Milliyetçiliğin yükselmesi hayra alamet değil
Aksiyon-Sayı: 545 | Muhsin Öztürk
Öğrenciliği dışında hep Sivas’ta yaşadı. Ankara’da siyasal bilgilerde okurken ülkücü gençliğin liderlerindendi, pek çok arkadaşı büyük denizlere atlarken, o Sivas’a çekilmeyi yeğledi.
Bu şehirde kaleme aldığı yazılarla Türk entelektüel hayatında derin izler bıraktı. Halen burada yaşıyor; ama artık demir alma vakti geldiğini düşünüyor. 6. Şehir tutkunları için kötü haber; Sivas’ın artık sıkmaya başladığını söylüyor. Ahmet Turan Alkan’la Sivas’ta bir gün geçirdik. Sanayi Mahallesi’nde köfte yedik, marangozhanede bir saat geçirdik, çarşıda Kunduracı Faruk’un çayını içtik. Tarihi bir kütüphanenin raflarını yenileme projesinin eskizlerini gördük. Oğlu Talat’la yaptıkları
saz düetini dinledikten sonra yazı odasının dingin havasında konuşmaya başladık.
-Üniversiteyi bitirdikten sonra Sivas’ta yaşamaya karar vermek zor oldu mu?
Karar safhasında benim niyetim hep Sivas’ta yaşamaktı. Cenab-ı Allah lütfetti, burada kalıp kökleşmeme yardımcı olacak sebepleri halketti. O yüzden burada hep kendimle barışık yaşadım. Bunda tabii biraz da büyük şehirlere duyulan güvensizliğin ve korkunun da payı var. Pek çok arkadaşım o büyük suya atladı. Ben bundan hem çekindim hem o kadar üstelememi gerektirecek bir şey olmadı. Fırsatlar olmadı değil. Mesela DPT’de görev alma şansım oldu. Ankara’da, İstanbul’da muhtelif işler çıktı. Bunları hiç düşünmedim bile. Burada kendi parkurumu kurmuştum; üniversite-ev. Bir de yazarlık bakımından beni
tatmin edecek bütün akisleri aldım; yani burada oturarak da yazı yazabiliyorsunuz, yayınlanabiliyor, insanlar bunu okuyabiliyor. Şüphesiz oralara gitmemin maddi manevi bana katkıları olacaktı ama aynı derecede götürüsü de olacaktı. Ben biraz da korkaklık sebebiyle burada kalmayı tercih ettim.
-Hiç ‘acaba’nız olmadı mı?
Son birkaç senede oldu. Şu anda çocukların okulları bitti, benim emekliliğim doldu. Beni hareketlendirecek cazip bir teklif olsa bunu ciddiyetle düşünürüm. Tek istikamet de İstanbul. İstanbul hâlâ büyüleyici bir şehir. Bir de artık Sivas sıkmaya başladı. Öte yandan bu kafa konforunu şehir hayatına çok iştirak etmeyerek koruyorum. Şurada panel, burada konser var... Ben gitmem. Burada televizyon seyrederim, müzik dinlerim, kitap okurum veyahut uyurum. Yaptığım bir seviyeye kadar kafa selameti
gerektiren bir iş. Mesela aile huzuru olması lazım. Ailede huzursuzluk varsa salim kafayla oturup yazı yazamam.
-Sivaslı değil de Amasyalı ya da Tokatlı olsaydınız oralarda mı yaşıyor olurdunuz?
Amasya’da yaşıyor olurdum.
-Sivas’ın çok özel cazibesinden kaynaklanmıyor yani.
Yok! Yani taşralı hâli benim hoşuma gidiyor. İkincisi bende yırtıcı, rekabetçi bir ruh yoktur, büyük suya atlayayım,orada kendimi ispat edeyim diye. Ayrıca kendimi ispat etmek için böyle özel bir gayret sarfetmeme hiç gerek kalmadı. Cenab-ı Hakk’ın önüme çıkarttığı fırsatlara hem razı oldum hem de hamd ettim. Böyle bir gerilim içinde olmadığım için her şey bana çok kolay geldi.
-Ama çok popüler bir isimsiniz...
Ben bunun çok farkında değilim, umurumda da değil.
Hatta biraz da rahatsız oluyorum.
Tesadüfi ziyaretçi kabul etmem
-İstanbul’da olduğunuzda sizinle pek çok kişi görüşmek isteyecek.
