| |||||
Milliyetçilik, bu süreçte halka ne olup bittiğini anlamak isteyenlerin kritik kavramı. Buradaki yaygın klişelerden birisi "milliyetçilik yükseliyor" sözü. Bu topraklarda milliyetçilik tartışmaları yeni değil. Yaklaşık yüz otuz yıldan bu yana milliyetçiliği telaffuz ediyoruz. Jön Türkler, İttihat ve Terakki, kavramın 19. yüzyılın sonundaki temsilcileri. Cumhuriyet'imiz milli devlet olarak kuruldu. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın oklarından birisi milliyetçilikti. Çok partili hayata geçildiğinde diğer partiler milliyetçiliği CHP'nin inhisarına bırakmadılar, kendi milliyetçiliklerine vurgu yaparak halkla bağlarını güçlendirmeye çalıştılar. CHP ortanın soluna geçtiği altmışlı ve yetmişli yıllarda milliyetçiliği
biraz mahcup bir şekilde ifade ederken "demirkırat" AP, bu kavrama daha fazla sahip çıktı. Yetmişli yıllarda milliyetçiliği kendisine ad olarak alan MHP'nin yükselişi 12 Eylül'le kesildi. 83'te tek başına iktidara gelen ANAP, parti kimliğini tanımlarken "milliyetçiliği"ni "muhafazakarlığının ve serbest piyasacılığının" dahi önünde dile getiriyordu. 90'lı milliyetçiliğin toplumsal ve siyasal coğrafyası genişledi. Siyaset daha fazla parçalı bir görüntü arz ederken diğer yanda partilerin birbirine benzer bir siyasal dile sahip olmaları, bu dönemin önemli bir karakteristiğiydi; milliyetçilik de siyasetin ortak havuzundan her partinin kendince alıp yorumladığı bir kavram olarak hayatiyetini sürdürdü. 99 seçimlerinden zaferle çıkan MHP ve DSP, milliyetçilik konusunda ciddi bir kesişmeye
sahiptiler. İktidarda bulunan AKP ise siyasi müktesebatında olmadığı ölçüde milliyetçi bir dile sahip. Bu kısa tarihî hatırlatma her türlü spekülasyonun ötesinde bir tespiti öne çıkartıyor: Bu ülkede milliyetçilik son derece önemli. Son yüz otuz yıla damgasını vurmuş böylesine güçlü bir kavramı, değeri, kolektif kimliğin önemli bir unsurunu tarihi bir arızanın ürünüymüş gibi görmek, öte yandan ise kendisiyle ilgili literatürün sadece bir kısmını kullanarak "yıkım kapasitesini" hatırlatmak herhalde tutarlı bir çözümlemeye imkan vermez. Bunu teyit eden iki sebep var: Birincisi kavramın tarihsel ve toplumsal derinliği. İkincisi ise hiçbir toplumun, muhasebesinin sonunda kendisine yıkım getirecek bir temel duruşu yüz otuz yıl muhafaza etmeyeceği gerçeği. Milliyetçilik rasyonel bir dile
indirgenemez Milliyetçiliğin kolay bir tanımı olmadığını biliyoruz. Hobsbawm'dan Gellner'a, Smith'den Deutch'a, Hayek'e kadar konu üzerine düşüncelerini ortaya koyanların doğal olarak kesiştikleri alanlar kadar farklılıkları da var. Uzun yıllardan bu yana milliyetçiliğin sadece siyaset ve toplumsal alanda değil entelektüel hayatta da güçlü bir ilgi konusu olması, doğrudan doğruya kavramın muğlaklığından, tıpkı çözülemeyen kimi paradokslar, matematik problemleri gibi nüfuz edilmesinin zorluğundan, nihayet bu vadide söylenecek son söze ulaşmanın neredeyse imkansız oluşundan kaynaklanıyor. Bunun bir nedeni, her milliyetçiliğin teşekkülünde çok önemli olan tarihî ve coğrafi kaderin farklı oluşu. Rus milliyetçiliğinin ardında Rus halkının belki en çok mujiklerin
