Search the web
Sign In
New User? Sign Up
diniyazilar · Dini Yazılar Email Grubu
? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Real people. Real stories. See how Yahoo! Groups impacts members worldwide.

Best of Y! Groups

   Check them out and nominate your group.

Messages

  Messages Help
Advanced
Messages 154 - 183 of 183   Oldest  |  < Older  |  Newer >  |  Newest
Messages: Show Message Summaries   (Group by Topic) Sort by Date ^  
#154 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Jul 8, 2009 7:01 pm
Subject: Müminler Allah Yolunda Kendilerine İsabet Edebilecek Zorluklardan Kaçınmazlar
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Müminler Allah Yolunda Kendilerine İsabet Edebilecek Zorluklardan Kaçınmazlar

Allah'a iman eden ve Allah'ın emir ve yasaklarına uygun yaşayan kişiler, tarih boyunca iman etmeyenler tarafından çeşitli baskılara uğratılmış ve yıldırılmaya çalışılmışlardır. Bu durumun temelinde müminlerin salih ve temiz ahlaklarının ve yaşantılarının, inkarcıların gayri meşru ve gayri ahlaki yaşantılarına ve menfaatlerine uymaması vardır. Her Müslüman, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmakla sorumludur. Dolayısıyla her mümin yaşadığı toplumu Allah'tan başkasına kulluk etmemeye ve samimi imana davet eder. Tabii ki bu durum şeytanın emellerine hizmet eden, kendi çıkarı peşinde koşan, haksızlık ve zulümle makam, mevki ve menfaat elde etmeyi alışkanlık haline getirmiş, gayrı ahlaki yaşantıyı, yalanı, iftirayı, illegal kazançları ve Allah'ın sınırlarını çiğnemeyi hayat şekli olarak benimsemiş bazı kimseleri rahatsız eder. Çünkü yalnızca Allah'tan korkup Allah'a kulluk eden bir mümin, asla dünyevi menfaatlerle veya baskı ile kontrol altına alınıp gayrı meşru işlere yönlendirilemez. Dolayısıyla Kuran ahlakının tam olarak yaşandığı bir toplumda, bu tür eğilimi olan insanlar illegal eylemlerine devam edemezler. Kuran ahlakını yaşayan temiz bir toplumda, yukarıda bahsi geçen kişiler sahtekarlık yapamaz, harama el uzatmaz, hırsızlık, bozgunculuk yapamaz hale gelirler ve bu da gayri ahlaki menfaatlerinin zarar görmesi demektir. İşte bu yüzden müminlerin Kuran ahlakını yaymaya ve insanların Allah korkularını kuvvetlendirmeye yönelik ilmi faaliyetleri, gayri meşru düzenleri ve sistemleri bozulan inkarcıları müthiş rahatsız eder. 

Allah'a kalpten teslim olmuş bir Müslüman ise her ne tepki alırsa alsın, asla Allah'ın rızasını kazanma yönündeki şevkini kaybetmez. Allah, Kendi rızasını aramak için sabreden ve gayret gösteren mümin kullarının yanındadır ve mutlaka onlara yardım eder. Bu gerçeğe iman eden Müslümanlar, Allah yolunda kendilerine isabet edebilecek zorluklardan kaçınmazlar. Allah'a güvenen ve kader inancı güçlü bir mümin, inkarcılar tarafından uğratılabileceği baskılardan ve görebileceği muhtemel zarardan korkuya kapılmaz. Her olayı Allah'ın kaderinde hayır olarak yarattığını ve bunun imtihanının bir parçası olduğu gerçeğini aklından çıkarmaz. Bu bir Müslümanın, gönülden coşkuyla sevip bağlı olduğu Allah'ına sevgisini ve sadakatini gösterebilmesi için yaratılan bir imkandır. Bu yüzden tarih boyunca yaşamış tüm müminler, Allah yolunda kendilerine isabet eden zorluklardan dolayı asla yılgınlığa kapılmamışlar, tam aksine Allah'ın rızasını kazanmak için sabrettikleri tüm zorlukları birer sevinç vesilesi olarak karşılamışlardır. Kuşkusuz, zaman zaman müminlere karşı yapılan saldırılar, Allah'a gerektiği gibi iman etmeyen, tevekkülü ruhlarında yaşamayan, zayıf karakterli insanları yıldırıp korkutacak saldırılardır. Ancak aslında, salih müminlerin takva yönünden daha ileri geçebilmeleri için Allah tarafından yaratılmış hayırlı bir denemedir. Çünkü müminler, Allah'a olan tevekküllerinden dolayı inkarcıların tehditlerine karşı son derece kararlı, son derece güvenli bir tavır sergilerler. Allah müminlerin bu tavrını bir Kuran ayetinde şu şekilde haber verir:

Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 173)

Bu yüzden, salih bir Müslümanın baskılardan ve muhtemel kayıplardan çekinerek Allah'ın rızasını kazanmak için gayret göstermek yerine, ilmi mücadeleden kaçınan ve sözde tehlikeden uzak bir yaşam seçmesi ona yakışmaz. Öncelikle mümin, herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu ve Allah'ın dilemesi dışında, başına gelecek hiçbir olayı engellemeye gücünün yetmeyeceğini bilir. Herşeyin ve herkesin tek sahibi olan Allah dilerse, bir Müslüman en tehlikeli gibi görünen bir olaydan hiç bir zarar görmeden kurtulur, fakat Allah eğer kaderde zahiren zarar gibi görünen bir olay yaşamasını dilemişse, evinde istirahat ederken de çok farklı bir olayla karşılaşabilir. Allah'ın takdir ettiği kadar dışında hiçbir şeyle karşılaşmayacağına iman edenler için, yalnız Allah'a sığınmak, O'na güvenip dayanmak ve Allah'ın takdir ettiği kadere gönülden teslim olmak büyük bri konfor ve üstünlüktür. Mümin Allah'ı dost edinmiş olmanın gücü ve kuvvetiyle yaşayan insandır. Allah bu ahlak özelliğini bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmektedir:

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Baskılardan, zorluklardan, sıkıntılardan korunmak için ilmi mücadeleden kendilerini uzak tutan ve Allah'ın iradesi dışında (Allah'ı tenzih ederiz) kendilerini koruyabileceklerini sananlar büyük bir yanılgıdadırlar. Allah bazı Kuran ayetlerinde bu durumu şu şekilde bildirmektedir:

... De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 154)

Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir (Al-i İmran Suresi, 156)

Şunu da unutmamak gerekir ki, dünyanın dört bir yanında zorluk ve sıkıntı içinde yaşayan Müslümanların, barışa, sevgiye, bolluğa özlem duyan insanların aydınlık ve güzel koşullara kavuşmalarını sağlamak her Müslümanın sorumluluğudur. Müslüman bir kardeşi zorluk içindeyken, imkan sahibi müminlerin, o kardeşlerini yalnız bırakması Kuran ahlakına aykırıdır. Allah bir ayette müminlerin bu konudaki sorumluluğunu şu şekilde belirtmektedir:

Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd (gayret, mücadele) etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)

Şu an içinde bulunduğumuz dünyayı düşünecek olursak, milyonlarca Müslüman inançlarından ötürü büyük zorluk ve baskı altında yaşamaktadır.Örneğin Doğu Türkistan halkı özellikle son elli yıldır büyük baskı altında bulunmaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Uygur Türkleri'nin oluşturduğu Doğu Türkistan'da, Çin'in hiçbir bölgesinde yaşanmayan boyutlarda zorluklarla dolu bir hayat sürülmektedir. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi akılalmaz bir rakamdır. Filistin'deki Müslümanların yıllardır maruz kaldıkları zorluklar bütün dünyanın gözü önünde yaşanan bir gerçektir. Filistinli mazlum kadınlar, çocuklar, yaşlılar sürekli katlediliyor, Filistin halkı 50 yılı aşkın süredir mülteci kamplarında son derece zor koşullar altında yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyor, hemen her gün okulları, hastaneleri bombalanıyor, evleri yıkılıyor, zeytinlikleri yakılıyor. Çeşitli Müslüman ülkelerde baskıcı idareler nedeniyle Müslüman topluluklar haksız yere hapishanelere konuluyor, çeşitli işkencelere meruz kalıyor. Filipinler'de başa gelen hemen her yönetim etnik soykırım yapıyor ve Müslümanlar sürekli katlediliyor. Keşmir'de Müslümanlara uygulanan baskılar halihazırda devam ediyor. Üstelik tüm bu saydıklarımız, dünyada Müslümanların yaşadığı zulmün yalnızca küçük bir bölümü.

