Mustafa Çalık
Klasik (etnik) Türkçü-milliyetçiliğin çıkmazı
Klasik (etnik) Türkçü-milliyetçiler, gerek PKK kaynaklı ayrılıkçı Kürtçülüğe karşı, gerekse daha mutedil ve ‘tek bayrak, tek vatan ama iki farklı kimlikle birlikte yaşamak’ biçiminde özetlenebilecek Kürtçülüğe karşı, kamuoyu önündeki karşılaşmalarda pek de parlak bir görüntü vermiyorlar. Açıkça Kürt kimliği ile ortaya çıkmadan etnik kimlik tartışmalarında (‘ayrılıkçı’ veya ‘bütünlükçü’) Kürtçü tezlere ‘radikal demokrat’ sıfatıyla destek veren liberal ve solcularla girişilen tartışmalar da yine bu anlayışın tesirinden çıkamayan Türkçü unsurların aleyhine neticeleniyor.
Bu tartışmalarda dile getirilen ‘milliyetçi’ tezlerin savunulamayacak kadar zayıf olmasının temel sebebi, kendi içinde sergilediği açık bir tenakuzdur. Bu tenakuz, söz konusu milliyetçi anlayışın, genel anlamda ‘milliyet’, kendi fiiliyatımızdaki örneği ile ‘Türklük’ tanımından kaynaklanıyor. Soy ve dil gibi ilk akla gelen anlamıyla hafife alınması, reddedilmesi hem çok zor gözüken hem de şüphe ve şâibe doğurabilecek sempatik kavramlarla tanımlanan Türklüğün, millet ve milliyet kavramlarını, daha baştan ‘şecereci’ (geneolojik) bir çerçeveye hapsedeceği ve üstelik tarihî tecrübe ve halihazırda yaşanan toplumsal gerçeklik içinde böyle bir Türk (millet) ve Türklük (milliyet) anlayışının geçerli olmadığının bir türlü idrak edilemeyişi, kolay açıklanabilir bir zihnî kilitlenme değildir.
Söz konusu milliyetçilik anlayışının ‘soy’ ve ‘dil’i merkezine yerleştirdiği Türklük kavramını ve bu kavramlaştırmayı zora sokan her problematik durumu da mantık dışı karînelerle açıklama çabası tam bir fâsit daire halini almıştır; çünkü soy kavramına yapılan vurgu, ayrılıkçı unsurlar nezdinde ‘etnik menşe (köken)’, soy çerçevesinde vurgulanan dil kavramı da ‘ana dili’ terimiyle karşılanıyor. O zaman da karşı tez çok kolaylıkla şu tarzda şekilleniyor: “–Bizim etnik menşemiz farklı olduğuna göre ‘soy’ olarak Türklüğe dahil değiliz, ‘ana dili’miz farklı olduğu için ‘dil’ olarak da Türklüğe dahil edilemeyiz.”
Öyle bir Türklük tanımından böyle bir “Türk olmamak” neticesini, sadece Kürt etnisitesinden gelenler değil, etnik ve yahut lengüistik farklılığının şuurunda olanlar kadar, bunu sübjektif bir şuur haline getirmese de hâfıza kaydında ‘nötr’ bir bilgi olarak barındıran başka herhangi bir unsur da rahatlıkla çıkarabilir.
Etnik Türkçü söylemin en başta koyduğu ‘şecereci’ (geneolojik) sınırlamayı, ‘birlik ve bütünlük’ kaygıları veya ‘bölünmeme’ azmiyle bağdaştırabilme yolu olarak geriye, o bildiğimiz, ‘umutsuz çırpınış’ kalıyor: “–Kürtler aslen (yani soyca, yani etnik olarak) Türktür, zaten Kürtçe diye bir dil de yoktur.” Etnik Türkçülüğün resmî ideolojiyle ittifak edebildiği belli başlı noktalardan biri bu ‘yok’ sayma tavrıdır.
Bu tavır istikametinde dile getirilen ‘umutsuz’ tezlere bu güne kadar itibar eden aklı başında bir Kürt de umut bağlayan aklı başında bir Türk de çıkmadı. Bilakis, bu ‘iyi niyetli’ naiflik, her fırsatı ganimet sayan şovenist ayrılıkçılar kadar aklı başındaki sade Kürtlere de çileden çıkarıcı bir red ve inkâr teşebbüsü olarak yansıdı.
Resmî ideoloji ve politikanın zaman zaman omurgasına eklenen, bazan kenarına ilişen, bazan da hedefi haline gelen, yani bir ölçüde onu oluşturan bir ölçü de de onun oluşturduğu klasik Türkçü milliyetçi aydınların, işlerin bu noktaya gelmesinden, az veya çok bir parçası oldukları devleti sorumlu tutmaları da ayrı bir garabettir. Hâlbuki, devletin yeterince milliyetçi olmadığı ve millî bir politika izlemediği yakınmalarında esasa ilişkin mantıklı bir tahlil, tenkid ve gerekçe bulmak zordur.
Tartıştığımız problematiğin nirengi noktası şu temel suâlin cevabında yatıyor: Türklük nedir?
Daha açık soralım: Türk soyu ve Türkçenin ana dili olarak belirleyici olmadığı bir Türklük tanımı sahih midir ve geçerli olabilir mi?
Bu sorunun cevabı, şöyle bir ‘karşı-soru’nun ardından belki daha kolay verilebilir: Tarihte kendine mahsus bir iz ve eser bırakmış, tarihin inşaında pay sahibi olmuş hangi millet, onları bugüne taşımış olsa dahî başlangıçtaki kaynak vasıflarından ibaret, onlarla mahdut bir benlik ve kimlikle kendini tanımlayabilir?
Etnik menşe ve işaret ettiği soy bağı ve soydaşların ana dili olarak Türkçe, elbette ki Türklüğün başlangıç noktasıdır ve ona dahildir, ama Türklük buna indirgenemez; zira her millî varlık gibi Türk ve Türklük de başladığı yerde, yani tarih sahnesine çıktığı noktada donup kalmış değildir. Uzun ve zengin bir tarihî tecrübe yaşamıştır. Bu tarihi ve bu tarihin zengin tecrübesini yok sayıp onu ilk kaynağındaki ham vasıflarından kalkarak tanımlamaya çalışmak, onun bu mâcara içerisinde ürettiği değerleri de gerçekleştirdiği beşerî ve medenî inkişafı da kaale almamaktır.
Bu gün dünya yüzündeki hangi insan, iki bin yıl evvelki büyük dedelerinin ve büyük analarının konuştuğu dille ilkokuldan mezun olabilir?
Diğer yandan, çoğu zaman soy veya etnik menşe, bazan da soy veya etnilerin ana dili millî varlığın maddî-fizikî çekirdeğini teşkil ediyor; ama hiç bir ‘meyve’, hiç bir zaman ‘çekirdeğinden’ ibaret kalamıyor. Hangi çekirdekte meyvenin tadı, kokusu, rengi ve zenginliği mevcuttur ki, tarihin ve tarihî tecrübe içerisinde edinilen maddî ve manevî hasletlerin bir muhassalası olan ‘millet’ de çekirdeğindeki sınırlara hapsedilebilsin? Çekirdeğin hangi toprağa düştüğünden tutun da hangi iklimde ve hangi marifetlerle yetiştirildiğine kadar uzanan birçok değişkenin tesirinde meyveye dönüştüğünü gözardı edebilir miyiz?
l930’lardan itibaren Nihal Atsız ve onun tesirindeki Türkçü aydınlar bu sade hakikatleri, maalesef gözardı ettiler.
Buraya kadar ‘(etnik) Türkçü-milliyetçi anlayış’ olarak tenkid edilmeye çalışılan bu çizginin ilmî ve fikrî zaafları, milliyetçi aydınların en azından bir kısmının siyasî düşünce ve söylemlerine yansımıştır. Bu yansıma, her ne kadar sınırlı kalmışsa da milliyetçiliğin siyasî düşünce ve faaliyet alanına dönük şüphe, töhmet ve ithamların da günümüze kadar süregelen başlıca kaynağını teşkil etmiştir.
Dar bir kadro tarafından ve neredeyse kapalı bir ‘cemaat’ içinde savunulmuş olsa da bu çizginin milliyetçiliğin siyasî düşünce ve faaliyet alanı üzerindeki olumsuz tesirleri hâlâ devam etmektedir. Atsız’ın reddedilemeyecek tarihçi, edip ve şâir taraflarının yanı sıra, gerek sade bir üslûp içinde daha da keskinleştirdiği ifade tarzını etkili bir ‘hitab’a dönüştürerek kurduğu siyasî dil ve gerekse yaşantısındaki diğerkâmlık, adanmışlık ve inandığı yolda yalnız kalsa bile sonuna kadar mücadeleden vazgeçmeme azmiyle öne çıkan güçlü şahsiyetinin ağırlığından ötürü -çoğunlukla benimsenmemesine rağmen- temsil ettiği ideolojik çizginin netâmeli gölgesi milliyetçiliğin üstünden bu güne kadar eksik olmamıştır.
