Search the web
Sign In
New User? Sign Up
kirk-ambar · Kırkambar
? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Want to share photos of your group with the world? Add a group photo to Flickr.

Best of Y! Groups

   Check them out and nominate your group.
Having problems with message search? Fill out this form to ensure your group is one of the first to be migrated to the new message search system.

Messages

  Messages Help
Advanced
Yagmur Alp / Siyaset Okumalari-II   Topic List   < Prev Topic  |  Next Topic >
Reply | Forward < Prev Message  |  Next Message > 
Yağmur Alp / Siyaset Okumaları-II
 
Ah Kerem çocuk ah… O gün yâni Hızırla İlyasın buluştukları beş mayısı altı mayısa bağlıyan gece, yani gökyüzünde bir çift yıldızın tokuştuğu, suların akmaktan vazgeçtiği o an, yeryüzündeki her şeyin kırp diye kesildiği canlı cansız her şeyde devinmenin durduğu o an… Ah Kerem çocuk ne olurdu şahin dilemeseydin koca Allah’tan… Keşke çukurda kışlak, Aladağda yaylak dileseydi o güzel ağzın… Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi”ni okuduğum vakit küçük Yörük’le böyle dertleşmiştim… Binboğalar çoktan beni tutup çekmişti Toroslar’ın yarpuz tarlalarına… Boğalar yediyordu her okuyanı bugüne kadar…

 
Kaya parçası gibi bir toprağa yapışıp kalmayan konar göçer Yörüklerin 1876 yıllarında Osmanlı’nın sert iskan politikasına maruz kalmasıyla birlikte yaşamlarını zorlaşarak sürdürmelerini temel alan bu efsane; daha sonra traktörleri, biçerdöverleri, özel otomobilleri, kamyonları, Demokrat Partisi, radyoları, teypleri, tarlaları, çiftliğiyle  1950’li Çukurovası’nda tüm öz haliyle yaşamını sürdürmeye çalışan bir Yörük obasının yok oluş hikayesi ile tamamlamıştır kendini… Karaçullu obası…

 
Daha ilk sayfalarda bir dua… Çok içten, samimi… Yaklaşan kış karşısında zor günler geçiren Karaçullu Obasından Yörük Demirci Haydar’ın duası…

“Vermezsin aslanım. Hiç vermezsin. Ben seni bilmez miyim, sen bizi bıraktın. Sen gökleri, yıldızları, ormanları suları bıraktın, sen camilerden çıkmaz oldun. Sen kendine ışıklı, büyük kentler kurdun. Sen kendine gökte uçan demir kuşlar yaptın. Sen kendine toprağı yiyen, yerken uluyan canavarlar yaptın. Sen, üst üste evler, yedi denizler yaptın. Bize çukurda bir kışlak, Aladağ’da bir yaylak ver desem, vermezsin ki… Ben de bu gece sana kışlak için yalvarmam, mümkünatı çaresi yok yalvarmam. Bu oba da sürünsün senin sayende. Varsın ölsünler, kırım kırım kırılsınlar. Senin yüzünden.”

Aladağ’da o gece kimse uyumuyacak herkes aynı şeyi dileyecekti… Çukur’da bir kışlak, Aladağd’a bir yaylak …“Kim hile yapar da bir başka şey isterse iş bozulur. Nekes olmayın. Çok sıkıştık. Bu yıl da ayağımızın üstünde duracak bir yer bulamazsak, yandık bittik” demişti Haydar Usta…

Yaşar Kemal tam burada toyu öyle bir anlatır ki siz de gülbenklerin çekildiği, demelerin söylendiği yerde obanın coşkulu bir üyesi olursunuz artık… Ayrıca toy bizlere bugün için de önemli ipuçları sunmaktadır bana göre… Örneğin; toyda obanın yaşlısı gencinin yere diz çöküp, toprağı üç kere öpüp niyaza durması gibi… Bizlerdeki toprak aşkının ayak izlerini buralarda arayabiliriz…