Allah'ın rızasını kazanmak isteyen ve Allah sevgisi kalbinde sağlam bir temele oturmuş hiçbir Müslüman bu olanlara karşı kayıtsız kalmamalıdır. Bütün bu zulmün dayanağı olan ateist-materyalist-Darwinist düşünceye karşı fikri mücadele etmek her müminin görevidir. Dolayısıyla, kendince sakin ve huzurlu bir yaşam sürmek için, ihtiyaç içinde olan masum Müslümanlara sırtını dönmesi kesinlikle bir Müslümana yakışmaz. Müslüman huzuru, ilmi mücadelenden kaçınmakta değil, Allah rızası için Allah yolunda gayret etmekte bulur.

Müslümanların bu hususta dikkat etmeleri gereken konulardan biri de, bazı imanı zayıf kimselerin olumsuz telkinlerine ve tavırlarına karşı şuur açıklığı içinde olmaktır. Bazı kimseler iman ettiklerini söyledikleri halde, kalben Allah'a inanmazlar veya kalplerinde iman yönünde bir hastalık vardır. Müminlerin arasında yaşadıkları halde gerçekte iman etmemiş olan bu kimseler, hayatlarıyla Allah'a imanlarını tasdik edecek bir tavır ortaya koymazlar. Kalplerindeki iman zaafiyeti nedeniyle Allah'ın rızasını kazanmak ve Kuran ahlakının gereklerini yerine getirme konusunda şevksizdirler. Bu durumun en önemli göstergesi de Allah yolunda mücadele için hiçbir azimlerinin olmaması, ağır davranmalarıdır. Ancak samimi müminler, bu tavırlardan etkilenmezler. Çünkü onlar Allah'ın, "Öyleyse sen sabret; şüphesiz Allah'ın vaadi haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar sakın seni telaşa kaptırıp-hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler." (Rum Suresi, 60) ayetiyle bildirdiği gibi, çevrelerindeki bazı insanların bu şevksizliklerinin aslında kesin bilgiyle inanmıyor olmalarından kaynaklandığının farkındadırlar. Bu nedenle de şevklerini kaybetmedikleri gibi, aksine bu kişilerin din ahlakına sahip çıkmadıklarını, Kuran ahlakının yayılması için hiçbir çaba harcamadıklarını gördükçe mücadele azimleri artar. Hem onlara örnek olup Kuran ahlakını hatırlatmak hem de kendileri doğru olanı en güzel şekilde yaşamak için daha da şevklenirler.


Kaynak: www.harunyahya.org

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#155 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Jul 15, 2009 6:57 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Kötülüğe İyilikle Mukabele Etmek
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Kötülüğe İyilikle Mukabele Etmek

Yüce dînimiz İslâm'ın her bir prensibi, îmânın hayata aksedişinden ibâret olan ahlâkî güzellikler manzûmesidir. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

"Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." buyurmuşlardır. (Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 8)

Kâmil bir mü'min olabilmemiz için, İslâm'ın emrettiği ahlâk ölçülerinde derinleşip onları hayatımızın her safhasına aksettirebilmemiz îcâb eder. Aksi hâlde insanlık haysiyetimizi zedelemiş ve ebedî saâdetimizi ziyân etmiş oluruz.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâhip olduğu yüce ahlâk ile beşeriyete bir fazîletler medeniyeti armağan etmiştir. Evliyâullâh da peygamberlerin sünnetini, yâni fazîlet çizgisini büyük bir muhabbet ve sadâkatle devâm ettiren peygamber vârisleridir.

Peygamberlerin ve evliyâullâh'ın örnek ahlâkı içindeki en mühim fazîletlerden biri; Allâh'ın kullarından gördükleri ezâ ve cefâları, yine Allâh için affedip, mâruz kaldıkları kötülüklere iyilikle mukâbele edebilmeleridir. Böylece Allâh'ın kullarını, şefkat ve merhamet ile gönül saraylarına alıp, onların vîrâneye dönmüş gönüllerini ihyâ edebilmeleridir. Bu ahlâk, aynı zamanda güzel bir son nefes müjdesidir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

"Yine onlar, Rablerinin rızâsını dileyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle bertarâf eden kimselerdir. İşte onlar var ya, dünyâ yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır." (er-Râ'd, 22)

Allâh'ın merhametine ve affına nâil olmak isteyen kimse, insanların kusurlarından geçmeyi ve kötülüğe bile iyilikle karşılık vermeyi kendisine şiâr edinmelidir. Zîrâ Rabbimizin insanlığa rehber olmak üzere lutfettiği peygamberler, mürşidler, âlimler ve ârifler, dâimâ bu güzel ahlâkı sergilemişlerdir.

Bugün Size Başa Kakma Yok!

Kötülük yapanların af ve iyilikle ıslâh edilişine dâir Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen en güzel misâllerden biri, Yûsuf -aleyhisselâm-'ın kardeşlerine olan muâmelesidir:

Yâkub -aleyhisselâm- on iki oğlu içinden en çok Yûsuf -aleyhisselâm-'da kendi mânevî husûsiyetlerini görmüş ve diğer çocuklarından ziyâde gönlü ona meyletmişti. Bu hâl, kardeşlerinde ona karşı kıskançlık duygularının filizlenmesine sebep olmuştu. Hattâ kardeşleri, Hazret-i Yûsuf'u öldürmeye karar verdiler ve onu bir kuyuya attılar. Yûsuf -aleyhisselâm- oradan geçmekte olan bir kervan vâsıtasıyla kuyudan kurtuldu. Fakat Mısır'a götürülüp köle olarak satıldı. Yaşadığı pek çok ağır imtihanın ardından zaman içinde Mısır'ın hazîne nâzırlığına kadar yükseldi. Kıtlık yıllarında erzak dağıtıyordu. Kardeşleri de erzak istemeye geldi. Hazret-i Yûsuf, kendini kardeşlerinden gizledi. Dilese, onlardan rahatlıkla intikam alabilecek durumdaydı. Fakat onları ne cezâlandırdı ne de azarladı. Bilâkis onlara sayısız iyilik ve ikramda bulundu. Gördükleri bu fazîlet karşısında onlar da:

"–Sen Yûsuf'sun, Allah hakikaten seni bizden üstün kılmış." diyerek büyük bir mahcûbiyet içerisinde gerçeği îtiraf etmek zorunda kaldılar. Yûsuf -aleyhisselâm- da onlara bir kat daha fazîlet sergileyerek:

"Bugün size (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.»1 buyurdu. Daha sonra da kardeşlerinin mahcûbiyetini hafifletmek için:

"O zamanlar aramıza şeytan girdi." diyerek fazîletini daha da perçinledi.

İşte asıl fazîlet, kişinin cezâlandırmaya muktedir olduğu bir durumda, âhirette ecrine nâil olmak niyetiyle, Allâh'ın kullarını affedebilmesidir. Şahsî meselelerde öfkelenip intikam almak, nefsânî bir tatminkârlık ve güç gösterme vesîlesidir. Bu fırsat ve imkânı elde eden bir mü'minin af ve ihsanda bulunarak kendi kinini bastırabilmesi, müstesnâ bir ruh asâletinin muktezâsıdır. Zîrâ intikam öfkesine kapılan birinin irâdesini dizginleyerek bundan vazgeçebilmesi çok zordur.

Hayat kitabının öfke faslı, bir fâcia tarihidir. Öfke, akıl nîmetinin devre dışı kaldığı geçici bir cinnet hâlidir. Öfkeyi dizginlemek için alınacak en güzel tedbir, af ve hilim gibi, ecri büyük fazîletlere sahip olmaktır. Bu yüksek irâde ve dirâyeti gösterebilen fazîletli mü'minleri, Rabbimiz şöyle müjdeler:

"Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da muhsinleri (iyilik ve ihsan sahibi kullarını) sever." (Âl-i İmrân, 133-134)

Yâni kötülüğe karşı İslâm ahlâkıyla muâmelede üç adım vardır: Önce öfkeyi yenmek, ikinci olarak affetmek, son olarak da iyilik ve ihsanda bulunmak...

Ben Lânetçi Olarak Gönderilmedim...

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'ın hayâtı kötülüğe karşı af ve iyilikle mukâbele edebilmenin zirve tezâhürleriyle doludur. O, âlemlere rahmet olarak gönderildiği için, O'nun şefkat, merhamet ve muhabbeti, bütün insanları ihâta ederdi. Birgün kendisinden, ezâ ve cefâlarından iyice bîzâr oldukları müşriklere lânet etmesini istediler. O ise:

"Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim." buyurdu. (Müslim, Birr, 87) Zîrâ O'nun azîz rûhu, eşsiz bir şefkat ve merhamet hazînesi olduğu için, en büyük gâyesi de, bütün insanlığın kurtuluşu idi.

