| KÜLTÜR DEĞİŞMESİ ve MİLLİYETÇİLİK EROL GÜNGÖR | ||
| TEKNOLOJİ VE KÜLTÜR DEĞİŞMESİ - 4 Batının nesini alıp nesini alamayacağımız tartışması Avrupa'dan birşeylerin alınması ve süratle alınması gerektiği fikrinin ortaya çıkışıyla birlikte başlamıştı. Şimdi bu başlangıçtan yaklaşık iki yüzyıl kadar ileride bulunuyoruz. Bugün Avrupa'dan neyi alacağımızın tartışmasından ziyade, neleri aldığımızın, neleri alamadığımızın bir bilançosunu yapmak durumundayız. Türkiye'de realiteyi incelediğimiz zaman bu realitenin ideolojik temayüllerle ilgisi bulunsa bile, onlardan oldukça farklı bir istikamet tutturduğu görülüyor. Başka bir ifade ile, Türkiye'de teknolojik değişme böyle bir değişmeyi en çok ister görünen ve bu yolda manevî kültürü hazır duruma getirebilmek için radikal reformlar yapan ekipler tarafından gerçekleştirilmiş değildir. Cumhuriyet inkılâpçıları, Avrupa medeniyeti denince, bundan esas itibariyle lâiklik ve pozitivist düşünceyi anlıyorlardi.(29) Bu bakımdan Cumhuriyet'ten önceki ıslahat hareketlerinin teknolojik medeniyeti kazanma bakımından daha şuurlu ve daha isabetli olduğu söylenebilir. Önceki ıslahat hareketlerinin Türk cemiyetinde eksik olan tarafları tamamlama gayreti içinde ele alınmalarına karşılık. Cumhuriyet inkılâplarının medeniyet ve kültür değişmesi olmasıdır. Bel ki de bu yüzdendir ki Osmanlı ıslahatçıları pratik meselelere önem veriyorlar, Türk cemiyetinin Avrupa'ya benzemesinden ziyade, Avrupa gibi kuvvetli olmasını hedef ediniyorlardı. Nitekim İkinci Meşrutiyet devri ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında Avrupacılar, eski ıslahat hareketlerini (başta tanzimat olmak üzere) eksik ve güdük olmakla nitelemişlerdir. Garpçılar gibi Türkçüler de, Tanzimatın klikleri arasında bocaladığını, mektebin yanında medreseyi, Avrupa hukuku yanında müslüman hukukunu ilh. yaşattığını söylüyorlardı.(30) Çağdaş medeniyet denince daha ziyade lâiklik ve pozitivizmi anlayan, daha önceki sıkıntıların esas amilini Osmanlı klerikalizminde, Arap harflerinde, feste ilh. bulan bir düşüncenin sanayi medeniyeti üzerinde fazla durması beklenemezdi. Böylece, Cumhuriyet devrinin ilk otuz yılına damgasını vuran Halk Fırkası (Partisi) cemiyette iktisadî değişmeyi ikinci plânda düşünüyor, bu değişmenin kültürel bünyedeki değişmelere bağlı bulunduğunu açıkça olmasa bile kabul ediyordu. Türkiye'de teknolojik değişmenin Cumhuriyet devrindeki ve ondan önceki devirdeki nisbî hızlan araştırılmış değildir; fakat böyle bir araştırma yapılsaydı 1940'lara kadar Cumhuriyet devrinde teknolojik değişmenin eskisinden daha hızlı olmadığı görülebilirdi, ilgi çekici ikinci bir araştırma ise Cumhuriyet devrinin ilk otuz yılında manevî kültürde teşebbüs edilen ve bir kısmı gerçekleştirilen değişmelerin Türkiye'nin sınaî kalkınmasına veya iktisadî gelişmesine ne derece yardımcı olduğu konusunda yapılabilir. 1923 1950 arasındaki devreye kıyaslanabilir bir zaman dilimi olarak 1823 1850 arasını alacak olursak, herhangi bir ayrıntılı araştırma yapılmaksızın da bu fikrimizin doğruluğu kolayca görülür. 