Search the web
Sign In
New User? Sign Up
kirk-ambar · Kırkambar
? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Real people. Real stories. See how Yahoo! Groups impacts members worldwide.

Best of Y! Groups

   Check them out and nominate your group.
Having problems with message search? Fill out this form to ensure your group is one of the first to be migrated to the new message search system.

Messages

  Messages Help
Advanced
Türkçü Durus / Prof. Dr. Özcan Yeniçeri   Message List  
Reply | Forward Message #1773 of 6571 |
ARZIN YENİDEN İSTİMLAKİNE KARŞI TÜRKÇÜ DURUŞ / PROF. DR. ÖZCAN YENİÇERİ
 

Giriş

 İnsanın ve insanlığın yüzyılı olacağı iddiasıyla yakılan mumlar “milenyum” gecesinin akabinde sönmüştü. Mevcut gelişmeler ezilmişlerin, sömürülmüşlerin, köleleştirilmişlerin ve kadınlaştırılmış halkların çileli sabırlarının devam edeceğini göstermektedir. Tarih her dönemde güçlülerin güçsüzleri ezdiği bir arena olmuştur. Gelecek dönemlerde de bu durumun değişmeyeceği görülmektedir.
Çoğu 100 doların altında bir gelirle hayat mücadelesi veren insanlarla dolu bir dünyada, nüfuzunu artırmak için yılda 200 milyar doların silahlara yatırıldığı bir gezegende, “ticaret yoluyla dünya cenneti” yaratma işini; Amerika uluslar ötesi şirketleri aracılığı ile yerine getirmektedir. Büyük güçlere duyulan nefretin de ne denli büyük sonuçları olduğunu 11 Eylül saldırıları göstermiştir. Bu saldırılar aynı zamanda arz üzerinde kontrolsüz enerjilerin ne kadar tehdit edici sonuçlarının olacağını da ortaya koymuştur. Bu durum bir kez daha doğanın boşluk kabul etmediğinin kanıtıdır.
Dünyanın 11 eylülden sonra sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik ve ahlaki haritasının yeni bir şekle bürüneceği anlaşılmaktadır. Her türlü kimliğin, kültürün ve milli değerin küresel değerler karşısında pozisyonunu belirlemesi gerekmektedir. Yeni Dünyada arzın yeniden istimlaki zorunluluk halini almıştır. Bu durumda arzın ve zihinlerin istimlakine karşı  Türkçü duruş biçiminin ortaya konulması Türk Dünyasının geleceği bakımından da hayati önem taşımaktadır. Yarın “neden oldu?” sorusunu kendisine sormamak için yarının “nasıl olması” gerekli ise öyle bir gayret içine girmek şarttır. Çünkü yarınlar, bugün fiziki ve zihni anlamda rahatına kıyabilenlerin olacaktır. Gün her şeyden önce zihinsel anlamda rahata kıyma günüdür!
Geleceği düşünebilmek her şeyden önce mevcut sorunların aşılmasıyla ilgili bir süreçtir. Türkiye bu anlamda bir an önce toplumda büyük sarsıntı ve güvensizliğe neden olan ekonomik kriz sorununu aşması gerekir. Onun için de krizin bir kader ya da bir sonuç değil bir tezgah olduğunun bilinmesinde yarar vardır.

Kriz Suni ve Sanaldır: Aşılmalıdır!

Türkiye’nin jeopolitik ve jeokültürel potansiyelinden ve gelişmesinden korkanlar “terör”e verdikleri desteğin işe yaramadığını görünce Türkiye’ye yeni iç boğuşma alanı olarak “ekonomik kriz”i tezgahlamışlardır. Türkiye’nin suni ve manipüle edilmiş bir “kriz” ile boğuşturulmasının nedeni de bir takım güçlerin Türkiye’nin yarınına koyduğu muhalefet şerhinden başka bir şey değildir. 70’li yıllarda “ideolojik”, 80’li yıllarda ise “etnik” terörü Türkiye’nin gündemine sokanlar Türkiye’yi kısa vadeli, günü birlik ve mevcudu kurtarma politikalarıyla meşgul etmek için olanı-biteni tezgahlama ihtimali çok yüksektir. 90’lı yıllarda “baş örtüsü” ve “irtica” ile sürdürülen içe bakış ve kendisiyle meşgul etme yöntemi 2000’li yıllarda “ekonomik kriz” gibi son derece değişik ve tehlikeli bir alanda kendini göstermeye başlamıştır. Bütün bu cabalar Türk halkının aidiyet duygusunun, müştereklerinin, ideallerinin torpillenmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Kriz tacirlerinin Türkiye’de neden hala “sosyal patlama” yaşanmıyor diye inceleme yapmaları da sebepsiz olamaz! Ekonomik kriz içindeki Türkiye AGSK’ya, AB’ye, ABD ve İsrail politikaları aleyhine olabilecek bir gelişmeye karşı duruşunu değiştirmek zorunda kalacaktır.
Burada komplo teorileri ile meşgul olmak gibi bir lüksümüz elbette yoktur. Biz yalnız kriz olgusuna sistem yaklaşımı içinde bakmak zorunluluğuna vurgu yapıyoruz. Türkiye’de sorun çözmek mevkiinde olanlar, sorunun bir parçası hatta kendisi halindedirler. Ancak Türkiye’nin içine düştüğü ya da düşürüldüğü sorunlar dünyada egemen olan sistemden ayrı olarak düşünmek eksik olacaktır.
Türkiye’nin istikrarsızlaştırılmasından yararı olanların tavırları ile birlikte kriz süreci düşünülmelidir. Bu konuda yapılan gözlemler hiç de yabana atılacak türden değildir. “Türkiye normalleşme döneminden çıkarılmış, merkezileşme dönemine sokulmuştur. Bu dönem korku ve telaşla kendi ayak sesinden ürken Türkiye’nin kendi kendine ayak bağı olması ve içeriye dönerek “tarihin en bölünük Türkiye” tezine sahip Global Statükonun payandası yapılması, ülseratif kalit yaşaması sürecidir. Gerçekte Türkiye’nin kendi kendini yeme hali her ne kadar iç şartlardan, çatışan gruplardan, devlet-millet zıtlaşmasından kaynaklanıyor görünse de NATO tezgahından geçmiş global statüko senaryosudur”[1].  Global statüko senaryosu yani İsrail’in Ortadoğu’da Amerika’nın ise dünya genelinde egemenliğini daim kılacak bir barışın korunması sorunu. Bunu yalnızca NATO tezgahı olarak algılamak da eksiktir.
Bu anlamda dış etkenlerden daha çok iç dinamikler önemlidir. Yani başkalarının hangi tezgah içinde olduğu değil, sizin hangi güç ve strateji üretimi içinde olduğunuz önemlidir. Yabancı güçlerin Türkiye’ye hayır dua etmeyecekleri bilinmektedir. Her üretilen stratejinin uygulanması için gerekli olan bir fırsat ve uygun olan bir zaman vardır. Asıl olan büyük güçlere Türkiye’yi güçsüz görecek ya da gösterecek fırsat ve zamanı vermemektir. Türkiye hiçbir zaman emperyalist odaklarda üretilen olumlu stratejilerin inisiyatifleri ile var olmamıştır bundan sonra da onların negatif yaklaşımları ile yok olmayacaktır.
Dünyada yeni fırsatlar, yeni etkinlikler ve yeni nüfuz alanları meydana gelirken Türkiye’nin kendi iç sorunlarıyla meşgul edilmesi sebepsiz değildir. Kriz, fırsatlar dünyasında Türkiye’nin yer almaması için üretilen yabancıların yazdığı Türk yöneticilerin isen bilerek ya da bilmeyerek rol aldığı senaryodan başka bir şey değildir.
Türkiye ileriye bakmalıdır. Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda alınan kararların tamamı  stratejik olmalıdır. Her adım, her aşama geleceği düşünerek atılmalıdır. Her hükümet, her politika şu veya bu biçimde Türk Dünyasının inşaatına bir tuğla koymakla kendini görevli saymalıdır. Çünkü Türk Dünyasından izole olmuş bir Türkiye’nin varlığı ve etkinliği ciddiye dahi alınamaz. Yunanistan AB’yi arkasına alarak Türkiye’ye dış politikada kök söktürmektedir. Ermenistan ve katiller çetesi olan PKK bile sırtını bir yerlere dayanmadan Türkiye’nin karşısına çıkmamaktadır. Türkiye bir yandan NATO ve AB içindeki konjonktürel müttefikleriyle kendisine karşı kurulan komploları etkisiz hale getirirken diğer yandan ayaklarını sağlam zeminlere basmalıdır. Hele hele ABD sayesinde terörün bütün dünya tarafından gönülsüz de olsa günah kabul edildiği bu dönem bunun için çok iyi bir fırsattır. Dünya Yalta’dan sonra yeniden elden geçirilme aşamasına gelmiştir. Türkiye bu konuda bütün hazırlıklarını bir an önce tamamlayarak, krizi başından defedip, atacağı adımları bir an önce belirlemelidir.