İslâm'ı tebliğ etmek için Tâif'e gittiği zaman, câhil ve putperest Tâif halkı O'nu taşlamışlardı. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- geri dönmüş, hüzün ve gamla dolu bir hâlde yürürken Cenâb-ı Hak, Habîb'ini tesellî için Cebrâîl -aleyhisselâm- ile Dağlar Meleği'ni gönderdi. Melek, dilerse oradaki iki dağı Tâiflilerin başına geçirebileceğini bildirdi. Âlemlere Rahmet Efendimiz ise:

"–Hayır, ben Cenâb-ı Hakk'ın, onların neslinden sadece Allâh'a ibâdet edecek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim." buyurdu. (Buhârî, Bed'ü'l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Tâifliler, hicrî 9. seneye kadar inançsızlıkta şiddetle direnip müslümanlara çok ağır zâyiât verdirdiler. Nihâyet müslümanlar daha fazla dayanamayıp:

"–Yâ Rasûlallâh! Sakîf Kabîlesi'nin okları ve mızrakları bizi yaktı, perişan etti. Artık şunlara bedduâ etseniz!.." diye ricâda bulundular. Fakat Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

"–Yâ Rabbî! Sakîf Kabîlesi'ne hidâyet nasîb eyle! Onları bize gönder!" diye niyâz etti. Bir müddet sonra Tâif halkı, Medîne-i Münevvere'ye gelerek İslâm ile şereflendi. (İbn-i Hişâm, IV, 134; Tirmizî, Menâkıb, 73/3942)

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'ın bu yüksek fazîletinin en büyük tezâhürlerinden biri de Mekke'nin fethedildiği gün yaşanmıştır. Yıllarca müslümanlara olmadık zulümlerle âdeta kan kusturan ve terör estiren Mekkeli müşrikler, o gün müslümanların eline düşmüştü. Efendimiz'in mübârek ağzından çıkacak bir emir, hepsinin hak ettiği cezâyı bulması için kâfî idi.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Kâbe'de toplanmış olan Mekkelilere:

"–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?" diye sordu. Kureyşliler:

"–Biz Sen'in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!.." dediler.

Bunun üzerine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

"–Ben de Hazret-i Yûsuf'un kardeşlerine dediği gibi; «...Size bugün (eski yaptıklarınız sebebiyle) hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.» diyorum. Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!" buyurdu.2

Bu muhteşem af, merhamet ve fazîlet karşısında Mekkelilerin kalplerindeki kin ve husûmet eriyip gitti; onun yerine, sevgi, dostluk ve samîmiyet geldi. Gönülleri İslâm'a ısınan nice insan, hidâyet şerefine nâil oldu. O gün Mekkeliler üzerinde âdeta şu âyet-i kerîmenin hakîkati tecellî ediyordu:

"...İyilik ve kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tarzda önlemeye çalış. O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan, sıcak bir dost oluvermiştir." (Fussilet, 34)

Gerçekten de insanoğlu, dâimâ iyilik ve ihsâna mağluptur. İyilik ve ihsan, en şerir bir düşmanı bile ıslah etmeye kâfîdir.

Belâyı Gidermenin Çâresi...

İyilik yapanlara iyilik, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, kötülük yapanlara da iyilik yapabilmektir. Zîrâ iyilik yapılan kimse düşmansa dost olur; ortadaysa yakınlaşır; yakındaysa muhabbet ve samîmiyeti ziyâdeleşir. Kötülüğüne iyilikle mukâbele edilen kimse için bu iyilik, bir daha o kötülüğe dönmemesi için bir perde olur.

Hazret-i Mevlânâ bu nebevî ahlâkı şöyle îzah eder:

"Bilesin ki, Allâh'ın rahmeti, her zaman kahrından üstündür. Bu bakımdan her peygamber, kendisine karşı gelen düşmanlarına gâlip gelmiştir."

"Belâyı gidermenin çâresi, zulmetmek değildir. Onun çâresi; affetmek, bağışlamak ve kerem eylemektir. «Sadakalar belâyı defeder.» nebevî îkâzı seni uyandırsın. Artık hastalık ve belâları tedâvi usûlünü iyi anla!.."

Peygamber Efendimiz, mücrimleri kolayca cezâlandırabileceği pek çok durumda, onların ıslâhı ve ebedî kurtuluşu için af fazîletini sergilemiştir. Zîrâ asıl mârifet ve gerçek büyüklük, intikam alabilecek güç ve fırsat ele geçtiği anda nefsi dizginleyip af ve ihsanda bulunabilmektir. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur:

"Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir. Asıl yiğit, kızdığı zaman öfkesini yenen kişidir." (Buhârî, Edeb, 76)

Bu fazîlete dâir âyet-i kerîmede şu müjde verilmektedir:

"Bir kötülüğün cezâsı, ona denk bir kötülüktür. Kim de bağışlar ve sulhü temin ederse, onun mükâfâtı Allâh'a âittir..." (eş-Şûrâ, 40)

Hatâ ve kusurları affetmenin de ötesinde, sulh, sükûn, dostluk ve kardeşliğin tesis edilebilmesi için kötülüğe dahî iyilikle muâmele edebilmek, Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in alâmet-i fârikası idi. O'nun ümmeti olarak bizler de bu hasletlere sahip olmalıyız. Kusurları affetmeyi ve barışmayı yalnızca bayramlara hasretmek, kâmil mü'minlere yakışmaz. Bunu bir tabiat-ı asliye hâline getirmek, îmanda kemâlin alâmetidir.

Peygamber Efendimiz'in bu husustaki yüksek ufkunu gösteren şu hadîs-i şerîfler, bütün müslümanlara eşsiz bir ahlâk ölçüsü takdîm etmektedir:

"Hiçbiriniz; «Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparlarsa ben de iyilik yaparım, kötü davranırlarsa ben de kötü davranırım.» diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın! Aksine insanlar iyilik yaparlarsa iyilik yapmak, kötü davranırlarsa haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin." (Tirmizî, Birr, 63)

"Seninle ilgisini kesenden sen ilgini kesme! Sana vermeyene sen ver! Sana kötülük edeni bağışla!" (Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, IV, 148, 158)

"Nerede olursan ol, Allah'tan sakın. Kötülüğe karşı iyilik yap ki, kötülüğün kökünü kesesin. İnsanlara karşı da güzel ahlâk ile muâmele et!" (İ. Canan, Kütüb-i Sitte, c.5, s.304)

"Cennet bahçelerine bakan köşkler gördüm ve Cebrâîl -aleyhisselâm-'a:

«–Bunlar kimin içindir?» diye sordum. O da:

«–Her türlü kin, nefret ve öfkeyi bastırıp içine gömenlere ve insanların kusurlarını hoş görüp bağışlayanlaradır.» dedi." (Ali el-Müttakî, no: 7016; Avârif, s. 253)

Af da Yerinde Gerek...

Şunu da hatırlatmak gerekir ki, her türlü kusur karşısında affa meyletmek, fazîlet zannedilmemelidir. Affetmek ve bağışlamak, affedecek kişinin şahsına karşı işlenen suçlarda mevzubahistir. Öyle suçlar vardır ki, dînî ve millî mukaddesâta, toplumun hukukuna saldırı mâhiyetindedir. Böyle durumlarda, affetmekten çok ıslâh için cezâya başvurmak, adâleti sağlamak ve doğru ile yanlışı açıkça îlân etmek îcâb eder. Zîrâ böyle bir suçlu affedildiğinde, bunun daha büyük haksızlıklara yol açacağı, dolayısıyla topluma zulmedileceği muhakkaktır.