1823 50 arasındaki devrede sadece teknolojik değil, müesseseleşme bakımından da Batı medeniyetinin Türkiye'deki yayılma hızı çok yüksek olmuştur. Teknolojik medeniyetin Türkiye'ye büyük bir hızla girişi ve yerleşmesi İkinci Dünya Savaşı ve ondan sonraki yıllarda başlar. Bu yıllarda devletin iktisadî teşebbüs olarak ele aldığı birkaç büyük kuruluşun temeli atılmış bulunuyordu. Fakat teknolojik değişmeyi bunlarla birlikte ve belki daha çok bunların dışında gerçekleştirmiş bulunan kadrolar Cumhuriyet'in Avrupacılar'ından ziyade yerli tiplerden meydana geliyordu. Bunlar kısmen liberal bir siyasî atmosferin verdiği imkânlardan faydalanan, günlük hayatın pratik meseleleriyle daha çok ilgilenen, iktisadî işleri iktisat kaideleri çerçevesinde ele alan ve belki genel zihniyet itibariyle inkılâpçı Halk Partisi düşüncesinde olmayan kimselerdi. Bugün de sınaî kalkınmanın gerek politika, gerek iktisadî uygulama sahasında başlıca teşvikçileri ve yapıcıları "Avrupacı" olmayan, yerli karakteri ağır basan kadrolardır. Türkiye'yi modernleştiren kadroların bir özelliği de yaptıkları işi ideolojik bir mesele haline getirmeyişleridir. Bunlar ne özellikle ideolojik bir hareket noktasından çıkmışlar, ne de özel bir ideoloji geliştirmişlerdir. Devrimci veya sosyalist olmadıkları muhakkaktır: merkezde ve sağda yer almakla birlikte, soldakilerin yaptığı gibi kendi inanışları yönünde bir kalkınma veya modernleşme doktrini ortaya atmamışlardır.(31) Bunların kimi demokratik mekanizma içinde siyasî karar mevkiinde bulunanlar, kimi yüksek seviyede bürokrat, kimi iktisadî teşebbüs erbabıdır. Bunlar sosyal tabaka, sosyal görüş, menfaat birliği gibi konularda birbirinden farklı olan, fakat önemli bir noktada ortak özellikleri bulunan kimselerdir: Gerçekçilik. Bu özellikleri dolayısıyla lâfçılıktan uzak, pratik ve pragmatik bir politikanın takipçisi olmuşlardır. Türkiye'de muhafazakâr tabakaların sanayileşme, yani Batı teknolojisinin ayırdedici tarafını benimseme ve uygulama konusunda gösterdiği büyük arzu ki bazı çevrelerde adetâ ihtiras haline geldiğini son yılların siyasî olayları göstermiştir ilk bakışta şaşırtıcı görülebilir. Bu şaşırma aydınların sosyal ve kültürel yapı ile iktisadî yapı arasındaki münasebet konusunda ötedenberi yanlış olarak edindikleri fikirlerin bir sonucudur. Özellikle Marksizmin tesiri altında yerleşen bir kanaate göre, sanayileşmenin tedirgin ettiği birtakım zümreler vardır ki, bunlar cemiyette sarsılan yerlerinin özlemi içinde eski düzeni isterler ve öyle bir düzeni savunan siyasî gruplaşmalar içinde yer alırlar. Diğer taraftan, sanayileşmenin öncüleri sanayiöncesi cemiyet yapısının şu veya bu şekilde kenarına düşmüş olanlardır: etnik azınlıklar, kendilerini cemiyetin tam içinde saymayan dinî gruplar veya diğer zümreler, kısacası cemiyetin geleneksel hayatına tam intibak etmemiş olan fertler ve gruplar.32 Sanayileşmenin tedirgin ettiği bazı zümrelerin muhafazakâr siyasî hareketlere