Ömür biter yol bitmez / M. Naci Bostancı
Küçüktüm. Magirus otobüslerin ön tarafında, yolcuların görebileceği yerde iki levha olurdu: “Lütfen şoförle konuşmayınız”, “Ömür biter yol bitmez”. Şoför adeta o sihirli “konuşmayınız” sözünün yalıtılmış yüceliğinde yol ile “makine”ye yani otobüse yoğunlaşmış bir şekilde, gözleri ileride, yaptığı işin ciddiyetini her jest ve mimiğinde ortaya koyan tavırlarla kendi aleminde yol alırdı.
Belliydi ki “lütfen” sözü usulen söylenmiştir ve yolculuğun tüm “şeylerine” vaziyet eden yarı ilahi görünmez otorite ‘konuşmayınız’ hitabıyla kesin talimatını ortaya koymaktadır. Geleneksel sosyal yapının anlam dünyasında eşyaların henüz tabiattan kopmadığı,
“demir/plastik” karışımlarının uzak, yabancı ve kullanımlarının çok özel bir kabiliyet gerektirdiğinin düşünüldüğü bir zamanda “makine”, kendisiyle birlikte sürücüsünü de “yerli”lerden ayırır, onun başına bir kutsallık halesi yerleştirirdi. Yolcular ise adı “yolcu” olan neredeyse tanımsız, yegane niteliği belirli bir süre için orada bulunmaktan ve bir yere gitmekten ibaret bir kimliğin sınırları içinde etrafı seyrederler, oradan buradan konuşurlar, geçici ilişkilerin küçük merak ve keşifleriyle vakit doldurmaya çalışırlardı.
Şoförlükten kaptanlığa
Bazen ön sıralarda oturanlardan şoförle kişisel ilişki tesis ederek tanımsız yolcu statüsünden kurtulmak, bunun için yol ve makine bilgisini paylaşmak, şoförün -kişinin kendisini biraz
zorlaması sayesinde maharet gibi görebileceği- kimi niteliklerini övgüyle karşılamak isteyenler çıkardı. Ancak sonu ünlem işaretiyle biten “konuşmayınız” levhasıyla şoför arasında gidip gelen tedirgin bakışlarının talep ettiği cesaret bir yerlerden gelmezse, son çare olarak ortaya mırıldanırlar, nihayet hafif kırgın ama şartlar dolayısıyla -ne de olsa yolcuların hayatı söz konusu- hoşgörülü bir tebessümle dikkatlerini yeniden yola verirlerdi.
Bir meslek kategorisine ait, aslı Fransızca (chauffeur), anlamı sürücü olan şoför sözünün artık otobüs sürücüleri tarafından hoşnutlukla karşılanmadığını hepimiz biliyoruz. Magirus gibi markaların ya da şimdikilerle kıyaslandığında minibüs gibi kalan otobüslerin sürücüleri elbette şoför
olabilirlerdi, ama artık devasa boyutlara ulaşmış, koltuk numaraları elliyi aşmış, tekerlek sayıları altıdan sekize çıkmış, araçların sürücüleri “daha karmaşık ve fazlasıyla elektronik aletlerle donatılmış şoför mahallerinin de verdiği bir haklılıkla” “kaptan” olarak tanımlanıyorlar. Gemilerden ve uçaklardan biraz daha küçük olmaları onların sürücüleriyle aynı unvanı paylaşmalarına elbette bir mani teşkil etmez; çünkü otobüsler de kendi sınıflarında, yani karayollarında en büyük, haydi öyle değilse bile en prestijli varlıklar.
Söz şoförlükten kaptanlığa dönüştüğünden beri, “konuşmayınız” levhası da -diğeriyle birlikte- artık görünmez oldu. Bunun bir sebebi uzun yıllar boyunca bu levhaların
halkımızı yeterince eğitmiş olduğu düşüncesidir herhalde, ama diğerinin, bugünkü otobüslerin yolcu ve sürücüyü en azından soyut çizgilerle birbirinden ayıran mekan düzenlemesi ve yolcular için hayli yıldırıcı görülen “kokpit” olduğu çok açık. Unutmayalım ki her unvan kendisine ait bir dizi sembol, gönderme, ima, dil, rol ve bağlar üzerinden var olur. “Kaptan”ların da, genellikle pilotları andırır şekilde açık mavi ya da beyaz, omuzlarında hayali bir rütbeye gönderme yapan şeritleriyle gömlekleri, işin ciddiyetini ve saygınlığı simgeleyen kravatları, -kimi siyasetçilerinki gibi parlak renklerden değil, sade ve mat-, ütülü pantolonları, boyalı ayakkabıları, muavinle yapılan mesafeli ve resmi konuşmaları unvanlarını inşa eden nice unsurdan birkaçıdır.
Mola yerlerine varışta “yarım saatlik yemek ve ihtiyaç molası…” şeklindeki malum karşılama tiradında bir özne olarak vurgulanan “kaptanız” sözü, lokantaların hafif mahremleştirilmiş bir alanın önüne astıkları “kaptanlara mahsustur” levhası, unvanın diğer tahkim edicileri olarak yerlerini alırlar.
