Bir Pir-i Fani: Hacı Bektaş Veli / Mustafa Yiğit
Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeleri ve Anadolu ile birlikte Balkanlar’a yapılan akınları kuru bir istila hareketinden ziyade yeni bir medeniyet kurma vetiresi olarak değerlendirirsek, bu vatan topraklarında kurulan Cihan Devleti’nin nasıl altı asır yaşayabildiğini daha iyi anlayabiliriz. Bu muhteşem medeniyetin zirvesi olan Osmanlı Devleti’ni incelediğimizde, Devlet-i Âli’nin iki sacayağından oluştuğunu görürüz.
Devleti kuran iradenin bir sacayağı, üç kıtada at koşturan akıncılar, yeniçeriler kısaca askeri güç ise, diğeri de şüphesiz, veliler şeyhler, abdallar yani insan-ı kabiller, pir-i fanilerdir. Denilebilir ki bu fetih; silah zoruyla toprakların ele geçirilmesi ameliyesinden çok farklı bir harekettir. Türkler bu tarihi vazifeyi yerine getirirken elde ettikleri yeni coğrafyayı fikren, iktisaden, içtimaen, kısaca madden ve manen kendilerinden bir parça
haline sokmuşlar; adeta havasına, suyuna, ağaçlarına, eşyalarına, nehirlerine, şehirlerine, kendi damgalarını vurmuşlardır. Prof. Dr. Ö. Lütfi Barkan; fethin bu mana erlerini “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak niteler ve fetih hareketlerindeki önemini şöyle vurgular.
“Boş ve tenha yerlerde, ıssız topraklar üzerinde bu Orta Asya’lı göçmenler tarafından kurulan bir nevi (Türk Manastırları) olan “zaviyeler” ile, yeni bir memlekete gelip yerleşen kolonizatör Türk Dervişleri iskan siyasetinde ana rolü oynamışlardır.”
“Yeni fethedilen bir Hıristiyan memleketinde bu şekilde gelip dağ başlarında yerleşecek, oraların imar ve emniyetiyle meşgul olacak ve tesis ettikleri merkezlerde, Türk dil ve dinini yayacak, misyonerlere ve gönüllü muhacirlere sahip olmak Türk devletinin en büyük kuvvetini temsil etmekte olduğu meydandadır.(1)
Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik
Anadolu’yu Türk yurdu yapan ve buraların Türkleşmesi İslamlaşması için adeta köy köy, şehir şehir dolaşan Kolonizatör Türk Dervişlerinden biri de, Hoca Ahmet Yesevi Dergahından feyz alan Hacı Bektaş Veli’dir. Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı, öğretisi, hakkındaki bilgimiz daha çok efsanevi bir nitelik arz etse de gerek kendi eserleri gerekse Bektaşilerin “velayetname” (vilayetname) dedikleri eserde, Hacı Bektaş Veli’nin biyografisi, soyu ve şahıslar hakkında bir çok bilgi mevcuttur.(2) Bu bilgiler ışığında O’nun Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda rol aldığı Osman ve Orhan devrinde Osmanlı devletinin kuruluşunda etkili olduğu da görülmektedir. Özellikle Bektaşiliğin uzun bir müddet Osmanlı’da etkinliğini sürdürmesi Hatta 1826 Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışına dek askeriye sınıfının adeta resmi bir tarikatı olmasının nedenlerini bu Yeniçeri Ocağı kuruluş rivayetinde aramak gerek. Bu rivayete dayanarak Lamartin, Orhan Beyin yanına yeniçerileri alarak Hacı Bektaş Veli’ye gidişini
şöyle anlatır:
“Orhan Bey etrafında derhal İslamiyet’e yeni geçmiş gençlerden oluşan bir avuç asker topladı. Orhan Bey bunları, Osmanlıların savaş ruhu olan dine adamak istiyordu. Ulu dervişlerden Hacı Bektaş adlı birisi Amasya’dan pek uzak olmayan Sulca kasabasında yaşıyordu. Orhan Bey yeni askerlerini bizzat alarak dervişin yanına götürdü ve Ondan dinin bu yeni çocuklarına sancak, ad ve hayır vermesini rica etti. Veli kurulan yeni teşkilatın, imansızları hatalarından koparacağını bir milyon yeni mümin kazandıracağını anlayınca yerinden doğruldu, yeni milisin genç askerlerinden birine yaklaşarak, onun şahsında bütün birliği takdis etmek üzere elini genç askerin başına koydu. Derviş, Orhan Bey’e dönerek: “Bugün kurulan bu milisin yüzü gün gibi ak ve aydınlık, kolu ağır, kılıcı keskin, oku delici olacaktır. Giderken muzaffer dönüşünde galip olacaktır” der.(3)
Bu kısa anektoddan sonra Veli’nin yaşamına
dair tarihçeye geçebiliriz.