katıldığı doğrudur; özellikle büyük sermayenin karşısında tutunamayan esnaf ve zenaatkâr zümresi için bu söylenebilir. Ancak, muhafazakârlıkla sanayileşmenin birbirine zıt istikametleri temsil ettikleri söylenemez. Böyle bir iddia muhafazakârları cemiyeti durdurmak, ilericileri de onu ilerletmek isteyen insanlar olarak tasvir eden vülger marksizme mahsustur. Ayrıca marjinal cemiyete tam intibak edememiş, onun kenarına itilmiş tiplerin sanayileşmeye yönelmeleri onların devamlı karakteri değildir; marjinal grupların pekâlâ sanayileşmeden başka yollarda tatmin aramaları, hatta Amerika'daki Amish cemaatı gibi at arabasından otomobile geçmenin bile aleyhinde bir tavır takınmaları da mümkündür. Bu vesileyle Türkiye'de ve bazı Batı ülkelerinde insanları birbirine düşman etmek ve zihinlerini karıştırmaktan başka bir işe yaramayan "ilericilikgericilik" kavramlarını kısaca aydınlığa kavuşturmakta fayda vardır. Hakikatte ilerilik ve gerilik herhangi bir ilmî kriteri bulunan kavramlar değildir. İleri cemiyetgeri cemiyet, ileri düşüncegeri düşünce diye mutlak kategorilerden bahsedenleyiz; sadece belli bir kritere göre belli bir konuda ilerilik veya gerilik sözkonusu olabilir. Bu gibi durumlarda bile ilerilik ve geriliğin mânâsı herhangi bir kıymet hükmü ifade etmez. Yani ilericilik hep iyi, gericilik hep kötü denilemez. Meselâ Çinliler Fransızlar'dan, Araplar İngilizler'den, Ruslar İspanyollar'dan ileri veya geridir diyemeyiz; ancak her ikisi de belli bir konuda, belli bir hedefe ulaşmaya çalışan iki milletin eğer o hedef yönünde alınan yol ölçülebilir bir şeyse birbirinden ileri olup olmadıkları söylenebilir: Nükleer enerji konusunda İsveç Doğu Almanya'dan ileridir; turistik kolaylıklar bakımından İspanya Türkiye'den ileridir, gibi. İlerilik en geniş mânâda, modern Batı cemiyetlerinin teknolojik seviyesi ve sosyal organizasyonu ölçü alındığı takdirde, ona yetişmekte alınan nisbî mesafeleri göstermek üzere kullanılmaktadır. Bu yaklaşmayı hızlandırma yönündeki düşüncelere ilerici, aksi yöndekilere ise gerici denildiği görülüyor. Bazan modern Avrupa cemiyetlerinin sanat ve ahlâk normları da ileriliğin bir hedefi olarak gösteriliyor. Şu halde eğer ilericilik ve gericilik tâbirleri mutlaka kullanılacak olursa, Türkiye'de inkılâpçıları manevî kültür sahasındaki tutumlarına bakarak ilerici (ileri değil), muhafazakârları ise sanayileşme, yani Batı teknoloji konusundaki tutum ve davranışlarına bakarak ilerici saymak gerekiyor. İnkılâpçılar Avrupalılar için mahallî âdet hükmünde bulunan özellikleri birinci derecede önemli görüp benimsemeleri bakımından gericidirler; çünkü onların değer verdikleri şeyler hiçbir cemiyeti modern Batı cemiyetlerinin sosyal organizasyon ve teknolojik organizasyon seviyesine ulaştırmaya yaramaz, nitekim yaramadığı kesinlikle görülmüştür. Batı medeniyetinin ve özellikle Batı teknolojisinin sosyal neticeleri üzerindeki bunca menfî yorumdan sonra Türkiye'nin modernleşme meselesini yeniden ele almak gerekmez mi? Modernleşme derken