ÜLKÜCÜLER
Şu günlerde kırklı yaşlarını yaşıyorlar, fakat yakından bakarsanız çoğunun bir
asır yaşamışcasına yorgun olduğunu gözlerinden okuyabilirsiniz.
Bazıları siyaset arenasında çeşitli partilere dağılmış olarak mücadelesine devam
ediyor. Bazılarıyla bürokrat veya önemli başarılara imza atmış iş adamları
olarak karşılaşmak mümkün. Basın dünyasında şöhret kazananlar da var,
üniversitelerde akademik kariyer yapanlar da.
Yeraltının karanlık dehlizlerinde serseri mayın gibi dolaşan babalar mabalar mı
istersiniz, devlet sevgileri ve misyon vehimleri okşanarak çeşitli işlerde
hoyratça kullanılan, bu arada istihbarat teşkilatlarının oyuncağı haline
gelenler mi? Herşeyden ellerini eteklerini çekip sıradan insanlar olarak
hadiseleri uzaktan buğulu gözlerle ve yüreklerinde derin acılar hissederek
seyredenler de var. Birçoğu yıllarca hapishanelerde yatıp inanılmaz işkenceler
görmüş, hatta idamdan paçayı kılpayı sıyırmışlardır; kimi çatışmaların kimi de
işkencelerin izlerini ya vücutlarında, yahut kalplerinde ve beyinlerinde mezara
kadar taşıyacaklardır.
Fakat inanır mısınız, sahteleri (ki onlar 1970’lerin keşmekeşinde parsa toplamak
için harekete katılmış psikopatlardır) dışında, hemen hepsi "ülkücü" kimliğini
benimsedikleri günlerdeki heyecanı yüreklerinin derin köşelerinde hâlâ muhafaza
ederek ülkelerine hizmet etmeye çalışan gerçek idealistlerdir. Kıyasıya bir
nefis muhasebesinden geçmiş, bir zamanlar fena halde aldatıldığını ve
kullanıldığını anladığı için yaralı ve muğber bir nesil. Evet 1980 öncesinin
ülkücülerinden söz ediyorum, her devirde günah tekesine çevrilen ülkücülerden.
Onların tamamı Türk veya kendilerini Türk hisseden, fakir veya orta halli,
muhafazakâr, genellikle Demokrat Parti’ye ve onun devamı olan Adalet Partisi’ne
oy veren ailelerin çocuklarıydı; ilk ciddi çatışmayı gittikleri okullarda
kendilerine aşılanmak istenen değerlerle evlerinde edindikleri değerler
arasındaki farklılık yüzünden yaşadılar. Mesela evde Âdem peygamber, okulda
Darwin’in teorisi öğretilirdi, evde büyüklerin Ulu Hakan diye saygıyla söz
ettikleri Sultan Abdülhamid, okulda Kızıl Sultan’dı; evde imkân, okulda
olanaktı. Hatta bazı öğretmenler annelerinin babalarının namazlarıyla alay eder,
açıkça sosyalizm ve ateizm propagandası yaparlardı. Bu yüzden öğretmeniyle
tartıştıktan sonra ister istemez kendini kendisi gibi düşünenlerin teşkil ettiği
grup içinde bulup ertesi gün de soluğu Ülkü Ocağı’nda alan çok insan bilirim.
Onların da etkilendikleri, millî ve manevî değerlerden, komünizm tehlikesinden,
esir Türklerden ve yirmi birinci asrın Türk asrı olacağından söz eden, hafiften
kabadayı tavırlı öğretmenleri vardı. Solcu öğretmenlerin etrafında genellikle
burjuvazi ve bürokrasinin çocukları kümelenirdi. Yoksul veya orta halli
ailelerin çocukları "sağ"da, maddî hiç bir sıkıntı yaşamayan şehirli seçkinlerin
çocukları ise tuhaf bir şekilde "sol"da yer alırlardı.
Aslına bakılırsa çatışmanın arkasında, 1950’den sonra birden büyük bir hız
kazanan ekonomik ve sosyo—kültürel değişmenin sancıları vardı. Özellikle büyük
şehirlere akarak varoşlardaki gecekondu semtlerinde tutunmaya çalışan insanlar
bu sancıları iliklerine kadar hissediyorlardı; açıkçası varoşlarda her türlü
siyasî tahrik ve telkine son derece uygun şartlar oluşmuştu. Soğuk savaşın da
aynı yıllarda doruk noktasına ulaşmış olması, buna ve 1961 Anayasası’nın
getirdiği geniş hareket serbestisine bağlı olarak sosyalizmin kazandığı ivme,
öte yandan solcuların Sovyetler Birliği tarafından beslenip kontrol edildiğine
dair derin şüphe, üzerine bir de öğrenci olayları eklenince, halkın geleneksel
"Moskof" düşmanlığıyla birleşerek çatışmanın psikolojik zeminini hazırladı.