Nitekim Hazret-i Âişe vâlidemiz, Peygamber Efendimiz'in bu husustaki hâlini şöyle ifâde buyurmuştur:

"...Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine fenâlık yapan kimseden intikam almadı (yâni cezâlandırmadı). Yalnız Allâh'ın yasak ettiği şeyler çiğnenince, o yasağı çiğneyenden Allah adına intikam alır (onu cezâlandırır)dı." (Müslim, Fedâil, 79; Ebû Dâvûd, Edeb, 4)

Yersiz öfke, fitne ve fesat getirdiği gibi, öfkenin gerektiği yerde öfkelenmemek de, aynı neticeyi doğuran bir ahlâk zaafıdır. Gerektiğinde Allah için buğz edebilmek de, îman muktezâsıdır. Meselâ bir harp esnâsında düşmana karşı hiddetli olmak, îman heyecânının ve rûhî galeyânın asil bir ifâdesidir, dindarlık ve vatanperverlik alâmetidir. Toplumun haklarına, mânevî ve millî değerlere karşı işlenen suçlarda da aynı hiddeti göstermek, îman asâletinin bir göstergesidir.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in hayatı, işte böylesine yüksek fazîlet ölçülerinin zirve tezâhürleriyle doludur. O, şahsına karşı kötülük yapanları sadece affetmekle yetinmeyip bir de onlara karşı iyilikte bulunma fazîletini en mükemmel seviyede göstererek ümmetine örnek olmuştur.

Allâh'ın Sizi Bağışlamasını İstemez misiniz?

Allah Rasûlü'nde fânî olan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da kötülüğe af ve iyilikle muâmelenin kâbına varılmaz numûnelerini sergilemiştir:

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Mıstah isimli bir fakire devamlı olarak yardımda bulunuyordu. Kızı Hazret-i Âişe'yi hedef alan İfk Hâdisesi'nde onun da iftirâcılar arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti. Hazret-i Ebû Bekir'in yardımı kesilince Mıstah ve âilesi perişan bir hâle düştüler. Bunun üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:

"İçinizden fazîletli ve servet sâhibi kimseler, akrabâya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlayıp geçsinler. Allâh'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (en-Nûr, 22)

"Yeminlerinizden dolayı Allâh'ı(n adını), iyilik etmenize, takvâ sâhibi olmanıza ve insanların arasını düzeltmenize mânî kılmayın! Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir." (el-Bakara, 224)

Bu âyet-i kerîmelerin nüzûlünden sonra Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

"–Ben elbette Allâh'ın beni bağışlamasını isterim!" dedi. Ardından yemin keffâreti vererek, yapmış olduğu hayra devâm etti. (Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546)

Zîrâ kullarını affede affede Allâh'ın affına lâyık hâle gelmek, kâmil mü'minler için vazgeçilmez bir îman ufkudur.

Kötülüğe Karşı Ne Kadar İyilik?..

Birgün ashâb-ı kirâm, Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e, Hazret-i Ali'yi niçin çok sevdiğini sordular. Server-i Âlem Efendimiz, Hazret-i Ali'nin çağrılmasını emretti. Sahâbîlerden biri Hazret-i Ali'yi çağırmaya gitti. Habîb-i Ekrem Efendimiz, Hazret-i Ali gelmeden önce ashâbına:

"–Ey ashâbım! Siz birisine iyilik etseniz, o da size karşı kötülük yapsa, ne yaparsınız?" buyurdular. Ashâb-ı kirâm, iyilikle mukâbele edeceklerini söylediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz tekrar:

"–O kimse yine kötülük yaparsa ne yaparsınız?" buyurdular. Ashâb, yine iyilik edeceklerini bildirdiler. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

"–Tekrar size kötülükte bulunursa ne yaparsınız?" buyurunca, ashâb-ı kirâm başlarını aşağı indirdiler, bir cevap veremediler.

Sonra Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- geldi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

"–Yâ Ali, birisine iyilik etsen, o da sana kötülük yapsa, sen ne yaparsın?" buyurdular. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, iyilikle mukâbele edeceğini söyledi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- aynı soruyu yedi kere tekrarlamasına rağmen Hazret-i Ali hepsine de:

"–Yine iyilik yaparım." diye cevap verdi. Sonra ilâve ederek:

"O kimseye, ben iyilik yaptıkça o bana hep kötülükle mukâbele etse, ben yine de ona iyilik yaparım." dedi.

Nitekim Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuşlardır:

"İnsanların en kötüsü, iyiliği kötülükle karşılayan ve insanların en iyisi, kötülüğe karşılık iyilik yapandır."

"Karşılığında kötülük göreceğinizi hiç aklınıza getirmeden, iyilik ediniz."

İnsan, İhsâna Mağluptur...

Nakledildiğine göre Hazret-i Ali'nin torununun oğlu Ali'ye biri sövüp saydı. O ise, sırtındaki sırma işlemeli elbisesini adama verdi ve bin dirhem daha verilmesini emretti. Bu hareketiyle onun beş fazîleti birden sergilediği söylenir:

Birincisi, hilimdir; zîrâ öfkelenmedi. İkincisi, eziyeti ortadan kaldırdı. Üçüncüsü, adamı Allah'tan uzaklaşmaktan kurtardı. Dördüncüsü, adamı pişmanlık ve tevbeye sevk etti. Beşincisi de kendisine hakâret etmekte olan adamı bu defâ kendisini medhetmeye başlatmış oldu.

Yine adamın biri, İbn-i Abbâs Hazretleri'ne küfretti, İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- sesini çıkarmadı. Sonra İkrime'ye dönerek:

"–Bu adamın bir ihtiyâcı varsa çâresine bakalım?" deyince, adam utancından başını yere eğdi.

Hasmı İçin Ağlayabilen Gözler...

Allah dostlarından Fudayl bin Iyâz Hazretleri'nin şu hâli de, kâmil mü'minlerin gönül kıvâmına güzel bir örnektir:

Kendisini ağlarken gördüler ve niçin ağladığını sordular. O da:

"–Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyâmette rezil olmasındandır." buyurdu.

Yine Fudayl bin lyâz Hazretleri'ne:

"–Falanca sizin haysiyetinize dil uzatıyor." denildiğinde:

"–Vallâhi ben ona değil, o sözleri ona söyleten iblise öfkeleniyorum." karşılığını verip şu niyazda bulundu:

"–Allâh'ım, eğer o kişi doğru söylüyorsa beni bağışla, yok yalan söylüyorsa onu bağışla."

Nitekim Hasan-ı Basrî Hazretleri de, kendisinin gıybetini yapan birine kızıp öfkelenmek yerine, hediye göndererek teşekkür ederdi. Zîrâ o, gıybet eden insanın, ya kendi sevaplarını gıybetini yaptığı kişiye bağışladığını, ya da onun günahlarını kendi üzerine aldığını çok iyi bilenlerdendi.

Ârif ve âşık gönüllerde müstesnâ bir yeri olan Hallâc-ı Mansur taşlanırken:

"Yâ Rabbî! Benden evvel, beni taşlayanları affet!" diye yalvararak büyük bir gönül îsârı sergilemiştir.

Rebî bin Haysem Hazretleri birgün namaz kılarken, gözünün önünde yirmi bin dirhem kıymetindeki atı çalındı. Fakat o, hırsızın peşine düşmek yerine huzurla edâ ettiği namazına devâm etti.

Onun bu büyük kaybını duyan dostları koşarak kendisini tesellî etmeye geldiler. Hazret, dostlarına:

"–O adam atımı çözerken kendisini gördüm. Lâkin ben o vakit daha mühim ve çok sevdiğim bir işle meşguldüm. Onun için hırsızı kovalamadım." dedi.

Bunun üzerine dostları, hırsıza bedduâ etmeye başladılar. Hazret, onları susturarak:

"–Sâkin olun, bana zulmeden yok! O adam kendi nefsine zulmetti. Zavallının kendine yaptığı yetmiyormuş gibi, bir de biz ona zulmetmeyelim!" dedi.3

Herkes Kendi Metâını Satar...

Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- tebliğ için bâzı yahudîlerin yanına gitmişti. Yahudîler, ona kötü sözler sarf etmeye başladılar. O ise bunlara karşı iyilikle ve tatlı bir üslûpla konuştu. Kendisine:

"–Onlar sana kötü söylüyor, sen ise hâlâ iyi söylüyorsun?" diyenlere de:

"–Herkes kendi metâını satar." diye cevap verdi.

Yâni insanın bütün davranış, hâl ve hareketleri, iç âleminin aynasıdır. Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmayacağı gibi, gönül âlemi berrak olmayan bir bedbahttan da güzel bir davranış beklemek beyhûdedir. Niyetleri karanlık olanların, yolları aydınlık olmaz. Her küp, içindekini sızdırır.

Bu itibarla kötülüğe kötülükle mukâbele etmek, ham insanların davranış şeklidir. Her hâlükârda iyilik yapabilmek ise, kişinin iç âleminin ulaştığı ulvî seviyeyi gösterir. İnsanlara iyilik yapmanın da üç fazîlet derecesi vardır:

Birincisi, iyiliğe karşı iyiliktir. Yapılan bir iyiliğe en azından teşekkür etmek, insanın en tabiî vazîfesidir. Bundan daha değerlisi, iyiliğe daha büyük bir iyilikle karşılık vermektir.