Atsız çizgisi, fiilî tesirlerinin ötesine geçen bir ‘şüphe, töhmet ve itham’ kaynağı olarak milliyetçiliğin fikrî ve siyasî muhataplarının neredeyse tamamı için, az veya çok belli bir ‘ibrâ’ ve meşrûiyet problemi de doğurmuştur. Üstelik, 1970’lerin başında, Alparslan Türkeş liderliğindeki MHP’de, hem de Türkeş ve onun bu konulardaki en yakın mesai arkadaşı olan Dündar Taşer’in inisiyatifiyle gerçekleştirilen siyasî tasfiyenin asıl hedefi bu ideolojik çizgiydi. Ne var ki, Türkeş ve Taşer’in siyaseten gösterdikleri bu dirayet, fikrî alanda gösterilemediği için, Türk milliyetçiliği bu ‘kambur’u kısmen ve hâlâ sırtında taşımaktadır.
Şahsen, kendisini milliyetçi veya Türkçü addeden herkesin beklentilerini karşılamak ve takdirine mazhar olmak gibi bir heves ve mecburiyetim bulunmadığı için, vaktiyle de söylediğim bir şeyi mükerreren ve daha açık bir dille vurgulamak istiyorum: Rıza Nur’la başlayıp Nihal Atsız’la devam eden çizginin var olduğunu veya olabileceğini hayâl ettiği (saf kan, arı, duru, katışıksız) bir Türklük ve Türk Milleti hiç bir zaman mevcut olmadığı gibi, olmayacaktır da... Millet gibi tarihî, medenî, siyasî ve toplumsal bir gerçekliği, saf ve üstün bir ırk anlayışıyla açıklamaya kalkmak, zihnî değil ruhî bir probleme delâlettir. Ziya Gökalp’in harikulade ifadesiyle, “irk kelimesi esasen mevaşi fenni [zooloji]nin ıstılahlarındandır.”
Bu açıdan bakınca, Atsız, fikrî ve nazarî bir kıyaslama ile Gökalp ve devrindeki seviyenin bile çok gerisindedir. Gökalp’in, “Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiîye müstenid ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ırkın içtimaî hasletlere hiç bir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir”, ifadeleri ayrıca yorumlanmaya lüzum bırakmayacak kadar açık ve kesindir.
Etnik Türklük telâkkisine dayanan milliyetçilik anlayışı, Türklerden çok Türkiye ve Türklüğün felâketi için uğraşanların işine yarar. Nitekim bu güne kadar da öyle olmuştur. (Siyasetin tatil edildiği 12 Eylûl idaresi döneminde Mehdi Zana ve daha bir çok ayrılıkçı unsurun belli başlı faaliyeti, Nihal Atsız’ın Türklük ve Kürtlük târifeleri verdiği yazı ve şiirlerini Doğu ve Güney-Doğuyu baştanbaşa dolaşarak, âdeta kapı kapı dağıtmaktı.)
Atsız, siyasî fikirleri ve milliyetçilik yaklaşımlarının dışında ele alındığı vakit, öncelikle Türk tarih araştırmacılığı ve Türkolojinin en değerli simalarından biri olarak unutulmaz hizmetleriyle, daima şükran ve saygı ile yadedilecek bir şahsiyettir. Türk ve Osmanlı tarihinin en mühim kaynaklarını (başta Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Oruç Bey Tarihi olmak üzere) bulup yeni harflere çevirerek ilk neşreden odur. Bu iki çok bilinen örnek dışında, onu asıl ölümsüz kılacak olan, burada sayılması çok uzun bir liste tutacak araştırma ve eserleriyle tarih ve Türkoloji sahasında verdiği hizmetlerdir. Ayrıca, yukarıda da zikredildiği gibi, şahsî ahlâk, idealizm ve mücadele azmiyle ancak kahramanlarda rastlanabilecek meziyetlere sahiptir. Romanlarına gelince, çocuk ve gençlerimize tarih ve millet sevgisi kazandırabilecek daha iyilerini zor bulabileceğimiz eserlerdir; ama hepsi bu kadar. Bunu, onun değerini tenzil etmek için değil ‘yer’ini işaretlemek için söylüyorum: Tarihçi, Türkolog, romancı ve şâir vasıflarının dışında Atsız’ın milliyetçilik söylemine itibar etmek, milliyetçiler için de millet için de doğru bir tercih değildir. Bu anlayışın objektif realite ve vicdanî telâkkilerde tekabül ettiği doğru ve haklı bir yer yoktur, öncelikle bunun için yanlış bir ‘tercih’tir. İkinci olarak, bu ‘söylem’e itibar etmek, milliyetçileri kendi memleketlerinde, memleketlerini de dünya yüzünde itibardan düşürür. Üçüncüsü, milliyetçilerin Türkiye’de, Türkiye’nin de dünyada olması gereken ‘yer’den vazgeçmesinin en kestirme yolu böyle bir milliyetçilik anlayışında ısrardır. Bu anlayışı savunabilmek, onu teşhir ederek başka yanlışlıkları savunmaktan, kaynak göstererek milliyetçiliği mahkûm etmekten bile zordur. Tarih ve edebiyat sahasının dışında, bu bir hayli problemli ‘otorite’nin tanınması bir tarafa, bilakis tamamen terkedilmesi Türkiye ve Türklüğün sonsuza kadar hayrınadır.
Klasik (etnik) Türkçü-milliyetçiler, gerek PKK kaynaklı ayrılıkçı Kürtçülüğe karşı, gerekse daha mutedil ve ‘tek bayrak, tek vatan ama iki farklı kimlikle birlikte yaşamak’ biçiminde özetlenebilecek Kürtçülüğe karşı, kamuoyu önündeki karşılaşmalarda pek de parlak bir görüntü vermiyorlar. Açıkça Kürt kimliği ile ortaya çıkmadan etnik kimlik tartışmalarında (‘ayrılıkçı’ veya ‘bütünlükçü’) Kürtçü tezlere ‘radikal demokrat’ sıfatıyla destek veren liberal ve solcularla girişilen tartışmalar da yine bu anlayışın tesirinden çıkamayan Türkçü unsurların aleyhine neticeleniyor.
Bu tartışmalarda dile getirilen ‘milliyetçi’ tezlerin savunulamayacak kadar zayıf olmasının temel sebebi, kendi içinde sergilediği açık bir tenakuzdur. Bu tenakuz, söz konusu milliyetçi anlayışın, genel anlamda ‘milliyet’, kendi fiiliyatımızdaki örneği ile ‘Türklük’ tanımından kaynaklanıyor. Soy ve dil gibi ilk akla gelen anlamıyla hafife alınması, reddedilmesi hem çok zor gözüken hem de şüphe ve şâibe doğurabilecek sempatik kavramlarla tanımlanan Türklüğün, millet ve milliyet kavramlarını, daha baştan ‘şecereci’ (geneolojik) bir çerçeveye hapsedeceği ve üstelik tarihî tecrübe ve halihazırda yaşanan toplumsal gerçeklik içinde böyle bir Türk (millet) ve Türklük (milliyet) anlayışının geçerli olmadığının bir türlü idrak edilemeyişi, kolay açıklanabilir bir zihnî kilitlenme değildir.
Söz konusu milliyetçilik anlayışının ‘soy’ ve ‘dil’i merkezine yerleştirdiği Türklük kavramını ve bu kavramlaştırmayı zora sokan her problematik durumu da mantık dışı karînelerle açıklama çabası tam bir fâsit daire halini almıştır; çünkü soy kavramına yapılan vurgu, ayrılıkçı unsurlar nezdinde ‘etnik menşe (köken)’, soy çerçevesinde vurgulanan dil kavramı da ‘ana dili’ terimiyle karşılanıyor. O zaman da karşı tez çok kolaylıkla şu tarzda şekilleniyor: “–Bizim etnik menşemiz farklı olduğuna göre ‘soy’ olarak Türklüğe dahil değiliz, ‘ana dili’miz farklı olduğu için ‘dil’ olarak da Türklüğe dahil edilemeyiz.”
Öyle bir Türklük tanımından böyle bir “Türk olmamak” neticesini, sadece Kürt etnisitesinden gelenler değil, etnik ve yahut lengüistik farklılığının şuurunda olanlar kadar, bunu sübjektif bir şuur haline getirmese de hâfıza kaydında ‘nötr’ bir bilgi olarak barındıran başka herhangi bir unsur da rahatlıkla çıkarabilir.