Otobüsler, unvanlar, yollar, şehirler, yolcular değişirken muavinler de bundan nasiplerini aldılar. Onlar da, her an arıza yapacak bir otobüsün altına girmeye hazır kıyafetlerini, yolcularla ikinci dereceden -bazen birinci- akrabalık bağları kurarak yakınlaşmaya çalışan dillerini, “hoş geldin kolonyalarını” bir tarihsel uğrakta bırakıp, yeni bir şekle büründüler. Üniformalarıyla “yarınki kaptan” oldular, jöleli saçların parlaklığında
fukaralıkla malul gerçek hayatlarını ötelediler, sizli bizli dilin saygınlığı artırıcı mahiyetini hoşnutlukla keşfettiler. Zaten isimleri de muavinlikten kaptan yardımcılığına terfi ederken, kaptan sözünün büyüleyiciliğinden bir pay da onlara düşmüş oldu. Ellerindeki tepsilerle yolculara “zengin içecek çeşitleri” sunarken “beş yıldız konforundan çalınmış bu görüntü”nün aksindeki kendi imgelerine gülümsediler.
Bir yanlışlıkla gelen büyük tecrübe...
Bir yolculuk için aldığım biletin yanlışlıkla bir başkasına daha satıldığını otobüse bindiğimde öğrenmiştim. Mahcup davranışlar, gösterilen telaş başıma malum efsanenin gelmediği konusunda beni ikna etti. Şoförün yanındaki hostes koltuğunu teklif
ettiler, gece uzundu, uykum yoktu, yolun ve yolculuğun mahrem dünyasına sokulabileceğim bir yere oturacaktım, kabul ettim. O gece on yedi yaşında muavin olarak işe başlamış bir gencin yirmi üç yıl sonra bir otobüse nasıl sahip olduğunun hikayesini dinledim. Halen borç ödüyordu ve muhtemelen borcu bittiğinde arabasını yeniden değiştirmek ve yeniden borçlanmak durumunda kalacaktı. Onlar, karayollarındaki acımasız rekabet nedeniyle “kaptan” gibi görünseler de aslında sürekli otobüs fabrikalarına çalışan işçilerdi. Modern hayatın karmaşık zincirinde başkalarının emanetçisi olarak yaşıyorlardı. Bir dönem turist taşımıştı ve bu sayede biraz yabancı dil öğrenmiş, ülkesinin her tarafını tarihi ve müzeleriyle birlikte tanımıştı. Hangi
şehrin müzesinde ne var, ören yerleri hangi döneme ait, turistlerin tarihe ve kültüre ait yorumları nedir, hepsi son derece canlı şekilde hafızasındaydı. Otobüslerde geçen hayatın nasıl kendine ait bir düzen yarattığını öğrendim. Yolcuların binip indiği tarafta küçük bir odaları varmış. Uzun yollarda çift şoför çalışırken yorulan odaya geçer ve muhtemelen kendisine ninni gibi gelen motor sesi, asfalt uğultusu, kasislerin sallayışı arasında uyurmuş. “Ben hemen uyumam.” dedi, gözlerime bakıp; “Mutlaka biraz kitap okurum.” diye ekledi. Bir üniversite hocası için en takdire şayan işin bu şartlarda dahi kitap okumak olduğunu düşünmüş olmalıydı. Vaktin sabaha döndüğü, muavin değil herkesin uyuduğu bir zamanda ben de uykuyla uyanıklık arasında giderken birden
iğde çiçeklerinin kokusunu duydum. Gözlerimi açtım, şoför camını hafif aralamış, otobüsü yavaşlatmıştı. Baktığımı görünce, “Buradan geçerken hep biraz yavaşlarım, iğdeler…” dedi.
Ömrü bitiren ama kendisi bitmeyen yol önümüzden akıp gidiyordu, ben otobüse dolan rayiha, uzaklarda solgun ışıklarının karanlıkta birbirine sokulduğu köy, siluetlerini belli belirsiz seçtiğim dağlar, koluma dolanan sabah serinliği, daha hangi duyarlılıkları sakladığını bilmediğim şoför ve bu toprakların insanları üzerinden bir ülkeyi sevmenin ne demek olduğunu kavradım. Benim ülkem burasıydı, ben buraya aittim ve bu ülkeyi ayrıntılarına nüfuz etmiş zengin tarihi, birikimi yanında tüm kaprisleri, saflıkları, kurnazlıkları,
birbiriyle çekişen insanları, farklı dünya görüşlerinin bayrakları altında toplanmış gruplarıyla birlikte, hepsiyle birlikte seviyordum.
Talk is cheap. Use Yahoo! Messenger to make PC-to-Phone calls. Great rates starting at 1¢/min.
23.08.2006 /Zaman
Talk is cheap. Use Yahoo! Messenger to make PC-to-Phone calls. Great rates starting at 1¢/min.