 
Toyda bin yıllık Horasandan getirilen türküler çalınır, mengüler yapılır… Koyun Dede’nin toyda gülbenki çekerek kısık sesiyle yaptığı bir konuşma vardır… “Allah’ım nasıl bir ülke burası dağından düzlüğünden irfan fışkırıyor” dedirtir insana…“Dünyada her şey var. Ağaç, kus, toprak, türlü kokular, nimetler… Toprak bereketli, toprakta yüz bin, bir milyon doğurganlık… Akla hayale sığmaz. Sular, yıldızlar… Hepsi de insan için yaratılmıştır. Bu gece yüreğinizi iyice temizleyecek, arıtacaksınız… Eğer içimizden bir insanı aşağılıyorsanız, aşağılanacak insan yoktur, bunu böylece bilin. Eğer bir insan için kötülük düşünüyorsanız, kötü düşünülecek insan bu dünyaya gelmemiştir, bunu böylece bilin. Dünyada kötülük yoktur. Kötülük uydurmadır. Dünyada iki türlü iyilik vardır. Işıktan bir değnek alın elinize, uzun bir değnek… Değneğin bir ucu çok parıltılı, bir ucu daha az parıltılıdır. İşte iyilikle kötülük arasındaki fark bu kadardır. Bunu böylece bilesiniz. Mervan kendince kötü değildi. Biz onu kötü yaptık. Bizim kötümüzdür. Yüreğinizi bu gece sabaha kadar arı tutun. Gerçeğe huuu, dostlar… Dostluğa huuu…”

 
Yaşar Kemal’in herhangi bir eserinde kullandığı kelimelere değinmeden geçmek Türkçe sevdalıları için hata olur… Koyak, domur domur, tekmil, kırp diye, esrik, ipilti, ikircik, çamçak, yordamlamak, zarılık etmek, küsümlenmek, tor, sökün eylemek… Ya atasözlerine ne demeli… Asıl azmaz, yol tezikmez; göl yerinde su eksik olmaz; kurt eniği kurt olur…

Tabii, eser Yörük kızlarının dillere destan güzelliğini de es geçmez… Süleyman Kahya’nın ağzından tanıyalım Ceren Kızı: “Hiçbir soyda böyle bir incelik görünmez, o yalnız bize, Yorüklere has. İki bin yılın, on bin yılın ötesinden, yeraltından süzüle süzüle gelmiş, aydınlanmış bir su gibi, birden ortaya çıkmış bir güzellik.”

Yörüklerin ta Horasan’dan kendileriyle birlikte getirdikleri görenekler ince ince işlenmiştir bu kitapta… Örneğin; ölen Haydar Ustanın çadırının, giyitlerinin, onun nesi kalmışsa, soykasını bir araya toplayıp ateşe verilmesi gibi…

Peki kimdi bu insanlar… Tanımak için yine Süleyman Kahya’ya kulak verelim o halde…“Kalktık Horasandan sökün eyledik. Parlar omzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağripten maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Haran ovasına, Mezopotamya’ya, Arabistan çölüne, Anadolu’ya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz, hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz kilim, keçe, çullarımız… Haran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi. Sölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük…Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karsımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık. İnsanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. El aman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş…Yüzyıllar geçti, parka parka bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri Dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı…Vardık Anadolu’da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan suyu…Anadolu ovası, Tuz Gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları…ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık.”

Çalışma masamdaki kitaba bakıp dalıyorum… Esrik edici kokuları ile yarpuz çiçekleri Toroslar’da hâlâ duruyordur muhakkak… Ya ellerinde teber kılıç, dillerinde bin yıllık türkü, yağız doru atlarla Horasandan gelen Karaçullu obası…Ya mertlik, onur, insanlık…

Ah Kerem çocuk ah…

Memleket Hikâyeleri

Hemen yanı başından geçen bir tren yolu, kocaman yaşlıca bir çınar ağacına yaslanmış tıka basa ses dolu bir kıraathane, kıraathanenin dışında tıka basa sükûnet, ziraat bankası şubesi, küçük bir çocuğun arkadaşının evinin önünde heyecanla ismini seslenerek onu sokağa oyuna davet etmesi, haftada bir gün pazar yerinde civar köylerden ürünlerini satmaya gelen yaşlı teyzelerin hoş kokulu peynirleri, taze yumurtaları… Bütün bunlar kasabanın, taşranın bende bıraktığı çağrışımlardan bazıları… Kasabalar hep olumlu bir imge olarak kalmıştır zihnimde… Bende taşra hep saftır, asude bahar tomurcuklarının domur domur çatladığı yerlerdir benim haritamda kasabalar…Bende şairde olduğu gibi Toroslar’dan bir kere olsun geçememişliğin vermiş olduğu bir utanç vardır… İşte bu utanç; yaz tatili planlarımı Eğin, Pülümür, Akhisar, Birgi kasabaları için ayırmam gerektiğini söylüyor…

