyduğunu söylemiştir. Bunu bulamazlarsa insanların kendilerini kopmuş, yapayalnız, küçülmüş ve mutsuz hissedeceklerini söylemiştir. Herder’e göre, nostalji, tüm acıların en soylusudur. İnsan olmak demek, belli bir yerde, kendi benzerleri arasında kendini evinde hissetmek, rahat hissetmek demektir”[1].
Belirli bir kültürün korunması olarak düşünülen milliyetçilik ahlaki olarak tarafsızdır; ulusal baskıya karşı bir hareket olarak düşünüldüğünde olumlu bir ahlaki içeriğe sahiptir. Milliyetçiliği, demokrasi ve kişisel özgürlük arzularını da üreten bir toplumsal, entelektüel ve ahlaki devrimin bir parçası olarak görmek zorundayız[2]. Bu yönü itibariyle milliyetçilik insanın doğasına, eşyanın yapısına uygun bir
tavırdır. Dünyanın şekillenmesinde de en fazla etkisi olmuş olan bir olgudur, tarih boyunca bir yandan milletlerin özgürleşmesini sağlarken diğer yandan toplumların evcilleştirilmesini de engellemiştir.
Milletler devlet, bireyler özgür, vatanlar bağımsız olacaksa milliyetçilik de olacaktır. Ancak “bugün Türkiye’de “Atatürkçülük” dahil, Milliyetçilik kadar benimsenmiş ve karşı çıkılmamış bir tek kavram bulmak da mümkün değildir... Bugün Türkiye’de ister dinci sağcı, ister ırkçı sağcı, isterse de ekonomik sağcı olsun sağ cephenin
sımsıkı sarıldığı kavram Milliyetçiliktir. Gene, ister Marksist olsun ister sosyal demokrat olsun, solda bulunanlar özellikle ekonomik milliyetçilik kavramını ileri sürerek “gerçek” Milliyetçiliği dile getirmektedir”[3]. Diğer yandan milliyetçilik bugünkü cemiyette Marksizm de dahil olmak üzere bütün dinlerden daha kuvvetli bir birleştirici güç kaynağı durumundadır. Siyasi ve sosyal biriliğin temeli her yerde milli birliğe dayanmakta, mevcut siyasi birlikte de ayakta kalabilmek için bir an önce millet denilen sosyal bünyeyi gerçekleştirmeye çalışmaktadır[4]. Milliyetçilik aleyhtarı olduklarını söyleyen bireylerin dahi çoğu kez davranışları milliyetçi, söylemleri inkarcı olabilmektedir. Bunun sosyolojik, antropolojik ve psikolojik nedenleri vardır. Bunların ayrıntılarına girmek durumunda değiliz. Ancak Türkiye’de menfaatlere alet edilmemiş herhangi bir kavramın kalmadığından dolayı; her kavram için bir yer, her kavramı da kendi yerine oturtmak imkanı olmamaktadır. İtilen, kakılan, hırpalanan ve heder edilen kavramların başında da milliyetçilik gelmektedir.
Kavramlar Niçin Yıpratılır?
Kavramların içini boşaltmaya ya da etkinliklerini sınırlandırmaya yönelik gayretlerin ivme kazanmasının çok önemli nedenleri vardır. Sosyal çözülme, depresyon, kriz, kaos zamanları aynı zamanda toplumsal tutkal niteliğindeki kavramların da hırpalandığı zamanlardır. Nasıl ki ağacı toprağa kökleri bağlarsa, bireyi de kavramları özelde topluma genel de ise bütün insanlığa bağlar. Hırpalanan her kavram, zihinde inşa edilen her tereddüt ve ortaya konulan her kuşku bireyi “ortak paydadan” ve “genel çıkardan” biraz daha uzaklaştırır. Yerleşik olanların göçebe haline gelmesi, ortak normların yıkılması, benzer duyguların
farklılaştırılması ve nihayet müştereklerin yok edilmesi bireylerde “anomi”, yalnızlık ve yabancılaşmaya neden olur. Gelişmekte olan toplumlarda bireylerin kendi toplumuna ve kültürüne karşı büyük bir yabancılaşma tehdidi altında olduğu konusunda düşünürler arasında neredeyse fikir birliği vardır. Gelişmemiş ülke aydını şaşılacak bir biçimde kendi “öz değerlerini”; zamanın “geçerli ideolojilerinin” ve “egemen sömürgeci güçlerinin” çıkarları doğrultusunda yorumlamakla meşgul olması bu sonucu doğurmuştur. Kelimeler konuşmanın, kavramlar ise düşünmenin aracı olduğu hatırlanırsa kavramların hedef alınmasının nedeni daha iyi anlaşılır.
Birey kavramlarına yabancılaşmadan cemaatine, ailesine, kendisine ve içinde yaşadığı ülkeye yabancılaşamaz. Günümüzde bütün kavram, kuram ve kurumlar “yabancılaştırma” aracı olarak kullanılmaktadır. Bu durum yüzyılımıza özgü ilginç bir psikososyal süreçtir. Bu durumun toplumsal boyutlarını Mills’in şu satırları işin sosyolojik yönünü çok güzel ifade etmektedir. “Politika, ekonomi, aile ve dinsel yaşamda yaşamamızın tüm alan ve bölümlerinde 18. ve 19. Yüzyılın sarsılmaz gerçekleri ya yıkılmış ya da çözülmüş bulunmakta, buna karşılık çağdaş yaşamı çerçeveleyen, görenekleri belirginleştiren yeni toplumsal değerler görülmemektedir. Böylece ne kabul etme ne de
reddetme imkanına sahibiz: ne isyan, ne de ümit etmek için bir şevk ve heyecanımız kaldı. Yaşamımız yön gösterici bir çizgiden yoksun bulunuyor”[5]. Diğer yandan yerleşmiş düşünce kalıplarından kurtulmayı hedefleyen, her türlü bilimsel araştırma ve bilgi birikimini eleştiren ve yerleşik düzene başkaldırmayı anlatan ve tüm değerleri izafi gören postmodern bakış ta bu süreci adeta tetiklemektedir.
Kavramları suçlu ilan ederek işlevsiz
bırakmak daha insani bir düzene ulaşmada bir yöntem olamaz. Aksine bireyi; topluma, hayata, çevreye, Tanrıya ve dünyaya bağlayan değerlerden kopardığınız ölçüde insanlıktan da o kadar uzaklaştırmış olursunuz. Son zamanlarda anomi ve yabancılaşmanın bireyleri bir ahtapot gibi sarmasının temelinde biraz da bu süreç vardır. Milliyetçilik ile ilgili olarak ortaya konan yaklaşımlarda bu süreçle ilgilidir. Bunun için emperyalist güçler özde bireyleri genelde ise bireylerden meydana gelen toplumları evcilleştirmeye milliyetçilikten başlamaktadırlar. Rusların “ayırıp buyurabilmeleri”, İngilizlerin “bölüp, parçalayıp yönetebilmeleri” büyük ölçüde milliyetçilerin yenilmesine bağlıydı. Milliyetçilik aynı zamanda her türden ekonomik, siyasi ve sosyal zaferin yakıtıdır.
