Serseriliğe Övgü / Mehmet Naci Bostancı
Bizim okur yazar serserilerimiz olmalı. Tam da kelimenin anlamındaki gibi, başını alıp diyar diyar gezenlerimiz olmalı. Hiçbir mekana, hiçbir makama, hiçbir kurumsal kimliğin "biz" bilincine takılmaksızın, ama her birine
dışarıdan bakarak geçen, her birine dokunan, her birinin bağlılarıyla halleşip onlardan haberdar olan insanlarımız olmalı.
Hayatın tuhaf mantığı herkesi aidiyetleriyle barışın sonsuz dinginliğine çağırır. İç ve dış huzur, bulunduğun yerin bakış açısını bellemekle başlar. Ortak kimlikler hazır bir dil, hazır bir hayat, hazır bir giysi sunarlar; düşünüp şaşırmayalım diye tercih edilmesi gerekenlerin güzergahını işaretlerler. İyilerin ve kötülerin, doğruların ve yanlışların kol gezdiği bir dünyada hep iyilerin hep doğruların safında bulunduğumuzu düşlemenin inançlı hazzını verirler.
Ötekileri de doğru yola çağırmanın, onlara hakikati göstermenin kurtarıcılığını bahşederek bu hayat içindeki anlamımızı takdis ederler. Kimliksiz yaşamak hiç olmak gibidir, içine girdiği her kabın şeklini alan su olmak gibidir, kimliksizlik, gözlerini, bakışını, hislerini kaybetmek gibidir.
Hepimiz geceleri kimliklerimize sarılarak uyur ve gerçek hayatın bir benzerini rüyalarımıza taşımaz mıyız? Oysa serserilik ortak kimliklere, onların güzergahlarına, onların gördürme ve hissettirme yeteneklerine meydan okumadır. Serserilik hep dışarıda olmak, çalınacak kapılardan, korunaklı evlerden, içinde bireyliğimizi kaybettiğimiz ortak kimlik tecrübelerinden uzak
olmak demektir. Serserilik, gerçekle hayal edileni, şimdiyle öncesini ve sonrasını, burada varoluşla tarihin katmanları içinden çıkıp geleni bir arada kucaklayabilmek, "sahihlik" dediğimizin kaç kılığa dönüşerek karşımıza çıkabileceğini hayatın bir başka düzleminde okuyabilmek demektir.
Toplum muhayyel bir kurgu mu? Toplum diye bir "şey"den söz ederiz, ancak genellikle onun muhayyel bir kurgu olduğunu ıskalarız. Toplum, ilişkilerimizin ürünü olarak zihnimizde oluşan, kimi zaman çatıştığımız, kimi zaman uzlaştığımız kimi zaman ise kendisine mesafeli durduğumuz bir imgedir. Biz de böylece çatışan, uzlaşan, mesafeli duran bir özne olarak başkalarının
zihnindeki "toplum"un inşasına katılırız. Toplum, inançların, değerlerin, çıkarların bir eleğim sağması olarak karşımıza çıkar ve bize benzerlikler kadar farklılıkların da o en temeldeki insani kaynaktan aynı şekilde beslenerek oluştuğunu gösterir. Biliriz ki "toplum"lar da daha büyük bir toplumun parçalarıdır. Ağlama duvarının önündeki Yahudi, Hz. Meryem heykelinin önünde diz çökmüş Hıristiyan, dünyanın neresinde olursa olsun Kabe'ye yüzünü dönmüş Müslüman, "inanma"ya ilişkin benzer bir tecrübenin yolculuğunu yaparlar. Yeryüzündeki tüm milliyetçilikler benzer bir dil, duyarlılık ve yüceltme ile bağlılarına seslenirler. Ruhanilik ve mistik dokunuş, her tehlike çağrısının, her kritik hayat oyununun damarlarında dolaşır.
Serseri, bütün bu dönüp dolaşmaların izini süren, kendini toplumun bir benzeri kılmaya çalışan kişidir. Eğer toplumsal varoluşun muadili bir insan mümkün olsaydı, herhalde en büyük serseri o olurdu. Serserinin karşılığı olarak flaneur ilham verici bir karakter olabilir. Benjamin, 19. yüzyılın ortalarında Paris pasajlarında "aylak aylak" dolaşan flaneur'u çarpıcı bir şekilde ortaya koyar: "Flaneur, işi gücü olmayan birinin kişiliğine bürünerek gezinir; böylece insanları birer uzman yapan işbölümünü de protesto etmiş olur. Bunun yanı sıra insanların iş güç peşinde koşturup durmalarını da protesto eder. 1840'larda pasajlarda kaplumbağa gezdirmek, bir süre için kibarlığın gereklerinden
sayılmıştır. Flaneur, kendini kaplumbağaların temposuna uydurmaktan hoşlanırdı. Eğer ona kalsaydı, ilerlemenin böyle adımlarla sürmesini isterdi. Gel gelelim son söz onun değil, "Flaneurlük son bulsun"u parolaya dönüştüren Taylor'un oldu". (Benjamin, Pasajlar, YKY, 129- 130;1995)
Herhangi bir işin gücün sahibi olan kişi, o dünyaya ait ilişkilerin, dilin, bakış açısının, gündelik hayat pratiğinin içine gömülüdür. Tüccar, ticaretin dışındaki hayatı mesleğinin jargonuna dönüştürerek kendisi için anlaşılır kılar ve başkalarına da o pencereden yansıtır. İşçi, memur, siyasetçi sınırlı bir beşeri coğrafyanın örgütlü dünyası içinde havayı
solur ve kendini o örgütlü yapının bir parçası kılar.
