| KÜLTÜR DEĞİŞMESİ ve MİLLİYETÇİLİK EROL GÜNGÖR | ||
| Milliyetçilik esas itibariyle tarih hakkında bir yorum ve bu yoruma bağlı olarak öngürülen pratiklerden ibarettir. Milliyetçiler, millet denilen topluluğun belli bir tarih süreci içinde oluştuğunu iddia ederler. Bu topluluğun sahip olduğu, onu başkalarından ayırdeden özellikler uzun bir tarih içinde gelişmiş ve yerleşmiştir. Başka milletlerin hayatı farklı olduğu için, onların hayaat tecrübesi de farklı olacaktır. Böylece hayatı ve hayat tecrübesi birbirinden farklı fakat kendi içinde benzerlik gösteren topluluklar birer millet teşkil ederler. Millet için hayat denince tarihi, hayat tecrübesi denince de kültürü anlıyoruz. Dilimizin kaynağı eskilerdedir; dinimizin kaynağı eskilerdedir; soyumuzun kaynağı eskilerdedir. Millet ile tarih arasındaki ilişki milliyetçilik için iki bakımdan önem taşır.17 Birincisi, tarihin millet hayatında objektif bir önemi vardır. Biz pekçok şeyimizle birlikte eskiden bugüne gelmişizdir. Bu gerçeği her zaman herkese göstermek, isbat etmek mümkündür. Meselâ Türk Dilinin en az Göktürkler kadar eski olduğunu bütün dünya bilmektedir; böyle bir dilin mevcudiyeti Türkçe'nin Göktürkler'den de yüzyıllarca önce var olduğunu isbat etmeye yeterlidir. İslâmiyet'e esas olarak onuncu yüzyılda girmiş olduğumuz ilmî bir gerçektir. Bugün dilimiz ve dinimiz yanında sosyal hayatımızı idare eden çok şeylerin örfler ve âdetler, merasimler, oyunlar, destanlar vs. bize çok eskiden miras kaldığını gösterebiliriz. Kısacası, milletin tarih ile daima objektif bir münasebet içinde bulunduğu muhakkaktır. Başka milletlerin hayatında da, hepsi aynı derecede eski olmasa bile, hep böyle bir geçmişi vardır. Fakat tarihin millet için asıl büyük önemi sübjektif mânâdadır. Bir milletin insanları çok eskilere dayanan ortak bir tarih içinden gelmiş olmasalar bile, kendilerini ortak bir tarihe sahip görebilirler; veya gerçekten eski bir tarihi birlikte yaşamış gruplar kendilerini birbirlerinden ayrı sayabilirler. Biz bu ikinci mânâda millettarih ilişkisine "tarih şuuru" diyoruz. Tarih şuuru, millet fertlerinin kendi tarihleri hakkındaki düşünceleridir. Bu düşünce bazan gerçek tarihe uygun olabilir, bazan olmayabilir. Fakat millet fertlerinin millî şuur sahibi olmaları gerçek tarih ortaklığından daha çok bu tarih şuurunun herkeste veya büyük çoğunlukta bulunmasına bağlıdır. Bu yüzden tarih şuuru tarih birliğinden ve eskiliğinden daha önemlidir. Milliyetçi politikacılar, ilim ve fikir adamları, sanatçılar kendi cemiyetlerine böyle bir şuur vermeyi başlıca görev sayarlar. Çünkü bir insan topluluğunu bir millet haline getirmek, her şeyden önce, onları bir millet olduklarına inandırmakla mümkündür. Eskiliğin sübjektif tarih bakımından önemi şuradadır: Her türlü âdet, inanç, pratik ve her türlü müessese meşruluğunu büyük ölçüde eskiliğinden alır. Birşey ne kadar eskiye dayanıyorsa, o kadar haklı, o kadar güçlü mânâsına gelir. Çok eski olmak o derece denenmiş olmak demektir. İnsanlar çok denedikleri ve açıkça bir zararı görülmeyen veya yerine daha iyi bir başkası bulunmayan şeylere güvenle sarılırlar. Eskinin, yani eskiden beri denenmekte olan şeyin nasıl bir sonuç vereceği bellidir. Yeninin en zayıf tarafı ise sonucu hakkında daima bir şüphe yaratmış olmasıdır. Ayrıca, eskinin her türlü