Milliyetçiliğin İşlevleri
Emperyalist güçler tarafından “hasta adam” olarak nitelendirilip başkenti işgal altına alınan Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti gibi dinamik bir bağımsız devleti çıkaran hangi duygudur? Birinci ve İkinci Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı gibi üst üste onlarca yıkım ve felaket geçiren bitkin ve yorgun bir halkı dünyanın en güçlü istilacılarına karşı koymaya yönelten ideoloji hangi ideolojidir. Hatta duyunu umumiye batağına batmış, ekonomik kaynakları işgal güçleri tarafından tahrip edilmiş bir ülkeden o meşhur tabirle “ülkeyi baştan başa
demir ağlarla” örülmesini hangi azim gerçekleştirmiştir. Ya da bugün var olmasını kendi dinamiklerine dayandırmayı bırakıp, kaderini ve geleceğini dışarıdan gelecek dolara bağlayan anlayışta eksik olan şey nedir. Hatta bir süre işsiz kalır kalmaz kendisini var eden, besleyen, adam eden toprakları bir “yeşil kimlik kartı” karşılığında terk etmeye hazır milyonlarca insanda olmayan duygu hangi duygudur.
Perişan ve ezilmiş kitleleri her şeye rağmen “ya istiklal ya ölüm” diyerek ayağa hangi bilinç kaldırmıştır? Türk Kurtuluş Savaşı henüz başlamadan bir yandan sömürgecilerle dirsek temasına girip diğer yandan umutsuzluk içinde “ya İngiliz ya da Amerikan mandası”nı savunanların hesaba katmadıkları
enerji neydi? Bütün bu sorulara “milliyetçilik” olgusunu dikkate almadan cevap bulmak mümkün değildir. “Bir milliyetçi hareket, kendisinin üzerinde milli bir yüce otoriteye razı olmaz”[6]. Milliyetçilik bu yönü itibariyle milletlerin bağımsızlık ve özgürlüklerinin enerji santralleri niteliğindedir.
“1904 tarihindeki Rus-Japon savaşıyla Asyalı bir milletin büyük bir Avrupalı gücü yenmesi, herhalde pek çok Hintlinin, Afrikalının ve diğerlerinin kafasında bir elektrik şoku
yaratmış, anti-emperyalist direniş ve ulusal egemenlik gibi fikirleri teşvik etmiştir. Yirminci yüzyılda Asya ya da Afrika’da –Cin Hindi, Mısır, Cezayir, Suriye ya da Irak’ta- sol hareketler, eğer milliyetçi duygularla el ele gitmeseler, belki de başarılı olamazlardı”[7].
D. Smith, milliyetçilikle ilgili olarak şu tespitleri yapmaktadır: Dünyada kendine has tarihi, farklı kültürü, değişik gelenekleri olan çeşitli milletler yaşamaktadır. İnsanlar için kendi milletlerine bağlılık bütün diğer
bağlılıklardan önce gelir. Aynı zamanda özgürlük mensup olunan millet içinde anlamlıdır. Milletlerin özgürlük ve güven içinde bulunmaları adalet ve barışın da teminatıdır. Smith’in milliyetçilikle ilgili olarak ileri sürdüğü bu önermeler çeşitli yönlerden eleştirilebilir olsa da söylemlerin bir çok yönden geçerli olduğu da ortadadır.
Öte yandan milliyetçiliği öncelikle siyasal ve ulusal birimleri uyum içinde tutan siyasal bir ilke olarak görenler ya da siyasal bir düzenin üyeleri arasında ortaklığın vurgulanması için insanların simge ve inançlara bağlanması olarak değerlendirenler de milliyetçiliğin önemli bir işlevini ifade etmiş
olmaktadırlar.
Milliyetçilik kimlik ve şahsiyeti korumanın neredeyse olmazsa olmaz şartıdır. Fanon’un “biz olmayı başarıyor isek bunun sebebi, yalnızca başkalarının bizi başkalaştırmak için giriştikleri faaliyetleri kökten ve kalben reddedişimizdir”[8], demektedir. Biz olmak şuuru, kendi kalmak ve
başkalaştırmaya direnmek milliyetçi bir duygunun ürünüdür.
“Milliyetçilik, birlik fikrinin derin doğurguları olmuştur. Bunlardan biri de milletin birliği ve bölünmezliği fikrini teşvik etmesidir”[9]. Milletin birliği ve bölünmez bütünlüğü milliyetçi bilinç düzeyi ile yakından ilişkilidir.
Milliyetçilik: “Günah Keçisi”
“Ecrasez l’infame” (ezin günahkarı) 18. Yüzyılın sloganıdır. Bu slogan “milliyetçi canavarın dişlerini sökmeliyiz” biçimine dönüştürülmüştür. Düşman olarak “milliyetçilik” alınmıştır. Çok Uluslu Şirketler milliyetçiliğin akılcılığa aykırı olduğunu iddia etmişlerdir.
Ünlü düşünür İsaiah Berlin ile yapılan bir söyleşiye “Volkgeist’ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik”
başlığını koymuş. Pierre Trudeau ise şöyle yazmaktadır: “Nazi Almanya’sına, faşist Japonya’ya, İslamcı İran’a baktığımızda, kendi işlevini etnik ya da dinsel esaslara göre tanımlayan devletlerin, eninde sonunda şovenist ve hoşgörüsüz bir tutuma büründüğünü görüyoruz. Milliyetçiler ister solcu, ister sağcı olsun, siyasal açıdan gericidir, çünkü ortak çıkarları “tüm insanlar için” yorumlayacakları yerde, bir etnik grubun ya da dinsel fikrin fonksiyonu olarak tanımlamaktadırlar”[10]. Reves’e göre çağımızın insanı, insan ırkının bugüne dek karşılaştığı en
korkunç trajedilerden biriyle karşı karşıyadır. Tarihin yarattığı en ilerlemeci en yararlı akımların her biri başarısızlığa uğramış bulunmaktadır ve barbarlığın ve tiranlığın gölgesi, er ya da geç, yeryüzünde yaşayan insanların tümünü karanlığı içine alacaktır[11]. T. Narin ise milliyetçiliğin eleştirisini yaparken daha da acımasızdır: “Milliyetçilik, modern kalkınma tarihinin patolojisidir; tıpkı bireylerdeki nevroz gibi o da kaçınılmazdır” demektedir.
Yine bir kısım yazarlar “milliyetçilik duygusunun yalnız modern toplumun ürünü olduğunu” savunmuşlardır. Buna karşılık benzer duyguların ilkel toplumlarda da var olduğunu savunan ve “kabile milliyetçiliği”nden söz eden yazarlar da çıkmıştır. Birincilerin ortaya koydukları argümanlar ne kadar güçlü ise ikincilerinki de bir o kadar güçlüdür.