Etnik Türkçü söylemin en başta koyduğu ‘şecereci’ (geneolojik) sınırlamayı, ‘birlik ve bütünlük’ kaygıları veya ‘bölünmeme’ azmiyle bağdaştırabilme yolu olarak geriye, o bildiğimiz, ‘umutsuz çırpınış’ kalıyor: “–Kürtler aslen (yani soyca, yani etnik olarak) Türktür, zaten Kürtçe diye bir dil de yoktur.” Etnik Türkçülüğün resmî ideolojiyle ittifak edebildiği belli başlı noktalardan biri bu ‘yok’ sayma tavrıdır.
Bu tavır istikametinde dile getirilen ‘umutsuz’ tezlere bu güne kadar itibar eden aklı başında bir Kürt de umut bağlayan aklı başında bir Türk de çıkmadı. Bilakis, bu ‘iyi niyetli’ naiflik, her fırsatı ganimet sayan şovenist ayrılıkçılar kadar aklı başındaki sade Kürtlere de çileden çıkarıcı bir red ve inkâr teşebbüsü olarak yansıdı.
Resmî ideoloji ve politikanın zaman zaman omurgasına eklenen, bazan kenarına ilişen, bazan da hedefi haline gelen, yani bir ölçüde onu oluşturan bir ölçü de de onun oluşturduğu klasik Türkçü milliyetçi aydınların, işlerin bu noktaya gelmesinden, az veya çok bir parçası oldukları devleti sorumlu tutmaları da ayrı bir garabettir. Hâlbuki, devletin yeterince milliyetçi olmadığı ve millî bir politika izlemediği yakınmalarında esasa ilişkin mantıklı bir tahlil, tenkid ve gerekçe bulmak zordur.
Tartıştığımız problematiğin nirengi noktası şu temel suâlin cevabında yatıyor: Türklük nedir?
Daha açık soralım: Türk soyu ve Türkçenin ana dili olarak belirleyici olmadığı bir Türklük tanımı sahih midir ve geçerli olabilir mi?
Bu sorunun cevabı, şöyle bir ‘karşı-soru’nun ardından belki daha kolay verilebilir: Tarihte kendine mahsus bir iz ve eser bırakmış, tarihin inşaında pay sahibi olmuş hangi millet, onları bugüne taşımış olsa dahî başlangıçtaki kaynak vasıflarından ibaret, onlarla mahdut bir benlik ve kimlikle kendini tanımlayabilir?
Etnik menşe ve işaret ettiği soy bağı ve soydaşların ana dili olarak Türkçe, elbette ki Türklüğün başlangıç noktasıdır ve ona dahildir, ama Türklük buna indirgenemez; zira her millî varlık gibi Türk ve Türklük de başladığı yerde, yani tarih sahnesine çıktığı noktada donup kalmış değildir. Uzun ve zengin bir tarihî tecrübe yaşamıştır. Bu tarihi ve bu tarihin zengin tecrübesini yok sayıp onu ilk kaynağındaki ham vasıflarından kalkarak tanımlamaya çalışmak, onun bu mâcara içerisinde ürettiği değerleri de gerçekleştirdiği beşerî ve medenî inkişafı da kaale almamaktır.
Bu gün dünya yüzündeki hangi insan, iki bin yıl evvelki büyük dedelerinin ve büyük analarının konuştuğu dille ilkokuldan mezun olabilir?
Diğer yandan, çoğu zaman soy veya etnik menşe, bazan da soy veya etnilerin ana dili millî varlığın maddî-fizikî çekirdeğini teşkil ediyor; ama hiç bir ‘meyve’, hiç bir zaman ‘çekirdeğinden’ ibaret kalamıyor. Hangi çekirdekte meyvenin tadı, kokusu, rengi ve zenginliği mevcuttur ki, tarihin ve tarihî tecrübe içerisinde edinilen maddî ve manevî hasletlerin bir muhassalası olan ‘millet’ de çekirdeğindeki sınırlara hapsedilebilsin? Çekirdeğin hangi toprağa düştüğünden tutun da hangi iklimde ve hangi marifetlerle yetiştirildiğine kadar uzanan birçok değişkenin tesirinde meyveye dönüştüğünü gözardı edebilir miyiz?
l930’lardan itibaren Nihal Atsız ve onun tesirindeki Türkçü aydınlar bu sade hakikatleri, maalesef gözardı ettiler.
Buraya kadar ‘(etnik) Türkçü-milliyetçi anlayış’ olarak tenkid edilmeye çalışılan bu çizginin ilmî ve fikrî zaafları, milliyetçi aydınların en azından bir kısmının siyasî düşünce ve söylemlerine yansımıştır. Bu yansıma, her ne kadar sınırlı kalmışsa da milliyetçiliğin siyasî düşünce ve faaliyet alanına dönük şüphe, töhmet ve ithamların da günümüze kadar süregelen başlıca kaynağını teşkil etmiştir.
Dar bir kadro tarafından ve neredeyse kapalı bir ‘cemaat’ içinde savunulmuş olsa da bu çizginin milliyetçiliğin siyasî düşünce ve faaliyet alanı üzerindeki olumsuz tesirleri hâlâ devam etmektedir. Atsız’ın reddedilemeyecek tarihçi, edip ve şâir taraflarının yanı sıra, gerek sade bir üslûp içinde daha da keskinleştirdiği ifade tarzını etkili bir ‘hitab’a dönüştürerek kurduğu siyasî dil ve gerekse yaşantısındaki diğerkâmlık, adanmışlık ve inandığı yolda yalnız kalsa bile sonuna kadar mücadeleden vazgeçmeme azmiyle öne çıkan güçlü şahsiyetinin ağırlığından ötürü -çoğunlukla benimsenmemesine rağmen- temsil ettiği ideolojik çizginin netâmeli gölgesi milliyetçiliğin üstünden bu güne kadar eksik olmamıştır.
Atsız çizgisi, fiilî tesirlerinin ötesine geçen bir ‘şüphe, töhmet ve itham’ kaynağı olarak milliyetçiliğin fikrî ve siyasî muhataplarının neredeyse tamamı için, az veya çok belli bir ‘ibrâ’ ve meşrûiyet problemi de doğurmuştur. Üstelik, 1970’lerin başında, Alparslan Türkeş liderliğindeki MHP’de, hem de Türkeş ve onun bu konulardaki en yakın mesai arkadaşı olan Dündar Taşer’in inisiyatifiyle gerçekleştirilen siyasî tasfiyenin asıl hedefi bu ideolojik çizgiydi. Ne var ki, Türkeş ve Taşer’in siyaseten gösterdikleri bu dirayet, fikrî alanda gösterilemediği için, Türk milliyetçiliği bu ‘kambur’u kısmen ve hâlâ sırtında taşımaktadır.
Şahsen, kendisini milliyetçi veya Türkçü addeden herkesin beklentilerini karşılamak ve takdirine mazhar olmak gibi bir heves ve mecburiyetim bulunmadığı için, vaktiyle de söylediğim bir şeyi mükerreren ve daha açık bir dille vurgulamak istiyorum: Rıza Nur’la başlayıp Nihal Atsız’la devam eden çizginin var olduğunu veya olabileceğini hayâl ettiği (saf kan, arı, duru, katışıksız) bir Türklük ve Türk Milleti hiç bir zaman mevcut olmadığı gibi, olmayacaktır da... Millet gibi tarihî, medenî, siyasî ve toplumsal bir gerçekliği, saf ve üstün bir ırk anlayışıyla açıklamaya kalkmak, zihnî değil ruhî bir probleme delâlettir. Ziya Gökalp’in harikulade ifadesiyle, “irk kelimesi esasen mevaşi fenni [zooloji]nin ıstılahlarındandır.”
Bu açıdan bakınca, Atsız, fikrî ve nazarî bir kıyaslama ile Gökalp ve devrindeki seviyenin bile çok gerisindedir. Gökalp’in, “Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiîye müstenid ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ırkın içtimaî hasletlere hiç bir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir”, ifadeleri ayrıca yorumlanmaya lüzum bırakmayacak kadar açık ve kesindir.
Etnik Türklük telâkkisine dayanan milliyetçilik anlayışı, Türklerden çok Türkiye ve Türklüğün felâketi için uğraşanların işine yarar. Nitekim bu güne kadar da öyle olmuştur. (Siyasetin tatil edildiği 12 Eylûl idaresi döneminde Mehdi Zana ve daha bir çok ayrılıkçı unsurun belli başlı faaliyeti, Nihal Atsız’ın Türklük ve Kürtlük târifeleri verdiği yazı ve şiirlerini Doğu ve Güney-Doğuyu baştanbaşa dolaşarak, âdeta kapı kapı dağıtmaktı.)
