Etnikçi tepki ve demokrat milliyetçilik / Prof. Dr. M. Naci Bostancı
| |||
Bir kere daha modern dünyadaki aklın ve ilişkilerin çelişkili bir saf oluşturduğunu gördük. Bu örnek olay da aynı şekildeydi, eleştiren ve eleştirilen arasında tuhaf bir ortaklık vardı. Bu haberin ilgili televizyon kuruluşuna sunduğu o müthiş "habercilik" fırsatı, basın-yayın alanında "arzu edilir" bir durum değil midir? Aynı zamanda bu haberin toplumda medya tarafından aktarıldığı değerlerle algılandığından ve hangi eğilime güç verdiğinden emin miyiz? Stuart Hall, izleyicilerin mesajları nasıl farklı yorumladıklarını belagatle dile getirmişti. Bunu anlıyoruz; fakat "etki" meselesinin ne kadar belirsiz olduğunu da unutmamak gerek. Bazen niyet edilen ile elde edilen farklı olabiliyor. Kapsamlı çözümlemeler
gerektiren bu mütekabil hallere şimdilik bir dipnot olarak işaret edip geçiyoruz. Kur'an, bayrak ve silah, tarih bilgisi olanların hatırlayacağı gibi İttihat ve Terakki'nin gizli bir örgüt olarak faaliyet sürdürdüğü yıllarda, partiye üye kaydedilenlerin üzerine yemin ettikleri üç kutsalı temsil ediyorlardı. Bu törenin sadece İttihat ve Terakki'ye ait olmadığını, birçok gizli örgütte yeni katılanlara benzerlerinin uygulandığını biliyoruz. Aslında her örgütlenme, kendisini diğerlerinden ayırmak için sınıra ve içeriye işaret eden bir dizi pratiği kendisinin temel nitelikleri olarak benimser. Bir varlık olmak için başkalarından ayrılmak önemlidir. Kendisini tartışılmaz hakikatin temsilcisi olarak gören, bu yüzden yöntem olarak her tür müzakereyi reddeden bir grubun aradaki sınırı
birtakım kutsallıklarla kurması, kendi içindeki bağları da yine hayata ilişkin en temel değerler esasında oluşturması olağandır. Sözün bittiği, "güçlü düşmanın her tür entrika, desise ve hile ile vatan topraklarına sızmaya çalıştığı, milletin ise kan uykularına yattığı bir zamanda" şartları, "ateşin bir vatanseverlikle, derin bir millet sevgisiyle" görenlerin "tek çaresi" oturup hazin sonu beklemek değil, bu mücadele için her ne gerekiyorsa, "sonuna kadar" bunu yerine getirmektir. Masanın üzerindeki kutsallar içindeki silah bu uğurda nereye kadar gidilebileceğini, Kuran ve bayrak ise kişinin tüm var oluşunu kucaklayan, hayatı ve ölümü tayin eden iki büyük kutsal anlatının sonsuz çağrışımlarını dile getirmektedir. İki kesimin ittifakı... Ellerini masanın üzerine koymuş yemin eden bu insanlar, her yerde rastlayabileceğiniz sıradan karakterlerdir. Yemin ettiren emekli albay bıyıksız olsa da yemin edenlerin ikisinin net bir şekilde bıyıklı olduğunu görüyoruz. Bıyıklı olmak ve olmamak arasındaki sosyolojik farkları düşünecek olursak, bu yemin masasının iki farklı dünyayı, "disipline edilmiş modernleşme projesine sahip olan" kesim ile "çevreden merkeze yürümek isteyen muhafazakâr değerlere sahip" kesimi bir araya getirdiğini söyleyebiliriz. Kravatlı, takım elbiseli kıyafetler ilişkilerin "resmiyete ve kamusal alandaki saygıya" dayalı olduğuna işaret ediyor. Öyle anlaşılıyor ki burada sosyolojide birincil gruplar diye tanımlanan ve aslında örgütler için daha uygun olan bir topluluk ruhundan ziyade ikincil
grupların toplantı iklimi var. Aynı zamanda henüz bu tür yeminlerin gerektirdiği "gizlilik" yeteri ölçüde teşekkül etmiş değil. Çünkü tam manasıyla gizli bir toplantıdaki tören havası daha sembollere ve ritüellere dayalı olarak yürütülür. "Bu uğurda ölmek var öldürmek var." diyen kişi Atatürk'ün sözlerini aktarıyor. Ancak hemen akla İstiklal savaşı öncesi dönemle bugün arasında bir paralellik kurulduğu, "ölmenin ve öldürmenin" doğrudan anlamı kadar bugünkü durumun vahametine bir işaret olarak kullanıldığı anlaşılıyor. "Ölme ve öldürmeye" ilişkin şartlı cümle, henüz böyle bir sürece girilip girilmediği hususunda berrak bir fikrin olmadığının da altını çiziyor. Öte yandan yemin ettiren kişinin sesindeki "kararlı, hiçbir tereddüde yer vermeyen kesin tını",