Kuşkusuz her duygunun, her ideolojinin, her dinin ya da her sistemin iyi veya kötü uygulamalarından söz edilebilir. Ancak kavramlar yalnız başına iyi veya kötü değildir, tarafsızdırlar. Kavramları iyi ve kötü yapan insanlar ve onların uygulamalarıdır. Gericilik, hoşgörüsüzlük, sadistlik,
bağnazlık ya da despotluk insan doğasının bir kusurudur. Sözgelimi Trudeau’nun milliyetçiliği; “ortak çıkarları tüm insanlar için değil bir etnik ya da dinsel fikrin fonksiyonu olarak yorumladıklarını” söyleyerek eleştirdiğini belirtmiştik. Trudeau’nun Kanada da aynı biçimde davrandığını görmek için çok zeki olmaya ihtiyaç da yoktur. Hatta belki de Quebec’de Fransızların ayrımcılığı olmasaydı Trudeau milliyetçilik aleyhtarı bu duygulara kapılmayacaktı. Kanada’nın bütünlüğüne duyulan hassasiyet onu böyle davranmaya itmiş olmalı. Ancak o bile milliyetçiliği eleştirirken aslında mikro olmasa da makro anlamda milliyetçilik yapmaktadır. Diğer taraftan ortak çıkarların bütün yerine parça, milli yerine mahalli olarak
yorumlanması yalnız milliyetçiliğe has bir yorumlama biçimi değildir. İlerici, evrensel, sosyalist ve hümanist görüntülü bütün ideolojilerin de benzer uygulamalar içine girdiğini pratikler tarihi bize söylemektedir. Diğer yandan içten dışa, yakından uzağa, bölgeden ülkeye, ülkeden dünyaya uzanan bir yorumlama yaşamın doğasıdır. Ayrıca faşizmin, şovenizmin, teokrasinin vb. tiranlıkların günahlarıyla milliyetçiliğin yargılanması da çok doğru görünmemektedir. Milliyetçilikler aynı zamanda insanileştirici ve uygarlaştırıcı etkiye de sahip olmuştur. Bunun yanı sıra, milliyetçi siyaseti sadece gizli bir komplo ve terörizm ya da nihilizme ve totaliterlik olarak göstermek yanıltıcı olur. Bunların bazı milliyetçiliklerin özellikleri olduğuna kimse itiraz etmeyecektir... Fakat adil
olmak için bu milliyetçiliklerin geliştikleri aşırı durumları hatırlamak yerinde olur[12].
Alman faşizmi daha da özgün adıyla “nasyonal sosyalizmi” yalnız ön kelimesi ile değil son kelimesi ile de günahkardır. Diğer yandan Amin Maalouf “Afganistan’daki Taliban’ın İslamiyetle hiçbir ilgisi olmadığını, Pol Pot’un Marksizmle hiçbir ilgisi olmadığını, Pinochet rejiminin Hıristiyanlıkla hiçbir ilgisi olmadığın hangi hakla ileri sürebilirim” diye yazmaktadır. Nominalist bir
bakış açısından bu yaklaşımın hiç de mantıksız olmadığı ortadadır. Dinler, diller, tarihler, kültürler ve ideolojilerin de defolar üzerine bina edilemeyeceği de bir başka doğrudur. Hele hele bir takım insanlık dışı uygulamaları bir din, ideoloji ya da öğreti ile özdeş görmek de bal gibi yanlıştır. Bu bir duygunun, düşüncenin, öğretinin, coğrafyaya, iklime, toplumsal gelişmişlik düzeyine vb. onlarca faktöre bağlı olarak farklılıklar arz ettiğini görmezlikten gelmek anlamını taşır.
Kısacası milliyetçilik hem
yıkıcı (komünizm için) hem de yapıcıdır (düzensizlikler içinde bulunan bir dünyada birliği sağlayarak); liberal demokrasi için hem ciddi bir tehlike, hem de onun en büyük umut kaynaklarından birisi durumundadır. Postkomünist Doğuda “milliyetçi” olmak, liberal olmaktan faşist olmaya kadar hemen hemen her anlama geliyordu. Keza milliyetçiliği reddettiklerini söyleyenler ise, bunu yalnızca etnik şovenizme duydukları tepkiyi göstermek için yapıyor olabilmektedirler[13].
Gerçekten de her türden
ideoloji, duygu, inanç, felsefe ya da yöntem yenilebilmektedir. Bakış açısına ya da durulan yere göre ortaya konan öğretiler anlam kazanmaktadır. Pratiği olmasa bile her türden karşıt fikrin savunulacak ya da yerilecek bir çok haklı ve tutarlı yanı bulunabilir.
Diğer yandan “çoğu basmakalıp olan bir çok sosyal teori, milliyetçiliğin kökenine burjuvaziyi koymaktan ve bu siyasal teoriyi bir burjuva refleksi olarak görmekten müthiş bir tad almaktadır... Ama tarihin sıcağının içine girildiğinde, bunun böyle olmadığı, olamayacağı anlaşılmaktadır. Ulaşacağım sonucu baştan koyarsam: milliyetçilik ulus-devleti denetleyen sınıf veya
sınıfların doktrinidir, onlardan hiç birine özgü değildir”[14].
Milli Devlet ve Milliyetçilik
Ernest Gellner “ulus-devletlerin oluşumunun, endüstrileşmenin ve onunla birlikte cereyan eden karmaşık işbölümünün talepleri tarafından harekete geçirilen merkezileşme süreçlerinin kaçınılmaz sonucu olduğunu savunur”[15]. “Modern insan bir krala, bir toprağa, bir inanca ya da her ne iddia ederse ona değil, bir kültüre sadıktır”[16].
Giddens “önceden var olan grup kimliği biçimlerinin tersine, milliyetçilik moderndir ve aynı zamanda şu ya da bu biçimde tarih icadına izin veren matbaaya dayalı bir ulusal kamu alanının biçimlenmesine önemli derecede yaslanır” demektedir.
Kohn milliyetçiliği “bireyin ulus-devlete duyduğu üstün bağlılık durumu” olarak tanımlamaktadır. Bu şimdiye değin milliyetçiliğin yalnızca “ulus-devlet” ile ilişkilendirilen en dar tanımıdır[17]. Milliyetçilik; millet bilincinin gelişmesinde ve milletlerin siyasal örgütü olan devletleşmede de son derece etkindir. “Analitik düzlemde milliyetçilik milletlerden önce gelir. Milletler devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir”[18]. Diğer yandan “milliyetçiliğin milli devletin gerilmesiyle birlikte bir gerileme içine girmesi imkansız değildir[19]”, biçiminde görüşlerin de milliyetçilik ve milli devletin bir biriyle olan ilişkisine vurgu yapması bakımından anlamlıdır.
Modernleşme, millet, milli kültür, milli devlet ve milliyetçilik birbirini tamamlayan
biri olmadığından diğerinin anlamsızlaşacağı kavramlardır. Sosyal bilimlerde her nedense sosyal, siyasal ve ekonomik yapıda meydana gelen gelişmeler, geçmişte kendisini var eden kavramları geçersiz kılacağı gibi sığ bir anlayış vardır. Yani postmodernizm modernizmin, evrensel kültür milli kültürün, hümanizma milliyetçiliğin yerini aldığı ve birincilerin etkililiği ikincilerin geçersizliği anlamına geldiği gibi yanlış bir anlayışla karşı karşıyayız. Halbuki öteden beri kavramlar ve kuramlar karşıtlarıyla birlikte var ola gelmişlerdir. Bir olgunun etkililiği ve gücü zaman içerisinde değişebilmekle birlikte, hiçbir zaman diğer bir süreci bütünüyle tarihin konusu haline getirememektedir. Hatta çoğu
zaman evrensellik milliliği, uluslar üstü kurumlar ulusallaşmayı doğurmuştur. Bir yandan bütünleşme diğer yandan ayrışma kendi dokusu içinde her zaman olabilmiştir. Giddens bu hususta şu görüşü ileri sürer: Birinci Dünya Savaşının ardından dünya çapındaki bir devletler sistemine duyulan ihtiyaç doğrultusunda Cemiyet-i Akvam gibi uluslar arası kuruluşların çoğalmasından bu dönemin evrensel siyasal biçimi olarak ulus-devletin önemini azaltmayıp artırmaktadır.
Ancak burada egemen kılınmaya çalışılan şu görüşün hiç de masum bir niyetle ortaya konulmadığı anlaşılmaktadır. “Artık
çağımızda ulusal bağımsızlık demode olmuş bir olgudur; karşılıklı bağımlılık dönemini yaşıyoruz” gibi, örneğin ABD ile Türkiye’yi aynı kefeye koyan bir safsatadır[20]. Bu görüşte bir anlamda küreselleşme ile emperyalizmin nasıl da özdeşleştiğine vurgu yapılmaktadır. Ulusal güç ve sınırların ötesine taşan kurumların gelişmesinin uzun vadeli etkisi ulus-devletin geçerliliğini kaybetmesini değil, sağlamlaştırmasını sağlamıştır[21], şeklindeki ifadeleri oldukça açıklayıcıdır.