Ziyaretçi konusunda benim bir konforum var. Kolay kolay tesadüfi ziyaretçi kabul etmem. Geçerken uğradım, iki laf edelim. Yok öyle şey. Çok az insan bu haktan istifade edebilir. Ben bunları genellikle bir inisiyatif içerisinde tutmaya çalışıyorum. Yoksa çalışamam. Bir de bu iş yalnız yapılan bir iş. Okuyacaksınız, düşüneceksiniz, yazacaksınız. Zaman zaman insanın sohbet etmek istediği de oluyor. Vaktiyle öyle dostlarım vardı burada ama onlar gittiler. Daha yenisini de aramadım. Çünkü neticede açıyorsun kitabı senden yüz sene önce yaşamış bir adamla konuşuyorsun. Yazı sihirli bir şey... Fotoğraf da öyle.
-Yalnızlık size verimli
bir ortam mı sağlıyor?
Evet, aynen öyle. Çok kalabalığı sevmem. Tabii, mutlak manada yalnızlık değil. Kendini toparlamak için yalnızlık. Mesela her gün sabah kalkıyorum, kahvaltımı yapıp çıkıyorum. Eğer dersim yoksa ben artık yalnızım. Odama kapanıyorum.
-Başka şehirlerden buraya sizi görmeye gelen oluyor mu?
Oluyor. Bazıları telefon açıp izin istiyor. Gelmelerine razı olmuyorum. Çünkü benim için o kadar yolu tepmesinin büyük zahmet olduğunu düşünüyorum. Veya beklentilerine layıkıyla cevap veremeyeceğimi, cevap versem de buna değmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü ben kendimi çok önemseyen bir adam değilim. Ve tevazu olsun diye söylemiyorum. Şöhretli adam ya da şöhret rolünü oynamak beni sıkıyor. Ben tabii olmak istiyorum. Ara sıra konferans falan oluyor. Hep
konferanstan sonra bir tebrik faslı olur; işte hocam şuraya, buraya gidelim. Yav, bırakın da işime gideyim.
-Yazıyla aranız daha iyi galiba.
Tabii haftada beş defa yazı yazıyorum. Bu yeteri kadar dışarıyla diyalog anlamına geliyor. Bir de her e-maili okurum. Nezaketi koruyan herkese cevap yazıyorum. Yani bir alışveriş var. Bunu çok vicahi hale getirmek şart değil.
-Kolay mı yazarsınız?
İşin açıkçası günlük, haftalık yazı kıskacına kapılmadan önce, bir yazıyı bir hafta, on gün hatta bir ay bekletiyordum. Çünkü kendi keyfime göre yazıyordum ve istediğim gibi de yoğuruyordum. Ama sürekli hâle geldikçe biraz daha pratik davranmak zorunda kaldım. Artık gereğinden uzun yazmak lüksüm yok. Diyelim ki bir Aksiyon yazısının
çıkışı iki saattir. Ama konunun tespit edilmesi bazen birkaç günü alıyor.
-Pek çok yerde yazılarınızı görüyoruz...
Perakende! (Gülüşmeler) Bazen rica ediyorlar yazıyorum. 3500 vuruşa alıştık artık. 500 vuruş deseler ona da alışacağız. O yüzden ben çok laf çekemiyorum. Bazen diyorum ki bu 400 vuruşla halledilebilecek bir şey, niye buna 6 bin vuruşluk yazalım.
-Akademik hayatta ise uzun uzun anlatmak esastır. Kendi içinizde bir çelişki olmuyor mu?
Oluyor tabii. Ben gerçi bu kılıflı yazılar yazmıyorum ama bazen şunu hissediyorum. Bir Zaman yazısının çok daha uzun ve etraflı olabileceğini, dipnotlarla birlikte genişleyebileceğini düşünüyorum. Arada pencereler var, açsan belki çok daha enteresan şeyler anlatabileceksin. Onları birer birer pas
geçmek bazen insanda bir eksiklik hissi doğurabiliyor. Ama yine de sözde iktisada riâyet edilmeli. Bende şöyle bir tepki hasıl oldu. Akademik formatta hazırlanmış kitapların çoğunu okuyamıyorum. Onların nasıl hazırlandığını bildiğim için, okunacak yerlerini artık biliyorum.
-Biraz tüyo verseniz.
Meslek sırrı. (Gülüşmeler) Girişler kilit metinlerdir, mutlaka okunur. İçindekiler kısmı kilittir. Konuya hangi akademik nazarla baktığını orada görürsünüz. Sadece içindekilere bakarak adamın tezi ve kalitesi hakkında yüzde 80 oranında isabet kaydedebilirsiniz. Bir de konunun özü sonuçta ortaya konur.