Siyasî konjonktürün palazlandırdığı sol sadece öğrenci hareketleriyle değil,
asıl kitlenin değerlerini acımasızca hırpaladığı sineması, tiyatrosu ve
edebiyatıyla da gündemi elinde tutarak baskısını açık bir biçimde
hissettiriyor, iletişim araçlarını bu yolda doğrusu çok iyi kullanıyordu. Tam o
sıralarda Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne giren Alparslan Türkeş ve
arkadaşları sola karşı özellikle üniversite gençliğine yönelik teşkilatlanma
faaliyetlerine başlamış, Milliyetçi—Toplumcu Yüksek Tahsil Talebe derneklerini
kurmuşlardı.
Ne var ki Demokrat Parti’yi askerî bir darbeyle iktidardan uzaklaştıran kadronun
içinde yer almış, üstelik Nihal Atsız çizgisinde kuru bir Türkçülüğü savunan
eski subayların yönettiği bir partinin geniş halk kitlelerine ulaşması
imkânsızdı. Bunun için 1969 yılında Adana’da yapılan kongre, aynı zamanda CKMP
içinde Nihal Atsız Türkçülüğünü savunanlarla İslam’a daha yakın bir
milliyetçiliği savunanların hesaplaşması şeklinde cereyan etmiş, sonuçta,
Osmanlı üç hilalini benimseyenler, diğerlerini tasfiye ederek partinin adını
Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirmişlerdi. CKMP güdümündeki Milliyetçi
Toplumcu Yüksek Tahsil derneklerinin adı da nasyonal sosyalizmi çağrıştırdığı
için kısa bir süre sonra terkedilecekti. Artık Ülkü Ocakları vardı ve
Serdengeçti’nin deyişiyle biz "Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar
müslüman"dık.
Ve otoritesi tartışılamayan Alparslan Türkeş yönetimindeki MHP ile Ülkü
Ocakları, köylerden büyük şehirlerin varoşlarına kadar uzanan geniş bir alanda
propaganda ve teşkilatlanma faaliyetine girişerek ekonomik ve sosyo—kültürel
değişmenin tabii sonucu olan tepkiyi ve memnuniyetsizliği büyük ölçüde
antikomünizm etrafında yönlendirmeyi başardı. Tepki ve taleplerini MHP’nin ve
Ülkü Ocakları’nın şemsiyesi altında ifade eden gençliğin psikolojisi, aslında
pek incelenmemiştir.
Ülkücülüğü Başbuğ Türkeş’in güçlü otoritesine hayran olarak benimseyenler de
vardı, solcu gençlerin uzun saçlarına, favorilerine ve modern kızların mini
eteklerine kızarak benimseyenler de. Kısacası modernleşmeye karşı geleneğin
kültür kodlarına bağlı tabanın duyduğu şiddetli tepki çeşitli şekillerde
ifadesini bularak kolayca MHP’de ve ülkücü harekette yerini alabiliyordu.
Ülkücülerin kültür kaynakları arasında, Türkçülüğün fikir cephesini yapanlar
kadar, İslamcılar da vardı; yaşarken uzlaşamamış bazı şahsiyetler, mesela Ziya
Gökalp ile Mehmed Âkif, Nihal Atsız ile Necip Fazıl, ülkücü bir gencin kafasında
rahatlıkla uzlaşabiliyordu. Birçok gencin Türkçü, daha sonra ülkücü olmasında,
Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü ve onun devamı olan Bozkurtlar Diriliyor adlı
romanlarının rolü çok önemlidir. Belli bir yaş döneminde gerçekten etkileyici
olan bu romanlarda, Göktürkler’in bağımsızlıklarını yitirerek Çin’in
boyunduruğuna girmeleri, Kürşad’ın kırk arkadaşıyla giriştiği ihtilâl ve nihayet
bağımsızlığın yeniden kazanılışı anlatılır. Atsız’ın bu romanlarında çizdiği
Türk tipi, ülkücü tipinin oluşmasında etkili olmuştu. Bu romanları okuyanların
gözlerinde, yiğitliği ve kahramanlığı hayatının tek gayesi haline getirmiş,
yaşamak deyince savaşmayı anlayan, hile hud’a bilmez, arkadan vurmaz,
hürriyetine düşkün, dağları ve bozkırları şehir hayatına tercih eden
insanlardan oluşmuş göçebe bir kavim canlanırdı. Bozkurt sembolü, aşağı doğru
sarkan bıyıklar ve abartılı erkek tavırlarının kaynağı bu romanlardı. Her ülkücü
Kürşad’ın kırkıncı yiğidiydi! Malazgirt’te Alparslan’la, İstanbul önlerinde
Fatih’le, Çaldıran’da Yavuz’la, Mohaç’ta, Zigetvar’da Kanunî ile zaferler
kazanır, çöküş devirlerinden nefret ederlerdi. Yirmi birinci asrın Türk asrı
olacağına yürekten inanmışlardı. Hepsi saftı, delikanlıydı.
