SELİM İLERİ / Tanzimat Aydını Kimdi?
| Günün olup bitenlerini tarihten köklere bağlamak, bu ters işlem, bizde hastalık gibidir. Bütün belirtileriyle geçenlerde yine karşıma çıktı: Pek az tanıdığım, hepi topu bir iki kez gördüğüm kişi, Orhan Pamuk'tan söz açıyordu, Nobel dolayısıyla Orhan Pamuk'un başına gelenlerden. Fikrimi sordu. | |
| Fakat cevabımı dinlemeye sabır gösteremedi. "Başarıyı
küçümsemek Türklere 'Tazminat aydınından miras" dedi. Sonra burjuvamız var mı yok mu, onu kurcalamaya koyuldu. Gülümsüyor, onu dinler görünüyordum. Hatta, konuşma bir an önce bitsin diye, onaylar bir tavır takınmıştım. Konuşması bir türlü bitmiyor; 'Tazminat aydını' sözü ise kulaklarımda boyuna yankıyordu... Tazminatı sözlük şöyle açıklıyor: "Zarar ve ziyanı karşılamak üzere ödenen para." Türkçe karşılık olarak 'ödence' önerilmiş. Tazmin, tazmin etmek: İlle bir ödeme söz konusu. Tazminat aydınını bilmem ama, Tanzimat aydınının epey bir şeyler ödediği gönül rahatlığıyla söylenebilir. Bu sözle çocukluğumdan beri haşır neşirim. Bir siyaset adamının, yazarçizerin, bir görüş sahibinin düşünceleri
beğenilmemişse, "Tanzimat aydını gibi" denirdi. Herhalde kafasının karışıklığından, bilgilerinin eksikliğinden, yarı aydınlığından söz açılmak isteniyordu. Küçümseme, hor görme, giderek aşağılama vardı. Bir dönem Tanzimat aydını hayatımdan kayboldu. Sonra, gençlik yıllarımda, yazarlığa sıvanmışken bir kez daha ortalarda göründü: Kemal Tahir sinirlendi mi, sıkça kullanırdı. Çevresindekiler de kullanırlardı. Kemal Tahir'inkini anlayabiliyorum. Tek başına bir Doğu-Batı kavgasının içine düşmüştü. Yakın tarihimizi yeniden irdelemek istiyordu. Bütün paradokslara açıktı. Tanzimat'ı olumlayan tarihe karşı paradoksal bir yaklaşım içindeydi. Tanzimat'ın var ettiği aydınları tek tek,
fert olarak belki savunabilir; ama onların ortak var oluşlarını hor görürdü... İşte, Tanzimat aydını kimdi sorusu bende o zamanlardan kalma. Çok şaşırarak saptadım: Tanzimat'ı olumlayan yenilikçiler de, Tanzimat'ın getirdiklerini yoldan çıkmışlık sayanlar da Tanzimat aydını sözünde birleşiyorlardı. Üstelik, her iki taraf, Tanzimat aydınının yapıp ettiklerinden topluma zarar geldiği kanısında birleşiyordu. * * * Önce, Tanzimat'ın baş kişisi, Hariciye Nâzırı Reşid Paşa: "Avrupa ile birleşmekliğimiz için her şeyden evvel bizim o koyu Asyaîlikten silkinerek medeniyet yoluna girmekliğimiz zarurî idi" diyen, en uçtaki yenilikçiler bile, Reşid Paşa'dan söz açarken, "frenkçe konuşan ve aynı zamanda gözlük takan alafranga
hariciye nâzırı" nitelemesinden uzak durmamışlar. Alafrangalık ilk bakışta övgü gibi görünüyor ama, kıyısından köşesinden züppeliği de akla getirmiyor değil. Tanzimat Fermanı'ndan hayır ummamışların yaklaşımı, yorumu çok daha sert! "Bu hat, görüldüğü üzere, zâhirde fazla bir şey söylememekte, yalnız gayet dağınık ve acele hazırlanmış olduğunu gösterir şekilde, birbirine zıt görüşleri de içinde bulundurmaktadır" diyenler, Reşid Paşa'yı adeta itham ediyorlar: "Esasen bu hat, millî ve içtimaî zaruretlerle çıkarılmamış; dış devletlerin, bilhassa İngiltere'nin telkinleri ile vücuda getirilmiş olduğundan, bir tenakuzlar mecmuası halinde bulunmuştur. Reşid Paşa, Hariciye Nâzırlığı da uhdesinde
olduğu halde, Londra sefirliği yaparken, bu hususlar kendisine telkin edilmiş ve bu suretle, İngiltere'ce peylenmiştir." * * * Tam o dönemde, siyasal çekemezliğin fırçasından çıkma tablo; yenilikçilerin tespitiyle: "Reşid Paşa için siyasî rakiplerinin entrika ve husumetleri de başlı başına bir dertti: Mehmed Ali, Rıza, Damat Said Paşalar ve saire gibi sadarete göz dikmiş ihtiraslar bu gözlüklü ve alafranga paşayı gözden düşürmek için her vasıtaya baş vurmaktan boş kalmıyorlar. Nitekim Damat Said Paşa, Reşid Paşa tarafından açtırılan rüştiyelerde haritalar bulunmasına şiddetle hücum ederek haritaların bir nevi resim olduğunu, resmin de şer'an gayricaiz bulunduğunu ileri sürmek suretiyle padişah nezdinde müessir ve mütemadî teşebbüsatta bulunuyordu.