Dünyanın Yeniden Paylaşımı ve Türkiye

Bunalım çağları aynı zamanda egemenlerin paylarını büyütmek için eyleme geçme ihtimallerinin en yüksek olduğu zamanlardır. 19 yüzyılın ilk çeyreğinde Napolyon’un meydana getirdiği kaos Viyana paylaşımı ile sonuçlanmıştı. Çok yakın bir geçmişte ise “Almanya Dünya’ya egemen olmazsa haritadan silinecektir” şeklinde toplumsal bir histeriye tutularak, adeta 25 yıl içerisinde iki defa intihar derecesinde eylemlere kalkışmıştı. Kayzer Wilhem de Hitler de, Dünya pastasından en büyük payı alma hakkının Almanlara ait olduğunu düşünüyorlardı. Bunun içinde kimi zaman “1000 yıllık üstün bir ırk”ın devleti, kimi zamanda “Allah’tan büyük Almanya” idealleri ile dünyayı bir kan gölüne çevireceklerdir[2]. Hitler tehlike olmaktan çıkarıldıktan sonra dünya nüfuz bölgeleri bir kez daha yeniden gözden geçirilmişti. İçerisinde yaşadığımız dünyanın sınırları büyük ölçüde bu dönemden kalmadır. Stalin’le Yalta’da varılan mutabakat onun temsil ettiği ideoloji ve devlet ortadan kalkınca meşruiyetini de yitirmiş oldu. Daha önce iki süper güç arasında yapılan nüfuz bölgeleri paylaşımı bugünün ihtiyaçlarına cevap vermemektedir. Dünya bugün tek süper gücünün önderliğinde yeniden nüfuz bölgelerine ayrılma sürecine girmiştir. Afganistan operasyonu sonrası dünya eski güçlerin, ilişkilerin ve sınırların geçerliliğini yitirdiği bir dünya olacaktır.
Dünya egemenliği peşinde koşan çok uluslu şirketler ve onların bağlı oldukları güçler küresel menfaatlerini tehdit eden Sovyet Sosyalizminin yıkılışına büyük katkı sağlamışlardır. Soğuk savaş döneminde sosyalizmi çökertmek için miktarı meçhul enerji, zaman, sermaye ve güç harcamışlardır. Emperyalist odaklar bütün bu emeklerinin karşılığını henüz tahsil etmiş değildir.
Tarih batan, yıkılan ya da yenilen imparatorlukların (güçlerin) bıraktıkları boşlukları onların batmasına, yıkılmasına ya da yok olmasını sağlayan başka imparatorluklar (güçler) tarafından doldurduğunu gösteren yüzlerce örnekle doludur. Ne doğa ne de insanlık boşluk affetmemektedir. Bugün için dünyanın muhtemel yörelerinde otorite yoksun topluluklardan söz edilmektedir. Özellikle yıkılan SSCB’nin bırakmak zorunda kaldığı stratejik kaynaklar trende uygun bir biçimde paylaşılmamıştır. Bu durum tarihin dayattığı somut verilere ters düşmektedir. 11 Eylülün bu yönüyle yeni bir paylaşımın miladı olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yoktur. Bugün için söz konusu olan Sovyet mirasının paylaşımıdır. Afganistan’ı merkez alarak başlatılan bu savaşa “3 paylaşım savaşı” diyenler hiç de haksız değillerdir. Savaş kesinlikle Afganistan ile sınırlı kalmayacak doğrudan ya da dolaylı olarak küresel dünya ile sağlıklı ilişkiler kuramayan ülkelere ve rejimlerine karşı bu savaş açıktan ya da üstü kapalı bir biçimde sürdürülecektir. Bu süreçte Türkiye’nin birinci derecede önem atfettiği bölgelerde sınırlar dahil büyük değişim söz konusu olabilecektir. Dünya bu anlamda artık kralların, diktatörlerin ve emirlerin dünyası olmaktan çıkacaktır.
Dünya üzerinde sınırları, etkinlikleri ve simgeleri gösteren yerleşik bir çok değer anlamını yitirmiştir. Siyasi, ekonomik, kültürel ve ahlaki yönden arz yeniden paylaşılacaktır. Ancak bunun bugünden yarına olamayacağı da ortadadır. Onun için bu savaşı her iki yönden de başlatanlar süresinin uzun olacağı sınırlarının da belli olmayacağını ifade etmişlerdir. Kısacası Ünlü düşünürün dediği gibi yeni süreçte “üzerinde bize rehberlik edebilecek tanıdık sınır taşlarının pek az olduğu siyasi (ve fiziki) bir terra incognita”(henüz keşfedilmemiş topraklar)dayız”[3].
İçe dönük rejimlere sahip, totaliter yönetimli ve dış dünyadan kopuk ülkeler; insan hakları, hukukun üstünlüğü, barış, demokrasi, ekonomik ve siyasi özgürlüklere saygılı hale getirilmesi düşünülmektedir. Bölgede istikrarın sağlanması, terörün ezilmesi, her türden dengesizliklerin giderilmesi çok uluslu şirketlere daha fazla ticaret, daha fazla ekonomik ilişki ve dolaysıyla daha fazla sömürme imkanı verecektir.
Dünyayı yeniden istimlak etmeye kalkanlar bunu tek başına başaramayacaklarının da farkındalar. Oluşturulan koalisyonlar tarafından paylaşımlar gerçekleştirilebilir. Bu yüzden Türkiye’ye söz konusu süreçte şu veya bu ölçüde mutlaka yer verilecektir. Türkiye’nin kültür coğrafyası ile daha somut ve yoğun ilişkileri bu fırsattan yararlanarak üretilmelidir.
Türk Dünyası tarihin Türklüğe bedava sunduğu bir fırsattır. Bu fırsat Türkiye tarafından dünya konjonktürünün iyi okunarak değerlendirilmesi halinde 21. Asrı Türk asrı yapmak için önemli bir fırsat olduğu görülür.
Türkiye’nin yönetimine gerçek anlamda egemen olanların ufkunun sınırlılığı yüzünden onlarca yıldır Türkçülük ve Türk Dünyası hususunda gösterilen ihmal ülkenin hazırlıksız yakalanmasına neden olmuştur. Türkiye’deki hükümetlerin Türk Dünyasından daha büyük bir davası olmaması lazım gelirdi. AB, NATO, İslam Örgütü vb. hepsi Türk Dünyasına daha iyi hizmet etmek için gerekli olan mekanizmalardır. Hiç birisi amaç değildir. Küreselleşen dünya Türk Dünyasının en azından “iş-fikir-dil”de birliğinin sağlanmasına büyük bir katkı sağlayacaktır.
Türk Dünyası ilişkilerinin yoğunlaşması yalnızca Türkiye’ye değil bütün dünyaya katkı sağlayacak değerlerin yaygınlaşmasına katkısı olacaktır. Türk Dünyası birileri istese de istemese de bir fenomendir ve kendi doğal yatağında ilerlemektedir.
Türkiye inşaatına füzelerle başlanılan yarının dünyasında yer alabilmek için mevcut fırsatlardan yararlanmasını becerebilmelidir. Türk Dünyasını emperyalist iştahlara kurban vermemek için Türkiye hazır olmalıdır. Bunun için fiili, fiziki ve zihni ortam da uygundur. Fırsat iki kez selam vermez.