İdeolojik mücadelenin doruk noktasına ulaştığı yıllarda, Atsız’ın romanları,
Kurt Karaca’nın Milliyetçi Türkiye’si ve Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık’ıyla
(bunlar "doktrin" kitaplarıydı) yetinmeyerek "dâvâ"sını en iyi şekilde
savunabilmek için daha fazla bilgiye ihtiyaç hisseden ülkücülerin
okuyabilecekleri kitapların pek fazla olduğu söylenemezdi. Daha çok komünizm,
siyonizm ve masonluk aleyhindeki kitaplar okunur, Kızıl Zindanlar, Sağ—Sol
Kavgası, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler ve Kara Kitap gibi bilgilendirmekten çok
bileyen kitaplar elden ele dolaşırdı.
Kültürlü bir ülkücünün kitaplığında, meal, tefsir, hadis ve ilmihal gibi temel
dinî kaynaklardan başka, Gökalp’in Türkçülüğün Esaslarıyla Âkif’in Safahat’ı,
İsmail Hami Danişmend, Necip Fazıl, Peyami Safa, Osman Yüksel Serdengeçti, Erol
Güngör, Cevat Rifat Atilhan ve Seyyid Ahmed Arvasi gibi yazarların kitapları
mutlaka bulunurdu. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 1969 yılında yayımlamaya
başladığı, genel okuyucunun Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi
edebiyatımızın önemli isimlerine ulaşmasını sağlayan, hepsi "temel" olmasa da,
çok sayıda önemli kitabın yer aldığı 1000 Temel Eser dizisi ise ülkücünün
kitaplığını ve ufkunu bir hayli genişletmişti.
Yine 1969 yılında yayımlanan bir kitap ülkücülerin tarihe ve Türk—İslâm
medeniyetine bakışında önemli bir değişime yol açtı: Türk Cihan Hakimiyeti
Mefkuresi Tarihi.. Selçuklu tarihi sahasında dünya çapında bir uzman olan
Prof.Dr. Osman Turan’ın diğer eserlerine nazaran epeyce pragmatik olan bu
kitabındaki tezi, adından ve ‘Türk Dünya Nizamının Millî, İslamî ve İnsanî
Esasları’ şeklindeki alt başlığından açıkça anlaşılmaktadır. Bu kitabı okuyan
ülkücü gençler, misyonlarının birden dünya çapında genişlediğini görüyor, Türk
tarihinden kaynaklanacak bir milliyetçiliğin insanî boyutlar taşıması
gerektiğini düşünmeye başlıyorlardı.
Fakat çoğunun uzun boylu okuyup düşünmeye vakti ve sabrı yoktu; çünkü birileri
de düğmeye basmış, sokakta akıl almaz bir cinnet yaşanmaya başlamıştı. "Devlet
elden gidiyordu!" Onlar ki, her biri bir devlet mistiğiydi, "fena fi’d—devle"
olmuşlardı. Ülkelerine "sevdalı değil, kara sevdalı"ydılar. Türkiye’nin ve
Türklüğün düşmanları olduğuna inandırabilirseniz dağlara bile kafa
tutabilirlerdi. Sonunda uğruna savaştıkları devlet tarafından tepelendiler.
Olsundu, devletti o, hem severdi, hem döverdi; lütfu da hoştu, kahrı da hoş.
Ezildiler, ufalandılar, aşağılandılar. Yine de "devlet" görev’e çağırınca her
şeyi unutup koşacaklardı.
1970’lerde kırdırılan bu nesil, Cumhuriyet tarihinin Türkiye’yi yeni ufuklara
taşıyabilecek en "ülkücü" ve enerjik nesliydi, yazık oldu.
Bilseniz, ne çocuklardı onlar!
Beşir Ayvazoğlu / www.yusufiye.net
Mehmet Kaan ÇALEN
mkcelen@...
mk_celen@...
mkaancelen@...
"alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
her kırışığı, sorulacak bir hesabı
her çizgisi, tarihten bir yaprağı anlatır"
---------------------------------
Discover Yahoo!
Find restaurants, movies, travel & more fun for the weekend. Check it out!
[Non-text portions of this message have been removed]