Atsız, siyasî fikirleri ve milliyetçilik yaklaşımlarının dışında ele alındığı vakit, öncelikle Türk tarih araştırmacılığı ve Türkolojinin en değerli simalarından biri olarak unutulmaz hizmetleriyle, daima şükran ve saygı ile yadedilecek bir şahsiyettir. Türk ve Osmanlı tarihinin en mühim kaynaklarını (başta Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Oruç Bey Tarihi olmak üzere) bulup yeni harflere çevirerek ilk neşreden odur. Bu iki çok bilinen örnek dışında, onu asıl ölümsüz kılacak olan, burada sayılması çok uzun bir liste tutacak araştırma ve eserleriyle tarih ve Türkoloji sahasında verdiği hizmetlerdir. Ayrıca, yukarıda da zikredildiği gibi, şahsî ahlâk, idealizm ve mücadele azmiyle ancak kahramanlarda rastlanabilecek meziyetlere sahiptir. Romanlarına gelince, çocuk ve gençlerimize tarih ve millet sevgisi kazandırabilecek daha iyilerini zor bulabileceğimiz eserlerdir; ama hepsi bu kadar. Bunu, onun değerini tenzil etmek için değil ‘yer’ini işaretlemek için söylüyorum: Tarihçi, Türkolog, romancı ve şâir vasıflarının dışında Atsız’ın milliyetçilik söylemine itibar etmek, milliyetçiler için de millet için de doğru bir tercih değildir. Bu anlayışın objektif realite ve vicdanî telâkkilerde tekabül ettiği doğru ve haklı bir yer yoktur, öncelikle bunun için yanlış bir ‘tercih’tir. İkinci olarak, bu ‘söylem’e itibar etmek, milliyetçileri kendi memleketlerinde, memleketlerini de dünya yüzünde itibardan düşürür. Üçüncüsü, milliyetçilerin Türkiye’de, Türkiye’nin de dünyada olması gereken ‘yer’den vazgeçmesinin en kestirme yolu böyle bir milliyetçilik anlayışında ısrardır. Bu anlayışı savunabilmek, onu teşhir ederek başka yanlışlıkları savunmaktan, kaynak göstererek milliyetçiliği mahkûm etmekten bile zordur. Tarih ve edebiyat sahasının dışında, bu bir hayli problemli ‘otorite’nin tanınması bir tarafa, bilakis tamamen terkedilmesi Türkiye ve Türklüğün sonsuza kadar hayrınadır.
‘Kurucu irade’nin gerisinedüşen ‘resmî ideoloji’
Devletin resmî ve kadrolu elitlerinin, bilhassa askerî idare dönemlerinde daha sık kullandığı söylem, sergilediği tavır ve gûya izlediği politika ise içler acısı çelişkiler ve sığlıklarla doludur.
Bir yandan yapılan, aşağı yukarı sadece şudur: Ayrılıkçı fikir ve hareketlerin her gündeme gelişinde birkaç ‘milliyetçi-Atatürkçü-vatansever bilim adamı’ tedarik edip Kürtlerin hangi folklorik özelliklerinden ötürü ne kadar Türk olduklarını, hangi Türk boyundan geldiklerini, Kürtçenin içinde kaç tane Türkçe, kaç tane Arapça, Farsça kelime bulunduğunu, dolayısıyle böyle bir dil olamayacağını, bunun basit bir ‘lehçe’den (her ne demekse ve hangi dilin lehçesiyse) öteye hiçbir mânâ ifade etmeyeceği yolunda birkaç kitap, broşür yazdırıp onbinlerce bastırarak başta askerî birlikler olmak üzere gerekli yerlere dağıtımını yapıp bu değerli ‘hizmet’i yıl sonu faaliyet raporlarına da kaydettikten sonra semereli neticelerini bekleyedurmak... Böylesi değerli(!) ‘hizmet’lerin hiç bir faydası olmadığı ve kimseye tesir etmediği görüldükçe de “–Kimsenin aslının neslinin ne olduğu çok mühim değildir, Türk olmak Türküm demekle olur, zaten Atatürk de bunun için ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dememiş midir”, hâtimesiyle konuyu kapatabileceğini ve meselenin böylece hal yoluna girebileceğini zannetmek...
Öbür yandan da meselâ, “Leyden tab’ı esas tutularak telif, tâdil, ikmâl ve tercüme sureti ile neşredilmesine” tâ 1939’da karar verilen İslâm Ansiklopedisi’nde meşhur Rus şarkiyatçısı Viladimir Minorsky’nin yazdığı “Kürtler” maddesini ‘tercüme suretiyle’ aynen korumak... Minorsky’nin tezi, ilgili herkesin bildiği üzere, özetle Kürtlerin ayrı bir kavim ve Kürtçenin ise her üçünden de kelime almakla beraber Türkçe, Arapça ve Farsçadan ayrı müstakil bir dil olduğudur. Minorsky’nin tezini tartışmak benim işim değil, dilci, tarihçi ve etnologların işi; ayrıca konumuz bu tezin doğruluğu yanlışlığı da değil. Konumuz bu ülkedeki devlet cihazının ‘mesele’ addettiği bir mevzudaki tutarsızlığı... Sen devlet olarak bir yandan “Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürtlerin aslı da Türktür” diyeceksin, bir yandan da yayımladığın ansiklopedideki ilgili madde aksini söyleyecek.
Klasik (etnik) Türkçü-milliyetçi anlayışın resmî ve gayrı resmî unsurlarıyla bir bütün halinde içine düştüğü çıkmazın esası genel anlamda milliyetin ve bizim problematiğimizde, elbette ki ‘Türklüğün’, yani millî kimliğin sahih ve mantıkî esasları hakkında zihnî ve fikrî bir berraklığa ulaşamamaktır. Bu berraklık sağlanabilmiş olsaydı ne Minorsky’nin tezleri bizi rahatsız edebilirdi, ne de devlet organlarının ara sıra gayrete gelip ‘milliyetçi-Atatürkçü-vatansever bilim adamları’na bölünmez bütünlüğümüzü garanti altına almak için ‘anti-Kürtçü’ kitap ısmarlamalarına lüzum kalırdı.
Tarih, medeniyet ve kültürün eseri olan ‘millet’, Türk milleti orta yerde duruyor, millî hayatına devam ediyor. Onun tarihî-millî varlığı, birlik ve bütünlükten yana herkesin muhtaç olduğu bilgi ve şuuru da pratik pusulayı da zihnî ve fiilî benliğinde barındırıyor. Tarih, medeniyet ve kültüre pozitivist-modernist resmî ideolojinin puslu gözlükleriyle değil de çıplak gözle bakmayı deneyebilirsek çâreyi âyân beyan göreceğiz. Üstelik, çoğu zaman yanlış biçimde ‘resmî ideoloji’ ile aynîleştirilen yahut eşitlenen, ancak hâlâ tam anlamı ile ‘deşifre’ edilememiş ‘kurucu irade’ çok başka bir şey söylüyordu. Şimdi bu noktayı biraz açmaya çalışalım.
l924 Anayasasındaki ünlü 88. Maddede ifadesini bulan ‘Türk’lük tanımı şudur: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.”
Bu târif, yapıldığı dönem ve içerisinden geçilip gelinen tarihî şartlar göz önüne alındığı takdirde olağanüstü tutarlı ve isabetli bir kavramlaştırmadır. Millî devlet inşaına girişen Cumhuriyet’in, savaş sürecini sona erdiren şümûllü bir ‘muahede’nin ardından hazırladığı bu ilk ve maalesef son ‘sivil’ anayasası, ‘millî kimliği’ ırkî, dinî, mezhebî veya kültürel herhangi bir kritere değil, doğrudan doğruya yurttaşlık sıfatına dayandırmıştır. ‘Millî inşa’nın başlangıcında, bundan daha sahih, daha geçerli ve daha kapsayıcı bir kimlik târifi yapılamazdı. Ne var ki, asırlarca sürmüş bir imparatorluk formasyonu ve siyasî hukuktan sonra bu ‘başlangıç’la da yetinilemezdi ve çizilen resme az çok kültürel renkler ve ortak motiflerle daha belirli bir sûret ve şahsiyet kazandırmak kaçınılmaz bir gereklilikti.
Çizilen ‘kimlik’ resmini, imparatorluktan devralınan mirasın beşerî-kültürel dokusuna atıfla bariz bir toplumsal karşılığı olmayan ‘soyut yurttaş’ın silik ifadesi olarak nitelendirmek haksızlık olur. Fiiliyattaki bazı tercih ve politikalar, ‘soyut yurttaş’ kimliğinin toplumsal-kültürel payandalarını tahkim etme çabası olarak şuurlu ve tutarlı bir anlayışın var olduğunu gösteriyor. Bunların en çok bilinen ve kozmopolitizm meraklılarının hâlâ içlerine sindiremedikleri örneği ‘mübadele’dir. Cumhuriyet, ‘Misak-ı millî’ dışında kalan Araplar hariç, Osmanlı’nın müslüman teb’asını ‘Türk’ saymış ve Yunanistan’la yapılan mübadeleyi bu kriterle gerçekleştirmiştir. Daha sonra takip edilen ‘muhaceret’ politikası da aynı izden yürümüştür. Bu tarafından bakılınca, kendini en iyi ‘mübadele’ pratiğinde sergileyebilen ‘kurucu irade’ nezdinde, 88. Maddedeki ‘soyut yurttaş’ın tarihî ve kültürel geleneğe uygun ve oldukça ‘somut’ bir kimlikle tasvir edildiği görülecektir.