İkincisi, karşılık beklemeden iyilik etmektir. Böyle davrananlar birinci basamaktakilerden daha üstün kimselerdir.

Üçüncüsü ve en değerlisi de kötülük edene iyilik etmektir. Zîrâ her hayrın fazîleti, onun zorluğu nisbetindedir. Kötülüğüne mâruz kalınan birinin iyiliğini isteyebilmek, son derece zor bir iştir. Bunun içindir ki; "İyiliğe iyilik, her kişinin; kötülüğe iyilik ise er kişinin kârıdır." denilmiştir.

Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

"Suyun yüzlerce kerem ve ihtişâmı vardır ki; kirlileri kabul eder ve kirlerini temizler."

Kâmil bir mü'min de, su gibi azîz ve deryâ gibi engin gönüllü olmalı, ne kadar nâhoş hâdiseyle karşılaşsa da rahmet tevzî eden olgun bir karakter sergilemelidir. Nezâket, zarâfet ve güzellikler yansıtan bir gönül berraklığına sahip olmalıdır.

Hazret-i Mevlânâ; "Toprak gibi ol." der. Toprak, ayaklar altında çiğnense de bütün mahlûkâta cömertçe ikram hâlindedir. Zîrâ toprak, mahlûkâtın cürûfâtını temizler ve tekrar bütün canlılara temiz ve şifâlı sofralar hâlinde ikrâm eder.

Cenâb-ı Hak, hikmetlerinden nasip almamız için, su ve toprak ile ne güzel bir misal sergilemiştir. Aslı su ve toprak olan insanoğlu için, bu varlıkların hikmetinde derinleşerek onların hasletlerini kazanabilmek, yüksek bir gönül ufku olmalıdır.

Rabbimiz bu gönül kıvâmını cümlemize nasîb eylesin. Affede affede ilâhî affa lâyık hâle gelmeyi ve insanlığın dâimâ iyilik, güzellik ve hayrını gördüğü sâlih mü'minlerden olmayı hepimize müyesser kılsın! Evliyâullâh'ın güzel hâllerinden hisse alarak Hakk'a yakınlığın hazzını gönüllerimizin tükenmez hazînesi eylesin!..

Âmîn!

Dipnotlar: 1) Yûsuf, 92. 2) Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa'd, II, 142-143. 3) Bkz. Babanzâde Ahmed Naîm, İslâm Ahlâkının Esasları, s. 85-86.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Şubat 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#156 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Tue Jul 21, 2009 6:26 pm
Subject: İstediğini değil istenileni yapmak
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
İstediğini değil istenileni yapmak

İnsan, hâlık değil mahluktur, yaratan değil yaratılandır. Her istediğini yapmak hakkına sahip değildir çünkü kuldur. Kulun, her istediğini yapmaya kalkması, kulluk değil, Uluhiyyete yani İlâh olmaya kalkışması demektir. Halbuki Allahü teâlâ, rububiyyetini yani yaratmak ve her istediğini yapmak büyüklüğünü, kullara bırakmaktan münezzehtir. Kulun vazifesi, emredileni, izin verilenleri yapmaktır. Kendi istediğini değil, Sahibinin yani Yaratanının istediklerini yapmakla vazifelidir.

Nefs, kibirli ve kötülükler deposu olarak yaratıldığı için, emir altına girmek istemez. Kendi isteklerini, arzularını yapmak ister. Bunun için Câsiye suresinin yirmi üçüncü âyetinde mealen; (Nefsinin arzularını ilâh edinen kimseyi gördün mü?) buyurulmaktadır.

Abdullah-ı Dehlevi hazretleri; "Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun" buyurmuştur.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
"İnsanların nefs-i emmâresi mevki almak, başa geçmek sevdâsındadır. Onun bütün arzusu, şef olmak, herkesin, kendisine boyun bükmesidir. Kendinin kimseye muhtâç olmasını, başkasının emri altına girmesini istemez. Nefsin bu arzuları, ilah olmak, mabud olmak, herkesin kendine tapınmasını istemek demektir. Allahü teâlâya ortak olmayı istemektir. Hatta nefs, o kadar alçaktır ki, ortaklığa razı olmayıp, âmir, hâkim, yalnız kendi olsun, her şey, yalnız onun emri ile olsun ister. Hadis-i kudside, Allahü teâlâ buyuruyor ki:
(Nefsine düşmanlık et! Çünkü nefsin, benim düşmanımdır.)

Nefsin istediklerini değil, istemediklerini yaparak nefsi kötülüklerden temizlemek lazımdır. Aksi halde insan, nefsinin kulu, kölesi olur. Ebu Ali Dekkâk hazretleri, nasihat isteyen birisine; "Sen kimin esiri ve mülküysen onun kulusun. Eğer nefsinin esiri ve mülkü isen nefsinin kulusun. Eğer dünyanın esiriysen, dünyanın kulusun ve kölesisin" buyurmuştur.

Ebu Said-i Harraz hazretleri, sohbetlerinde nefsi şöyle târif ederdi:
"Nefs, durgun bir suya benzer. Dıştan bakılınca temiz gibidir. Ama biraz tahrik edilip dalgalandırılınca dibinde saklı pek çok mikropların olduğu görülür. Nefsin durumunu anlamak için onu imtihan etmelidir. Hem de mihnetle, meşakkatle ve boş arzularına muhâlefet ederek imtihan etmelidir. Herkes nefsine bakmalı, mihnet ve meşakkat ânında ne gibi bir şekil alıyor. Yersiz ve boş arzularını yenebilmek için direnmesini biliyor mu? Görmeli ve bilmelidir.”

Aziz Mahmud Hüdâi hazretlerinin kimyâ ilmindeki mahâretini bilen birisi, bir gün bu zâtın huzuruna çıkarak, kimyâ ilmini öğrenmek istediğini arzeder. Hiç kimseyi reddetmek âdeti olmadığı için, talebenin bu arzusunu kırmaz ve altında istirahat etmekte olduğu asma ağacından bir yaprak koparır. Yaprağın üzerine bâzı dualar okuduktan sonra, talebenin hayret dolu bakışları arasında yaprağın altın olduğu görülür. Talebe fazla ısrar edince bu hâli üç defâ tekrâr eder. Talebenin maksadı, tekrârlar esnâsında duayı öğrenmektir. Öğrendiğine kanâat getirince; "Bu iş çok basitmiş, ben de yapabilirim" diyerek asmadan bir yaprak alır ve üzerine öğrendiklerini okur. Fakat asma yaprağı bir türlü altın olmaz. Sonra; "Efendim! Ben de sizin okuduklarınızın aynısını okuduğum halde yaprak altın olmadı. Sebebi nedir acabâ?" diye sorar. Aziz Mahmud Hüdâi hazretleri cevaben; "Evladım! Kimyâyı öğrenebilmek için, önce nefsi terbiye etmek icap eder. Nefsi kimyâ etmeden, bu hallere, bu mârifete kavuşulamaz" buyurur.

Ebu Bekr Vâsıti hazretleri sohbetlerinde; "Yüzünü nefsine döndüren, sırtını dine döndürmüş olur. Yüzünü dine döndüren sırtını nefsine döndürmüş olur. Nefsinin istediği işlere değil, nefse aykırı olan işlere gönül ver" buyururdu.

Bâyezid-i Bistâmi hazretlerine bir gün bir kimse gelip; "Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama, kendimde hiçbir ilerleme göremiyorum. Halbuki itikâdım da düzgündür" dedi. Bâyezid-i Bistâmi hazretleri; "Sen bu halde üç yüz sene daha devâm etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefs engelin var" buyurdu. O kimse; "Efendim! Bunun bir çaresi yok mu?" diye sordu. Bâyezid-i Bistâmi hazretleri: "Var ama sen kabul etmezsin" buyurdu. O kimse ısrar edip; "Aman efendim, lütfen bildiriniz. Ne emrederseniz yaparım" dedi. Bâyezid-i Bistâmi hazretleri buyurdu ki:
"Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, "Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum” de." O kimse bunları duyunca; "Sübhânallah, ben bunları yapamam. Bana başka bir şey emretseniz" dedi. Bâyezid-i Bistâmi hazretleri; "Senin ilacın ancak budur ve biz de baştan; "Sen bunları kabul etmezsin!" diye söylemiştik. Yolumuzun esası, nefsi terbiye etmektir" buyurdu.