Milliyetçilik ve Çok Uluslu Emperyalizm
Kendisine saygı duyulmasını isteyen kimse, kendisinin aldatılmasına izin vermemelidir! Bugün küreselleşme ve benzer iddialarla yereli ve yerliyi, özü ve özneyi daha doğrusu milliyetçiliği aşmaya çalışan Çok Uluslu Şirketlerin asıl amaçları pazardaki paylarını küreselleştirmektir. Ulusal sınırlar, kotalar, yasalar ve gümrükler küresel pazarların en büyük handikaplarıdır. Kısacası bugünün Birleşmiş Milletleri’nde iki yüz civarındaki
ülkeyle temsil edilen bir dünya, tüketici demokrasisini(!) mantığına terstir.
Bu mantığa göre: akılcılığa aykırı milliyetçiliğin çok önemli bir yönü de yeryüzünü tek-türden bir bütün halinde birleştirme işini zorlaştıran “psikolojik ve kültürel davranış ayrılıkları”dır. En açıkça ve pahalıya oturan milliyetçi meydan okumalar, yöresel siyaset adamlarının topraklarındaki petrolü millileştirme ve hatta yabancı malı fabrika ve madenlere el koymaya güçleri olduğunu anlamalarıyla ortaya çıkmaktaysa da, kültürel milliyetçilik de “Evrensel Çarşı Merkezi” kavramını sarstığı için önemli bir
sorun olmaktadır. Bank America’nın başkanı Clausen, “tek-türden bir evrensel Pazar gibi bir şey olmaması, hayatın acı bir gerçeğidir,” diye yakınmaktadır. Ulus, kültür ve ırk ayrılıkları “pazarlama sorunları” yaratmaktadır. Evrensel şirketin yolu üstünde “milliyetçi engeller” bulunmasının nedeni, baş yöneticilerin yuvarlak masa toplantısında varılan sonuca göre “uluslar arası şirketin ulusal devletin varlığını tehdit etmesi”dir[22]: Ulusal devletleri yönetenler, dünya ekonomisi daha verimli hale sokulur ve ulusal sınırların toprak, sermaye, işgücü ve beyin gücünün en verimli biçimde
kullanılmasına set çekmesine izin verilmezse, ulusal devletin varlık nedeni kalmayacağından korkmaktadırlar.
Kapitalistlerin çıkarlarının ve bağlılıklarının ulusal sınırları aştığını Thomas Jefferson şöyle kaydetmiştir: “Tüccarların belli bir yurtları yoktur. Nerede olursa olsunlar, toprağa karşı bir bağları yoktur. İlgi duydukları tek şey, kar kaynaklarıdır.” Başkan Eisenhower “sermaye belki de ulusu olmayan tuhaf bir şeydir. En çok nerede yarar görürse, oraya akar” ederken, özde aynı noktayı belirtmekteydi. Uluslar arası şirketler geleneksel olarak vatanseverlik konusunda gevşek bir tutum
takınmışlardır[23].
Marx, “Bir proleter için vatan diye sınır yoktur,” demişti. İşçiler açısından bu doğru çıkmamıştır. Fakat işveren için, şirket yönetici için bu söz doğrudur. 19. Yüzyıldaki “ekonomik adam”ın bütün değerleri değişmiştir. ÇUŞ’ların yeni yapısında “çalışanlar evrensel yeni rahipleri oluşturmaktadırlar. Bu rahiplerin dini, iş alanındaki başarıdan oluşur. Erdem ölçüleri şirketin büyümesi ve kazancının
artmasıdır. Kutsal kitapları elektronik beyinden çıkan bilgilerdir. Dua yerleri de şirketin toplantı odalarıdır. Dünyaya yaydıkları mesajları satışlarının gücünü içerir... Bu şirketlerde çalışanlar Fransız, Hollandalı, İngiliz, Belçikalı değildir; bağlılıkları önce Phihips’e, IBM’e, Exxon’a, BP’ye, Nestle’yedir. Her yerde elbiseleri de üniforma niteliğindedir[24].
Yeni değerler düzeninde siyasal otorite (devlet) ile olan ilişkiler şaşılacak kadar
karmaşıktır. Bir şirketin Amerikan hükümetiyle olan ilişkileri, bu hükümet dünya para sisteminin baş mimarı rolündeyken başka, dünyanın en büyük askeri gücü rolündeyken başka, Amerikan ekonomisinin yöneticisi rolündeyken gene başkadır. Böylece A.B.D. hükümeti evrensel şirket için hem bir dert, hem de bir gereksinmedir. Hükümet açısından ise, şirket hem bir ulusal güç kaynağı hem de ulusal politikayı bozan bir güçtür[25].
Bütün bu deneyimler tarihi bir süreç içinde var olabilmiştir. İngiltere, Hollanda ve 17. ile 18. Yüzyılların öteki büyük tüccar devletleri,
tüccarlarının kolektif olarak ya da şirket asası altında dış ticarete atılmalarına izin verirken, onlara bir siyasal güç de devrediyordu. J.A.Hobson, emperyalizm adlı kitabında “Rothschild kümesi ve onun bağlıları karşı çıkarsa... hiçbir Avrupa devleti büyük bir savaşa giremez,” diyordu. 1940 yılında Franklin Roosevelt savaş için gerekli seferberliği büyük şirketlere dayandırmak zorundaydı; onlar da demokrasinin topunu-tüfeğini yapmanın karşılılığında önemli ödünler koparmışlardı.
İşte bu yüzdendir ki ABD hükümeti diplomatlarını şu bakanlık yönergesi ile uyarmıştır. “Bundan böyle, tüm görevliler Amerikan şirketlerine karşı gösterdikleri ilgiye göre ölçüleceklerdir”. Bu
sürecin doğal sonucu olarak “bir bakıma, devlet ve özel sektör yurt dışında geleneksel rollerini değişmekte, diplomatlar satıcı, satıcılar diplomat olmaktadır”[26].
Evrensel şirketin, ulusal devleti de aşan bir bağlılık istemesinin bir nedeni de, evrensel şirketin barışın anahtarı olduğu tezidir. Şirketin kar amacıyla yaptığı şeyler onlara göre dünyaya uyum getirmektedir.
Bu uluslar arası kuruluşlarla büyük devletlerin oluşturduğu gayri resmi yapı, yeni dönemin egemen siyasal oluşumunu kaba hatlarıyla bize tanımlıyor. Ulus-devlet egemenliğinden farklı bu yeni egemenlik biçimini emperyal egemenlik olarak tanımlamak mümkün[27]. “Bu sistemin en rahatsız edici yönü, dünya çapındaki şirketlerin, hükümetlerin kendi halklarının yararına olan politikaları yürütmelerine engel olma gücü ve olanağıdır. Ulus-Devletlerin liderleri kendi toprakları üzerinde bir zamanlara sahip oldukları kontrolün büyük kısmını yitirmektedir”[28].