Bu teşebbüsler sözde de kalmış değildir. Damat Said Paşa iktidar mevkiine gelir gelmez mekteplerdeki bütün haritalar helâların kuburluklarına atıldı!" Karşıt görüş de elbette yorumluyor: "Tanzimat devrinde tıpkı mahkeme ve adlî cihazda vücut verilen ayrılığa benzer, bir maarif ikiliği de meydan almış ve millî kültürümüzün esas müesseseleri olan medreseler yanında, yeni mektepler açılmıştır. Millî irfan müesseselerimiz olarak, koskoca ülkelere yayılan, cemiyetimizin her hususta ihtiyacını karşılamış bulunan medreselerimizin, yeni zaruretlere göre ıslâhı düşünülmemiş ve bunlar maalesef ölüme terk edilmiştir." Öte yandan şu soru akıl yoruyor: Haritaların akıbeti hangi koşullarda değişecekti... değişebilirdi?.. * * * Böylesi çetrefil bir ortamda yetişen Tanzimat aydınlarına göz atalım isterseniz. Sadece edebiyat tarihine geçmişlerden iz sürmek yeter. Âkif Paşa yabancı dil bilmiyordu ama, Türkçe'ye tutkundu. Söz diziminde Türkçe'nin imkânlarını aradı. Namık Kemal, "Ben kitabeti Âkif Paşa'dan öğrendim" diyor. Cevdet Paşa, Tanpınar'ın nitelemesiyle, "kurucu, yapıcı ve uzlaştırıcı"ydı. Başta Tezâkir-i Cevdet ve Mârûzât, kalıcı eserler kaleme getirdi. Andığım bu iki eserde kişisel gözlemlerini büyük bir açıksözlülükle ifade ediyor, bir anlamda, bireyliğin, bireyselleşmenin yolunu açıyordu. Hem de muhafazakâr sayılmış tutumuyla. Yenilikçiliğin edebiyatta babası kabul edilen Şinasi, enikonu trajik yaşamı ortasında, türden türe arayış içindeydi.
Şiir, tiyatro, lûgat çalışması, Racine'den, Lamartine'den çeviri... Kırk sekiz yaşındaki erken ölümüne kadar. Haysiyetine, en koyu muhaliflerinin bile laf atamadığı Namık Kemal, ömrünün sonuna kadar bir öğrenme ve öğrendiğini paylaşma tutkunudur. Üzerinde pek durulmamıştır: Onun, insanoğlundaki cinsel karmaşaya açılıp giden sayfaları, İntibah'tan Cezmi'ye, Âkif Bey'den Kara Belâ'ya bizde ilk cesur adımlardır. Hayatımıza romanı gerçekten armağan eden Ahmed Mithat Efendi, ılımlıydı, evrimciydi, yaşadığı zamanla ve cemiyetle barışıktı. Ama okuryazar bir toplum özleminde yanıp tutuşmuştu. Bu alabildiğine sahici özlem, öyle sanıyorum ki, yarın, edebiyatımızın ilk öğretmenini sil baştan
değerlendirmemizin sebebi olacak. Tumturaklı şiiri artık okura uzak düşse de, yalnızca Finten'i, Abdülhak Hâmid'in müthiş siyasal bilincini belgelemeye yeter. Finten'in başlangıcındaki İngiltere'ye dair sözler ve saptamalar, bugün için söylenmişçesine hâlâ çok anlamlıdır. Nihayet Sergüzeşt'iyle Sezai, insanı insan kılacak merhametin sözcüsü olarak, Tanzimat aydınının gönül tarihçesini söyleyip durur. Kimdi Tanzimat aydını ve kim Tazminat aydını? Farklı tercihlerin, farklı tekliflerin, farklı düşünüşlerin dökümünü bir yana bırakarak, Tanzimat aydınlarındaki ortak duyuşun Doğu-Batı sentezi olduğunu ileri sürebilir miyiz? Öyleyken, Tanzimat aydınını horgörüde, iki yüzyılımızı yakıp yıkmış 'ille Doğu / ille
Batı', 'ille eski / ille yeni' saplantıları hortlayıp durmuyor mu? | |
| 21/01/2007 |
Cheap Talk? Check out Yahoo! Messenger's low PC-to-Phone call rates.