mistisizminden çıkartılabilecek bir "dünya kavrayışı" varken, Yahudi milliyetçiliğinde diasporadan beslenen nice tarihsel hikaye, Amerikan milliyetçiliğinde ise gelinen kökenlerin üzerine bir elbise gibi giyilen coğrafya öne çıkıyor. Benzeri şekilde çeşitli milliyetçiliklerin somut özellikleri üzerinden gidilerek herkese teşmil edilebilecek bir soyutlamaya ulaşmak, buradan bir model çıkartmak hiç kolay değil. Milliyetçiliklerin renkliliği soyutlama düzeyini neredeyse işe yaramayacak bir mesafeye atma kapasitesine sahip. Bir başka neden ise milliyetçiliği teknik ve rasyonel bir dile indirgemenin imkansızlığı. Sonuçta bu, üçgenin iç açılarının toplamı gibi bir konu değil. İdeolojik olarak tahayyül edilen gelecek modelleri, saklı bir özne olarak milliyetçilik çözümlemelerini belirler. Tarih ve güncel sosyal olaylar,
tıpkı antropolojide olduğu gibi, kişinin kendine içkin perspektifinde bir düzenlilik, anlamlı bağlar kazanır. Bir milliyetçi ile sosyalistin milliyetçiliğin ne tarihteki yeri ne de bugünkü rolü konusunda anlaşmaları beklenir. Şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye'deki sol çevrelerin okuryazarlığı milliyetçiliğe ilişkin eleştirilerde onlara teorik incelikle tahkim edilmiş bir hakikat yanılsaması kazandırıyor. Bu tür tartışmaları takip edenlerden kimilerinin, milliyetçilerin gömülü oldukları dünyalarından konuşurlarken sol çevrelerin daha üniversal bir "akıl"la ve tarihsel deneyimle konuştuklarını sanmaları şaşırtıcı değil. Evrensel düzeyde sol ve sosyalist hareketlerin, düşünürlerin insanlığın entelektüel birikimine yaptıkları büyük katkı
ortada. Ancak ironik olan şu ki, kelimeler dünyasında kazanılan bu zaferler, parlaklığı ölçüsünde gerçek dünyada karşılık doğurmuyor. İngiliz felsefeci Russel'ın Wittgenstein'e; felsefe pratik hayata ilişkin değildir, o bir üst dildir, demesi gibi, sol-sosyalist düşünce geleneği de adeta pratik hayatın ötesinde bir "üst dil" olarak var oluyor. Bu geleneğin milliyetçilik külliyatı da pratik hayatla pek az bağ kurarak ilgili entelektüellerin negatif felsefesi olarak düşünce hayatındaki yerini alıyor. Bugün yaşanan olaylar karşısında "yükseliyor" denilerek hakkında birçok senaryo yazılan Türkiye'deki milliyetçiliğin bu akıl yürütmelere dahil edilmesi gereken iki önemli niteliğinin altını çizmek gerekir. Bunlardan birincisi, bu ülkedeki egemen milliyetçiliğin tarih içinde müdafaa temelinde
teşekkül etmiş bir karaktere sahip olduğu. Bunun sömürgeci milliyetçilikten ne kadar farklı olduğunu ve tezahürleri bakımından da aralarında derin bir fark bulunduğunu görmek gerekir. İkincisi ise müdafaa milliyetçiliğinin koruma kaygısını duyduğu "varlık"ın nitelikleriyle ilgili. Her şeyden önce çok milletli ve dinli imparatorluk yapısı hakim çevrenin saf bir kolektif kimlik peşine düşmesine izin vermez. Türkiye'deki ortak kimlik kendisini, soy bir öz tasavvuru üzerinden değil, mümkün tüm unsurların birliği üzerinden hayal etmiş, çizgiyi, tarih içinde hep tehdit ve tehlike oluşturanla arasına mesafe koyarak yaptığı güncellemeler çerçevesinde çizmeye çalışmıştır. Buradaki temel ilke, soy değil tehdittir. Bugün Türkiye'de "yükseliyor olan toplumsal dalgayı", neleri
çağrıştırdığı konusunda hayli kafa karıştırıcı olacak kaba bir milliyetçilik yerine, yüz otuz yılın hatırlamalarıyla yaşanan "ortak acılar, kaygılar, umutlar, haysiyetini koruma çabaları, bu coğrafyada kendisine barış içinde yaşayabileceği bir toplumsal dayanak arayışları" üzerinden çözümlemek daha nüfuz edici bir kavrayışa imkan verecektir. | |||||
| M. NACİ BOSTANCI | |||||
| 02/11/2006 | |||||
"ve ben mekteblerinizde okudum
bir rivâyete göre adam oldum
bir rivâyete göre kayboldum..."
We have the perfect Group for you. Check out the handy changes to Yahoo! Groups.