Kurucu iradenin, ‘soyut’ yurttaş kimliğine ‘somut’ karakter kazandırma çabalarının pratikteki tipik yansımalarından biri de Osmanlı şeyhülislâmlığından çok daha yaygın bir Diyanet İşleri teşkilâtının kurulması ve ve en yaygın mezhebin (Hanefîliğin) akaidine teslim edilmesidir. Cumhuriyetin millî inşa sürecinde, eğer ‘homojenleştirme’ye benzer bir örnek aranacaksa bulunabileceği tek hakikî alan burasıdır, ancak bu uygulamada bile temel saik, farklı din veya mezheplerin asimilasyonu değil, üniter yapının ihtiyaç duyduğu ‘birlik ve bütünlüğü’ bu yoldan da takviye etmek ve laik düzen içinde, çoğunluk baskısına karşı büyük ölçüde serbestleşen mevcut farklılıkları, bu sefer de bizzat devlet eliyle derinleştirmemek eğilimidir.
Laik siyaset ve idare hukukuna yansıtmamak kaydiyle ve fakat hâsıl edeceği neticelerin rahatlıkla öngörülebileceği bu türden ‘adı konmamış’ sessiz sedâsız uygulamalarda da sezilebilen kimlik kaygısı, bazı alanlarda daha başka bir tonla ve daha güçlü vurgularla kendini açığa vuruyordu. Bilhassa millî eğitim müfredatı ve resmî devlet ve siyaset söyleminde kullanılan dilin muhtevası, soyut yurttaşlık olarak sunulan Türk kimliğini, daha ziyade etno-kültürel ve pozitivist-Batıcı temalarla tasvir ederek ‘somut’laştırmayı tercih ediyordu.
Aralarındaki tenakuzlara rağmen, hepsi de samimî biçimde gösterilen bu gayretleri yer yer akamete uğratan da büyük ölçüde, bu inşa sürecinde gittikçe daha fazla öne çıkan ‘memur inkılapçılığı’ ve bütün Avrupa’yı etkisi altına alan ‘şovenizm’ dalgasıdır. Son derece doğru bir noktadan yola çıkan ‘kurucu irade’, l929 iktisadî buhranının ardından gelen yıllarda, ‘zamanın ruhu’ndan yayılan sersemletici ve saptırıcı etkilere kısmen açık olmuştur. Bu etkilerin arka yüzünde, bir taraftan da Doğuda çıkan Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanlarının telkin ettiği hassasiyetleri görmemek imkânsızdır.
Her şeye rağmen, başlangıçta 88. Maddeyle yapılan tanıma uygun kapsayıcı bir teorik tasarım ve onun siyasî dili geliştirilebilmiş ve bunda ısrar edilebilmiş olsaydı en başta zikredilen fuzulî gayretlere, yani ‘yok sayarak dâhil etme’ çıkmazına yine lüzum kalmazdı.
Kurucu iradenin, l920’li ve 30’lu yılların resmî ideolojisine damgasını vurduğunu söylemek ne kadar kolaysa İnönü iktidarının temsil ettiği resmî ideolojinin ‘kurucu irade’ye sâdık kaldığını söylemek de o kadar zordur. Bilhassa, 27 Mayıs’dan başlayarak 28 Şubat sürecine kadar, kendisine sık sık ‘kesinti’ görevi çıkaran askerî müdahale dönemleri ise ‘kurucu irade’den gittikçe bağımsızlaşan ve sadece ‘kurucu’nun isminden her gelenin kendi yeteneği ve hevesine göre uygun bir ‘iktidar’ ürettiği ‘resmî ideoloji’ kabarmalarıdır. Adına, mecburiyetten ‘Kemalizm’ veya ‘Atatürkçülük’ denilen bu ‘üniformalı iktidar ideolojisi’, ‘kurucu irade’den ciddî bir ‘sapma’ olarak görülmelidir. Üniformalı iktidar ideolojisi kendisini resmiyete taşıdıkça ve meşrûiyetini sadece ‘resmiyet’inden devşirdikçe kurucu iradenin murad ettiği her şeyden biraz daha kopmuştur. Gerçi, 1924 Anayasasındaki o ünlü 88. Madde, daha sonraki cunta anayasalarının tamamında lâfzen de olsa yer almıştır; ama, ‘kurucu irade’nin esas muradı olan millî inşâ henüz tamamlanmadan, kendini önce Yunan klasiklerine, sonra ‘küçük Amerika’ya’, onun peşinden de Avrupa Birliği’ne hasreden ‘resmî ideoloji’nin görüş mesafesi içine hâlâ girebilmiş değildir.
Devletin resmî ve kadrolu elitlerinin, bilhassa askerî idare dönemlerinde daha sık kullandığı söylem, sergilediği tavır ve gûya izlediği politika ise içler acısı çelişkiler ve sığlıklarla doludur.
Bir yandan yapılan, aşağı yukarı sadece şudur: Ayrılıkçı fikir ve hareketlerin her gündeme gelişinde birkaç ‘milliyetçi-Atatürkçü-vatansever bilim adamı’ tedarik edip Kürtlerin hangi folklorik özelliklerinden ötürü ne kadar Türk olduklarını, hangi Türk boyundan geldiklerini, Kürtçenin içinde kaç tane Türkçe, kaç tane Arapça, Farsça kelime bulunduğunu, dolayısıyle böyle bir dil olamayacağını, bunun basit bir ‘lehçe’den (her ne demekse ve hangi dilin lehçesiyse) öteye hiçbir mânâ ifade etmeyeceği yolunda birkaç kitap, broşür yazdırıp onbinlerce bastırarak başta askerî birlikler olmak üzere gerekli yerlere dağıtımını yapıp bu değerli ‘hizmet’i yıl sonu faaliyet raporlarına da kaydettikten sonra semereli neticelerini bekleyedurmak... Böylesi değerli(!) ‘hizmet’lerin hiç bir faydası olmadığı ve kimseye tesir etmediği görüldükçe de “–Kimsenin aslının neslinin ne olduğu çok mühim değildir, Türk olmak Türküm demekle olur, zaten Atatürk de bunun için ‘Ne mutlu Türküm diyene’ dememiş midir”, hâtimesiyle konuyu kapatabileceğini ve meselenin böylece hal yoluna girebileceğini zannetmek...
Öbür yandan da meselâ, “Leyden tab’ı esas tutularak telif, tâdil, ikmâl ve tercüme sureti ile neşredilmesine” tâ 1939’da karar verilen İslâm Ansiklopedisi’nde meşhur Rus şarkiyatçısı Viladimir Minorsky’nin yazdığı “Kürtler” maddesini ‘tercüme suretiyle’ aynen korumak... Minorsky’nin tezi, ilgili herkesin bildiği üzere, özetle Kürtlerin ayrı bir kavim ve Kürtçenin ise her üçünden de kelime almakla beraber Türkçe, Arapça ve Farsçadan ayrı müstakil bir dil olduğudur. Minorsky’nin tezini tartışmak benim işim değil, dilci, tarihçi ve etnologların işi; ayrıca konumuz bu tezin doğruluğu yanlışlığı da değil. Konumuz bu ülkedeki devlet cihazının ‘mesele’ addettiği bir mevzudaki tutarsızlığı... Sen devlet olarak bir yandan “Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürtlerin aslı da Türktür” diyeceksin, bir yandan da yayımladığın ansiklopedideki ilgili madde aksini söyleyecek.
Klasik (etnik) Türkçü-milliyetçi anlayışın resmî ve gayrı resmî unsurlarıyla bir bütün halinde içine düştüğü çıkmazın esası genel anlamda milliyetin ve bizim problematiğimizde, elbette ki ‘Türklüğün’, yani millî kimliğin sahih ve mantıkî esasları hakkında zihnî ve fikrî bir berraklığa ulaşamamaktır. Bu berraklık sağlanabilmiş olsaydı ne Minorsky’nin tezleri bizi rahatsız edebilirdi, ne de devlet organlarının ara sıra gayrete gelip ‘milliyetçi-Atatürkçü-vatansever bilim adamları’na bölünmez bütünlüğümüzü garanti altına almak için ‘anti-Kürtçü’ kitap ısmarlamalarına lüzum kalırdı.