Ebu Bekr Verrâk hazretleri de; "Uzuvlarını nefsinin istekleriyle tatmin ederek memnun eden, kalbine pişmanlık ağacı dikmiş demektir" buyurmuştur.


Kaynak: www.osman-unlu.com

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#157 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Jul 29, 2009 6:58 pm
Subject: Gerçek Din Ahlakı Allah'ın Bildirdiği Gibi Yaşanan Ahlaktır
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Gerçek Din Ahlakı Allah'ın Bildirdiği Gibi Yaşanan Ahlaktır

Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)

Allah insanlara nasıl bir ahlaka sahip olmaları, nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini detaylı olarak bildirmiştir. Gerçek din ahlakı, Allah'ın emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirilmesiyle yaşanır. İnsanların bir kısmı ise bu ahlakı yaşamaktan şiddetle kaçınırlar. Tam olarak Allah'ın hükümlerine teslim olmak istemez, kendi nefislerinin de tatmin olacağı bir model oluşturmaya çalışırlar. Bunun için kendilerince bazı kurallar, prensipler oluşturur, dinin de bu prensiplere uygun olması gerektiğini düşünürler. Kendi kuralları ve mantık örgülerine uygun olduğu müddetçe din ahlakını yaşamayı kabul ederler. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve aldatmacadır. Çünkü gerçek din ahlakı, insanların dediği gibi değil, Allah'ın bildirdiği gibi yaşanan ahlaktır.

Din ahlakının yaşanmadığı toplumların temel mantığı, kişilerin, hayatlarını Yüce Allah'ın bildirdiği ahlaka göre değil kendi belirledikleri sözde doğrulara ve yanlışlara göre sürdürmeleri ve hayatlarının en önemli konusu olan ahiret hakkında duyarsız bir tavır sergilemeleridir. Ancak bu seçimleri, onlara ahiretlerini kaybettirdiği gibi, onları dünyada da güzel bir hayat sürmekten mahrum bırakır. Çünkü bu toplumlarda yaşanan ahlak sistemi, oldukça "ilkel bir mantığa" dayalıdır. Temeldeki amaç, herkes için aşağı yukarı aynıdır: Ortalama 60-70 seneyi aşmayan sınırlı dünya hayatını kendilerince olabilecek en iyi şartlar içerisinde yaşamak...

Hiç şüphesiz, bu son derece küçük bir idealdir ve insanı ister istemez küçük düşünmeye, küçük hesaplar yapmaya, basit ve ilkel tavırlar sergilemeye iter. Çünkü bu idealin içerisinde nasıl ve neden yaratıldığını düşünmek, hayatın ardındaki gerçeği öğrenmek ve ölümden sonra yaşanacak sonsuz ahiret hayatı için hazırlık yapmak gibi önemli konular yer almaz. Bu hayat şeklinin ne denli ilkel ve çarpık olduğu ise ancak Kuran'da bildirilen yaşam biçimi, düşünce ve ahlak yapısı ile kıyas yapıldığında ortaya çıkar.

"İnsanların Dediği Gibi" Bir Dini Yaşamaya Yönelten Çarpık Mantıklar

İnsanların Allah'ın bildirdiği hak din ahlakını yaşamak yerine, insanları razı etmeye yönelik batıl bir dini yaşarken öne sürdükleri çarpık mantıklardan bazıları şöyledir:

"Hayatın Gerçekleri" Mantığı:

İnsanların bir kısmı hayatlarını Kuran'da yer alan hükümlere ve ahlak anlayışına göre düzenlemezler. Din ahlakının ve Kuran'ın tüm hayatları için ne kadar önemli olduğunu kavrayamazlar. Hatta din ahlakının ancak kısıtlı birkaç konuda hayatlarına yön verebileceğini düşünürler. Zorluk ve sıkıntı içinde kalmaları, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmeleri, ciddi ve acı verici bir rahatsızlık geçirmeleri, kendi güçleriyle baş edemedikleri bir korku yaşamaları ya da ölüm gibi olaylarla karşılaşmaları dışında, Allah'a sığınmaya gerek duymazlar.

Bu insanlar "elbette din vardır ama bir de hayatın gerçekleri vardır" yanılgısı ile kendi koydukları kurallar sistemini yaşatmaya devam ederler. Din ahlakının yaşanmasının, her insan için gerekli olduğunu kavrayamazlar. Bu nedenle de din ahlakından hayatları boyunca olabildiğince uzak durmaya, dinle ilgili hiçbir şeyi aralarında konuşmamaya özen gösterirler. Bu yanlış düşünce yapılarından dolayı da güzel ahlak göstermeyi bir zayıflık ve saflık olarak değerlendirirler. Örneğin bir insanın ne kadar fedakarlık yaparsa yapsın karşılığında, bencillik ve vicdansızlıktan başka bir şey bulamayacağına, dolayısıyla fedakarlık yapmakla akılsız bir konuma düşeceğine inanırlar. Bu nedenle böyle toplumlarda fedakarlık yapan kişiye "iyi niyetli ama saf" gözüyle bakılır. Çünkü bu kişi hiçbir çıkarı olmadığı halde bir başkasına iyilik yapmaktadır ve yaptığı için karşılık talep etmemektedir. Onlara göre bencilliğe bencillikle, kine kinle, düşmanlığa düşmanlıkla, sevgisizliğe sevgisizlikle karşılık vermek hayatın gerçek yüzünü yansıtmaktadır.

Oysa Kuran'da Allah'ın, insanlardan samimi ve sadece Kendi rızasını gözeten, kimsenin kınamasından çekinmeyen, güzel bir ahlak istediği bildirilir. Rabbimiz kulları arasında, sözünü ettiğimiz "dünya hayatının gerçeği" mantığının tam aksi bir ahlakın hakim olmasını emretmektedir. Buna göre, bir insan ancak kendisine yapılan kötülüğe iyilikle karşılık verdiği takdirde iyi bir insan olabilir. Bu tavır, düşmanlık yerine güçlü dostlukların kurulmasında önemli bir adımdır. Allah bu sonucu Kuran'da şu şekilde müjdelemektedir:

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.(Fussilet Suresi, 34)

"Çoğunluk Yapıyor" Mantığı

İnsanları, din ahlakının gereklerini yerine getirmekten alıkoyan sebeplerden biri de, içinde yaşadıkları toplumun kendileri hakkında ne diyeceğine, ne düşüneceğine bağımlı hale gelmeleridir. Bu babadan oğula geçen, kimsenin itiraz etmeye gücünün yetmediği batıl bir gelenek haline gelmiştir. Ve bu kişilerin toplumun sayısal çoğunluğunu oluşturuyor gibi gözükmeleri diğer insanları da yanlış yönlendirmekte, onları haksız çoğunluğun yaşadığı hayat şeklinin ve uydukları kuralların doğru olduğuna inandırmaktadır. Oysa Kuran'da Allah Müslümanlara şöyle emretmektedir:

Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.(Maide Suresi, 49)

İnsanların bir kısmı, vicdanları onaylamasa da kendilerini çoğunluğun yaşam tarzına ayak uydurmak zorunda hissederler. Bunu, toplumun bir ferdi olmanın zorunluluğu olarak görürler. Kendilerini, "Madem bu toplum içinde yaşıyoruz, kötü ahlaka çağırsalar da toplumun koyduğu kurallara ve öngördüğü hayat şekline uymak zorundayız" mantığına uyma zorunluluğu içinde hissederler. Toplumun bireylerini hoşnut etmeyi en zaruri görevlerinden biri olarak benimserler. Bu nedenle toplumun, "başkaları ne der, insanlar nasıl değerlendirir, ne düşünürler, benim için iyi desinler, akıllı, zeki desinler, zengin desinler, cömert desinler, benim hakkımda şöyle düşünmesinler, şunu demesinler, böyle konuşmasınlar" gibi kısır döngüye dönüşmüş bozuk mantıkların içinden çıkmayı başaramazlar.