Taşra bazılarında ise bağnazlık, kasvet, geri kalmışlık, değişime direnç, arada kalmışlık çağrışımları bırakır… Refik Halid Karay’ın “memleket hikayeleri”nin çoğu taşrada vuku bulur…Bu hikayeler arasında en çarpıcı olanı “Yatık Emine”dir…Yatık Emine, taşranın tüm bu olumsuz çağrışımlarını içinde barındıran bir hikayedir…Karay hikayesinin başlarında Yatık Emine’nin ıslah edilsin diye gönderildiği; Ankara’ya iki gün öte, ana yollardan aykırı küçük kasabayı ustaca betimler…“İki gün bitmez tükenmez yokuşlar çıkılarak bin yorgunlukla gücü tükenmiş ve ezilmiş bir durumda gelindiği halde orada oturulacak bir kahve, yatacak bir han bulunmaz; su çıplak kuru memlekete varmak için neden bu kadar yollar aşıp güçlükler çekildiğini insan bir türlü anlamazdı. Soğuk, barınılmaz bir kışı; susuz, dayanılmaz bir yazı vardı. Yöreye oranla o kadar yolsuz ve yüksekti ki sanki buraya insanlar yokuşları tırmana tırmana değil, gökten serpilerek gelmişler ve inmeğe iz bulamayarak öyle, dünyaya ilgisiz bir küme halinde kalmışlardı. Haymana ovasının ortasında, en yüksek bir yerde gözcü gibi bekleyen kasaba, kerpiç evleri ve ağaçsız sokaklarıyla ne kadar zevksiz, yürek karartıcıydı. Bütün ömürlerini sonuç vermeyen davalar arkasında büyük ümitlerle koşa didişe geçirip sonunda umduklarını bulamadan yıkılıp ölen adamlar gibi buraya tırmananlar da hiç kuşkusuz arayıp beklediklerini bulamamaktan ileri gelme bir kederle düşüp kalmışlardı. İlk insanlar o, yanık ovaları, sarp dağları aşarak buraya çıkmaya neden gerek görmüşlerdi?Tufan gibi nasıl bir tehlike önünden kaçarak buraya yerleşmişlerdi? O, şimdi bilinmiyordu, fakat herhalde, bu derece zorluğa katlanabilmek için önemli sebepler olmalıydı. Sıtmaların tırmanamadığı, hastalıkların barınamadığı bu dağ sırtında çınarlar gibi gelişe genişleye uzun, bıktırıcı bir ömür sürüyorlardı. Ne kadar heyecansız, ne derece uyuşuk bir ömür.”

Kasaba ahalisi ev vermediği, aralarına katmadığı Yatık Emine’yi hükümetin kirli bir hediyesi olarak görmüştür bir kere… Kasabadaki durgunluğun yerini Yatık Emine’ye karşı beslenen hiddet ve hoşnutsuzluğun uğultusu almıştır artık… Hiddet ve hoşnutsuzluğun yerini ise açlıktan ve soğuktan ölen Yatık Emine’nin bedeni…