Zayıflayan ulus-devletin ve onun temsil ettiği ulusal egemenliğin yerini alan bu yeni egemenlik, aynı yönetim anlayışına tabi ulusal ve ulusüstü bir dizi kurumun egemenliğine dayanıyor[29]. Olgu çok boyutludur. Milli devlet için modası geçtiği ilan edilen simgeleri ve değerler şirketler özelinde yeniden yaratılmaktadır. Sözgelimi milli devletler için çok görülen “yurt
severlik ve milliyetçilik” kavramlar şirketler için yeniden üretilmektedir. Sony’nin patronu “şirket yurtseverliğinden” söz etmekte bir sakınca görmemektedir. Bir şirketin tarihi bir ülkenin tarihinden daha eski ise “önce şirket” kavramının “önce vatan” kavramının yerini almasına şaşırmamak gerekir. Bu durumda şirket için iyi olanın, ülke için de iyi olacağı söylemi yaygınlık kazanır.
Diğer yandan Naisbitt “demokrasi arttıkça dünyadaki ülkelerin sayısı da artıyor. Ulus-devletin önemi azaldıkça yenileri kuruluyor ve 1000 ülkeli bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Küresel ekonomi büyüdükçe milletlerden oluşan oyuncuları küçülüyor. Bu bir geçiş dönemi olacak” diyor. ABD’nin
savaş sonrası önde gelen mimarlarından Paul Hoffman’da “demokrasinin kapitalizmin korunmasının ve yayılmasının önemli bir aracı olarak gördüklerini” ifade etmektedir.
Öncelikle ekonomik bağımlılık yaratıp, kuralları ve yasaları kendi menfaatleri doğrultusunda belirleyen sömürgeci güçler ardından ülkenin yönetimi üzerinde doğrudan ya da dolaylı denetim kurmakta olduğu görülmektedir. Hedef ülkenin yalnız ekonomisini, yönetimini ve siyasal yapısını değil kültürel yapısını da kendisine benzeterek farklılıkların neden olacağı hareketleri etkisizleştirmektedirler. Burada kullanılan araçlar Pazar ekonomisi ve demokrasi kavramları olmaktadır. Kuşkusuz geçmişte kullanılan araçlar daha farklıydı. Bu arada ‘Sistem’in
denetimine direnen, ulusal ekonomileri kontrol altına almak; böylece bağımsız ekonomik güç bırakmayarak, ‘ucuzluk’ ve ‘kalite’ numarasıyla, ulusal devletin tam bağımsızlığı, lafta “karşılıklı” gerçekte ise ‘tek taraflı’ bağımlılığa çevrilecek[30]! Kuşkusuz bunu dünyanın egemen güçlerinin temsilcileri zaman zamanda açıkça itiraf etmektedirler.
Başkan Clinton’ın Ulusal Güvenlik Danşmanı Mr. Anthony Lake “.. en büyük askeri güç, en büyük ekonomi, en dinamik çok uluslu toplum biziz; bizim
liderliğimiz, dünyanın dört bir yanında istenmekte, ona saygı duyulmaktadır... Artık (ABD için) mevcut pazarları muhafaza etmek söz konusu değildir; onları genişletmek ve pekiştirmek söz konusudur. (...) İdeallerimiz ve çıkarlarımız, yalnızca angaje olmamızı değil, yönetmemizi de zorunlu kılıyor. (Elbette) dünyada Pazar ekonomisini ve demokrasiyi yayıp geliştirmek amacıyla olacak bu! Çünkü bizim güvenliğimizi ve çıkarlarımızı bu korur, çünkü bu aynı zamanda evrensel ve Amerikan olan değerlerin bir yansımasıdır”[31].
1970’lerin CIA direktörü Richard Helms dolaylı milli güvenlik stratejisini şöyle anlatır: Amerikan halkı ve topraklarının Amerikan değerler sisteminin ve yaşama biçiminin yayılması yoluyla korunmasını öngörmektedir. Değerlerimizin ve yaşam biçimimizin sürmesini istiyorsak, başka kültür ve güç merkezleriyle rekabet etmek zorundayız. Çok uluslu şirketler bu yolda en büyük destekçimizdir. Yabancı ülkelerdeki iş faaliyetleri hep bize çalışmaktadır. Şirketlerin aktarıcı etkisi yalnızca; Amerikan iş idaresi, bankacılık ve pazarlama yöntemlerini değil, bizim hukuki sistem ve kavramlarımızı, siyasal felsefemizi, konuşma, anlaşma, göreneklerimizi, sosyal hareketlilik anlayışımızı ve uygarlığımıza özgü hümanite ve sanatlardan bir
parçasını da iletmekte ve aşılamaktadırlar. Hemen burada Ritz Craskers şirketinin, krakerden çok ötede şeyler sattığını: “Biz bir kavram satıyoruz[32]” dediğini hatırlamakta yarar vardır. İşte bu yüzden milletlerin kavramları ile şirketlerin kavramları iç içe girmiştir.
Yalnızca ekonomik sömürüyle yetinmeyen güçler, bu sömürünün süreklilik arz etmesi için gerekli bütün stratejileri de devreye sokmuşlardır. Yalnız ekonomiyi değil kültürü de hedefleri arasına almışlardır. Yakın geçmişte çağdaşlığı, ilericiliği, modernliği, sosyalistliği
özüne yabancılaşma, geleneklere saygısızlık, dine, dile, tarihe kayıtsızlık, yabanın değerleri ile kendini tarif etme, hatta kendi kendini inkar etmek olarak algılayanlar vardı. Bugün de aynı güruh küreselleşmeyi cenneti tarif eder gibi tanımlamaktadırlar. Halbuki Fransa’nın Kültür Bakanlarından Jack Lang “evrensellik denilen o görkemli sözcüğün ardında her zaman tahakküm eğimleri yatar” demek suretiyle küreselleşmenin önemli bir yönüne de dikkati çekmektedir.
Ülkesinin yararını “namus” olarak gören milliyetçi bir anlayışın, milli menfaatlerini kutsalları arasına alan vatan sever bir yaklaşımın, çok uluslu şirketlerin hedefleri arasına girmesinden daha tabii ne olabilir?
Uluslar arası sömürünün önündeki engellerin uluslar arası güçler tarafından yok edilmesi ise son derece doğaldır. Zira vatanseverlik, ülkeye bağlılık, milliyet, milliyetçilik, milli devlet, milli kültür vb kavramlarının neredeyse tamamı “uluslar arası pazarlama sorunları” yaratmaktadır. Bayrak, gümrük, dil, ırk, din ve bütün bu farklılıkların nedeni olan milli devletler ticaretin önündeki en büyük engeller arasında görülmektedir. Çünkü, milliyetçilikler aşılmadan milli sınırlar anlamsızlaştırılamaz!
Modası Geçmeyen Gerçek: Milliyetçilik
Kendi kendine karşıtlık,
kimliğine kayıtsızlık, milliyetine ve müştereklerine düşmanlık esasta yapaydır. Bireylerin zaman zaman ekonomik yararlarını kültürel yararlarının önüne koymalarının milliyetçilikten vaz geçtikleri anlamına gelmediğinin altı çizilmelidir. Aynı zamanda milliyetçiliğin duruma, ortama ve şartlara bağlı olarak ikinci öncelikli bir konuma atılmasının da önemini yitirdiği anlamına gelmez. Anne ve babanın önemi ve modası nasıl ki hiçbir zaman geçmezse milliyetçiliğin de geçmeyecektir. Milliyetçilik bir millete mensubiyet duyan insanlardaki köklü, asil ve doğal duygulardan biridir. Örneğin özgürlük ve kimlik mücadelesi veren halklarda milliyetçi duygular çok güçlüdür. Refah toplumlarında ise daha etkisiz ve ikinci plandadır. Bir düşünür şu sözleri konunun daha da iyi anlaşılmasına
neden olacaktır: “Bağımsızlığa kavuşmuş siyah halklarda beni şaşırtan şey, zenci-Afrika kültürel değerlerine karşı duyulan küçümsemedir. Çoğu kez sanki bizim siyah ruhumuz yokmuş gibi, sanki yerinde bir taş yatıyormuş gibi, Avrupa kurallarına önem verilmektedir. Halbuki zenci-Afrika uygarlığı, kendine özgü karakteristikleri olan, tamamıyla orijinal bir uygarlıktır. Ben köklerini kendi geleneklerimiz arasında bularak, Avrupa’yı hiç önemsemeden yeni bir kültür kurmamız gerektiğine inanıyorum. Bu gerçekten zor bir deneme olacak, bunu biliyorum[33]”. Baskı, sömürü,
kimliksizleştirme, soykırım, göç ettirme ve tehdidin olduğu yerlerde milliyetçi tutum en üst düzeydedir. Her ırmak kendi yatağında akmaya devam edecektir.