Aydın Makas Değiştirirken

Türkiye toprağı istila edilmeden aydını istila edilen nadir bir ülkedir. Aydın Türkiye’de kendi değerlerine ve özüne ne denli yaban davranmışsa o kadar yüceltilmiştir. Bu yalnız Türkiye’ye yönelik değil sömürgecilerin hedefi olması bütün ülkelerde durum aynıdır. İşte Şeriati bu durumdan şöyle yakınır: “En büyük talihsizliğimiz, tüketici halkın asimile edilmesi değildir. Hatta teknik ve yeni icatlarla uğraşan tasdikçilerimizin, entelektüellerimizin asimilasyonu da değildir. En büyük talihsizlik; toplumun iman, kültür ve ruhuna yöne veren, düşünce önderliğini elinde tutan aydınların yani düşünürlerin asimilasyonudur”[4].
Merkezin çevreye karşı geliştirdiği tavır gittikçe anlamsızlaşmaktadır. Statükonun sözcülüğü de artık ekonomik olmaktan çıkmıştır. Nitelikli, üstün ve değerli bir fikir üretmeden yalnızca egemenlere dayanarak sonsuza kadar var olmak mümkün değildi. Türk’ü, Türkiye’yi ve Türk kültürünü yabancıların menfaatlerine uygun bir biçimde değerlendirmek de artık ekonomik olmaktan  çıkmıştır. Bölgesel, öze yönelik ve kendi kökleri üzerinden dünyaya bakmak ihtiyaç halini almıştır. Bugün için sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmüş ülkelere hayranlık duyarak yabancıları büyük gördükçe kendi ülkesini ve halkını küçük görmek yöntemi de geçerliliğini önemli ölçüde yitirmiştir.
Ünlü düşünür Atilla İlhan bir hatırasını şöyle anlatır: "Genç bir ozan göğsüne vura vura: -Ben, Türk olmak istemiyorum. Çevremde gördüğüm her şey kızgın bir demir dehşetiyle etime yapışıyor. Sanatımla ve duygulanma gücümle başka ve Batılı bir ortama aidim ben." Bu düşüncelere atıfta bulunan Cemil Meriç böyle bir tavrın bir başka milletin tarihinde eşine rastlanamayacağını idia ediyor. Meriç; "Genç Osmanlılardan, genç sosyalistlere kadar bütün Türk aydınları bu hıyanet psikozu içindedir" hükmüne varıyor. Aslında bu satırlardan hıyanet görüntüsü çıkarmak biraz acelecilik olur. Bunlar elinden oyuncağı alınmış, haraç-mezat bir değere indirgenmiş, boşluk içindeki insanın isyan çığlıklarıdır. Aşağılık duygusu içindeki birey; halkını, kültürünü ve kavramlarını daha da aşağılara indirdikçe kendisinin yükseleceğini sanmaktadır. Nitekim yukarıdaki sözlerin sahibi olan ozan Paris'e gidip-dönünce duygu ve düşünceleri önemli ölçüde değişmiştir[5].
Atillah İlhan’ın anlattığı aydın tipinde de önemli bir değişme meydana gelmiştir. Bir zamanların saray ve iktidar elitlerinin aydını günümüzde “Boğaz İçindeki Aşiret” ile yer değiştirmişti. Ülkeden, halktan, sorunlardan ve yerellikten uzak olan bu aydın tipi Kafka’nin “Değişim” adlı eserinden daha büyük ölçüde bir değişime uğramıştır. Taşra merkezdekilerin maskelerini yavaş yavaş indirmeye başlamıştır. Toplumsal değerleri temsil yeteneği olmayan aydın bir biçimde etkinliğini sınırlandırmak zorunda kalmıştır. Bir zamanlar harp okulu öğrencileri “Ey vatan! Göz yaşların dinsin! Yetiştik çünkü biz!” diye haykırmıştı. Onlar Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardı. Türk Dünyası ve Türklüğün kurtuluşu da aydınlarının aynı söylem ve şuur içinde olmaları ile mümkün olacaktır. Bunun işaretleri de görülmektedir.
Güncel sorunlara takılıp kalan, kısa vadeli bakışlarla vakit geçiren, kendi kimliğine karşı duyarsız, yerel ve milli konulara düşman gözlüğü ile bakan aydın tipi giderek değişmektedir. Aşağılık kompleksi, taklit, kendini küçük görme ile Türk ve İslam değerlere karşı kayıtsızlığın ardından hatırı sayılır biçimde bir kısım aydının yeni yaklaşımları heyecan vericidir. Aşağıya aldığımız birkaç paragraf Türk aydınının tarihi yönden makas değiştirme aşamasına geldiğini göstermektedir.
Prof. Vergin: “Türkiye’nin yeni dünya düzeni çerçevesinde tarihi statüsüne uygun ve demografisi, jeopolitik konumu ve ekonomik potansiyeli gibi nesnel gerçeklikler uyarınca alması gereken, yeri alması, tuhaftır ki, ciddi bir biçimde tahrik edilmeye, cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyuyor gibi bir hali var. Genç kuşaklar Türkiye’yi silikleştirici, sıradanlaştırıcı bu fobik reçetelere pek itibar etmiyorlar. “Türkiye, kendi kendine koyduğu zihinsel sınırları aşsın, ne suya ne sabuna dokunmayan makyajını silsin ve doğasında olanın yoluna düşsün”.
“Medeniyet kuran irade; savaşları, asabiyeciliği, yanlış yönetimleri ve her türlü stratejiyi aşar, üstesinden gelir. Yeter ki medeniyet kuran irademizin farkına varalım, potansiyellerimizi değerlendirelim; kendi konularımızdaki senaryoları kendimiz üretebilelim[6]”.
“Biz önce biraz daha Batılılaşıp, ardından daha çok Batıya meydan okuyup, önümüzdeki yeni çağın “inşaat”ına silinmez damgalar vurmaya çalışırken galiba çevremizi ve tabii bu arada Batıyı da biraz “Türkleştirme” rolüne pek bigane kalamayacağız gibi gözüküyor[7]”.
“Türkler bir başları olması hasebiyle kapitalizm karşısında baş  olma başarısına ermiş tek millettir. Aynı sebepten ötürü Amerikanlaşmanın ifsat edemediği, kokuşmaya uğratamadığı ilk millet olmaya adaydırlar”[8].
Bütün bu yaklaşımlar kendine güveni, belirli bir iddiayı ve tezi gerçekleştirme yeteneğini işaret etmektedir. En azından aydınlar arasında zihinsel işgale karşı geliştirilmiş tavrı olanların varlığı söz konusudur.
Zihinsel İşgal ve Türkçülük
Gelişmesi engellenmiş ülkeler topraklarını istilacıların denetimlerine terk ettikten sonra yönetimlerini de egemenlerin emellerine uygun bir biçimde örgütlemek zorunda kalmışlardı. Ancak egemen güçler bağımlılığın sürekliliğini ne toprak ne de yönetimin denetimiyle sağlayamayacaklarını anladıklarından bu defa daha etkileyici yöntemler geliştirmişlerdir. Bu anlamda ilk yapılan sömürücülerin sömürülenlerin değerlerini kendi ihtiyaçları ve emelleri doğrultusunda bizzat sömürülen ülkelerin düşünürlerine yorumlatarak doğuyu kendi içinde eritip “sömürge ile sömüren” arasındaki düşünsel farkları ortadan kaldırmak faaliyetlerine hız vermek olmuştur. Burada asıl amaç yerel değerlerin bizzat yerli aydınlar tarafından sömürücülerin menfaatlerine uygun bir biçimde yorumlatılması ve değerlendirilmesidir.