Memleket Hikayeleri’nden “Şeftali Bahçeleri” okuyucuyu farklı bir yere götürür bu kez… “Şeftali Bahçeleri”nde konu edinilen kasaba, anlaşılmaktadır ki -Ankara’ya epey bir mesafede- Yatık Emine’nin kasabasından hayli uzakta bir yerdedir…“Irmağa giden yol, kasabadan kurtulunca, göz alabildiğine uzanan sayısız şeftali bahçeleri arasından geçerdi. Haziran içinde bile taşkın dere ayaklarının çamurlu, ıslak tuttuğu bu gölgeli yerlerde otlar bütün bir yaz mevsimi yeniden yeniye sürer, kızgın güneş, ağaçların tepelerinde meyveleri pişirirken, rutubetli toprakta birbiri arkasına yoncalar fışkırır, çayırlar kabarırdı. Suların serinliği, taze ot kokusu, gölgelik ve bereket içinde bahar, bu bahçelerde ta kışa kadar uzanıp giderdi. Kasabanın çocuk çığlığıyla dolu, gübre kokulu kızgın sokaklarından kurtulanlara; bu kuytu, loş, hoş kokulu yerler ne tatlı gelirdi. Aksam üzerleri hükümet memurları heybelerine rakılarını koyar, merkeplere binip bu bahçelere gelirlerdi. Yer yer içki sofralari kurulur, sohbetler edilir, gazeller okunurdu. Şeftali bahçelerinin eğlentisi ta uzak diyarlara bile ün salmış, dillere destan olmuştu. Onun icin ne kadar zevkine düşkün, keyfine meraklı memurlar varsa hep burasını ister buraya yerleşirdi.” Karay, kasabayı Anadolu’nun Saadabadı olarak niteler bu hikâyede… Burada çalışan -doğrusu çalışmayan- memurlar sürekli sazlar çalar çengiler oynatır, Nedim gibi gazeller yazar, ömürlerini sazla sözle şeftali kokularının sarhoşluğuyla geçirirler… Hikayenin kahramanı kasabaya yeni gelen idealist devlet memuru Agah Beydir… Agah Bey isminin anlamı ile zıt bir karakterdir…Dünya gidişinden habersiz, kuramsal görüşlerle büyümüş, dik başlı, kuru zevkli bir adamdır Agah…Mülkiyeden mezun olmuş ve Anadolu’ya ciddi hizmet etme kararı almıştır…Kasabaya indiği gün kafasının içindeki yeni düzenlemeler, örgütler, yardım dernekleri gibi ağır düşünceler şeftali bahçelerinin kokusunu dahi bastırmıştır…Durmayacak, dinlenmeyecek, çalışacaktır…Bir iki hafta korudu Agah Bey düşüncelerinin tazeliğini…Fakat her gün bir düğün evi neşesiyle çalkalanan bu kasaba karsısında yüreğindeki gayret isteği fazla dayanamazdı…Öylede oldu zaten…Hükümetteki arkadaşlarının aralarına O da katıldı bir gün…Agah Beyin akşam vakti şeftali bahçelerinden dönüsünde dilinden şu mısralar dökülüyordu artık…“Tahammül mülkünü yıktın Hülagu Han mısın kafir”…

Refik Halid Karay’ın “Memleket Hikayeleri”nde bu topraklara ait daha birçok hikaye ile karşılaşırız… Koca Öküz’de gözü açık, hileci Mustafa; durgun, bön, ürkek Vehbi Efendi; kavruk orta Anadolu kasabasını güzelliğiyle daha da yakan ‘Sarı Bal’; çocukluğunda güreşirken sırtı yere geldi diye başını alıp bütün bir yaz kasabasına uğramayan ‘Küs Ömer’; İstanbul’da beş yıl kadar sefa içerisinde yasamış ama iflas ederek kasabasına geri dönmek zorunda kalmış bir aile; Ayşe’nin yazgısı…

Memleket Hikayelerini, herkesten önce taşrada görev yapan veya yapacak olan genç kaymakam arkadaşlarıma zevkle öneririm…Bir sonraki konuğumuz Nurettin Topçu olacak…

Ankara-2006
Millet Haber
 

__________________________________________________
Do You Yahoo!?
Tired of spam? Yahoo! Mail has the best spam protection around
http://mail.yahoo.com

Fri Dec 15, 2006 7:57 pm

umaybike
Offline Offline
Send Email Send Email

Forward
< Prev Message  |  Next Message > 
Expand Messages Author Sort by Date

Yağmur Alp / Siyaset Okumaları-II Ah Kerem çocuk ah… O gün yâni Hızırla İlyasın buluştukları beş mayısı altı mayısa bağlıyan gece, yani...
umay umay
umaybike
Offline Send Email
Dec 16, 2006
10:59 am
Advanced

Copyright © 2009 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines - Help