Türkiye bu konuda ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Ülke uzun süre askeri işgal ile zoraki bir sömürgeleştirme süreci yaşamamıştır. Yani Türkiye’nin toprakları değil aydınlarının zihinleri sömürgeleştirilmiştir. Sömürgeleştirilen ülkenin aydını, sömürgeci burjuvazinin düşünce biçimlerini kendi düşünce biçimleri haline getirmiştir. Sömürgelerde görülen sömürünün totaliter özelliğini ifade için, sömürgeci, sömürgeleştirilen insanı, “kötülüklerin sembolü” yapar[34]. Ülkesi işgal edilmeden aydını sömürgeleştirildiği neye dayanarak iddia edildiği sorulduğunda bunun cevabının aydınların halka bakışındaki küçümsemede, milli kültüre karşı kayıtsızlıkta, gelenek ve töre karşıtlığında, ortaya konulan kimliksizlikte ve nihayet milliyetçilik karşısında alınan tavırlarda saklı olduğunu söylenebilir.
Millet kavramının aşılması düşüncelerine ünlü bir
düşünür bakın ne diyor: Ama dünyayı, bugün içinde bulunduğu koşullarla ele alırsak, ulusların ortadan kalkmaları yıkım olur. Ernest Renan: “Ulusların varlığı, özgürlüğün güvencesidir; çünkü dünyaya tek bir yasa, tek bir efendi egemen olursa, özgürlükten eser kalmaz”[35]. Milletler var olduğu sürece milliyetçilik de var olacaktır.
Milliyetçilik karşıtlığının gerçek hedefi “milli-devlet”tir
Hangi yöntemle gerçekleşirse gerçekleşsin, milli bağımsızlık, milli doğuş, millete geçiş, milliyet duygusun müşterek hale gelmesi ve sömürgecilikten kurtuluş milliyetçilik cevherinden beslenmiştir. Milli-devletin varlığı ise milli bilince, müşterek millet duygusuna ve yine milliyetçiliğe borçludur. Milliyetçiliğin zayıflatılması bir anlamda milli devleti var eden gerekçelerin etkisizleştirilmesi anlamına gelir.
Bunun açık işaretleri de vardır. Küreselleşme süreci içinde Türkiye’nin yeri, Batı’nın Türkiye’ye karşı tutumu hiç
anlaşılmadan, Avrupa’ya karşı ulusal onuru da bir tarafa bırakan bir yamanma politikası tabu haline getirilmiştir... Bunlar “artık çağımızda ulusal bağımsızlık demode olmuş bir olgudur; karşılıklı bağımlılık dönemini yaşıyoruz”[36], biçimindeki bir anlayışı açıkça dile getirmeye başlamışlardır.
Milliyetçiliği belirli bir sınıfın (burjuva), belirli
bir aşamanın (modernleşme aşamasının) bir sıra hastalığı olarak görenlerin kültürel bagajında milli devlet karşıtlığı vardır. Milli dile, milli kültüre ve milliyetçiliğe karşı yürütülen kampanyanın temel hedefi milli devlettir. Zira “bir topluluk üyelerinin geleneksel kültür değerlerinden kopabilmeleri için, her şeyden önce bu değerlerin artık geçerliliklerinin ve başka birtakım değerlerin onlardan daha üstün olduğunun bilincini vermek gerekir. Bu da en çok dille sağlanabilir”[37]. Dil birliğini bozmaya yönelik projeler bunun için gündeme taşınmaktadır. Bu
kavrayış tarzının ortaya çıkarttığı yeni toplum projesinde, “çok kültürlülük” (mozaikçilik vb) savlarıyla, ulus-devletlerin zayıflatılmasına olanak sağlayacak, ideolojik-politik bir çerçeve oluşturmak vardır[38].
Ulus-devlet aşınıp işlevlerini tam olarak yerine getiremez hale gelince, doğan boşlukları alt-kimlikli grupların doldurma isteği, dışarı yansıyor[39].
Milliyetçilik karşıtı olarak evrensellik, insaniyetçilik, ilerlemecilik, ümmetçilik vb. kavramları çıkarmanın da esasta gerçek amacı saklamaya yönelik bir saptırma olduğunun altını çizmek gerekir. Herhangi bir milliyetçiliğin bu kavramlarla mutlaka çatışması ve reddetmesi de gerekmez. Birey evrensel değerlere sahiptir ama kendi genleri de vardı. Kişi Müslüman’dır ama aynı zamanda Peştun olduğunun da farkındadır. Birey hem kendi insanını hem de
diğer insanları sevebilir.
İster din, ister hümanistlik, ister AB, isterse ÇUŞ’lar adına yapılsın milliyetçiliğe yönetilen eleştirilerde gerçek hedef Milli Devlettir. Zamana bağlı olarak milli devlete karşı doğrudan açılamayan savaş, milli devleti meydana getiren (milliyetçilik vb) kavramların tahrip etmek suretiyle dolaylı olarak yapılmaktadır. Üniter devlete karşı çıkamayanların üniter devleti var eden temelleri sarsmaya çalışması da bu tür gayretlerdir. Milliyetçilik aleyhtarlığının temelinde biraz da bu amaç saklıdır.
Kimlik ve Milliyetçilik
“Her kişinin kimliği, resmi kayıtlarda görünenlerle kesinlikle sınırlı olmayan bir yığın öğeden oluşur. Elbette insanların büyük çoğunluğu için dinsel bir geleneğe bağlılık söz konusudur; bir ulusa, etnik ya da dilsel bir gruba; az ya da çok geniş bir aileye, bir mesleğe; bir kuruma; belli bir sosyal çevreye.. Ama liste daha da uzundur, neredeyse sınırsızdır: insan bir eyalete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da meslek kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir cemaate, sendikaya aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı fiziksel özürleri paylaşan ya da aynı zararlı etkilere maruz kalan bir
insan topluluğuna ait olduğunu hissedebilir. Bütün bu aidiyetler, her halükarda aynı anda, elbette aynı derecede önem taşımazlar. Ama hiçbiri de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar kişiliğin yapı taşlarıdır. Ruhun genleri denebilir onlara”[40].
Küreselleşme süreci hızlandıkça, her biçimiyle yöreselliğin etkilerinin bilincine varmaktayız. Dünyanın her tarafında çoğu insan için bir yere bağlı olmak her zamanki kadar önem taşımaktadır. Kimlikler bir yere bağlıdır ve
başka bir yerde yaşamayı düşünmemekte; yaşamak için bir toprağa ve kendilerini iyi hissetmek için kendi kültür ve dillerine dayanmaktadır[41].