Türkiye’de yerele, milliye, harsa ve geleneklere yönelik olarak ortaya çıkan akımların temelinde bu anlayış vardır. Özgürlüğünü yitirmeden kimliği yitirmenin de mümkün olabileceğini Türkiye’deki aydın deneyimi açık biçimde ortaya koymuş bulunmaktadır. Bir ülke entelektüellerinin zihinsel istimlaki o ülkenin her türlü denetimi için yeterlidir. Ayrıca o ülkenin dağı, ovası, gölleri, ırmakları ve dağlarının istila edilmesine gerek yoktur. Bir bireyin her şeyin hakimi olması önemli değil önemli olan kendisinin hakimi olmasıdır. Zihni istimlak edilen bireylerin fiziksel varlıklar üzerindeki hakimiyetlerinin de geçici olduğu ortadadır. Yakup Kadri’nin o meşhur romanının kahramanı zihninin istimlaki karşısında şöyle bir itirafta bulunur: “Ben, asıl ben, bu toprağın malı olmayan ve hepsi dışarıdan gelen maddelerle, unsurlarla yoğrula yoğrula adeta sinai, adeta kimyevi bir şey halini almışım”.
Bir bireyin kendi toplumu, kültürü ve değerleri aleyhinde son derece olumsuz tavır içinde olabilmesi için zihninin büyük ölçüde işgal edilmiş olması gerekir. Zira ülke üzerinde hesapları olanlar “kaleyi içten fethetme” gibi daha ucuz yöntemlerle insanların kendilerine karşı olan saygılarını yıkmakla işe başlarlar. CIA tarafından dağıtılan bir el kitabında insanların hedef alınması şöyle açıklanmaktadır. “Aslında, siyasal bir savaşta, insan asli hedef olarak düşünülmelidir. Gerilla savaşının askeri hedefi olarak algılanan insanın en kritik noktası zihnidir. Zihnine bir kez ulaşıldı mı, “siyasal hayvan”, mermilere gerek bile kalmadan yenilgiye uğratılabilir”[9]. Türkiye’de aydının ülkeye adeta “pamuk ipliği ile bağlı” olmasının nedenlerinden birisi de zihinlerinin bu şekilde ele geçirilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. 
Bugün Türk milletinin hassasiyetleri ile aydının hassasiyetleri arasındaki fark oryantalizmin aldığı mesafeyi göstermektedir. Türkiye’de popüler aydının zihinlerinin sömürgeciler tarafından hangi ölçüde istimlak edildiğini Türkçülük karşısındaki tavrı belirlemektedir. Bu yüzdendir ki Türk aydını; Türk’e, Türkçülüğe, Türk Dünyasına ve Türkiye’ye karşı son derece kayıtsızdır. Çoğu zaman bu aydınların kayıtsızlığı bir yana alaycı ve karalayıcı bir tutum takınmaları da bu yüzdendir.
Durmuş Hocaoğlu “yapılması mutlaka elzem olan şeylerden birisi, hatta bir çok bakımdan birincisi, ilk önce asıl savaşı kendi ruhlarımızda, kendi zihniyetlerimizde vermek(tir)... Bu savaşın bizde “biz kimiz” sorusunu uyandırmasını (sağlamak); Bizi kimiz ve toz dumanın birbirine karışmaya başladığı bu hay ü huy ortamında, neredeyiz, nerede bulunmalıyız? Biz hangi kültüre, hangi coğrafyaya aitiz?”
Tarihin en eski milletlerinden birisinin çocukları bu yüzden bugün hala “kim” olduğunu, “hangi kültüre”, “hangi coğrafyaya ait” olduğunu kendi kendisine sorma lüzumu hissetmektedir. Bu ülkenin namuslu aydını öncelikle bu sorulara kendi kendimize sorma lüzumunu zorunlu görmektedir.
“Dünya bir ulusun, bir milletin kendi özelliklerini taşıyarak ayakta kalamayacağı, mutlak ödünler isteyen büyük bir güç karşısında ya tümden susup “intisap edeceği” ya da silkinip kendini yeniden inşa edeceği bir yere doğru evriliyor”[10]. Ön Asya’yı yurt edindiği yaklaşık bin iki yüz yıldır Türkler zaman zaman anarşi ve kaos içinde de yaşasalar kendi kaderlerinin başkaları tarafından belirlenmesine asırlar boyu müsaade etmemişlerdir. Bugün dünyanın tek ve geçerli ideolojisi haline gelen kapitalizm ile onun savunucusu olan Paks Amerikan’anın (Amerikan egemenliğinde dünya barışı) da bunu başarabileceği kuşkuludur.  “Tarihe müracaat ettiğimiz zaman sonunda Amerikanlaşmaya varacak olan kapitalistleşme ile Türkleşmenin nasıl farklı mecralar içinde akış gösterdiklerini anlayabiliriz. Dünya tarihinin herhangi bir milli anlayışı haklı çıkaracak  şekilde yorumlanmasını kötü, yanlış ve “tehlikeli(!)”görenler Amerikanlaşmanın şu veya bu dereceden memuru olurlar. Kapitalistleşme ve onunla aynı anlama gelen Amerikanlaşma ile Türkleşme arasında nasıl bir tarihi yatak farkı olduğu vakıasını anlamak isteği de Türkleşmenin başlangıcıdır. Kolayca fark edeceğiniz gibi bir insanın kurtulması için kurtulmak istemesi yeterlidir”[11].
Ekonomik krizler, konjonktürel yönetim zaafları, bürokratik verimsizlikler, sefalet, ahlaki düşüklük, yoksulluk ve yoksunluklar köklü bir milletin geleceği hakkında ölçü olamaz. Milletlerin tarihleri aynı zamanda düşüş ve çıkışların da tarihleridir.
Türklüğün hümaniter değerlerini, simgelerini, üstün yaratıcı yeteneğini, sonsuz hoşgörüsünü, farklı din ve dillerle birlikte bir arada yaşayabilme kabiliyetini göstermek gerekmektedir. Türkiye Türklüğü kendisine koyduğu zihni sınırları parçalamak durumundadır. Türk Dünyası ile olan ve adeta bir ileri üç geri türünden tavır ve davranışlar süratle terk edilmelidir.
Türkçülük tutumda ve eylemde “öz”den “yaban”a, “yar”dan “ağyar”a, “yakından uzağa” düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.
Türklüğün hümaniter değerlerini, simgelerini, üstün yaratıcı yeteneğini, sonsuz hoşgörüsünü, farklı din ve dillerle birlikte bir arada yaşayabilme kabiliyetini göstermek gerekmektedir. Türkiye Türklüğü kendisine koyduğu zihni sınırları parçalamak durumundadır. Türk Dünyası ile olan ve adeta bir ileri üç geri türünden tavır ve davranışlar süratle terk edilmelidir. Kuşkusuz bütün bunlar; zihni istimlak edilmemiş, fiyatı olmayan ve kimliğini özümsemiş bireylerin yapabileceği şeylerdir. Yine bu tür bir kimlik sahibidir ki tutumda ve eylemde “öz”den “yaban”a, “yar”dan “ağyar”a, “yakından uzağa” düşünmeyi zorunlu görür.