Hacı Bektaş Veli Horasan’ın mühim bir kültür merkezi olan Nişabur’da doğmuştur. Doğum ve ölüm tarihleri hakkında muhtelif kaynaklarda farklı bilgiler vardır. 13. Yüzyılda yaşadığı kesindir. Birçok kaynakta doğum ve ölümü için (1209/10-1270/71) tarihleri verilmektedir.(4) Bu tarihler kesin olmamakla birlikte muhtemel tarihler olarak şimdilik kabul edilmektedir. Özellikle Mevlana’nın, Ahi Evran’ın, Yunus Emre’nin çağdaşı olduğu düşünülürse bu tarihlerin doğruya yakın olduğu söylenebilir.
Tahsilini ve manevi eğitimini Horasan ve çevresinde (Yesevi okulunda) parlak bir şekilde tamamlayan Hacı Bektaş Veli, Moğol istilası üzerine tahminen kırk yaşlarında Anadolu’ya gelmiştir. Ahmet Yesevi’nin halifelerinden Lokman Perende’nin yanında manevi terbiye almış Onun yoluyla Yeseviliğe girmiş, Horasan erenlerinden biri olmuştur. Bu nedenle Yeseviliği Anadolu’ya getiren maneviyat ordusunun
içinde Hacı Bektaş Veli’nin büyük yeri vardır.(5) Aşıkpaşazade, onun Anadolu’ya gelişini şöyle anlatır: “Hacı Bektaş, Horasan’dan Menteş adındaki kardeşi ile birlikte Sivas’a geldiler. Baba İlyas Horasaniye intisap ettiler, Hacı Bektaş bu intisaptan sonra Kayseri’ye oradan da Kırşehir’e geldi. Buradan Karacahöyüğe nakli mekan etti.” Yine Türk İslam geleneğinde görüldüğü gibi Hacı Bektaş Veli hakkında da, gerçek hayatlarının yanı sıra kendisi için, yaşamına dair rivayetlere (Yeniçeri ocağının kuruluşunda olduğu gibi) yakıştırmalara rastlamaktayız. Bu menakıpnamelerde, Hacı Bektaş Veli’nin hayatı şöyle anlatılır. “Hacı Bektaş Horasandan ayrıldıktan sonra, önce Necef’e gelmiş, orada Hz. Ali’nin kabrini ziyaret edip, kırk gün çileye girmiş, sonra da Mekke’ye gelip üç yıl orada kalmıştır. Oradan da sırasıyla Kudüs, Şam ve Haleb’e uğramış, her uğradığı şehirde kırk gün çile çekmiş, netice de Elbistan’a ayak basmıştır. Anadolu’nun muhtelif şehirlerini dolaşıp, çile çektikten
sonra da Sulucakarahöyük’e (Bugünkü Hacıbektaş şehri) gelip yerleşmiştir.
Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya geldiği dönem aynı zamanda, Anadolu’nun en hareketli olduğu ve adeta, şeyhlerin, mürşidlerin, alimlerin, bu coğrafyaya yeniden şekil verdiği bir zaman dilimine rastlar. Anadolu Selçuklularının yıkıldığı, beyliklerin kurulduğu, içtimai, siyasi yapının çok dinamik olduğu bu devirde, Hacı Bektaş Veli’de müritleriyle; Ahi Evran, gibi Yunus gibi, adeta halkı birbirine kenetleyen tutkal görevi görür. Bölünmeyi değil, birleşmeyi; husumeti değil muhabbeti anlatır. Diyebiliriz ki bu dönem aynı zamanda Türk’ün İslam’ı yeniden yorumlayışı, algılayışıdır. Ancak bu anlayış ve yorumlayışın temel gayesi de, Allah’a ulaşmak, bunu da bir “sevgi ve hoşgörü” halesi içinde topluma, toplumun en basit kurumu olan aileden en karmaşık kurumu olan devlete, kadar yaymaktır. Hacı Bektaş Veli bu yayılmayı sağlarken de bir yol tutmuş ve O’na isnat edilen
tarikatın kurucusu olarak da anılmaya başlamıştır.
Bektaşilik-Alevilik-Şiilik
Şia’nın bir kolu olarak genel kabul gören Bektaşilik aslında yukarıda da söz ettiğim gibi İslam’ın farklı bir yorumudur ve İran’da asıl etkinliğini sürdüren şia ile Hz. Ali ve Ehli Beyt sevgisinin dışında ortak bir noktası yoktur. Aleviliğin İslam tarihindeki konumuna, serüvenine baktığımızda bir Hz. Ali tarafgirliğinde yola çıkıldığı görülür. Alevilik; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın halifeliğinin meşru olmadığı ve ilk halifenin Hz. Ali olması gerektiğni savunan ve Hz. Hüseyin şehadeti ile adeta mitleştirilen bir tepki hareketidir. Daha çok siyasi bir anlam içerir, siyasi hesaplaşmanın bir aracı olarak kullanılır.
Aleviliğin ikinci boyutu da güçlü fars medeniyetinin, özellikle Emevilerin Arap ırkçılığına karşı direniş olarak, Hz. Ali ve Ehli beyt sevgisini dayanak alması ve Emevilerle, Farslıların siyasi
mücadelesinin sonucunda oluşan “Şia” tavrıdır.
Hacı Bektaş Veli’nin öğretisi olan Bektaşilik bu iki tavrın dışında, Nev-i şahsına münhasır bir hal taşır. Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmet Yesevi dergahından feyz aldığını ve Yeseviye tarikanının da Nakşibendiliğinin bir kolu olduğu görülürse; Hacı Bektaş Veli’nin şia geleneğinden çok ayrı olduğu, hatta Sünni geleneğin içinde yer aldığı ve bu tesbiti hak ettiğini söyleyebiliriz. Bektaşiliğin Şia’ya yaklaştığı dönemler, Şeyh Hatayi (Şah İsmail)nin ortaya çıkışıyla birliktedir. Yavuz Sultan Selim’le şah İsmail arasındaki hakimiyet mücadelesinde, şia ya da Şiilik, şah İsmail tarafından koz olarak kullanılır. Şeyh Hatayi’den önceki Bektaşi şairlerde, örneğin Said Emre, Abdal Musa, kaygusuz Abdal, Nesim, Temani de; bu şairlerin mısralarında, az çok hepsinin etkilendikleri, Yunus Emre’nin ilhamından farklı bir ilham gözükmez. Yine Bektaşi öğretisini ortaya koyan Velayetname’de; kahramanına Ali
seceresi vermekten başka Şiiliğin izlerine rastlayamayız.(6) Hiç değilse o zamanda Anadolu’da, Sünni, Şii tutumlar arasında ayrılık gayrılık yoktur, yukarıda da değindiğim gibi ve üzerinde ısrarla durmak isteğim konu, Şiilerle Sünniler arasındaki ayrım Şah İsmail’in siyasi amaçları doğrultusunda gelişir.