Politik, kültürel kimlikler, dil ve hayat pratikleri kişi için sadece bir sığınak değil aynı zamanda bir hapishanedir. Oysa hayatın bütünlüğü, bu meslekleri, bu örgütlü yapıları ve bu dilleri kapsayan, hepsini bir araya getiren, hepsinin kendisiyle ve birbiriyle kurduğu karmaşık ilişkileri kavrayabilmek için dışarıda kalan, bir gözün odağında toplanır. Pasajların parlak vitrinlerine, kaplumbağa hızının ayrıntılı bir şekilde görmeye izin veren perspektifinden nüfuz eden flaneur, akıp giden kitlelerden farklı olarak, modernliğin büyük laflarının arkasında yatan somut hakikati görme imkanını bulan
kişidir. Vitrinde yan yatırılmış bir elbise, ışığa göre yerleştirilmiş bir mutfak gereci, rasgele dağıtıldığı izlenimi verilmek istenen hediyelik eşyalar modern kafanın kitaplarda olmayan ruhunu flaneura sunar. Flaneur, mesleklerin, işin gücün dışında kalan "özgür" kafası ve herhangi bir dil öbeğine ait olmayan karma diliyle tüm bu "şey"leri, hep birlikte ait oldukları düzlem üzerinden okur.
Bir kutsal ilke olarak hız Ve elbette "hız" modernliğin taptığı yeni kutsal ilkedir. İşler daha hızlı yapılmalı, haberler daha hızlı aktarılmalı, iletişim hız kazanmalı, ulaşım mümkünse "ışınlanma" ile
gerçekleştirilmeli vs. Oysa hız, renkleri birbirinin içine geçirerek hepsini sarı benzeri bir renkte toplayan Newton'un çarkı gibi dünyanın da gerçekliğini dönüştürür, yaşama anlam veren katmanları üst üste geçirerek ondan, artık ne işe yarayacağını bilemediğimiz "hız" adına katlanılamaz bir anlamsızlık üretir. İşte serseri bu hızı da reddeden, yapacak bir işi, gidecek bir yeri olmadığı için hızdan vareste bir şekilde "şimdi olup biteni de gerçekliğinde" yaşayan kişidir.
Serserinin dingin ruhundaki dünya hakikatini anlamak için, bir an, telaş ve kan ter içinde yetişmeye çalıştığımız bir gişenin önüne tam kapandığı vakitte
geldiğimizi düşünelim. Yapılacak bir şey kalmamıştır. Derin bir soluklanmayla durur, şaşkın şaşkın çevremize bakar ve nihayet, biraz önceki koşuşturmanın görünmez kıldığı dünyayı fark ederiz. Kendi hakikati ve yavaş ritmi içinde çok gerçek bir dünya vardır karşımızda. O zaman tüm telaşımıza rağmen yetişemeyişimizin öfkesini bu gerçek dünyanın yavaşça kendine aldığını, şimdi görünür olan çıplak gerçeğiyle bizi başka bir şekilde büyülediğini ve sakinleştirdiğini hissederiz.
Yanılsamanın yerini şimdi dünyanın gerçekliği doldurmaktadır. İşte serseri "bize" rağmen her zaman bu hissedişin
insanıdır. Yine de şunu biliyoruz. Bir toplumda herkes okur yazar serseriler olamaz. Elbette meslekler, kimlikler, inançlar olacak, dil öbekleri bulunacak, içinde yaşadıkları maddi şartlara gömülü "sınıf"lar parçalı gerçeklikleriyle toplumda yerlerini alacaklar. Sorun, bütün bunların yanında bir ortak vicdanı dillendirecek, her kesime kendi gerçekliği üzerinde fikretmesine imkan verecek serserilerin de olup olmadığıdır. Onlar varlıklarıyla kesimlerin değil tam da ifade edildiği gibi "toplum"un vicdanını temsil ederler, "toplum" adına kesimler üzerinde bir aydınlanma işlevini yerine getirirler.
Serserilerden bahsederken dikkatli olunması gereken bir yan var. Benjamin'in dediği gibi bazen "Flaneur'ün
kişiliğinde aydın, pazara çıkmış," olabilir. "Niyetinin pazarı görmek olduğunu söylerse de, aslında niyeti kendisine bir alıcı bulmaktır. Henüz koruyuculara sahip olduğu, ama pazarla da tanışmaya koyulduğu bu geçiş döneminde aydın, boheme olarak belirginleşir. Ekonomik konumunun belirsizliğine koşut olarak politik işlevi de belirsizdir…" (A.g.e., 87)
19. yüzyılın ortasındaki Paris'ten dönüp bize baktığımızda, serserilerimizin olmadığını ancak o kılığa girmeye çalışan bir hayli bohemin mevcut olduğunu görüyoruz. Yine de Türkiye modern dünyada soluklandıkça, serserilere uygun bir iklimin oluşacağından da ümit kesmemek gerekiyor.
"ve ben mekteblerinizde okudum
bir rivâyete göre kayboldum
bir rivâyete göre adam oldum"
Get your email and more, right on the new Yahoo.com