şahsî bağlantılardan soyutlanmış olması, onu büsbütün kuvvetli kılmaktadır. Yeni bir şeyi sevmediğiniz veya kendisine hiç güvenmediğiniz kimseler ortaya atmış olabilir; halbuki eskinin kimler tarafından hangi maksatla ortaya atıldığı ya hiç bilinmez, yahut kaynağı hakkında bizi tatmin edebilecek bir hikâye uydurulmuş olur. İşte millet hayatında mevcut bulunan bir inanç veya pratiğin böyle eski bir geçmişe dayandırılması, o inanç ve pratiğe ortak olarak sahip bulunan kimseleri birbirine iyice kenetleyecek, aralarında akrabalığa benzer bir kaynak birliği yaratacaktır. Ortak tarih şuurunun doğması sadece bugün mevcut olan şeylere meşruluk ve güç kazandırmakla kalmaz. Mazi birliği, yeniliklere temel bulmakta da faydalı olabilir. Bugünkü hayatımızda var olmayan bir şeyin kaynağı çok eski geçmişimizde bulunduğu veya gösterildiği takdirde o da bir çeşit meşruluk kazanır, yerli ve millî olur. Fakat herhangi bir yeniliğe eskiden kök bularak meşruluk kazandırmak, herşeyden önce o eskinin tanınmış ve benimsenmiş olmasıyla mümkündür. Geçmişten kök bulmak, yeni hâle getirmekle aynı mânâya gelir. Şu halde geçmişin hiç değilse bir "sosyal hafıza" halinde bugünkü hayatımızda bulunması şart oluyor. Bazı milletlerin çok eski bir tarihi bulunmakla beraber, milletin fertlerinde, hattâ aydınlarında bile, tarihin gerçeği ile tarih şuuru birbirine uymayabilir. Meselâ bizim objektif tarihimiz Milâttan çok öncelere gittiği halde yakın zamanlara kadar tarihimizin başlangıcı İslâm tarihinin başlangıcıyla aynı sayılırdı. Büyük şahsiyetlerin soy kütükleri İslâm'ın ilk yıllarındaki büyük adamlara dayandırılır, öğrencilere Peygamberler Tarihinden sonra İslâm devletleri tarihi ve bu arada Selçuklu ve Osmanlı tarihleri öğretilirdi. İslâmöncesi bir Türk tarihinin bulunduğu elbette inkâr edilemiyor ve bu arada Selçuklu ve Osmanlı Sultanlarının soy kütükleri Oğuz Han'a kadar devam ettiriliyordu. Fakat Osmanlı cemiyetinin değerler sistemi, siyasî ve sosyal yapısı tarihin daha çok bir din tarihi halinde görülmesine pek elverişliydi. Bu neticeye şaşmamak gerekir, çünkü başka milletler de yine yakın zamanlara kadar şimdiki tarih anlayışına sahip değillerdi. Avrupa'nın en katıksız, en devamlı diye bilinen milleti olan Almanlar'ın çeşitli grupları, kendilerini başka başka adlar altında tanıyorlar ve ortak bir Almanlıktan habersiz yaşıyorlardı. Bugünkü mânâda millî tarih anlayışı milliyetçilik düşüncesinin doğuşu ve gelişmesiyle birlikte, yani 18'inci yüzyılın başından itibaren ortaya çıkmıştır. Dinin yanında dil ve soy birliği, özellikle dil birliği önemli sayıldığı ölçüde millî tarih hem zaman, hem mekân içinde genişlemiştir. Milletin kökleri hem daha eskiye dayandığı hem de yaşadığı halde aynı dili konuşanların soy birliğine sahip bulundukları üzerinde durulmuştur. Milliyetçilik cereyanlarının dil ve tarih araştırmalarıyla bir arada gelişmesinin başlıca sebebi budur. Bizde de Türkçülükle Türkoloji birlikte ilerlemiştir. Tarihi ve dili hem eski, hem zengin olan milletlerde milliyetçiler herşeyden önce bu varlığı milletin önüne sermeye, onu bu hazinelerden haberdar etmeye çalışmışlardır. Tarihi eskilere gitmeyen, dolayısiyle kültürü de az gelişmiş ve genellikle heterojen olan milletlerde tarihi araştırmak yerine bir tarih yaratmak gayretleri daha çok görülüyor. Amerika