Hacı Bektaşi Veli öğretisi, felsefesi
Bektaşilik Anadolu’ya yayılırken her tarikat gibi bir metoda dayanmıştır fakat Bektaşiliği diğer tarikatlerden ayıran en önemli fark, yönetiminden daha doğru bir deyişle yönetiminin halka kolayca inebilen bir niteliğe sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Yani Bektaşilik, halka özgülük taşır, halkın dilini kullanır, halklaşır. Gerek Bektaşi Edebiyatının gerekse Bektaşi ayinlerinin saf bir Türkçe ile yapılmış olması bunun en önemli göstergesidir. Keza bütün nefes ve ilahiler, Türkçe söylenmiş olup, halkın kolayca anlaması sağlanmıştır. Yine bu şiirlerde pek az müstesna hemen tamamen halk
şiirinin formları kullanılmış vezin ve kafiye sisteminde halk şiiri ölçüleri tatbik edilmiştir. Diyebilir ki, dönemin Arapça-Farsça terkiplerine karşı Türkçe’nin tutunabilmesi de bir anlamda Hoca Ahmet Yesevi devamı olan Bektaşiliğin çok büyük payı olmuştur.
Her medeniyet, her toplum; “üstün insan”, “mükemmel insan”, yetiştirme amacını taşır. İslam’da insanın “Eşereful mahlukat” olduğunu söyler ve Hacı Bektaş Veli’de öğretisini, İslam’ın bu düsturu üzerine kurar. Ona göre toplum “eline, diline ve beline”, sahip olan bireylerden oluşmalıdır. İnsan ise ancak “dört kapı” ve “kırk makamdan” geçerek “kamil insan” sıfatına nail olabilir. Yani “eline, diline, beline” sahip olabilir. Hacı Bektaş Veli bu aşamaları şöyle açıklar:
İnsanoğlunu Allah dört nesneden yarattı. Dört bölüğe ayırdı. Dört bölüğün de dört türlü arzuları ve dört türlü halleri vardır. Bu dört türlü nesnenin ilki toprak, ikincisi su, üçüncüsü
ateş, dördüncüsü yel (hava)dır.
Yarattığı dört bölük insana gelince:
Birinci bölük abidlerdir; bunlar “şeriat” kavmidir ve asıllar “yeldendir”. Yel (hava), hem şifa verici hem de kuvvettir; bu sebeple bunlarda gece gündüz Hakkın ibadetinden ayrılmazlar. Yel esmeyince ekinler samandan ayrılmaz, bütün alem kokudan helak olurdu. Öyle ki bu dünyada ne varsa; helal, haram, temiz ve pis hepsi şeriat ile malum olur. Çünkü şeriat kapısı ulu kapıdır.
Abidlerin ibadetleri: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek seferberlik olunca gaza eylemek, cerabbetten gusul ederek temizlenmek ve nefse ait arzuları istemeyip dünyayı terk ederek ahireti sevmektir.
Bunlar avam (halk) taifesidir. İşi gücü birbirlerini incitmektir. Kibir, haset, buğuz, cimrilik ve düşmanlık bunlarda her zaman görülür. Bunların taifesi hemen hemen bu kadardır.
İkinci bölük zahitlerdir: Bunların aslı ateştendir ve bunlar “tarikat” taifesidir. Bu sebeple gece gündüz yanmaları, kendilerini yakmaları lazımdır. Her kim bu dünyada kendini yakarsa, yarın türlü azaplardan kurtulacaktır. Şunu iyi bilin ki bir kez yanan başka yanmaz.
Zahitlerin ibadetleri; gece gündüz tanrıyı zikretmek, bismillahirrahmanirrahim’i her işte yad etmek, korku ve ümit içinde olmak ve arzuları dünyada ahiret için ayarlı işler yapmaktır. Halleri de ilmi-ledin (gayb ilmi)’ne ermektendir ve kendi bilgilerinden memnun kalmışlardır. Nereden gelip nereye gittiklerini bilmezler. Eriştikleri her mertebeye kendi gayretleriyle gelmişlerdir. Bunların bölüğü de hemen bu kadardır.