Tarih, medeniyet ve kültürün eseri olan ‘millet’, Türk milleti orta yerde duruyor, millî hayatına devam ediyor. Onun tarihî-millî varlığı, birlik ve bütünlükten yana herkesin muhtaç olduğu bilgi ve şuuru da pratik pusulayı da zihnî ve fiilî benliğinde barındırıyor. Tarih, medeniyet ve kültüre pozitivist-modernist resmî ideolojinin puslu gözlükleriyle değil de çıplak gözle bakmayı deneyebilirsek çâreyi âyân beyan göreceğiz. Üstelik, çoğu zaman yanlış biçimde ‘resmî ideoloji’ ile aynîleştirilen yahut eşitlenen, ancak hâlâ tam anlamı ile ‘deşifre’ edilememiş ‘kurucu irade’ çok başka bir şey söylüyordu. Şimdi bu noktayı biraz açmaya çalışalım.
l924 Anayasasındaki ünlü 88. Maddede ifadesini bulan ‘Türk’lük tanımı şudur: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.”
Bu târif, yapıldığı dönem ve içerisinden geçilip gelinen tarihî şartlar göz önüne alındığı takdirde olağanüstü tutarlı ve isabetli bir kavramlaştırmadır. Millî devlet inşaına girişen Cumhuriyet’in, savaş sürecini sona erdiren şümûllü bir ‘muahede’nin ardından hazırladığı bu ilk ve maalesef son ‘sivil’ anayasası, ‘millî kimliği’ ırkî, dinî, mezhebî veya kültürel herhangi bir kritere değil, doğrudan doğruya yurttaşlık sıfatına dayandırmıştır. ‘Millî inşa’nın başlangıcında, bundan daha sahih, daha geçerli ve daha kapsayıcı bir kimlik târifi yapılamazdı. Ne var ki, asırlarca sürmüş bir imparatorluk formasyonu ve siyasî hukuktan sonra bu ‘başlangıç’la da yetinilemezdi ve çizilen resme az çok kültürel renkler ve ortak motiflerle daha belirli bir sûret ve şahsiyet kazandırmak kaçınılmaz bir gereklilikti.
Çizilen ‘kimlik’ resmini, imparatorluktan devralınan mirasın beşerî-kültürel dokusuna atıfla bariz bir toplumsal karşılığı olmayan ‘soyut yurttaş’ın silik ifadesi olarak nitelendirmek haksızlık olur. Fiiliyattaki bazı tercih ve politikalar, ‘soyut yurttaş’ kimliğinin toplumsal-kültürel payandalarını tahkim etme çabası olarak şuurlu ve tutarlı bir anlayışın var olduğunu gösteriyor. Bunların en çok bilinen ve kozmopolitizm meraklılarının hâlâ içlerine sindiremedikleri örneği ‘mübadele’dir. Cumhuriyet, ‘Misak-ı millî’ dışında kalan Araplar hariç, Osmanlı’nın müslüman teb’asını ‘Türk’ saymış ve Yunanistan’la yapılan mübadeleyi bu kriterle gerçekleştirmiştir. Daha sonra takip edilen ‘muhaceret’ politikası da aynı izden yürümüştür. Bu tarafından bakılınca, kendini en iyi ‘mübadele’ pratiğinde sergileyebilen ‘kurucu irade’ nezdinde, 88. Maddedeki ‘soyut yurttaş’ın tarihî ve kültürel geleneğe uygun ve oldukça ‘somut’ bir kimlikle tasvir edildiği görülecektir.
Kurucu iradenin, ‘soyut’ yurttaş kimliğine ‘somut’ karakter kazandırma çabalarının pratikteki tipik yansımalarından biri de Osmanlı şeyhülislâmlığından çok daha yaygın bir Diyanet İşleri teşkilâtının kurulması ve ve en yaygın mezhebin (Hanefîliğin) akaidine teslim edilmesidir. Cumhuriyetin millî inşa sürecinde, eğer ‘homojenleştirme’ye benzer bir örnek aranacaksa bulunabileceği tek hakikî alan burasıdır, ancak bu uygulamada bile temel saik, farklı din veya mezheplerin asimilasyonu değil, üniter yapının ihtiyaç duyduğu ‘birlik ve bütünlüğü’ bu yoldan da takviye etmek ve laik düzen içinde, çoğunluk baskısına karşı büyük ölçüde serbestleşen mevcut farklılıkları, bu sefer de bizzat devlet eliyle derinleştirmemek eğilimidir.
Laik siyaset ve idare hukukuna yansıtmamak kaydiyle ve fakat hâsıl edeceği neticelerin rahatlıkla öngörülebileceği bu türden ‘adı konmamış’ sessiz sedâsız uygulamalarda da sezilebilen kimlik kaygısı, bazı alanlarda daha başka bir tonla ve daha güçlü vurgularla kendini açığa vuruyordu. Bilhassa millî eğitim müfredatı ve resmî devlet ve siyaset söyleminde kullanılan dilin muhtevası, soyut yurttaşlık olarak sunulan Türk kimliğini, daha ziyade etno-kültürel ve pozitivist-Batıcı temalarla tasvir ederek ‘somut’laştırmayı tercih ediyordu.
Aralarındaki tenakuzlara rağmen, hepsi de samimî biçimde gösterilen bu gayretleri yer yer akamete uğratan da büyük ölçüde, bu inşa sürecinde gittikçe daha fazla öne çıkan ‘memur inkılapçılığı’ ve bütün Avrupa’yı etkisi altına alan ‘şovenizm’ dalgasıdır. Son derece doğru bir noktadan yola çıkan ‘kurucu irade’, l929 iktisadî buhranının ardından gelen yıllarda, ‘zamanın ruhu’ndan yayılan sersemletici ve saptırıcı etkilere kısmen açık olmuştur. Bu etkilerin arka yüzünde, bir taraftan da Doğuda çıkan Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanlarının telkin ettiği hassasiyetleri görmemek imkânsızdır.
Her şeye rağmen, başlangıçta 88. Maddeyle yapılan tanıma uygun kapsayıcı bir teorik tasarım ve onun siyasî dili geliştirilebilmiş ve bunda ısrar edilebilmiş olsaydı en başta zikredilen fuzulî gayretlere, yani ‘yok sayarak dâhil etme’ çıkmazına yine lüzum kalmazdı.
Kurucu iradenin, l920’li ve 30’lu yılların resmî ideolojisine damgasını vurduğunu söylemek ne kadar kolaysa İnönü iktidarının temsil ettiği resmî ideolojinin ‘kurucu irade’ye sâdık kaldığını söylemek de o kadar zordur. Bilhassa, 27 Mayıs’dan başlayarak 28 Şubat sürecine kadar, kendisine sık sık ‘kesinti’ görevi çıkaran askerî müdahale dönemleri ise ‘kurucu irade’den gittikçe bağımsızlaşan ve sadece ‘kurucu’nun isminden her gelenin kendi yeteneği ve hevesine göre uygun bir ‘iktidar’ ürettiği ‘resmî ideoloji’ kabarmalarıdır. Adına, mecburiyetten ‘Kemalizm’ veya ‘Atatürkçülük’ denilen bu ‘üniformalı iktidar ideolojisi’, ‘kurucu irade’den ciddî bir ‘sapma’ olarak görülmelidir. Üniformalı iktidar ideolojisi kendisini resmiyete taşıdıkça ve meşrûiyetini sadece ‘resmiyet’inden devşirdikçe kurucu iradenin murad ettiği her şeyden biraz daha kopmuştur. Gerçi, 1924 Anayasasındaki o ünlü 88. Madde, daha sonraki cunta anayasalarının tamamında lâfzen de olsa yer almıştır; ama, ‘kurucu irade’nin esas muradı olan millî inşâ henüz tamamlanmadan, kendini önce Yunan klasiklerine, sonra ‘küçük Amerika’ya’, onun peşinden de Avrupa Birliği’ne hasreden ‘resmî ideoloji’nin görüş mesafesi içine hâlâ girebilmiş değildir.
‘Ülkücü’ bir Milliyetçiliğin satırbaşlarını bir kere daha hatırlamak...
• Milliyetçilik, bizler için her şeyden evvel vatanseverliktir, ama şuurlu ve sorumlu bir vatanseverlik!..
• Vatanseverlik, elbette ki, heyecanlı bir hissiyattır ve bu olmaksızın hiç bir millî inşâ gerçekleştirilemez; ama, bundan ibaret de görülemez. Vatanseverlik, aklî-zihnî ve vicdanî muhakeme gerektiren tarihî ve coğrafî bir şuurdur, aynı zamanda. Vatanseverlik, milletin kimlik ve bekası kadar, vatanın, toprağına, havasına, suyuna da beka ve hüviyet meselesi olarak bakmaktır; yani, tabiattan tarihe kadar korunması gereken her türlü zenginliği tahrip ve yahut talan etmemektir, ettirmemektir. Bir milletin kimliği, zaman ve mekândaki derinliği kadar değer ifade eder; tarihsiz ve coğrafyasız bir kimlik iddiası, boş ve mânâsız bir hezeyandır.