Ben edebiyatçı, Beşir bilim adamı olmalıydı
-Deneme dışında başka bir edebi türle yolunuz hiç kesişmedi mi?
Roman yazacağım,
yazacağım da... Roman biraz daha disiplin gerektiriyor. Eskisi gibi, kimse benden yazı beklemese, ben keyfime göre yazsam olabilecek bir şey. Ya da daha fazla çalışmak gerekiyor. Bunu da gözüm yemiyor açıkçası. Küçük konforlarımı feda etmek istemiyorum. Mesela bizim Beşir (Beşir Ayvazoğlu) muazzam disiplinli çalışır. Bende disiplin yoktur. Bilim adamlığı payesi benden daha çok Beşir’e yakışır. Benim edebiyatçı olmam, onun bilim adamı olması lazımdı ama tersi oldu. Şiir yazmıyorum. Hikâye bir iki tane yazdım. Mesela güzel hikaye yazabileceğimi düşünüyorum; ama onun da kendine mahsus bir yoğunlaşma süreci olduğunu düşünüyorum. Tiyatro, senaryo yazabileceğimi düşünüyorum.. Bazen pazar yazılarıma bakıyorum “Yav, sen pek çok senaristten daha akıcı diyalog yazabiliyorsun.”
diye kendime gaz veriyorum.
-“Bende bir sanayi kalfası ruhu var.” diyorsunuz. Bir yerden de bulaşmış gözüküyorsunuz. Kaç yıldır marangoz atölyesine devam ediyorsunuz?
Yılla ifade edilebilecek bir kıdem yok. Bir şeyi imar etmek, onun üretimine katkıda bulunmak manen bana çok zevk veriyor. Mesela bazen hanım üç beş günlüğüne sağa sola gidiyor. Bulaşık yıkamak bile maddi planda bir şey üretmek demek. Temiz tabak, çatal, kaşık üretiyorsun. Marangozluk kısmı; ben marangoz falan değilim fakat ahşap son derece güzel bir malzeme. Cenab-ı Allah’ın insanlara bir lütfu. Tabii bir şey, yapısını asırlardır hiç değiştirmeyen birşey. Ona biçim vermek de çok heyecan verici. Siz hiç iyi silinmiş bir lata parçasını güzel bulur musunuz? Veya bir avuç talaşı alıp koklamakta bir lezzet
duyar mısınız? Bazı insanlar bunda bir lezzet bulur mu bilmiyorum ama ben bulurum.
-Sahicilik ihtiyacından bahsediyorsunuz. Yazarlık bir marangozhanede ya da sanayi de çalışmak kadar sahici değil mi?
Değil. Kendimden örnek vereyim. Marangozhanede çalışırkenki kadar yazıda aynı sahicilik mertebesine yükselemiyorum. Sahici yazılar zamana karşı direniyor. İnsanlar arasında sohbet mevzuu oluyor. Onu bir şekilde siz işitiyorsunuz? O sahici bir şeydir. Ama her yazdığınız şey öyle mi, değil. Sanayicilerin ürettikleri şeyler maddi, elle tutulur, gözle görülür bir şey. Adam eğri kaportayı düzeltiyor, ilk günkü gibi yapıyor. Bu tatminkâr bir şeydir. Ama siz yazı yazarken çoğunlukla havanda su dövüyorsunuz. Günü kurtarıyorsunuz. Bir de yazının temel malzemesi kelimelerdir. Ve hep
teorik planda kalıyorsunuz. Ne kadar sahici bir konuya değinirseniz değinin kelimelerden bir bina kuruyorsunuz. Bu aslında var olmayan bir şey. Ama o adam doğrudan bir şey üretiyor. Uzun bir zihnî faaliyetten sonra böyle sıradan bir işle uğraşmak, bir yeri temizlemek zihni boşaltıyor. Geçen oturdum bilgisayarın tuşlarını temizledim. 3-4 saatimi aldı ama çok hoşuma gitti. Dikkat sarf ederek el emeği göz nuru işlerle uğraşmak insanı rahatlatıyor. İnsan hayatına böyle pencereler açmalı. Kadınlar bu açıdan bizden daha talihli. Onlar oya işleri yapıyor, ahşap boyama kurslarına gidiyor. Onlar bu işlere daha yatkın oldukları için hem duygusal açıdan hem manen erkeklerden çok daha dayanıklı oluyorlar.