İnsanlar hiçbir zaman bu kadar ortak şeye sahip olmamışlardı, bu kadar ortak bilgiye, bu kadar ortak referansa, bu kadar imaja, bu kadar söyleme, bu kadar paylaşılan araca, ama bu, birilerini ve ötekilerini farklılıklarını daha da vurgulamaya itiyor. Hızlı küreselleşmenin kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açtığına hiç kuşku
yoktur[42].
Küreselleşmenin dikey ve yatay boyutu nereye kadar ulaşırsa ulaşsın “soysuz”, “kansız”, “cibilliyetsiz”, “şahsiyetsiz”, “kimliksiz” ve “onursuz kavramlarındaki (seviyeyi düşürmemek için dilimizde var olan onlarca aşağılayıcı kavramı da es geçelim) negatif vurgu var olduğu sürece milliyetçiliğin kimlikle özdeşliği de sürecektir.
Milliyetçilik Gerçeği ve Ütopya
Farabi insaniyetçi yönü ile ön plana çıkan bir düşünürdür. Ona göre mükemmel devlet biçimi, bütün insanlığı içine alan büyük bir dünya devletidir. Ütopik akımın ünlü temsilcilerinden Campanella ilmin ve felsefenin egemen olduğu ve maddi işlerin düzene sokulduğu bir düzen hayal eder. Hayal ettiği Güneş Devletinin başında hem filozof hem rahip olan bir kral vardır. Burada yaşayan insanların ne kendi evleri ne de kendi karıları, kocaları, ne de kendi çocukları vardır. Burada her şey ortaklaşadır. Her şey devletin denetiminde ve bütünün iyiliği içindir, tesadüfe yer yoktur. Bu sosyalistçe devlet anlayışını Campanella Papa’nın yönetimi altında bir dünya devleti düşüncesi ile birleştirir[43]. H.G. Wells ise, “Tarih Taslağı” adlı eserinde, Birleşmiş Milletlerin bir çeşit “hükümetler cemiyeti” olduğunu söyleyerek, dünyanın bir “insanlar cemiyetine” ihtiyacı olduğunu savunur. Egemenliği tek tek devletlerden merkezi otoriteye aktaran bir “Dünya Anayasası”na sahip bir “Dünya Birleşik Devletleri”nin kurulmasının gerektiğini savunmuştur. David Starr Jordan, dünya vatandaşlığına dönülmesi çağrısında bulunup, ulusların “egemenlik alanlarının”, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki federe devletlerin egemenliklerine benzer biçimde daraltılmasını istemiştir. Geleceğin dünyasının, Goethe’nin “tüm ulusların üzerinde bir
insanlık” idealine benzemesi gerektiğini söylemiştir[44]. Anarşizmin özgürlük üzerindeki bütün otoritelere reddetmesi de aynı kategoride değerlendirilebilir.
Tredeau ise sivil toplumun kavramından yola çıkarak şöyle yazmaktadır: “Sivil toplumun tüm üyeleri “insan kişilikler”dir, yani ahlaki bir düzenin üyeleri olan, özgür ve kendi aralarında eşit, her biri kendi gururuna sonsuz değer sahip kişilerdir. Bu durumlarıyla, mekan ve zaman kazalarını aşarlar, Evrensel İnsanlık Ruhu’nda yerlerini alırlar. Bu
kişiler, kendi ırklarına ya da dinlerine, doğuş koşullarına ya da ortak tarihlerine “vasıl” olma yolunda, atalardan gelen hiçbir geleneğin baskısı altına alınamazlar. Buradan anlaşıldığına göre, hakların sahibi, etnik grup değil bireydir. Siyasal bir grup, o hakları ancak üyeleri kendisine delege ettiyse kullanabilir. Bireyi, yalnız devletin zorbalığına karşı değil, katıldığı herhangi bir azınlık grubunun zorbalığına karşı da açık seçik biçimde korumak[45]”.
Aslında sorun bir anlamda; “bir yandan evrenselcilik biçimlerine, öte yandan ibadetlere, inançlara ve özel toplumsal örgütlenme biçimlerine bağlılığımızın ötesinde hepimizin ortak yanı, yalnızca bir durum olmayıp aynı zamanda bir eylem de olabilecek kişisel bir yaşama deneyimine ulaşma isteği ve ötekilerden de bu özne olma, “ben” deme, kendini kendinden ve yaşamını paylaştıklarından sorumlu duyumsama isteğinin olduğunu kabul edebilmemizdir”[46].
Kuşkusuz iyi niyetle ortaya konan “insanlık ruhu”, “tüm ulusların üzerinde bir insanlık ideali” ve “bütün insanları içine alan bir dünya devleti” bugüne kadar bir rüya olarak kalmıştır. Bunu gerçekleştirmek üzere yapılan denemelerin de ne tür bir insanlık trajedisine yol açtıkları, Bolşevik ve Faşist uygulamalar göstermektedir. Cennet idealiyle yola çıkanların dünyayı nasıl bir cehenneme çevirdiklerine çağdaş tarih tanıktır. İnsan doğasına aykırı bir düşünce ne kadar güçlü argümanlarla donatılırsa donatılsın başarı şansı yoktur.
Milliyetçilik ve ütopya arasında kuşkusuz önemli farklar vardır. Zira milliyetçilik yaşayana ve yaşanması zorunlu bir gerçek, ütopya ise adı üzerinde ulaşılması arzulanan kurgulanmış rüyadır. Milletlerin geleceği de rüyalara, hülyalara ve ütopyalara kurban edilmeyecek kadar önemlidir.
Sonuç
Aslında kavramlar ne göründükleri kadar masum ne de gösterildikleri kadar günahkardırlar. Sorun şu veya bu ideolojinin, öğretinin, rejimin ve sistemin iyi veya kötü olması değil, insanların bu olgulara yükledikleri anlam da saklıdır. Belki sistemler ve ideolojiler iyi veya kötüyü yaratır
ama onları iyi veya kötü yapan ancak insanlardır. Düşünceleri mutluk iyi veya mutlak fena ikilemi içerisine koymak hiç de anlamlı değildir. Asıl anlamlı olan düşünceyi ya da sistemi iyi veya kötü yapan bireyleri, şartlar ve saplantılarını kavrayabilmektir.
Pareto “demokrasiyi gerçekleştirilmesi olanaksız bir düzen, sosyalizmi bir dolandırıcılık ve insaniyetçiliği bir tuzak ve bir kuruntu olarak” ifade etmeye kalkışmıştı. Mitterand “milliyetçilik savaştır” demişti. Milliyetçiliği, çağdaş insanın bir “fücur” suçu, bir “çılgınlığı” olarak görenler olduğu gibi, millet olma şuuruna dayanan bir ülkü olarak tanımlayanlar da
vardır.
Ancak milliyetçilik insan ve toplum doğasıyla yakından ilişkili biyososyal bir gerçektir. Nasıl ki hayvanlar icgüdüsel olarak kendi familyasına yönelik bir doğa ile donatılmışsa aynen insanlar da diğer yaratıklar gibi kendi familyasına yönelik doğa ile donatılmıştır. Bireyin önceliklerine göre yaşamasından daha normal bir süreç düşünülemez. Bir bireyin ailesine, bölgesine, milletine, ülkesine yönelik olması hiçbir ahlaki anlayışta yadırganamaz. Bu eşyanın doğasına da uygun bir tavırdır. Kuşkusuz sorun burada önceliklerle ilgilidir. Bireyin bütün insanlığa yönelik pozitif donanıma sahip olması da yerinilecek değil övünülecek bir
husustur, ancak öncelikleri yitirmemek kaydıyla.