bugün hiç değilse ideal olarak benimsenen beşerî değerleri bozan veya geriye iten bir makineleşmeye talip olmuyor muyuz? Bu soru Türkiye'de zaman zaman sorulmuş,33 hattâ bizzat Batılılar'ın böyle bir cemiyet modelinden uzaklaşmak için yol aradıkları söylenmiştir.34 Aslında Türkiye'de tartışılan konunun yersiz ve zamansız olduğu söylenebilir. "Batıyı bütünüyle almak" veya "ilim ve tekniğini alır, kültür değerlerini ve âdetlerini almayız" diyenlerin mevcut olmayan bir problemi tartıştıklarını söylemek de mümkündür. Çünkü bunlar teknolojik modernleşmenin tâbir caizse "kafeste keklik" olduğunu zannetmekte, ancak bunun yeterli olup olmadığı üzerinde tartışmaktadırlar. Bütün bu kavgalar arasında iki tarafın da fikren ittifak ettiği teknolojinin transferi ve yerleşmesi konusunda yapılacak işlerle uğraşanlara pek az rastlanıyor. Bu durumda Batı medeniyetinin sıkıntılarından ve çıkmazlarından bahsetmek adetâ tembelliğin bir mazereti gibi görünüyor. Türkiye'nin bugünkü problemi, sebebi henüz mevcut olmayan neticelerle uğraşacak yerde, modern teknolojinin en kısa zamanda ve en az paha ile nasıl aktarılacağıdır. Çünkü bizim bugünkü sosyal ve kültürel sıkıntılarımızın, çöküntülerimizin hiçbiri de modern teknolojinin girişinden dolayı meydana gelmiş değildir. Tersine, modern teknoloji gelmediği halde, millî kültürden pek çok şey gidebilmiştir. Bugün yapılacak iş, Batı medeniyeti için en uygun sansürün veya kontrol mekanizmasının ne olduğunu aramak yerine ki böyle bir şey zaten mümkün değildir Türkiye'de sağlam bir millî kültür kurmanın yollarını araştırmaktır. Batı ile veya herhangi bir yabancı ülke ile bu derece yakın ve kesif bir münasebete giriştikten sonra, oradan istenilen şeylerle birlikte istenmeyenlerin de gelmesi kadar tabii birşey olamaz. Üstelik nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu kararlaştırmaya kalkmak, isteristemez antidemokratik ve gayri ilmî yolların denenmesini gerektirir. Önemli olan, yerli kültürün bunlarla kolayca yer değiştirecek şekilde zayıf kalmasını önlemektir. Batı medeniyetini almak ve benimsemek isteyen bütün ülkelerin ortak özellikleri, kültürlerinin henüz böyle bir medeniyetten gelecek bozucu tesirlere direnecek kadar sağlam olmayışıdır. Türkiye'ye gelince, onun asıl talihsizliği bu medeniyet alışverişinde kendi millî kültürünün dıştan ziyade içten tahribata uğraması, böylece batılılaşmanın bozucu tesirlerine tamamen açık bir hale getirilmesidir. Türkiye'de bugün hâlâ bağımsız bir kültür şahsiyetinden söz ediliyorsa, bunu bizim eski kültürümüzün her türlü hoyratlık karşısında hâlâ direnecek kadar kuvvetli olmasına borçluyuz. Fakat bu direnen kültüre bir hamle gücü kazandırılamazsa. daha fazla ayakta kalmasını bekleyemeyiz. Dipnotlar : 29. Bu bahsin yukarıda 9 numaralı notuna bakınız. 30. Ziya Gökalp'tan sonra bilhassa Fuad Köprülü "sünâiyet" tâbiri altında bu ikiliklere hücum etmiştir. 31. Ancak son zamanlarda sağdaki iki siyasî parti bu inanışları birer dok-trin-benzeri halinde sistemleştirmeye çalışmaktadırlar. 