-Pek çok zaman zülf-i yare dokunacak yazılar kaleme almaktan çekinmiyorsunuz.
Bazen kendinizi Donkişot gibi hissettiğiniz oluyor mu?
Allah’a ham olsun benim bir beklentim kalmadı artık. Birileri gücenir, birileri artık beni sevmez. Ben şuna dikkat ediyorum: Söylediğim şeyin doğru olması lazım. Bile bile hata yapmamam lazım. İnsanları yanlış yönlendirmemem lazım. Yoksa bazıları bana küsecekmiş, beni sevmeyecekmiş; belki gençken böyle şeylerimiz olmuştur ama Allah’a hamd olsun böyle beklentilerim yok. Onun için yine de mümkün olduğu kadar kırıp dökmeden onu yazmak gereğini hissediyorum. Yani çok da cesur bir adam olduğumu söylemem ayrıca.
-Estağfurullah.
Öyle.
-70’li yıllarla yüzleşebilen nadir kişilerdensiniz. Bazıları için o yılların destanı yazılmalı. O yıllar efsane yıllar mı yoksa olmasa daha mı iyi
olurdu?
Şüphesiz hiç olmasaydı çok daha iyi olurdu. Efsane yıllar olduğu kanaatine de iştirak etmiyorum. Ben kendi 10 yılımı kaybolmuş saymıyorum. Çünkü ben şanslı bir insandım ve bana o yıllar çok endirekt zararlar verdi. Hadiselerin içinde olmakla birlikte kıyısında kalmayı da başardım, Allah’ın izniyle. Kendi açımdan değersiz saymıyorum. Şüphesiz beni inşa eden 10 yıldır o yıllar. Fakat aradan 30 sene geçtikten sonra o yılları fazla referans göstermenin pek de doğru olmadığını düşünüyorum. Anne ve babanı seversin, ama tatsız bir hatıran varsa onu da bilirsin. Eğer bu tartışılması gereken bir meseleyse tartışırsın. 70’lerden sonra milliyetçiliğin popüler bir cereyanmış gibi görülmesi beni rahatsız ediyor. Yani çok
kolay milliyetçi oluyorsunuz. Kavga yok vs. ve sen milliyetçisin, güzel. Peki bunun gereği nedir? Bunun gereği kültürde derinleşmektir. Düzgün, şahsiyetli adam olmaktır. İyi eğitim almaktır. O kültürü, o medeniyeti yeniden üretebilir fert haline gelmektir. Kolektif planda düşünürseniz, eski hataları tekrar etmemektir. Eğer bunları yapmıyorsan sadece kılık kıyafet milliyetçisi isen, bu benim için bir şey ifade etmiyor. Diğer taraftan çabuk tutuşabilir bir manzara sergilediği için de beni korkutuyor. Bunun emârelerini de görüyoruz. Milliyetçilik insanlarda tutuşma derecesini artırıyor. Temkini azaltıyor. Analizi, soğukkanlı tahlil süresini kısaltıyor. Bu bizi ürkütüyor açıkçası. İstismar edilmeye çok müsait bir şeydir milliyetçilik diskuru.
-Trabzon olayı gibi mi?
Trabzon’da beni asıl korkutan şey
tepkinin çok süratli oluşu. Yani tahrikle tepki arasında çok kısa bir süre var. Bu şu demektir; bu teorik olarak haklı tepki yarın çok kötü bir provokasyonla çok kötü hadiselere yol açabilir. Bu ülkenin milliyetçileri de bu kadar dolmuşa binmeye amade durumda olmamalı.
-Heyecan bu kadar yüksekken soğukkanlı eleştiri yapmak kolay olmasa gerek.
Herkül Milas bir yazı yazdı, başına gelmeyen kalmadı. Benim de başıma gelmeyen kalmadı. Bazı milliyetçi kuruluşlarda hakkımda yazılar çıktı. Adam doğru bir şey söylüyor. Türk milliyetçiliğine dahletmiyor. Milliyetçiğin o kolay kokuşabilir tarafına dikkatleri çekiyor ve hayırlı bir şey yapıyor. Ama bazı arkadaşlar adamın Türklük ve milliyetçilik düşmanı olduğu yolunda bir görüş çıkardı. Ben bu tartışma
esnasında bir yere doğru ayrıldığımı hissettim. Ha, sen milliyetçi misin, değil misin? Milliyetçilik bireysel ve kolektif niteliğimizi ve üretkenliğimizi artırıyorsa, hayata daha pozitif bakmamıza yardımcı oluyorsa, bizi maddi ve manevi planda daha varsıl kılıyorsa böyle milliyetçiliğe varım. Aslımdan da hiç şüphem yoktur, gocunmadım da. Esasen aslımı neslimi o kadar merak da etmiyorum. Bildiğim kadarıyla bir karışıklık yok ama olsa ne olur ki. Bu İslam’ın bize telkin ettiği dünya görüşüne ters düşer.