Üçüncü bölük, ariflerdir; bunların aslı “sudan”dır ve bunlar marifet taifesindendir. Su hem kendisi temizdir. Hem de temizleyicidir. Bu sebeple arif de hem temiz olmalı hem de temizleyici.
Ariflerin arılığı zahiridir; tekrar aslına erer, birikir, arifler katında şirk mundardır (pistir); onu içlerinde bırakmaz, dışarı atarlar. Kendileri arıdırlar ve başkalarını da arıtırlar.
Öyleyse, şöyle bilmek gerekir ki kendisini arıtmayan, başkalarını da arıtmaz (arıtamaz).
Şeriat katında elbise ve tene pislik bulaşsa, suyla yıkanınca temizlenir. Su, hem donu hem teni arıtır, cenabeti giderir ve abdest reva olur. Fakat arifler katında suyla ne elbise ne ten temizlenir ne de cenabet giderilip abdest reva olur. Çünkü, yıkayıcı arınmayınca, yumaklık ile yıkanan şey arınmaz.
Azizim! Ariflerin aslı sudandır ve içlerinde pis şey bulunmaz. Suyun aslı da yeşil cevherdendir ve o cevherin aslı da Tanrının kendi kudretindendir. Bunun için Tanrı Tebareke ve Ta’ala ariflerini sever. Çünkü ariflerin aslı Tanrıdan’dır; asıllarının aslını sevmesi şaşılacak
bir şey değildir.
Şimdi şöyle bilmek gerekir ki, ariflerin ibadeti tefekkür ile dünya ve ahireti terk etmek; himmet nazarıyla velayet beklemek ve Çalap Ta’ala’ya ulaşmak arzusudur. Ariflerin halleri ise bütün varlığa uyum göstermek ve kötü düşünceye kapılmamaktır.
Bunların taifesi de hemen bu kadardır.
Dördüncü taife ise muhiplerdir. Bunlar “hakikat” taifesidir ve bunların aslı “topraktandır.” Toprak teslimiyet ve rızayı temsil eder. Bu yüzden muhip de teslimiyet ve rıza içinde olmalıdır. Nitekim Resulallah (a.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Her nesne tekrar aslına döner.”
Muhiplerin ibadeti; Allah’a yalvarma (münacaat), seyir ve gözlemdir. Arzularına ermek Çalap Ta’ala’yı bulmak, kendilerini yitirmek, canları muratlarına ermek ve halleri birleştirip bir olmaktır.
Muhiplerin üç yerde kazancı vardır:
Birinci, Çalap eserini seyretme,
İkinci, Çalabına münacat kılma (yalvarma),
Üçüncüsü, Çalap aşkına müşahadeye oturma.
Eğer muhiplere, Çalap Tanrı’yı nasıl bildin derlerse, onlar şöyle cevap verirler:
- Çalap Tanrı’yı kendimizden, kendimizi de Çalap Tanrı’dan bildik. Sözümüzün delili, Hz. Aleyhisselam’ın buyurduğu şu hadistir:
“Her kim kendini bilirse şüphesiz Rabbini de bilir.”
Abidlerin, zahitlerin ve ariflerin ibadet, arzu ve halleri birbiri katında değil, fakat muhiplerin katında geçer. Çünkü abidler, zahidler ve arifler da’va (zahir ehli) muhipler ise ma’na (batın ehli) taifesindendirler.(7)
Hacı Bektaş Veli, Makalat’ın da bahsettiği bu dört kapının
kırk makamını da kısaca verdiğimiz de görülecektir ki, Bektaşi geleneği İslâm’ın dışında bir anlam çıkarılamayacak derecede İslâm’i bir içeriğe sahiptir.
Şeriat:
1. İman, 2. İslam, 3. İlim, 4. Kulluk, 5. Evlenmek, 6. Helal yemek ve giymek, 7. Ehli Sünnet ve cemaat (Peygamberlerin emirlerine uyma), 8. Helal kazanmak ve faizin haram olması, 9. Şefkatli ve merhametli olma, 10. İyiyi emir kötüyü yasak etme.