Kültürel İstimlak ve Türkçülük

Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şöyle yazar: “Türkler, maddi silahların, manevi kuvvetleri hükümsüz bıraktığı son asra gelinceye kadar, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da, bütün milletleri yenmişler, tabiyetleri altına almışlardı”[12]. Manevi değerler (hars) yönünden etkin olan milletler maddi sahada aynı derecede güçlü olmazlarsa maddi silahlara donanmış güçler karşısında  üstünlüklerini eninde sonunda kaybederler. Hem uygarlık (maddi kültür) hem de hars (manevi kültür) alanında güçlü olamayan toplumların ise kendi geleceklerine egemen olma yetenekleri yok demektir. Millet olmak, özgür kalmak ve varlığını sürdürebilmek her şeyden önce kültürel dinamizm sorunudur. “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” diyenler bu gerçeği zamanında kavramışlardı.
Bir kültür dünya üzerinde ne kadar yaygınlaşmışsa o kültüre sahip ülke halkının geleceği de o denli güven altına alınmış demektir. Kültürünüzü dünya üzerinde yaygınlaştırarak ülkenizin güvenliğini garanti altına almanız mümkündür. Bir kültüre ait ticaret, sanat, edebiyat, eğlence biçimi, töre, folklor, gelenek, din, dil bankacılık ve yaşam tarzı ne kadar yaygınlaşıra o kültürü taşıyan ülkenin istikbal ve istiklali de o ölçüde güçlenir[13]. 1970'lerin CIA direktörü Richarda Helms’in ortaya koyduğu dolaylı milli güvenlik stratejisi şöyle ifade eder: “Amerikan halkı ve topraklarının Amerikan değerler sisteminin ve yaşama biçiminin yayılması yoluyla korunmasını sağlamaktır. Değerlerimizin ve yaşama biçimimizin sürmesini istiyorsak, başka kültür ve güç merkezleriyle rekabet etmek zorundayız. Çok uluslu şirketler bu yolda en büyük destekçimizdir. Şirketlerin aktarıcı etkisi yalnızca; Amerikan iş idaresi, bankacılık ve pazarlama yöntemlerini değil, bizim hukuki sistem ve kavramlarımızı, siyasal felsefemizi, konuşma, anlaşma, göreneklerimizi, sosyal hareketlilik anlayışımızı ve uygarlığımıza özgü hümanite ve sanatlardan bir parçasını da iletmekte ve aşılamaktadırlar”.
Yabana ait yaşam biçimleri, taklitler, ağyara benzeşme çabaları bir anlamda yabancı amaçlara hizmet etmek demektir. Bu yüzdendir ki Alparslan Türkeş’in şu ikazı hiç de sebepsiz değildir. “İleri gitmiş milletlerin kıyafetlerini, yaşayışlarını, dış görünüşlerini kabaca taklit etmekle bir toplumun kalkınması ve yükselmesi mümkün değildir. Mensup olduğu kültürden koparak yabancı kültürlere sığıntı haline gelmek gerçek bir kurtuluş yolu olamaz. İleriliği, yüksekliği, büyüklüğü meydana getiren zihniyeti; duyguyu, görüşü ve düşünceyi tanımak ve almak lazımdır”[14].
Kültürel saldırının boyutu, derinliği ve yoğunluğu sanıldığındın çok daha büyüktür. Yalnızca Türkiye’ye yönelik olarak değil bütün kültürlere karşı bu saldırı sürdürülmektedir. “Amerikan televizyon programları ve filmleri küresel pazarın yaklaşık dörtte üçünü kaplamaktadır. Amerika’nın geçici hevesleri, yemek alışkanlıkları ve hatta giysileri dünya çapında giderek taklit edilirken, Amerikan popüler müziği de aynı derecede baskındır. İnternet’in dili İngilizce’dir ve küresel bilgisayar sohbetlerinin büyük bölümü de Amerikan kaynaklı olup küresel söyleşilerin içeriğini etkilemektedir. Son olarak, Amerika, yaklaşık yarım milyon yabancı öğrencinin ülkeye akın etmesiyle ve bunların en yeteneklilerinin bir daha ülkelerine geri dönmemeleriyle ileri eğitim arayanların Kabe’si haline gelmiştir. Amerikan üniversitelerinde mezun olanlara her kıtadaki hemen her hükümette rastlanmaktadır”[15]. Diğer yandan “Yeni Dünya Düzenini oluşturan, dünyanın etrafını bir çelik kapan gibi ören Kutsal Koalisyon’un milliyeti yoktur. Bunlar sayıları birkaç on bini geçmeyen fertlerdir. Çeşitli pasaportlar, çoğu zaman birden fazla pasaport taşırlar. Kendi ülkeleri, kendi halkları dahil olmak üzere kimselere sadakatları yoktur”[16].