-Siyaset yapan milliyetçi isimlerle irtibatınız var mı?
Yok.
-Arayıp bir şeyler danışmıyorlar mı?
Hayır. Öyle bir beklenti içinde de değilim. Yalnız Devlet Bahçeli, Türkeş’in yerine yeni başkan olduğu
zaman parti okulunda bir konuşma yapmak üzere davet etmişti. Orada ‘yanlış milliyetçilik’ üzerine bir ders vermiştim. Toplantıdan sonra Bahçeli nezaket gösterdi, odasına çağırdı. Kahve içtik. Orda şaka yollu dedim ki “Benim burada siyasi hayatım bitti!” Gülüştük, ayrıldık. Hakikaten de öyle oldu. Ama Allah biliyor hiçbir beklentim yoktu. Beklentim olsa beni oralarda görmeleri lazımdı, göremezler.
-Abdullah Çatlı’nın kızı Gökçen Çatlı’nın sarfettiği “İçimden atamadığım anlamsız bir devlet sevgisi var.” sözü sizin nesli mi özetliyor?
Doğru. Şimdi, siyaset bilimiyle uğraşan bir kişi olarak benim devlete muhabbet beslemem mümkün değil. Devlet ceberrut bir vasıtadır. Bir zor kullanma cihazıdır. Yani o hâliyle devleti tasvir etmek ve eleştirmemek mümkün değil. Fakat
Türkiye’de yaşayan bir insan sıfatıyla Türkiye Cumhuriyet Devleti ne kadar eleştirilmeye layık olursa olsun, karşına alamıyorsun. Çünkü bu senin en yüksek organizasyonun. Ve devleti eleştirenlerin hepsinin de senin kadar samimi ve art niyetsiz olmadığını görüyorsun. Aynı şeyi söyleyen herkes aynı niyetle söylemiyor. O zaman farkının altını çizmek ihtiyacı hissediyorsun. Ben bu yaştan sonra Suriye ya da Azerbaycan vatandaşı olamam. Ben onların gündelik hayatına bir şey katamam. Yani anlatabilecek bir hikâyem varsa bu çatı altında yaşayan insanlara anlatacağım. Ama şuna dikkat etmeye çalışıyorum, devlet haksızlık yaptığı zaman efendim bu bizim devletimizdir, sever de döver de demiyorum, ama benim devletim dövmemeli, yanlış yapmamalı, dünyanın en medeni
organizasyonu olmalı, vatandaş ondan çekinmemeli, korkmamalı diye elimizden geldiği kadar tatlı sert tenkitler yapmaya çalışıyoruz.
Milliyetçilik denizin kıyısında bir kaya.
-Siyasi ve ideolojik milliyetçiliğin iktidara gelme ihtimali olduğunu düşünüyor musunuz?
Ben, milliyetçilik düşüncesi etrafında bir siyasi partinin bizatihi milliyetçilik düşüncesi etrafında bir politika yarışına girmemesi gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü milliyetçilik tabii bir histir. Bütün partileri kapsar. Ben Apo’nun bile bir yerde milliyetçi, sosyal Türk milliyetçiliğinden izler taşıdığını düşünüyorum. Kendime şu soruyu sormuşumdur; Türkiye Romanya’la top oynarken Apo kimi tutarak televizyon izler? Türkiye’yi tutuyordur herhalde. Bu tabii bir şey çünkü. Yani onun genetik kodlarına geçmiş bir sürü
Türklüğe ve ortak hayatımıza dair unsur vardır. Dolayısıyla milliyetçi insanlar siyaset yapacaklarsa siyasetlerini milliyetçilik üzerine değil diğer unsurlar üzerine kurmalılar. Milliyetçilik hissedilmeyen ama varlığını daima koruyan bir motif olmalı. Yani proje üzerinden siyaset yapılmalı. Özal’ın yaptığı gibi. Bir parti milliyetçiliğini her zaman vurgulayarak siyasette fazla yol alamaz. Bu tip bir partinin kaderini Osman Bölükbaşı vaktiyle şöyle tasvir etmişti: Milliyetçi parti deprem çadırı gibidir. Deprem olduğu zaman çadırı açarsın, insanlar oraya hücum eder. Ama o bir krizin eseridir. Kriz kalktığı zaman çadır da kalkar. Ben Türkiye’de milliyetçi bir partiyi denizin kıyısında kuma gömülmüş bir kaya parçası olarak görürüm. Sular yükseldiği zaman milliyetçi cereyan küçülür.