Tarikat:
1. Şeyhin ipine dizilmek, 2. Kulun mürşide bağlı olması, 3. Tarikat şekline göre giyinmek, 4. Korku ve ümit arasında olmak, 5. Hizmet etmek, 6. Nefsi ezmek ve kahretmek, 7. Allah’a dönmek ve O’ndan gayrıları bırakmak, 8. İbret ve hidayet, 9. Cemaat sahibi, hakikat sahibi Allah’ın kullarına karşı sevgi sahibi olmak, 10. Özünü fakir görme.
Marifet:
1. Edep, 2. Korkmak, 3. Nefs terbiyesi ve kanaatkarlık, 4. Kabul etmek
(ikrar), 5. Utanmak, 6. Cömertlik, 7. İlim öğrenmek, 8. Sukut ve miskinlik, 9. Kalp ve gönüllere riayet etmek, 10. Kendini bilip tanımak.
Hakikat:
1. Mütevazilik, 2. İyiyi ve kötüyü kişilerde değil özünde bilmek, 3. Allah’ın verdiği nimetleri sakınmadan dağıtmak, 4. Kulun ölmeden önce nefsini yok etmesi, 5. Yaratıkların hiçbirine cefa vermemek, 6. Gerçeği gizlememek, 7. İyi ve olgun kulların yoluna girmek, 8. Sırrı saklamak, 9. Sabretmek, Tanrıya ulaşmak, Tanrı’yı birlemek ve Tanrı’ya yakarmak, 10. İç gözüyle (kalp) gözlemde bulunmak, ilahi bilgiyi öğrenmek.(8)
Yukarıda da görüldüğü gibi Hacı Bektaş Veli’nin öğretisi, metodu, İslami hayat tarzının, düşüncesinin özünü içerir. Tek gayesi, Allah’a ulaşmak, iyi insan, kemale ermiş insan yetiştirmek olan bu öğretinin Komünizm’le, Hümanizmle hiçbir şekilde bağlantısı olamaz, bu Bektaşiliğe aykırı ve Hacı Bektaş Veli’nin mirasına saygısızlıktan,
başka bir şey değildir. Bugün Bektaşiliğe böyle yakıştırmalarda bulunan, ülkeyi sanki dini bir kaos, kargaşa varmış gibi maceralara sürüklemek isteyenler çok tehlikeli bir yol tutmuşlardır. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin felsefesi husumet değil, muhabbet üzerine kurulmuştur.
Peki o halde bize düşen görev nedir?
Her şeyden önce Bektaşiliği İslam içinde düşünmek, Bektaşiliğe çeşitli ideolojilerin siyasi görüşlerin bulaşmasına izin vermemek; Bektaşi-Sünni ayrımının sadece bir yöntem ayrılığı olduğunu vurgulamak ve yine sırf siyasi rant olan ve körüklenen ayrılıkları, ortak paydası güzel ahlak olan, bir toplumsal uzlaşma ile, barış içinde bir topluma, kendi insanına yönelmek; abidler, zahidler, arifler, muhiplerden oluşan “hakikat” insanını yaratmak, kısaca, “Yaradılanı Sevmek Yaradandan Ötürü”.
Dipnotlar
1 Barkan Ö. Lütfi,
İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri, Ankara, 1942 s. 284.
2 Coşan Esad, Makalat Hacı Bektaş Veli s. 17
3 D. Lamartin A, Aşiretten Devlete, Tercüman Yayınları, s. 79.
4 Bu konuda Bkz. İslam Ansiklopedisi, Türk Ansiklopedisi, Hacı Bektaş Maddesi.
5 Coşan Esad, a.g.e.
6 Melikof İ; Yunus Emre ile Hacı Bektaş, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi.
7 Coşan Esad, a.g.e.
8 Vural M. Ragıp, Ülkü Ocağı Dergisi s. 17, Mart 1995.
Get your own web address for just $1.99/1st yr. We'll help. Yahoo! Small Business.