Türkçü Duruş

 Türkiye en azından bin ikiyüz yıldır hiçbir egemen güç tarafından istimlak edilememiş, sömürgecilikte azgın iştah sahibi ülkelerle yanyana yaşamasına rağmen hiçbir emperyalist devletin müstemlekesi durumuna düşmemiştir.
Türklerin istiklale uğruna katlandıkları her mihnet, yok olmak tehlikesini savuşturma gayesiyle göze aldıkları her direniş göze çarpan bir atılıma işaret etmese bile feraset sahiplerinin gözünde bir oluşuma belgelik etme değeri kazınmıştır. Bu belgeleri ibraz etme işi son çağın ilk milleti olma niyeti taşıyan herkese kalmış. Mali imkanlardan, sanayi gücünden ötede bir dayanakla dik durabilme özlemiyle dopdolu olan bir dünya Türkleşmenin desteğini arıyor. Neden böyle? Çünkü dünyadaki hastalığa karşı hastalığın müsebbibi sömürgecilerden bir çare temin etmek nasıl mantığa aykırı ve imkansızdır. Dünyanın sıhhate kavuşması ancak ve ancak Türkleşmiş bir bünyeyle mümkün olabilecektir[17].
Türk medeniyetinin yeniden dirilişi tarihin akışını değiştirecek nitelikte kültürel, ideolojik ve sosyal bir sığınak olabileceği görülebilecektir. Bu yalnız Türk Dünyasını yönelik olarak değil bütün insanlığın kapitalizmin zulmünden, ya da komünizmin sefaletine karşı alternatif bir diriliş olarak ortaya çıkabilir. Zira Türklüğün geleneğinde ilmin, fennin, her hangi bir tekniğin, uygulamanın ya da herhangi bir yöntemin milleti ve tekeli olmadığı vardır. Her güzel olan yerde Türk vardır. Her Türk’ün olduğu yerde de güzellik olmalıdır. Akli, ilmi, insani, çağdaş, klasik, modern, ahlaki olan her şey Türklüğe ve Türk’e uygundur. Demokrasi, İnsan hakları, çevrenin ve mazlumun korunması her kültürden çok Türk kültüründe ana damarını bulabilecek yaklaşımlardır[18].
Türkiye sadece jeopolitik konumu sebebiyle değil, üstün veya alçak bir toplumsal şahsiyeti temsil etmede göstereceği performans bakımından dünyanın en dikkate değer ülkesi durumundadır. .... ikbale ermeyi Amerikanlaşmada arayanlarla Türkleşmede arayanların, hasmını Amerikanlaşma veya Türkleşme suçlamasıyla mahvetmek isteyenlerin ayıracı olan günler bu günler”[19].
Türkiye sahip olduğu tarihi ve kültürel birikimiyle “doğu ve batı” uygarlıkları arasında tutkal görevini üstlenecek kadar deneyimli bir ülkedir. İslam’ın Türk versiyonunun bütün dünya için huzur, barış, dayanışma ve kardeşlik ürettiğini tarihi deneyimler göstermektedir. İspanya’lı Hıristiyanların Yahudilere neyi reva gördüklerini hafıza olanlar hatırlarlar. Hitler, farklı soylara toplumsal destek almasaydı yalnız başına soy kırım uygulayamazdı. Cinnetin cinayete dönüştüğü bu kaos dönemlerinde Türkler Yahudilere kucak açmıştır. Türklerin yüzlerce yıl egemen olduğu bölgelerde her türden inanç sahibinin ve mabetlerinin varlıklarını bugüne kadar sürdürebilmesi bu anlayışın niteliğini gösteren bir işarettir. Bugün İslam ile diğer inanç sahiplerini çatıştırmaya yönelen (Vahabilik, FİS, Hizbullahcılık, Humeynicilik,  İhvan-ı Müslimin, Taliban vb) güçler karşısında Müslümanların model olarak alabilecekleri tek anlayış Türkiye uygulamasıdır.
Bugün dünya büyük güçler tarafından yeniden kültürel, ekonomik ve siyasal yönden istimlak edilirken Türkiye’nin göz ardı edilmesi mümkün değildir. Türkiyesiz İslam Dünyası düşünülemeyeceği gibi, Türkiyesiz batılılar da hiçbir zaman rahat yüzü göremeyeceklerdir. Avrupa Birliği’nin her şeyden önce kendi geleceği için her zamandan daha fazla Müslüman bir Türkiye’ye ihtiyaç duyacağı kuşkusuzdur.
Geleceği medeniyetler arasında ki çatışmalar değil ama milletlerin insanlık anlayışları arasında bir rekabete belirleyecektir. Toplumların insanlık, özgürlük ve adaletle ilgili vasıfları tarih sahnesinde alacakları yeri belirlemedeki en büyük gösterge olacaktır. İnsanlık tarihi Türklüğün medeniyete yaptığı bu katkıyı sonsuza kadar göz ardı edemeyecektir. Arzın yeniden istimlakinde Türkçü duruş her kültürün kendi yatağında egemen olmasını savunur.
Yeni cağın füzeyle, nükleer silahla, terörist saldırılarla inşa edilme girişimlerinde elbette Türklük yer almayacaktır. Başka kültürlerin zihinsel ve fiziksel istimlakine de elbette Türkçülük şiddetle karşı olacaktır. Türk kültürünün egemen olduğu coğrafyaya Yesevi’nin, Mevlana’nın, Yunusun, Hacı Bektaş’ın insaniyetçi felsefelerinin egemen olması yaban saldırılarının temellerini yok edecek güçtedir. Kapitalist hümanizmin sermaye, mal ve met’a fetişizmine karşı Türk hümanizminin özeti olan aşağıdaki felsefe elbette üstün gelecektir.
“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi

Mal da yalan mülk de yalan

Al biraz da sen oyalan”
Türkleşmek günümüz dünyasının dayattığı bir zorunluluk olmasına rağmen hala Türkçülük karşıtı egemen odakların bütün gayretleriyle bu sürece karşı direndikleri görülmektedir. Salonların, sahnelerin, sanatın, kültürün tekelini ellerine bir biçimde geçirmiş olanlar bütün olayları Türk ve Türklük aleyhine yorumlama gayreti içine girmişlerdir. Bunun çok çeşitli nedenleri vardır. Öncelikle Türkçülük ideolojisi ülkede egemen ve  tatlı hayat süren çevrelere sıkıntı getireceği düşünülmektedir. Fikir fukarası olmasına rağmen elinde çok büyük güçler toplamış olanlar mevcut gelişmelerden önemli ölçüde rahatsızlardır.  “Timoçin Gökçeyi öldürdü. Kayser İsa’yı çarmıha gerdi. Elinde kırbacı tutan, kimseden akıl danışmayacak ve gücünün yetmediği fikri, zorla susturacaktır. Hayata inmeyip bulutlarda gezen fikre dokunmaya zaten lüzum yoktur. Çünkü o, göklerdeki zindanın açlığından ölecektir”[20].
Eğer Türkçülük bu denli gerçek olmasa kimse onunla meşgul olmazdı. Türkçülüğün dayandığı toprakla, gerçekle ve çağla uyumlu olmasa bu denli saldırılara maruz kalmazdı. Türkçülük ideolojisi teorik zeminden inerek pratik gerçekleri ile kucak kucağa gelmiştir. Zira “hayata inmeyip bulutlarda gezen fikre dokunmaya gerek yoktur”.
Türk Uygulaması: Medeniyetlerin Birliği
Sosyal olaylar çözümlenirken Batı düşüncesinin alt katmanlarını oluşturan bir fenomen derhal gündeme gelir: Çatışma. Marx’a göre tarih “sınıf çatışmasın”dan ibarettir. F. Engels yazdığı Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserde şu görüşü ileri sürer: “Aile: bir cinsin öbürü tarafından uyruk altına alınması olarak bütün tarih-öncesinin o zamana kadar bilmediği, iki cins arasındaki bir çatışmanın açığa vurulması olarak ortaya çıkar.... İlki işbölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan işbölümüdür. Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın kar-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir”[21]. Son olarak Huntıngton çatışma kavramını çok tehlikeli bir biçimde kullananlar safına katılmıştır. İtiraf etmek gerekir ki çok büyük de bir etki yaratmıştır. Huntıngton “Yeni dünyada mücadelenin esas kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. Beşeriyet arasındaki büyük bölünmeler ve hakim mücadele kaynağı kültürel olacak... Global politikanın asıl mücadeleleri farklı medeniyetlere mensup grup ve milletler arasında meydana gelecek. Medeniyetler çatışması global politikaya hakim olacak. Medeniyetler arasındaki fay hatları geleceğin muharebe hatlarını teşkil edecek. Medeniyetler arasındaki mücadele, modern dünyadaki mücadelenin evriminde nihai sayfa olacak...[22]
11 Eylül saldırılarının ardından batının şuur altını bir kez daha ABD Başkanı ve İtalya Başbakanının söyledikleri ve medyanın yaptığı yayınlar ortaya çıkarmıştır. Huntıngton “medeniyetler çatışması” tezini entelektüel egzersiz olsun diye ortaya sürmediğe anlaşılmıştır!
Ancak öngörülen “medeniyetler çatışması” dünyada uygarlık adına ne üretilmişse hepsinin sonu olacaktır. Tarih başladığı andan itibaren farklı medeniyetlerle, çeşitli dillerle ve kimliklerle başladı. Dünyada farklılıkları yönetebilenler varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Bugün insanlığın tek bir şeye ihtiyacı vardır; o da medeniyetler, milletler ve kültürler arası işbirliğidir.
Bu bağlamda Türk milleti, tarihi olarak farklı kültür ve medeniyetleri barış içinde ve bir arada yönetme deneyimini çatışmacı toplumlarla paylaşmalıdır. Doğu ve batının 11 Eylülden sonra birbirine rağmen var olması mümkün değildir. Dinlerin, dillerin, soyların ve kültürlerin farklılıkları değil ortak yanlarını esas alan anlayışlara bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Auguste Comte, bir zamanlar Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı bir mektupta, dünyanın yüzyıllardan beri, Asya ve Avrupa olmak üzere birbirine zıt iki aleme ayrılmış olduğunu, bundan böyle bu ayrılığın devam edemeyeceğini, tarih ve coğrafi bakımından Türkiye’yi bu iki medeniyet arasında bir sentez yapabilecek tek ülke olarak görüyor, girişilecek teşebbüsün bu yönde olmasını tavsiye etmişti[23]. Eğer bugün dünya Hutington’un tabiriyle “İsevi ve Musevi” yani Batı, “İslam ve Konfüçyüsyen” yani Doğu diye iki medeniyet olarak ifade ediliyor ve bunların giderek birbiriyle çatışacağı ifade ediliyorsa bu anlayışa karşı duracak tek anlayış çatışmacı değil  Comt’un ifade ettiği “sentezci” anlayışı olacaktır.
Türkler yalnızca Ön Asya’da kurdukları Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti adlı üç büyük devletle “doğu ve batı” uygarlıklarının sentezine bir çok yönden çok büyük katkılar yapmıştır. Türklerin egemenliği altındaki topraklarda eski medeniyetlere ait bilumum değerler mevcut kaynaklar ve imkanlar ölçüsünde çok büyük korumaya konu olmuştur. Yalnızca Anadolu’da Hitit, Asur, Urartu, Bizans, İyon, Helen vb. uygarlıklara ait eserlere büyük koruma sağlanmıştır. Halbuki bugün insani değerlerin mirasçısı olduğu iddiasında olan ülkeler topraklarında bulunan “Türk-İslam” eserlerini savaşın bir numaralı hedefi yapmışlardır. Avrupa’da çıkan ilk çatışmada Türklere ait Köprü, Saray, Cami, Han, Türbe, Hamam hatta kütüphaneler bile top ateşi altına alınmıştır. Batının sicili hem insani hem de kültürel soykırımlarla ağzına kadar doludur.
Bu gerçeklerden önemli sonuçlar ve stratejiler çıkartmak mümkündür. Bu çerçevede Türkiye “medeniyetlerin birliği ve uyumu” tezin ortaya koymalı ve bunu uluslar arası platformlara taşımalıdır. Çatışmacı,  rekabetçi ve güce dayalı stratejiler yerine “medeniyetlerin birliğine dayalı” bir Türkçü duruş geliştirilmelidir.