Sular azaldığı zaman milliyetçi cereyan büyür. Dolayısıyla bir cereyanın veyahut milliyetçi bir partinin politikada ağırlık kazanması ülkenin genelinde birtakım şeylerin kötü gittiğine işaret eder. Yoksa o insanlar niye o partiye oy versinler ki. Başka da bir projesi yok, denizin kıyısında bir kaya... Kriz arttığı zaman sular çekiliyor, parti büyüyor gibi görünüyor.
-AB sürecinde milliyetçilik daha da artar mı?
Biz AB’ye girmeyeceğiz ya da AB bizi almayacak. Bu da demektir ki ya önümüzdeki aylarda ya da bir iki yıl içinde AB ile ilişkiler gerginleşecek. AK Parti belki bu yüzden iktidarı kaybedecek. İktidarı kaybetmekle büyük prestij kaybına uğrayacak ve milliyetçi siyaset yükselecek.
-Bu anlamda ‘milliyetçilik’ kullanılabilir bir şey mi?
Bu kullanılabilir bir şeydir ve
kullanılıyor da. Yani kışkırtıcılar bugün biliyorlar ki Türkiye’de iki saat içerisinde ortam gerilebilir, televizyonlar canlı yayına bağlanabilir. Buna karşı yok canım öyle şey olmaz diye geniş konuşma şansımız var mı? Yok. Herkes biliyor ki bu iş olabilir. Bu ürkütücü bir şey. Yani milliyetçiler siyasette bir ağırlık merkezi olmalı, ciddiyetli bir temsil ve istikrar unsuru olmalı.
-Komplo teorilerinin çok prim yapmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Zaten Türkiye paranoyak bir toplum olmaya başladı. Herkes her şeyin arkasında bir komplo teorisi arıyor. Paranoyanın bu kadar prim yapması hoş bir şey değil. Daha ağırbaşlı bir toplum olmalıydık. Bir hikâye anlatılıyor. Bu hikâyede bizim korkularımızı içeren bütün unsurlar var.
Vehimlerimizin hakikat olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Tamam etrafımızda düşmanlar olabilir ama bu korkulara karşı kendimizi güçlendirerek emin olmalıyız. Tulumbacılar gibi her ateş gördüğümüz yere pijamayla koşarak değil.
-Bazen bir şey analiz mi komplo teorisi mi ayırt edilemiyor.
Onu müşahhas bir örnekle anlatayım. AB Türkiye’de etnik ayrımcılığı körüklüyor. Bu iki iki dört. Bizi rahatsız edecek projelere para akıtıyor, ilgisini esirgemiyor. Ama bu komplo değil ki. Avrupalıların düzgün bir tarafı var, bunu da kamuya açık bir şekilde yapıyorlar. Burada bizim için komplo yok.
-Bir kısım insanlar iktidarı dönüştürmenin bir aracı olarak milliyetçiliği kullanabilirler mi? Bu bir komplo teorisi mi olur?
Öngörülen hiçbir şey komplo değildir.
Basiretli insanlar o durumu tahlil eder karşı politikalar geliştirirler. Bir de şu var: Türkiye’de bazı korkular giderek büyütülüyor. Doğu’da Pontus Batı’da Bizans kurulacak, Fener Vatikan gibi bağımsız bir devlet olacak. Bu bizim kendi kuvvelerimize güvenemeyişimizle ilgili. Bizim kendimizle problemimiz var. Gücümüzden bir türlü emin değiliz. Devlet hâlâ toplumunu güvenilmez bir unsur olarak tehdit unsurlarının içine sokuyor. Dolayısıyla kendi varlık gerekçesini de birtakım korkularla izah etmek zorunda. Ortada inandırıcı korku kalmazsa bu defa ufak tefek korkuların üzerine mercek tutuyor. Bu da hem toplum psikolojisinde hem de devleti yönetenlerin genel tavrında müşterek bir güvensizlik olduğunu gösteriyor. Güvensizlik de neticede gücümüzü kemiren bir şeydir. Ve tabii Türkiye’nin hakikaten
Do you Yahoo!?
Yahoo! Mail - You care about security. So do we.