ifadelerindeki "muhakeme sürecini tamamlamış ve artık ulaşılan sonuçları bir iman hali içinde anlatan tarz" toplantının "hayati anlamı ve ciddiyeti" konusunda oradaki insanlara mesajlarını tartışılmaz bir şekilde iletiyor. Mersin'deki toplantıdan ekranlara düşen bu görüntüler arızi bir durumun mu işaretidir, yoksa düşünüldüğünden daha yaygın, daha kapsamlı bir konumlanmanın, tavır alışın mı göstergesidir? Orada öne çıkan, bir etnik köken olarak Türklüğe atıf yapma, bunu bir istinat olarak belirleme "stratejisi" de dahil olmak üzere ortaya konulan değerlendirmelerin belli bir toplumsal karşılığı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Irak'ta yaşanan gelişmeler, PKK hareketi, AB ile ilişkiler, ABD'nin pozisyonu, Ermeni soykırımı
iddiaları, 1980 sonrasında kamusal tartışma alanının zenginleşmesi, renklenmesi, dün "akla bile gelmeyecek ifadelerin" bugün rahatlıkla kullanılması milliyetçilikle bağlantılı bir kaygı halini tetikliyor. Milliyetçilik derken, bunun çok geniş bir toplumsal coğrafyası olduğunu, zannedildiği kadar homojen olmadığını, Türklükten ne anlamak gerektiğinden tutun devletin işlevine, dünya ile ilişkilere kadar birçok konuda farklı düşüncelerin bu coğrafyada yer aldığını hesaba katmak lazım. Fakat en temelde, Türklüğü etnik bir çekirdek değil tarihî süreç içinde teşekkül etmiş bir kültürel durum olarak gören, milli devletin ancak demokrasi ile "halkçı" karakterini ortaya koyabileceğini savunan, küreselleşmeyi topyekûn reddetme yerine eleştirel bir bakışla
değerlendiren baskın bir milliyetçi damar mevcut. Son zamanlarda ise tam olarak bunun diğer ucunda, Türklüğü soyla ilişkilendiren, ılımlı, liberal yaklaşımların ülkeyi bölünmeye götürdüğünü düşünen, sorunların ancak otoriter bir milli devlet eliyle çözüleceğine inanan yeni bir milliyetçi akım ortaya çıkıyor. Bu kesimin aslında tarihî bir sürekliliği yok. Ne Türkçülüğün Esasları'nın yazarı, ne Hüseyinzade Ali, İsmail Gaspıralı bu çizgiye yerleştirilemez. Belki biraz Nihal Atsız ile bu siyasal ekseni özdeşleştirmek mümkün. Atsız, soy anlamında Türkçüydü, bunun siyasal romantizmini hayli başarılı bir şekilde işlemişti, "Ruh Adam" romanında aynı zamanda naif bir duyarlılıkla da ne kadar hemhâl olduğunu ortaya koymuştu. Atsız'ın etrafında çok
az sayıda insan vardı, sonradan Atsız'ın fikirlerini savunanlar oldu; ama bunlar her zaman marjinal bir grup olarak kaldılar. Fakat son zamanlarda bu çizginin mahrem bir güzergâhta bir duyarlılık ve tepki ortaklığı şeklinde geliştiği anlaşılıyor. Milliyetçiliğin geniş coğrafyası Etnik olarak tanımlanan bir Türklükten siyasal proje üretmenin Türkiye için ne büyük tehlikeler barındırdığı ortada. Aynı zamanda bu tutum, Türkiye'nin yaşadığı tarihle, milliyetçiliğe ilişkin birikimiyle, içinde yer aldığı kültürün kodlarıyla da hiçbir şekilde uyumlu değil. Toplumun çok büyük bir kesimi demokrasiyi içselleştirdiği için bu yöndeki bir siyaseti desteklemez. Ancak yine de bu siyasal seslenişi orta, orta alt sınıflarda yer alan, beyaz yakalı, bu
niteliği dolayısıyla kendinde toplumsal sorumluluk olduğunu düşünen kimi çevreler olumlu bir biçimde cevaplayabilirler. Türkiye'deki egemen demokrat milliyetçilikle bu etnik siyaseti aynı kefeye koyan eleştiriler hiç şüphesiz bu ikinci eğilime güç verecektir. Öte yandan milliyetçiliği temsil eden çevrelerin kendileriyle bu kesim arasındaki sınırı daha da derinleştirmeleri, farkları belirgin kılarken özellikle demokrasiye ilişkin yaklaşımlarını kapsamlı bir proje olarak ortaya koymaları hem kendilerinin toplumla iletişimleri bakımından hem de Türkiye'nin o çok hayati dirliği, birliği bakımından çok önemli. | |||
| M. NACİ BOSTANCI | |||
| 14/02/2007 | |||
Everyone is raving about the all-new Yahoo! Mail beta.