32. Bakınız: Everett Hagen: On the Theory of Social Change (Homewood, III., 1962); keza Marx Weber'in "misafir halk" dediği insanlar. 33. Bu nokta üzerinde özellikle duranların başında merhum Peyami Safa gelir. Peyami Safa birçok yazılarında bizdeki Batı hayranı materyalistlere cevap olmak üzere, Batının spritüalist değerlerini örnek gösterir ve Batıyı ruhsuz bir makine saymanın yanlış olduğunu anlatmaya çalışırdı. Belki de bu konular üzerinde fazla durduğu için onun teknolojik modernleşmeye karşı veya ilgisiz olduğu intibaı doğmuştu. Hakikatte Peyami Safa'nın anlatmağa çalıştığı şey, Batıda da modern teknolojiden şikâyetlerin bulunduğunu göstermekti. Modernleşmeyi en fazla terviç edenlerden biri olan Prof. Mümtaz Turhan ise Batı'nın spritülizminden bir satır bile bahsetme-meye özellikle dikkat etmiştir. Profesör Turhan bu yola gitmenin zaten teknolojik gelişmeye pek taraftar olmayanların durumunu büsbütün kuvvetlendireceğini, böylece en çok ihtiyaç duyduğumuz birşeyi daha baştan reddeder duruma düşeceğimiz düşünüyordu. Bu yüzden onun yazıları bazıları için sadece ilim ve teknikten bahseden kuru birer vaaz gibi görünmüştür. Prof. Turhan milliyetçi olduğu için, kendi manevî değerlerimizin zaten bize yeteceğini, bunları kaybetmeksizin modernleşebileceğimizi iddia ediyordu. 34. Batı medeniyetinin içinde bulunduğu buhran hakkında Batıda birçok eser çıkmakla birlikte, bunların en meşhur olanları Spengler, Toynbee ve Sorokin'in eserleridir. Her üç yazar da iki dünya harbi arasında yazmışlar. Batı dünyasının Birinci Dünya Harbi ile birlikte girdiği buhranı gözönünde tutmuşlardır. Sorokin sosyolog, Spengler ve Toynbee tarihçi ve tarih felsefecisidirler. Spengler "Batının Çöküğü (Untergang deş Abendland) adlı eserinde (Aslı 1919, İngilizce tercümesi 1926'da çıkmıştır) kültürlerin hayatını biyolojik organizmaların hayatına benzetir. Her kültürün ilkbaharı, yazı, sonbaharı, kışı (ölüm) vardır. Fakat kültürler ölmekle birlikte, insanlık hiç yaşlanmadan devam eder; çünkü tarih içinde sonsuza kadar devamlı yeni kültürler çıkar, onlar gider, yerlerine yenileri gelir. Kültürlerin kaderi tarihin bir kanunudur. Batı medeniyeti işte bu kanuna uygun olarak çözülme devresine ulaşmış bulunuyor. Spengler çöküş alâmetleri olarak saydığı durumları -harpler, değer çatışmaları ilh arasında medeniyetin aşırı makineleşmesine önemli yer vermektedir. Toynbee'ye göre ki o Spengler'in fikrine büyük ölçüde katıldığını göstermektedir tarih devamlı tekerrürlerden ibarettir; aynı şeyler farklı zeminlerde tekrar tekrar meydana gelir. Toynbee, A Study of History adlı eserinde (1924'den başlayarak 1954'e kadar muhtelif tarihlerde on cilt halinde neşredilmiştir; ilk yedi cildinin D.G. Somervell tarafından aynı adla yayınlanmış tek ciltlik bir özeti vardır) tarihin araştırma biriminin milletleri de içine alan ve onları aşan "medeniyetler" olduğunu söylüyor. Kendisi bu medeniyetlerden yirmibir tane tesbit etmiş ve onları incelemiştir. Bu medeniyetlerin