Birleşik Devletlerinin tarihi buna örnektir. Amerikalı tarihçiler Kristof Kolomb'un karaya çıkışı ile başlayan tarihlerini zaman içinde geriye doğru uzatmak imkânını bulamadıkları için, o kısa devre içinde meydana gelen olayları alabildiğine süsleme, adetâ bir efsane havası verme yoluna gitmişlerdir. İlk göçmenlerin azim ve cesareti, Amerika'yı vatan edinme yolunda çektikleri büyük ıstıraplar, İngiliz idaresinin ne kadar kaba ve zalim olduğu, bağımsızlık mücadelesine girişenlerin büyük kahramanlıkları, Kızılderililerin vahşeti başlıca temalardır. Yakın zamanda Türk idaresinden ayrılmış bulunan ve devlet statüsü verilen Arap topluluklarının tarihlerinde yine eski efendilerin ne kadar kötü, bağımsızlığın ise ne kadar pahalıya mal olmuş bir kıymet olduğu üzerinde durulmaktadır. Anlatılan olaylar gerçek olmakla beraber, bunların veriliş şekli tıpkı stilize edilmiş figürlere benzer; tarihçi hangi kıymeti millet taşlarında yerleştirmek istiyorsa ona göre olayları çarpıtır. Millete ait tarihin bulunmadığı yerlerde bu eksikliği geleneklere bağlılık büyük ölçüde gidermektedir. Gelenekler çok eskiden gelmek itibariyle kendi başlarına birer tarihtir ve milletin kendine mahsus hüviyetini belli etmektedir. Tarihin millî hayat içinde kullanılması çeşitli şekiller gösterir. Bunlardan biri de tarihin bazı unsurlarına sembol kıymeti vermek ve o sembol etrafında birtakım duyguların uyanmasına çalışmaktır. Bayraklardaki semboller, heykel ve âbide figürleri bunlar arasında sayılabilir. Bizde Cumhuriyet devrinde en önemli millî sembol olarak Atatürk kabul edilmiş, her türlü merasim ve gösterinin Atatürk heykelleri etrafında veya Atatürk'ün kabri başında yapılması uygun görülmüştür. Atatürk dışında hemen hiçbir millî sembolün kullanılmaması Cumhuriyet inkılâbının tarih görüşüyle sıkı sıkıya ilgilidir. Cumhuriyetçiler kendilerini daha önceki siyasî rejimin zıddı saymakla kalmamış, Cumhuriyet'e kadar mevcut bulunan sosyal ve kültürel sistemin de antitezi olarak görmüşlerdi. Bu yüzden millî tarihin başlangıcı olarak İstiklâl Savaşını kabul ettiler; Türk Milletinin bu savaşla birlikte doğan yepyeni bir millet olduğunu söylediler. Fakat Cumhuriyet'in belki yüzüncü yılında yapabilecek olan bu iddianın, o zaman bir geçerliği olamazdı; çünkü Cumhuriyet inkılâbı o zaman tarih değil, hâli hazırdı. Bu hâli hazırın bir tarihi olmalıydı: Cumhuriyet Türklerinin eski bir millet olduğunu, tarihin derinliklerinden geldiklerini ve gelecekte sonsuza doğru akıp gideceklerini gösteren bir tarih. Bu tarih Osmanlı tarihi olamazdı. Osmanlı tarihi ya yokmuş gibi davranılacak, yahut çok daha geniş bir tarih içinde onun önemi adetâ hiçe indirilecekti. İşte bugün bir Hitit Abidesi tartışmasına yol açan tarih anlayışı o zaman ortaya çıkmıştır. Dipnotlar: 17. Meşhur antropoloji âlimi E. Sapir, hakikî kültür için en iyi kriterin onun tarihe (yâni geçmişin müesseselerine, sanat ve düşünce hazinelerine) bakışı olduğunu söylüyor. Hakikî kültür sahibi bir insan veya cemiyet geçmişi reddedecek yerde, geçmişin eserlerine büyük değer verir. Fakat bu eserler ancak dış görünüşleri farklı olmakla birlikte bizimkine çok yakın bir insan ruhunun ifadesi olarak görülebildiği ölçüde değerlidir. |
Don't get soaked. Take a quick peak at the forecast
with theYahoo! Search weather shortcut.