[1] İsiaiah BERLİN, Volksgeist’ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik, Büyük düşünürler Çağımızı Yorumluyor Yüzyılın Sonu, Koç Yayınları 4, İstanbul, 1996, s.,82.
[2] Partha Chatterjee, Milliyetçi Düşünce ve Sömürge Dünyası, İletişim Yayını, İstanbul, 1996, s.,18.
[3] Baskın ORAN, Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği Kara Afrika Modeli, Ankara, 1977, s.,1.
[4] Erol GÜNGÖR, Elie Kedouri’nin Avrupa’da Milliyetçilik Kitabına Önsöz, Çev; M. Haluk Timurtaş, Devlet Kitapları, Ankara, 1971, s.,7-8.
[5] C. W. MİLLS, Les Cols Blancs, Maspero, Paris, 1966, s.,11.
[6] Baskın ORAN, A.g.e.s.,22.
[7]İsiaiah BERLİN, Volksgeist’ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik, Büyük düşünürler Çağımızı Yorumluyor Yüzyılın Sonu, Koç Yayınları4, İstanbul, 1996, s.,82.
[8] Frantz FANON, Yüryüzünün Lanetlileri, Birleşik Yayıncılık, Çev; Bayram Doktor, İstanbul, Tarihsiz, s.,29.
[9] Anthony D. SMİTH, Milliyetçilik ve Kültürel Kimlik, Türkiye Günlüğü Dergisi, 50 Sayı, Mart-Nisan 1998.
[10] Pierre TRUDEAU, Milliyetçiliğe Karşı, Büyük düşünürler Çağımızı Yorumluyor Yüzyılın Sonu, Koç Yayınları4, İstanbul, 1996, s.,95.
[11] Edward McNALL BURNS, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, Çeviren; Alaeddin Şenel, Birey ve
Toplum Yayınları, İkinci baskı, Ankara, 1984, s.,472.
[12] Partha CHATTERJEE, Milliyetçi Düşünce ve Sömürge Dünyası, Çev; Sami Oğuz, İstanbul, 1996, s.,26.
[13] Ghida NODİA, Milliyetçilik ve Demokrasi, Türkiye Günlüğü
Dergisi, 50. Sayı, Mart-Nisan 1998.
[14] Mehmet Ali KILIÇBAY, Milliyetçiliğin Kimyası, Türkiye Günlüğü Dergisi, 50. Sayı, Mart-Nisan 1998.
[15] Philip SCHELESİNGER, Medya Devlet ve Ulus, Siyasal Şiddet ve Kolektif Kimlik, Ayrıntı Yayınları, Çev;
Mehmet Küçük, İstanbul, 1994, s.,268.
[16] Philip SCHELESİNGER, Medya Devlet ve Ulus, Siyasal Şiddet ve Kolektif Kimlik, Ayrıntı Yayınları, Çev; Mehmet Küçük, İstanbul, 1994, s.,269.
[17] Montserrat GUİBERNAU, Ulusalcılığın Siyasal Karakteri, Türkiye Günlüğü Dergisi, 50 Sayı, Mart-Nisan 1998.
[18] E.J. HOBSBAWM, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik Program, Mit, Gerçeklik, Çev; Osman Akınhay, 2.Baskı, İstanbul, 1995, s.,24.
[19] E.J. HOBSBAWM, A.g,e. s.,224.
[20] Taner TİMUR, Küreselleşme ve Demokrasi, İmge Yayını, Ankara, 1996, s.,26.
[21] Montserrat GUİBERNAU, Ulusalcılığın Siyasal Karakteri, Türkiye Günlüğü Dergisi, 50 Sayı, Mart-Nisan 1998. S.,118-130.
[22] Richard J. BARNET, Ronalde E.MÜLLER, Evrensel Soygun, Çokuluslu Şirketlerin Gücü, E Yayını, Çev: Osman Deniztekin, İstanbul, 1976, s.,76.
[23] Richard J. BARNET, Ronalde E.MÜLLER, Evrensel Soygun, Çokuluslu Şirketlerin Gücü, E Yayını, Çev: Osman Deniztekin, İstanbul, 1976, s.,100-101.
[24] J.K. GALBRAITH, Kuşku Çağı, Ekonomik Gelişmeler Tarihi, Altın Kitaplar Yayını, İstanbul, 1989, s.,259.
[25] Richard J. BARNET, Ronalde E.MÜLLER, A.g.e.s.,99.
[26] Richard J. BARNET, Ronalde E.MÜLLER, Evrensel Soygun, Çokuluslu Şirketlerin Gücü, s.,111.
[27] Michel HARDT, ve Antonio NEGRİ, Empire, Exils, Paris, 2001, S.,123-142.
[28] Richard J. BARNET, John CAVANAGH, Küresel Düşler, İmparator Şirketler ve Yeni Dünya Düzeni, Çev; Gülden Şen, İstanbul, 1995, s.,5-6.
[29] Ahmet İNSEL, Küreselleşme ve Emperyal Güç, Birikim Dergisi, Ağustos 2001, s.,148.
[30] Attila İLHAN, Hangi Küreselleşme, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1997, s.,83.
[31] Attila İLHAN, Hangi Küreselleşme, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1997, s.,77.
[32] Richard J. BARNET, Ronalde E.MÜLLER, Evrensel Soygun, Çokuluslu Şirketlerin Gücü, s.,41.
[33] 20 Yüzyıl Ansiklopedisi, Çilt; 2, Sayfa; 247,Baskan Yayınları, 1978.
[34] Frantz FANON, Yüryüzünün Lanetlileri, Birleşik Yayıncılık, Çev; Bayram Doktor, İstanbul, Tarihsiz, s.,50.
[35] Edward McNALL BURNS, Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, Çeviren; Alaeddin Şenel, Birey ve Toplum Yayınları, İkinci baskı, Ankara, 1984, s.,447.
[36] Taner Timur, Küreselleşme ve Demokrasi Krizi, İmge Yayını, Ankara, 1996, s.,26.
[37] Maurice
Duverger, Siyaset Sosyolojisi, Çeviren: Şirin Tekeli, İst.,1995, s.,82.
[38] Hasan TUTAR, Modern Ulus-Devletlere Yöneltilen Yeni Bir Tehdit veya Küresel Bir Fenomen: Neo-Kabilecilik, Başak Dergisi, Mayıs-Haziran 1999.
[39] Gültün KAZGAN; Kürüselleşme ve Yeni Ekonomik Düzen, Altın Kitaplar, İstanbul., 1997, s.,218.
[40] Amin MAALOUF, Ölümcül Kimlikler, Çeviren; Aysel Bora, Yapı Kredi Yayını, 3.Baskı, İstanbul, 2000,
s.,16.
[41] Richard J. BARNET, John CAVANAGH, Küresel Düşler, İmparator Şirketler ve Yeni Dünya Düzeni, Çev; Gülden Şen, İstanbul, 1995, s.,8.
[42] Amin MAALOUF, A.g.e.s.,79.
[43] Hilmi Ziya ÜLKEN, İctimai Doktrinler Tarihi, İstanbul, 1940, s.,51.
[44]David Starr JORDAN, War and Waste,
Garden City, 1914, Doubleday, s.,7.
[45] Pierre Trudeau, A.g.m.s.,97.
[46] Alaın TOURAINE, Demokrasi Nedir?, Cogito, YKY, Çev; Olcay Kunal, 2. Baskı, İstanbul, 2000, s.,248.
Everyone is raving about the all-new Yahoo! Mail beta.