doğuşu ve dağılışı esas itibariyle bir "meydan okuma" ve "cevap" veya "tepki" hâdisesinden ibarettir. Her cemiyet dış fizikî çevre veya sosyal çevre tarafından yöneltilen tehditler karşısındadır; bu tehditlere karşı şu veya bu şekilde karşılık vermek zorundadır. Medeniyetlerin gelişmesi işte böyle ardarda meydan okuma ve cevaplarından ibarettir. Her tepki belli bir meydan okumayı karşılamakla kalmaz, bir sonraki meydan okuma için de zemin hazırlar. Böylece medeniyet gelişmesinin özü, kendisine meydan okunulan tarafı başarılı bir cevapla ve oradan daha sonraki meydan okumaya yol açacak bir "aşırı denge"ye götüren bir hamledir. İşte tarihin devamlı tekrarlar halinde gelişmesinin sebebi budur. Fakat bir cemiyeti belli bir tepkiye götüren şey, sadece dış şartlar değildir; cemiyetin "iç düşmanları" da vardır ve onların tehditlerine karşı da başarılı "tepki"ler yapmak lâzımdır. Medeniyetlerin doğuşu sırasında tehditlere verilen cevaplar başarılıdır; arka arkaya başarılı cevaplar bulunur. Bu tıpkı ardı andına savaş kazanarak üstünlük elde etmeye benzer. Çözülme veya çökme sırasında ise her yenilgi bir başka yenilgiye yol açar. Meselâ eski Yunan dünyasının çözülüşü böyle olmuştur. Solon'un iktisadî inkılâbı eski Yunan cemiyetini yeni bir siyasî düzen kurmak göreviyle karşı karşıya bırakmıştı. Atinalılar bu işi Delia birliğini kurmak yoluyla yapmaya muvaffak olamayınca, Makedonyalı Filip Korent birliğini kurarak meseleyi halletmeye kalktı. O da başaramayınca Augustos Pax Romana ile aynı işi yapmayı denedi. Bir problem çözülmediği müddetçe cemiyetin karşısına daima çıkar ve başarılı bir çözüm bulunmadığı takdirde aynı problemle tekrar tekrar karşılaşmalar sonunda cemiyet dağılır. Medeniyetlerin dağılışının temel sebebi ve asıl kriteri, cemiyetlerin içinde ortaya çıkan uzlaşmazlıklardır. Bu uzlaşmazlık iki türlü sosyal cepheleşme halinde kendini gösterir: Şakulî (düşey) cepheleşme, bir medeniyete dahil olan devletler arasında devamlı harplerin çıkmasıdır. Fakat burada asıl önemli olan ufkî (yatay) cepheleşmedir ki bu esas itibariyle dağılma sırasında görülen, medeniyetin doğuşu ve büyümesi sırasında rastlanmayan bir hâdisedir. Ufkî cepheleşme cemiyeti esas itibariyle üç sınıfa ayırır: Hâkim azınlık, iç proleterya, dış proleterya. Hâkim azınlık medeniyetin asıl kurucularıdır fakat kurulan medeniyet evrensel bir karakter kazanacak derecede büyüyünceye kadar bu hâkim azınlık başlangıçtaki kabiliyetini ve faziletini çoktan kaybetmiş ölür. Böyle hallerde dışarıdan imparatorluk kurucuları gelerek işi yaparlar. İç ve dış proleteryalar bu hâkim grubun parçalanmasıyla ortaya çıkar. Fakat iç proleterya hâlâ hâkim azınlık ile coğrafi bakımdan birarada olup ondan sadece ahlâkî (manevî) bakımdan ayrı düştüğü halde, dış proleterya hâkim azınlıktan her iki bakımdan da iyice ayrılmıştır. Dış proleterya bir medeniyetin büyüme devresinde henüz tamamiyle aydınlanamadığı, fakat medeniyetin hâkim yaratıcı azınlığı tarafından cezbedilen ilkel topluluklardır. Medeniyet