Sonuç

Türkiye’de yöneticilerin, aydınların ve gençliğin ciddi bir şekilde silkelenmeye ihtiyacı vardır. Arz, egemen olan güçler tarafından yeniden istimlak edilirken ülkeyi yönetenler ülkenin kültürel ve tarihi büyüklüğünden korkmamalıdırlar. Ülkenin büyüklüğünü kendi boyutuna indirmek yerine yönetenler kendi boyutlarını ve çaplarını kültürlerinin yüksekliğine uygun hale getirmeleri gerekmektedir. Mensubu oldukların milletin büyüklüğünün farkında olmaları, buna inanmaları ve bundan heyecan duymaları gerekir. Siyasi coğrafyalar kültürel coğrafyalar karşısında önemini yitirmiştir. Altmış beş milyon yerine iki yüz milyonluk bir nüfus, yedi yüz seksen bin kilometrelik bir coğrafya yerine on milyon kilometre karelik bir coğrafyayı esas almayan bakış açısı Türk ve Türkçülük gerçekleri ile bağdaşan bir bakış açısı olamaz. Zihinsel ufkunu fiziki unsurların tayin ettiği kişiler Türk Dünyası ve Türk kültürü konusunda hayretten hayrete düşmekte de haklıdırlar.
İsmail Gaspıralı’nın Türk Milliyetçiliği ve Türk Birliği açısından ifade ettiği şu görüşü bu gün bir an önce gerçekleştirmek hayati önem arz etmektedir. “Umumen Türklerin aslı, nesli birdir. Zaman ve mekan ihtilafıyla şive adetlerimizde ihtilaf peyda olmuştur. Bu ihtilaf, yekdiğerimizi anlamayacak duruma gelmiştir. Bundan sonra mekteplerimizi bir olan edebi lisanımıza hizmet edecek hale getirmek lazımdır”[24].
Türkçülüğe karşı ileri sürülen ırkçılık, faşistlik, kafatasçılık gibi karalamalar hainlerin icat ettiği, gafillerin oynadığı, aptalların da inandığı bir oyundur.
 
 
 
 
 


[1] Lütfü Şehsuvaroğlu, Milil Sivil Stratejik Konsept, Ankara, 1999, s.,4.
[2] Özcan Yeniçeri, Yozlaşma ve Yabancılaşmaya Karşı İtirazlar, Özlem Yayınları, 4.Baskı, Ankara, 1999, s.,303.
[3] Peter F. Drucker, Yeni Gerçekler, Türkiye İş Bankası Yayını, 2. Baskı, Çeviren; B. Karanakçı,Ankara, 1992, s.,5.
[4] Ali Şeriati, Öze Dönüş, Çev; Kerim Güney, Yedi Gece Yayınları, İstanbul, 1991, s.,120.
[5] Özcan Yeniçeri, Yozlaşma ve Yabancılaşmaya Karşı İtirazlar s.,337.
[6] Lütfü Şehsuvaroğlu, Milli Sivil Stratejik Konsept, Seba Yayınları, Ankara, 1999, s.,62.
[7] Mustafa Çalık, Siyasi Yazılar, Cedit Neşriyatı, Ankara, 1998, s.,36.
[8] İsmet Özel, “Türkleşmek yahut Amerikanlaşmak Üçüncü bir yol yok!”, Gerçek Hayat Dergisi, 28 Eylül 2001 Cuma, Yıl:1, Sayı:2001-39.
[9] Noam Chomsky, Medya Denetimi İmmediast Bildirgesi, tüm zamanlar yayıncılık,Cev: Şen Süer,1993, İstanbul. S.,11.
[10] Nihal Bengisu Karaca, Alev Alatlı yeni ‘kozmik kimlik’in ip uçlarını veriyor, Aksiyon Dergisi, Sayı: 358, 13/19 Ekim 2001, s.,32.
[11] İsmet Özel, “Türkleşmek yahut Amerikanlaşmak Üçüncü bir yol yok!”, Gerçek Hayat Dergisi, 28 Eylül 2001 Cuma, Yıl:1, Sayı:2001-39.
[12] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları,Hazırlayan; Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1976,  s.,181.
[13] Özcan Yeniçeri, Yeniden Türkleşmek, Nobel Yayını, Ankara, 2001, S.,162.
[14] Dündar Taşer, Mesele, Töre-Devlet Yayını, Ankara, 1975, s.,6-7. (Alparslan Türkeş’in yazdığı önsözden)
[15] Zbıgnıew Brzezınskı, Büyük Satranc Tahtası, Çev; Ertuğrul Dikbaş, Ergun Kocabıyık, Sabah Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1998, S.,27.
[16] Nihal Bengisu Karaca, Alev Alatlı yeni ‘kozmik kimlik’in ip uçlarını veriyor, Aksiyon Dergisi, Sayı: 358, 13/19 Ekim 2001, s.,35.
[17] İsmet Özel, “Türkleşmek yahut Amerikanlaşmak Üçüncü bir yol yok!”, Gerçek Hayat Dergisi, 28 Eylül 2001 Cuma, Yıl:1, Sayı:2001-39.
[18] Özcan Yeniçeri, Yeniden Türkleşmek, s.,191
[19] İsmet Özel, “Türkleşmek yahut Amerikanlaşmak Üçüncü bir yol yok!”, Gerçek Hayat Dergisi, 28 Eylül 2001 Cuma, Yıl:1, Sayı:2001-39.
[20] Hilmi Ziya Ülken, Aşk Ahlakı, Cogito, Yapı Kredi Yayını, İstanbul, 1999, S.,127.
[21] Friedrich ENGELS, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çeviren; Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 1976, s.,94.
[22] Samuel P. Huntıngton, Medeniyetler Çatışması, Derleyen; Murat Yılmaz, Vadi Yayınları 2. Baskı, Ankara, 1997.S.,16.
[23] Özcan Yeniçeri, Yeniden Türkleşmek s.,199.
[24] Yusuf Akçura, Yeni Türk Devletinin Öncüleri, Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara, 2001, S.,183.


Don't be flakey. Get Yahoo! Mail for Mobile and
always stay connected to friends.

Sun Jan 21, 2007 12:59 pm

mehmedkagan
Offline Offline
Send Email Send Email

Forward
Message #1773 of 6571 |
Expand Messages Author Sort by Date

ARZIN YENİDEN İSTİMLAKİNE KARŞI TÜRKÇÜ DURUŞ / PROF. DR. ÖZCAN YENİÇERİ Giriş İnsanın ve insanlığın yüzyılı olacağı iddiasıyla...
Mehmed Kagan
mehmedkagan
Offline Send Email
Jan 21, 2007
1:02 pm
Advanced

Copyright © 2009 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines - Help