• Vatanı sevmenin sorumluluğu, icabederse uğruna ölümü göze almaktan ibaret değildir; vatanı mamur, milleti müreffeh hale getirebilmek için daha çok yaşamaya gayret etmek ve herkesten çok çalışmayı, herkesten erken kalkmayı da göze almak ve herkesten daha iyi işler, dostun değil düşmanın bile beğeneceği kadar iyi işler yapabilmektir!
• Millî zenginlikleri milletler arası markalara, millî değerleri evrensel kriterlere dönüştürebilmek milliyetçiliğin en büyük ödülüdür.
• Türkiye, şâyet haricî bir gücün fiilî saldırısına maruz kalırsa yapılacak şey tarihî ‘sicil’imizde yazıyor, anlatmaya lüzum yok. Eğer böyle bir saldırı mevzuubahis değilse Türk milliyetçiliği, meşruiyetini ancak daha âdil ve ahlâkî bir toplumsal düzen talebi ile millî hasletleri insanî erdemlerle mezcetmeye dönük manevî bir olgunlaşma çabasından alabilir. Dahilî bir buhran karşısında ise milliyetçilik, sabır, teennî, tahammül, sebat ve metanet imtihanını kazanmaktır. Bu kaygılardan uzaklaşmış bir milliyetçilik millete hizmet edemez.
• Milliyetçilik, her nevi usûlsüz kaidesiz işe tabiaten müsait ‘ayak takımı’nın başını çektiği lümpen bir sokak hareketi değil, medenî ve yüksek seciyeli insanların söz ve sıfat sahibi olduğu bir millet ve memleket dâvâsıdır!
• Ya ‘şiddet’le tepki vermek, ya da büsbütün pasif kalmak dışında başka hiç bir pozisyon düşünememek, milliyetçilik değil yeteneksizliktir.
• Türk milliyetçiliği Türk’e, Türklüğe, Türk vatanına, İslâm dünyasına ve insanlığa hizmeti bütünlüklü bir felsefî anlayış haline getirmedikçe, en başta Türkiye ve Türklükten bile tecrit edileceğini kavramak zorundadır!
• Büyük ve medenî milletlerin milliyetçiliği, içe kapanmayı değil dışa açılmayı, dünyaya kendi ülkesinden baktığı kadar, ülkesine de insanlığın yürüdüğü mecradan ve dünyanın gittiği istikametten bakabilmeyi gerektirir.
• Türk milliyetçiliğinin kendi içindeki problemi de aynı mantığa tâbidir: Türkiye’ye milliyetçilik penceresinden bakmak yetmez; bununla beraber ve bundan daha çok, milliyetçiliğe de Türkiye’nin bütününden (veya bütünlüğü üzerinden) bakabilmek gerekir!
• Dış politika her ülke için ve tabiatı îcabı millî menfaatleri temin ve temsil mesleğidir, yâni ister istemez millî olmak zorundadır; bizim yegâne ihtiyacımız ve talebimiz bunun maharetle yürütülmesi olabilir; ayrıca ve fazladan bir milliyetçilik vurgusuna lüzum yoktur!
• Milliyetçiliğin, fikrî ve fiilî programının en kuytu köşesine dahî ‘askerî yayılmacılık’ hevesleri sokulamaz. Türk dünyası ve İslâm âlemiyle münasebetlerimizin kalıcı ilkeleri, askerî yayılma değil, kültürel derinleşme, iktisadî bütünleşme ve siyasî dayanışma çerçevesini aşamaz!
• Sorumlu ve serinkanlı bir milliyetçiliğin programı, ‘ithâl’ edilmiş İslâmcılığa özenerek üçüncü dünyaya mahsus sığ bir anti-Amerikanizm ve yahut iptidaî bir yabancı düşmanlığı ile içine kapandıkça sağlıklı bir bölge ve dünya muhasebesi yapabilecek ufku kaybeder.
• Milliyetçilik, İslâm dünyasına sırt çeviremeyeceği, Arap âlemini ‘çöl’ jargonu ile küçümseyen çiğ bir Batı hayranlığının izinden gidemeyeceği gibi, ilkel bir anti-semitizmin değirmenine de su taşıyamaz!
• Milliyetçilik, hiristiyan misyonerliği gündeme geldikçe coşup köpürmek yerine, el kadar çocuklarımıza İngilizce öğretirken, hiç olmazsa dört tane de namaz sûresi ezberletmek; onları yüzme havuzlarına taşıdığımız kadar arada bir elinden tutup camiyle cumayla da tanıştırmaktır.
• Milliyetçilik, cemaatlere cephe açmak gibi abes ve mânâsız işlerle iştigâl edemeyeceği gibi, cemiyet meydanını terkedip cemaatçiliğin dar ve izbe sokaklarında çâre ve teselli arayarak da enerjisini tüketemez!
• Mukaddeslerimizin saygı görmediği bir vatanı hiç tasavvur etmediğimiz gibi, vatansız ve istiklâliyetsiz bir mukaddesat bezirgânlığını da reddediyoruz! Vatanımızda, bayrağımızın altında ve mukaddeslerimizi başımızın üstünde taşıyarak var olacağız!
• ‘Ülkücü milliyetçiler’, komünizme karşı verdikleri amansız mücadeleyi, üstelik tarihin onları sonuna kadar haklı çıkardığını unutarak, ‘emperyalizmin oyunuydu’ türünden, tarih dışı ve kendilerini tekzip edici ucuz değerlendirmelerle küçülterek dünkü muhbir ve satılık adamlarla bir takım şâibeli ittifaklara tenezzül edecek kadar âcizleşemez!
• Ülkücü-milliyetçi veya ‘millî ülkü’cülerin, bir hayli muğlak ve müphem bir arka plandan beslenen, kimi ‘Baasçı’, kimi ‘Maocu-ulusalcı’ takımı ile aralarına bariz bir çizgi çekmeleri gerekiyor. Ne zaman başörtüsü, Kur’an kursu ve imam-hatip tartışması gündeme gelse küplere binen bu samimiyetsiz gruplarla aynı siyasî dil ve söylemi kullanmak, benzer bir siyasî tavır sergilemek ne esasta (stratejik olarak), ne de teferruatta (taktik olarak) doğrudur. ‘Esas’tan bakınca şunu görmeliyiz (veya unutmamalıyız): Düne kadar herkesle birlikte ülkücü milliyetçilere de her türlü iftirayı atmakta beis görmeyen; arkadaşlarımızı, ev adreslerinden oturdukları apartman dairelerinin okla işaretli fotoğraflarını yayımlamaya kadar komünist eylemcilere hedef göstermekten çekinmeyen, düne kadar Kıbrıs’taki Türk askerini işgâl gücü olarak ilân eden bir unsurla biraraya gelerek hangi vatanı ve hangi milleti savunabileceğimizi iyi düşünmeliyiz.
Açıkça sormalıyız: Ne değişti, neyi değiştirdiler ki böyle oldu?
‘Öz eleştiri’ diye yücelttikleri bir kavram vardı ya, evvelâ oradan başlayacaklar, Maocu tezlerin safsata, Stalinizmin zulüm ve gaddarlık olduğunu itiraf edecekler. Hem Stalinizm ve Maoizm, hem ‘Türk ulusalcılığı’; hem sınıf mücadelesi, hem ‘ulusal bütünlük’?.. Bu murdar aşı kimseye, hele bize aslâ yediremezler.
Adını koyarak söylemeliyiz: Biz bu ülkede farklı etnik menşeden gelmekle beraber, etnik-ırkçı hıyanete kendini kaptırmamış milyonlarca Kürt ve sair vatandaşımızı, Maocu ‘ulusalcı’lardan çok daha yakın buluyoruz kendimize...
Siyasî mücadele içinde ‘geniş cephe’ taktikleri bazan işe yarayabilir, ama çoğu zaman siyasî tutarlılığı da ahlâkî ilkeleri de dejenere eder. Üstelik, hesapsız kitapsız bir ‘panik atak’ halinde başvurulan ve hattâ zımnen rıza gösterilen bu geniş cephe taktiklerinden idealist (ülkücü) unsurlar değil, çoğu zaman o bir avuç ‘kıble’si meçhûl müfterî kazançlı çıkar...
• Ülkücü milliyetçiliğin hedefi, Türkiye’de ‘cephe’leşmek değil, hedef olduğu ‘husûmet’e karşı, Türkiye’yi tek cephe haline getirecek bir azim, irade ve gayretin sahibi olmaktır. Bu olursa arkası nasıl olsa gelecektir.
• Vatanseverlik, elbette ki, heyecanlı bir hissiyattır ve bu olmaksızın hiç bir millî inşâ gerçekleştirilemez; ama, bundan ibaret de görülemez. Vatanseverlik, aklî-zihnî ve vicdanî muhakeme gerektiren tarihî ve coğrafî bir şuurdur, aynı zamanda. Vatanseverlik, milletin kimlik ve bekası kadar, vatanın, toprağına, havasına, suyuna da beka ve hüviyet meselesi olarak bakmaktır; yani, tabiattan tarihe kadar korunması gereken her türlü zenginliği tahrip ve yahut talan etmemektir, ettirmemektir. Bir milletin kimliği, zaman ve mekândaki derinliği kadar değer ifade eder; tarihsiz ve coğrafyasız bir kimlik iddiası, boş ve mânâsız bir hezeyandır.