çöküş devresine girince bu yaratıcı azınlığın yerini sadece kuvvet kullanmayı bilen bir çoğunluk alır. O zaman medeniyet çevresindeki ilkel kavimler artık onu benimseyecek yerde karşısına geçerler ve dış proleterya olurlar. Bu üç hizbin her biri kendine mahsus birer müessese meydana getirir: üniversel devlet, üniversel din ve barbar savaşçı grupları. Medeniyetin dağılışı sırasında görülen manzara onun büyümesi sırasında görülenin tam tersidir; medeniyet doğar ve gelişirken, başka medeniyetlerden gitgide daha çok ayrılır; yani medeniyetler büyüme devirlerinde birbirlerinden en çok farklı durumdadırlar. Dağılma safhasında bu münasebet tersine döner ve medeniyet kalite bakımından standartlaşır. Toynbee, batı medeniyetinin şu anda böyle bir standartlaşma içinde bulunduğunu, hâkim azınlığın yaratıcı gücünü kaybettiğini, iç ve dış proleteryanın kendi başlarına çözüm aradıklarını söylüyor. Fakat onun teorisine göre her hâkim azınlık dağılıp giderken geriye birtakım sanat ve medeniyet eserleri bırakır ki, bu eserler bir sonraki medeniyetin temel taşını teşkil eder. Bugünkü Batı medeniyeti yerine yeni birinin kurulması için eski dinlerin en faydalı taraflarını içine alan bir terkibe ulaşmak lâzımdır. Çünkü her medeniyet aslında bir dinin medeniyetidir. Toynbee'nin bu fikirleri daha sonra yazmış olduğu Civilization on Trial (1948), Technics and Civilization (1962) ve The Present day Experiment in Westem Civilization (1962) gibi eserlerinde aradan geçen zamanın olayları da gözönünde tutularak işlenmiş bulunmaktadır. Sorokin'e gelince o, Batı medeniyetinin çöktüğünü söyleyenleri birer felâket habercisi sayıyor ve hakikatte bu medeniyetin bir zihniyet ve tavırdan bir başkasına geçmekte olduğunu söylüyor. Şimdiye kadar gördüğümüz cemiyetlerin tarihi üç büyük zihniyet veya kültürel tavır arasında gidiş-gelişler halinde cereyan etmiştir. Bu sistemler ideasyonel (manevî ve dinî değerleri ön plânda tutan), sensate (bedenî, hissî değerlerin tatminine önem veren) ve idealist (yukarıdaki iki sistemin karışımı) tavırlardır. Her devrin kültür ve sanat eserlerini inceleyecek olursak bu sistemlerin birine sokabiliriz. Meselâ Ortaçağ Avrupası'nda ideasyonel zihniyet hâkimdi. Batı medeniyeti şimdi (1948) sansate safhaya girmiştir. Sorokin'in teorik görüşleri onun Social and Cıdtural Dynamics adlı büyük eserinde bulunabilir. Fakat bizi burada doğrudan doğruya ilgilendiren görüşleri, Batı medeniyetinin modern safhasını inceleyen The Crisis of Our Age (1948) adlı eserindedir. Bu konular hakkında toplu bilgi edinmek isteyenler, yani Batı medeniyetinin buhranı ile ilgili görüşleri özetle öğrenmek isteyenler P.A. Sorokin'in Social Philosophies of an Age of Crisis adlı kitabını okuyabilirler. A. Toynbee ve O. Spengler hakkındaki tenkitler için M.F. Ashley-Montagu'nün Toynbee and History (1956) adlı kitabı ile Sidney Pollard'ın The Idea of Progress (1968) adlı eserini okuyabilirler. |
Food fight? Enjoy some healthy debate
in the Yahoo! Answers Food Drink Q&A.