• Vatanı sevmenin sorumluluğu, icabederse uğruna ölümü göze almaktan ibaret değildir; vatanı mamur, milleti müreffeh hale getirebilmek için daha çok yaşamaya gayret etmek ve herkesten çok çalışmayı, herkesten erken kalkmayı da göze almak ve herkesten daha iyi işler, dostun değil düşmanın bile beğeneceği kadar iyi işler yapabilmektir!
• Millî zenginlikleri milletler arası markalara, millî değerleri evrensel kriterlere dönüştürebilmek milliyetçiliğin en büyük ödülüdür.
• Türkiye, şâyet haricî bir gücün fiilî saldırısına maruz kalırsa yapılacak şey tarihî ‘sicil’imizde yazıyor, anlatmaya lüzum yok. Eğer böyle bir saldırı mevzuubahis değilse Türk milliyetçiliği, meşruiyetini ancak daha âdil ve ahlâkî bir toplumsal düzen talebi ile millî hasletleri insanî erdemlerle mezcetmeye dönük manevî bir olgunlaşma çabasından alabilir. Dahilî bir buhran karşısında ise milliyetçilik, sabır, teennî, tahammül, sebat ve metanet imtihanını kazanmaktır. Bu kaygılardan uzaklaşmış bir milliyetçilik millete hizmet edemez.
• Milliyetçilik, her nevi usûlsüz kaidesiz işe tabiaten müsait ‘ayak takımı’nın başını çektiği lümpen bir sokak hareketi değil, medenî ve yüksek seciyeli insanların söz ve sıfat sahibi olduğu bir millet ve memleket dâvâsıdır!
• Ya ‘şiddet’le tepki vermek, ya da büsbütün pasif kalmak dışında başka hiç bir pozisyon düşünememek, milliyetçilik değil yeteneksizliktir.
• Türk milliyetçiliği Türk’e, Türklüğe, Türk vatanına, İslâm dünyasına ve insanlığa hizmeti bütünlüklü bir felsefî anlayış haline getirmedikçe, en başta Türkiye ve Türklükten bile tecrit edileceğini kavramak zorundadır!
• Büyük ve medenî milletlerin milliyetçiliği, içe kapanmayı değil dışa açılmayı, dünyaya kendi ülkesinden baktığı kadar, ülkesine de insanlığın yürüdüğü mecradan ve dünyanın gittiği istikametten bakabilmeyi gerektirir.
• Türk milliyetçiliğinin kendi içindeki problemi de aynı mantığa tâbidir: Türkiye’ye milliyetçilik penceresinden bakmak yetmez; bununla beraber ve bundan daha çok, milliyetçiliğe de Türkiye’nin bütününden (veya bütünlüğü üzerinden) bakabilmek gerekir!
• Dış politika her ülke için ve tabiatı îcabı millî menfaatleri temin ve temsil mesleğidir, yâni ister istemez millî olmak zorundadır; bizim yegâne ihtiyacımız ve talebimiz bunun maharetle yürütülmesi olabilir; ayrıca ve fazladan bir milliyetçilik vurgusuna lüzum yoktur!
• Milliyetçiliğin, fikrî ve fiilî programının en kuytu köşesine dahî ‘askerî yayılmacılık’ hevesleri sokulamaz. Türk dünyası ve İslâm âlemiyle münasebetlerimizin kalıcı ilkeleri, askerî yayılma değil, kültürel derinleşme, iktisadî bütünleşme ve siyasî dayanışma çerçevesini aşamaz!
• Sorumlu ve serinkanlı bir milliyetçiliğin programı, ‘ithâl’ edilmiş İslâmcılığa özenerek üçüncü dünyaya mahsus sığ bir anti-Amerikanizm ve yahut iptidaî bir yabancı düşmanlığı ile içine kapandıkça sağlıklı bir bölge ve dünya muhasebesi yapabilecek ufku kaybeder.
• Milliyetçilik, İslâm dünyasına sırt çeviremeyeceği, Arap âlemini ‘çöl’ jargonu ile küçümseyen çiğ bir Batı hayranlığının izinden gidemeyeceği gibi, ilkel bir anti-semitizmin değirmenine de su taşıyamaz!
• Milliyetçilik, hiristiyan misyonerliği gündeme geldikçe coşup köpürmek yerine, el kadar çocuklarımıza İngilizce öğretirken, hiç olmazsa dört tane de namaz sûresi ezberletmek; onları yüzme havuzlarına taşıdığımız kadar arada bir elinden tutup camiyle cumayla da tanıştırmaktır.
• Milliyetçilik, cemaatlere cephe açmak gibi abes ve mânâsız işlerle iştigâl edemeyeceği gibi, cemiyet meydanını terkedip cemaatçiliğin dar ve izbe sokaklarında çâre ve teselli arayarak da enerjisini tüketemez!
• Mukaddeslerimizin saygı görmediği bir vatanı hiç tasavvur etmediğimiz gibi, vatansız ve istiklâliyetsiz bir mukaddesat bezirgânlığını da reddediyoruz! Vatanımızda, bayrağımızın altında ve mukaddeslerimizi başımızın üstünde taşıyarak var olacağız!
• ‘Ülkücü milliyetçiler’, komünizme karşı verdikleri amansız mücadeleyi, üstelik tarihin onları sonuna kadar haklı çıkardığını unutarak, ‘emperyalizmin oyunuydu’ türünden, tarih dışı ve kendilerini tekzip edici ucuz değerlendirmelerle küçülterek dünkü muhbir ve satılık adamlarla bir takım şâibeli ittifaklara tenezzül edecek kadar âcizleşemez!
• Ülkücü-milliyetçi veya ‘millî ülkü’cülerin, bir hayli muğlak ve müphem bir arka plandan beslenen, kimi ‘Baasçı’, kimi ‘Maocu-ulusalcı’ takımı ile aralarına bariz bir çizgi çekmeleri gerekiyor. Ne zaman başörtüsü, Kur’an kursu ve imam-hatip tartışması gündeme gelse küplere binen bu samimiyetsiz gruplarla aynı siyasî dil ve söylemi kullanmak, benzer bir siyasî tavır sergilemek ne esasta (stratejik olarak), ne de teferruatta (taktik olarak) doğrudur. ‘Esas’tan bakınca şunu görmeliyiz (veya unutmamalıyız): Düne kadar herkesle birlikte ülkücü milliyetçilere de her türlü iftirayı atmakta beis görmeyen; arkadaşlarımızı, ev adreslerinden oturdukları apartman dairelerinin okla işaretli fotoğraflarını yayımlamaya kadar komünist eylemcilere hedef göstermekten çekinmeyen, düne kadar Kıbrıs’taki Türk askerini işgâl gücü olarak ilân eden bir unsurla biraraya gelerek hangi vatanı ve hangi milleti savunabileceğimizi iyi düşünmeliyiz.
Açıkça sormalıyız: Ne değişti, neyi değiştirdiler ki böyle oldu?
‘Öz eleştiri’ diye yücelttikleri bir kavram vardı ya, evvelâ oradan başlayacaklar, Maocu tezlerin safsata, Stalinizmin zulüm ve gaddarlık olduğunu itiraf edecekler. Hem Stalinizm ve Maoizm, hem ‘Türk ulusalcılığı’; hem sınıf mücadelesi, hem ‘ulusal bütünlük’?.. Bu murdar aşı kimseye, hele bize aslâ yediremezler.
Adını koyarak söylemeliyiz: Biz bu ülkede farklı etnik menşeden gelmekle beraber, etnik-ırkçı hıyanete kendini kaptırmamış milyonlarca Kürt ve sair vatandaşımızı, Maocu ‘ulusalcı’lardan çok daha yakın buluyoruz kendimize...
Siyasî mücadele içinde ‘geniş cephe’ taktikleri bazan işe yarayabilir, ama çoğu zaman siyasî tutarlılığı da ahlâkî ilkeleri de dejenere eder. Üstelik, hesapsız kitapsız bir ‘panik atak’ halinde başvurulan ve hattâ zımnen rıza gösterilen bu geniş cephe taktiklerinden idealist (ülkücü) unsurlar değil, çoğu zaman o bir avuç ‘kıble’si meçhûl müfterî kazançlı çıkar...
• Ülkücü milliyetçiliğin hedefi, Türkiye’de ‘cephe’leşmek değil, hedef olduğu ‘husûmet’e karşı, Türkiye’yi tek cephe haline getirecek bir azim, irade ve gayretin sahibi olmaktır. Bu olursa arkası nasıl olsa gelecektir.
Have a burning question? Go to Yahoo! Answers and get answers from real people who know.