Oysa çoğunluğun yöneldiği hayat şekli -eğer din ahlakını yaşamıyorlarsa-, uydukları sahte kural ve yaptırımlar insanları doğruya yöneltmez. Aksine Allah Kuran'da çoğunluğa uymanın, insanı yoldan saptıran bir tehlike olduğunu şöyle haber vermektedir:

Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.(Enam Suresi, 116)

"Gerçekleri Bir Tek Sen mi Fark Ediyorsun?" Mantığı

Din ahlakından uzak toplumlarda, atalarından öğrendikleri ile hayatlarını sürdürmeye kararlı insanlar, kendi aralarında rağbet gören, hayatlarının içine sinmiş bu uydurma dinin hükümlerine müdahele etmek isteyenlere kesin olarak karşı koyarlar. Kendilerine doğruları getiren iman sahibi kişilerin, bu batıl dinin kurallarını zedelemelerini istemezler. Kuran'da Allah atalarının dinine uyan insanların bu zihniyetini şöyle haber vermektedir:

Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)

Bu kişiler samimi, inanç sahibi kişilerin sabırla açıkladıkları din ahlakına dair gerçekleri; "Bunları bir tek sen mi anladın, bunca insan yanılıyor mu, bu zamana kadar bunu kimse fark edemedi de şimdi sen mi fark ediyorsun..." gibi tepkileriyle etkisiz hale getirmek için gayret sarf ederler. Çünkü onların inançlarına göre, "doğruları bir tek sen mi fark ettin" şeklinde karşı çıkmak karşı tarafı sindirir, kişinin kendine olan güvenini sarsar. Ama bu yöntem, ancak onların batıl inanç sistemlerinde geçerli olabilir; çünkü gerçek Müslümanlar böyle basit karşı çıkmalardan Allah'ın izniyle hiçbir şekilde etkilenmezler.

Allah'ın Bildirdiği Din Ahlakına Göre Yaşamayan İnsanlar Kendi İstek ve Tutkularını İlah Edinen Kimselerdir (Allah'ı tenzih ederiz.)

İnsanları Allah'ın bildirdiği gibi din ahlakını yaşamaktan alıkoyan en önemli unsurlardan biri, akıl ve vicdanlarıyla değil, nefisleriyle düşünmeleridir. Diğer bir deyişle, kendi istek ve tutkularına göre hareket etmeleridir. Bu da söz konusu insanların hak olana değil, batıl olana uymalarına, hem kendilerine hem de çevrelerine maddi manevi büyük sıkıntılar vermelerine neden olur. Allah Kuran'da, nefsin insanları hep kötülüğe yönlendirdiğini şu şekilde bildirmiştir:

... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,esirgeyendir. (Yusuf Suresi, 53)

Bir başka ayette ise, insanların kendi istek ve tutkularına uymalarının büyük belalara sebep olacağı şöyle haber verilmiştir:

Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 71)

Allah'ın bildirdiği din ahlakı, insanların yaratılışına en uygun olanıdır. İnsanların kendi mantık örgülerine, kültürlerine, birikimlerine göre yaptıkları değerlendirmeler ise çeşitli sıkıntılara neden olur. Çünkü Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, herşeyin kendi nefsine uygun olmasını ister. Ona göre önemli olan, nefsinin isteklerinin tatmin olmasıdır, bu durumun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ise çoğunlukla düşünmez. Düşünse dahi, nefsi kendi istek ve tutkularını ona daha önemli gösterir. Nefse göre hareket edildiğinde, kişinin en çok kendisinin rahat etmesi, en çok kendisinin gözetilmesi gerekir. Kuran ahlakını yaşamayan insanların bu bitmek bilmeyen hırsları Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:

Yoksa insana 'her arzu edip dilekte bulunduğu' şey mi var? (Necm Suresi, 24)

Nefsinin planladığının aksine bir durum geliştiğinde de bu insanlarda çok fevri tepkiler oluşabilir. Öfke, küskünlük, duygusallık gibi Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlar gösterilebilir. Bu durum söz konusu insanların bencil, sevgisiz, kibirli, insaniyetsiz olmalarına neden olur. Bu insanlar en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia ettiklerinde de, bu sevgi anlayışının muhakkak onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani, sevgilerinde Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini gözetmez, dünyevi birtakım beklentilere göre hareket ederler.

Tüm bunların en başta kişinin kendisine zarar vereceği açıktır. Sürekli nefsinin isteklerini yerine getirmeye çalışan insan, kendisini yıpratan bir hırsla yaşamanın sıkıntılarını çeker. Güven, huzur, itidal yerine, sürekli endişe, korku ve tedirginlikle yaşar. Sahip olduğu herşeyin Allah'ın bir lütfu olduğunun bilinciyle hareket etmediği ve tevekkül etmediği için, sahip olduklarını kaybetmekten ya da olayların kendi istediği gibi gelişmeyeceğinden duyduğu korku ruh dengesini bozar.

Sonuç: Müminlerin Rehberi Allah'ın Bildirdiği Kuran Ahlakıdır

Gerçek din ahlakını yaşamak, Allah'ın bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşamak ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine tam olarak uymakla mümkündür. Allah'ın bildirdiği dışında mantık örgüleri kurmak, yorumlarda bulunmak insana her zaman kayıp getirir. Allah, "...Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma..." (Maide Suresi, 48) ayetiyle müminlerin ölçüsünün ve rehberinin, Allah'ın indirdiği hüküm olan Kuran ahlakı olduğunu bildirmiştir. Bundan başka yol arayanların, doğruya ulaşmaları mümkün değildir.

Allah, "... (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83) ayetiyle de Kendisi'nin emrettiği ahlakı yaşayanların en güzel sonuca kavuşacaklarını müjdelemiştir. Allah'ın izniyle müminler, hem dünyada hem de ahirette Rabbimiz'in müjdelediği gibi güzel bir hayat yaşarlar. Tüm bunlara rağmen kendi istek ve tutkularına göre yaşamak isteyenlerin kavuşacakları sonuç ise, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez. (Kasas Suresi, 50)

Kimi insanların içinde yaşadıkları karanlık ve ürkütücü tarzından kurtulabilmelerinin, huzurlu, güvenilir ortamlar içinde yaşayabilmelerinin tek bir yolu vardır. Bu yol, toplumu oluşturn bireylerin "insanlara tapınma dini"nin pençesinden kurtulmaları, yalnızca Allah'a iman etmeleri ve Allah'ın Kuran'daki emir ve yasaklarına uymalarıdır. Bu, tüm insanlar için mutlak bir kurtuluş demektir. Çünkü insanı Allah yaratmıştırve onun ruhunun neye ihtiyacı olduğunu da en iyi Allah bilir. Kuran'da bu gerçek şöyle haber verilmektedir:

Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

Din Ahlakından Uzak Yaşayan Toplumlarda "Desinler" ve "Demesinler" Kuralları:

Birçok insanın hayatı, "desinler" ve "demesinler" mantıkları üzerine kuruludur. Bu kuralların kökeninde de din ahlakı olmadığı için, insanların rızasını gözetme, karşı tarafın kendisinden istediği gibi bir hayat ve kişilik yaşamaya zorunlu hissetme yanılgısı vardır. Bu yanlış mantığı hayatına geçiren bir insan, artık kendi hür vicdanını ve aklını kullanamaz. Çünkü insanların övgüsü, ilgisi, sevgisi, yakınlık ve dostluğu için sürekli olarak kalıp değiştirmek zorunda kalır. "İnsanlar benim için şöyle desin", "kimse benim hakkımda şöyle demesin" gibi düşünceler aklını kullanmasını engeller ve çevresindeki her insanı tek tek razı etmeye çalışmak gibi başarılması imkansız bir çaba içine girmesine neden olur. Kendi vicdanına başvurduğunda çok doğru olduğunu gördüğü, hatta doğruluğundan en ufak bir şüphe duymadığı konularda dahi, doğru olan yerine toplumun talebine göre yaşamak zorunda kalır. Oysa Kuran'da Allah'ın hoşnutluğu üzerine kurulmayan bir yaşamın, sahibini sürükleyeceği kötü son şöyle bildirilmektedir:

Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)

Din ahlakının yaşanmadığı toplumların ne denli "ilkel bir mantık" içerisine düştüklerini fark etmek, son derece önemlidir. Yapılması gereken ise bu matığın getirdiği ahlak modelini her yönüyle düşünmek ve bu yapıdan kurtulmanın tek çözümü olan Allah'ın insanlar için seçip beğendiği yaşam şekline uymaktır.


Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi, Haziran 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#158 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Aug 5, 2009 5:19 pm
Subject: Dine Hizmet Mazhariyeti
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Dine Hizmet Mazhariyeti

İman ve İslâm çok büyük bir lütuf ve mazhariyet olduğu gibi, iman ve İslâm'a hizmet şuurunun da bu mazhariyetin ayrı bir derinlik ve buudu olduğu ifade ediliyor. Böyle bir mazhariyetin insana yüklediği sorumluluklar ve bu mevzûda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

İman, inanılması gerekli olan şeylere, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma demektir ki böyle bir imanı, bu seviyedeki bir inancı iz'an olarak da ifade edebiliriz. Felsefeciler ve son dönem kelamcılardan bir kısmı imanı her ne kadar sırf bir nazarî mevzu olarak ele alsalar da, onu hareket ve aksiyondan bütün bütün tecrit edip öyle telakki etmek doğru olmasa gerek. Zira o, aynı zamanda, insanın bütün benliğinde duyup hissedebileceği bir kalb amelidir. Evet, bazen bizim gibi avam insanlar bile vicdanlarında Zât-ı Ulûhiyet'i duydukları esnada bir baştan bir başa bütün vücutlarında âdeta imanın ihtizazını hisseder, iç duyuş ve sezişleriyle onu yaşar gibi olurlar. Bu yönüyle ona kalbî ve ruhî bir amel nazarıyla bakılabilir ki bu da imanın sadece nazariyattan ibaret olmadığının bir delilidir.

İslâm'a gelince o, "insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla bizzat hayra sevk eden ilâhî kanunlar mecmuası"nın hayata taşınması, onun realize edilmesidir. Diyanet kelimesiyle de ifade edebileceğimiz bu hakikat, dinin pratiği, hayata hayat kılınmasıdır. Mesela namaz, zekât, oruç, hac gibi emirleri yerine getirmek, mehasin-i ahlâkla donanmak ve aynı zamanda mesavi-i ahlâktan içtinap etmek diyanetin içinde yer alan hususlardır. Bir başka yaklaşımla o, İmam-ı Gazzâlî Hazretleri'nin "münciyât" dediği insanı kurtuluşa sevk eden emirler ve "mühlikât" diye isimlendirdiği insanı helakete sürükleyen yasakların hayata geçirilip yaşanması, temsil edilmesidir.

İ'lâ-yı Kelimetullah

Şartlara göre mücahede-i maddiye veya her zaman yapılması gereken mücahede-i mâneviye şeklinde ortaya çıkan i'lâ-yı kelimetullah vazifesi ise sağlam bir iman ve İslâm anlayışının bir gereği, bir sonucu olarak mütalâa edilebilir. Bilindiği üzere maddî cihad, kural ve kanunlarına uygun olarak ancak şartların gerektirmesine göre yapılır. Temsil ve tebliğle hak ve hakikati dünyanın dört bir tarafına duyurma diyebileceğimiz mânevî mücahede veya emr-i bi'l-mâruf nehy-i ani'l-münker vazifesi ise her zaman için söz konusudur. Evet, sağlam bir inançla gönlünü İslâm'a bağlamış bir mü'min, ya insanları mârufa çağırıp sinelerde iyilik ve güzellik çerağları tutuşturur veya kötü ve çirkin şeylerden sakındırıp insanları onlardan uzaklaştırmaya çalışır; ama her hâlükârda bu istikamatte bir cehd ve gayret içinde bulunur.

Gerçi insanlık tarihi boyunca bu hususların hiçbirine hiçbir şekilde müsaade edilmediği dönemler de olmuştur. Öyle ki, ifade hürriyetine tahdit konulup insanların kendi inançlarına göre, güzel gördüklerine "güzel", çirkin gördüklerine "çirkin" demelerine, bu ölçüde dahi olsa, duygu ve düşüncelerini dile getirmelerine fırsat verilmediği zamanlar yaşanmıştır. Böyle bir duruma maruz kalındığında mârufu emir, münkeri nehiy vazifesi adına geriye sadece kalbî muamele, kalben tavır alma ameliyesi kalır. Kalbî muamele ve kalbî tavır, irtikâp edilen mekarihin tasvip edilip hoş karşılanmadığını şöyle böyle ortaya koymaya çalışmak, bunu hissettirme adına belki o münkeratı irtikâp edenlerle kat'-ı alâka etmek şeklinde anlaşılabileceği gibi kötülük yapanların, yaptıkları o kötülüklerden kurtulmaları için onlara dua etmek şeklinde de anlaşılabilir. Hâsılı, en olumsuz şartlar altında dahi olsa mutlaka i'lâ-yı kelimetullah için yapılması gereken bir kısım vazife ve sorumluluklar söz konusudur.

Farzlar Üstü Bir Farz

Asrımıza gelinceye kadar mârufu emir, münkerden nehiy vazifesi umumiyet itibarıyla farz-ı kifaye olarak telakki edilmiştir. Ancak Üstad Hazretleri, boyunduruğun yere konduğu böyle bir dönemde bu işe sahip çıkılmasına farzlar üstü bir farz nazarıyla bakmıştır. Çünkü günümüzde bu vazife terk edilmiş, ihmale uğramıştır. Hâlbuki onda âmmenin hukuku, umum Müslümanlığın hukuku ve Allah hukuku vardır ve bu sebeple farklı bir önem arz etmektedir. İşte böyle ulvî ve mukaddes bir vazifenin şöyle böyle de olsa bir ucundan tutmak ve ona sahip çıkmak elbette ki bizim için çok büyük bir lütuf ve mazhariyettir; ama sizin de sorunuzda ifade ettiğiniz üzere bu mazhariyetin de beraberinde getirmiş olduğu bir kısım sorumluluklar vardır.

Bu sorumlulukların en başta geleni, böyle bir mazhariyetin farkına varmak, şuurunda olmak ve onu hamd ü şükür duyguları içinde karşılamaktır zannediyorum. Evet, yüreğimiz minnet hisleriyle dopdolu;

"– Allah'ım! Bizi hak din olan İslâm'la şereflendirdiğin, ihsan şuuruyla serfiraz kıldığın, Kur'ân hakikatlerine gönlümüzü açtığın ve dinine hizmet etme gibi bir lütfa mazhar kıldığından dolayı kâinatın zerreleri adedince Sana hamd ü senâ olsun!" demeli ve böyle bir mazhariyetin kıymetini bilmeliyiz. İsterseniz bu hususa Yirmi dördüncü Söz'de geçen "Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır." açısından da bakabilirsiniz. Çünkü Allah'ın (celle celâluhu) bize olan ihsanları kitaplara sığmayacak kadar çoktur. Evet O'nun lütuf ve nimetlerini detayına girmeden sadece madde başlıklarıyla yazmaya kalksak, o lütuf ve ihsanların cilt cilt kitaplara sığmadığını göreceğiz. Bundan dolayı insanın da, en azından niyet noktasında kitaplara sığmayacak bir azim, kararlılık ve Cenâb-ı Hakk'a karşı minnet duygusu içinde bulunması gerekir.

Nimet Sağanağı

İman, İlahi İrade'nin insanın kalbinde yaktığı bir nurdur; bu sebeple hiçbirimiz onu kendi muhassala-i efkârımızla kazandığımızı iddia edemeyiz. Belki yanı başımızda büyüyen kardeşimiz, akrabamız inkâra sürüklendi de Allah (celle celâluhu) bize imanı nasip buyurdu. Çevremizde görüyoruz ki, zâhire bakan yönü itibarıyla, hayatı, eşya ve hâdiseleri çok iyi yorumlayan bir sürü akıllı kişi var. Ancak bu devasa dimağlar, bizim gibi sıradan insanların anlayıp tasdik ettiği hakikatleri bir türlü anlayıp kabullenemiyorlar. Ömürlerini hakikatlerden uzak bir hâlde geçiriyor, imanın vaad ettiği güzelliklerden mahrum bir şekilde ötelere göçüp gidiyorlar. Bu sebeple asla unutulmamalı ki, daha en başta iman, büyük bir ilahî nimettir. Belli ölçüde İslâmiyet'i yaşayabilme de, ayrı bir nimet-i ilâhîyedir. Bütün bunların yanında dine hizmet için boyunduruk altına girme, bir sorumluluk üstlenme de başka bir ilahî nimettir. Evet, eğer siz, i'lâ-yı kelimetullah adına yüreğinizde bir temayül, bir arzu hissediyor; bu istikamette bir heyecan ve iştiyak duyuyorsanız bu da çok önemli bir mazhariyettir. Çünkü içinde bulunduğunuz bu hâl, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) "Ona denk bir amel yapamazsınız." (Buharî, Cihad 2; Müslim, İmâret 110) şeklinde tavsif buyurduğu sahabî mesleğidir. Bu sebeple yol ve yöntemini tam olarak bilemeseniz, bir kısım eksik ve kusurlarınız olsa da, içiniz hep bu tür duygularla dolup taşıyor, mutlaka o istikamette bir şeyler yapma niyet ve azmiyle oturup kalkıyorsanız Cenâb-ı Hakk'ın üzerinizde büyük bir mazhariyeti var demektir. İşte bu mazhariyet bir nimet olarak bilinir ve ona kendi cinsinden şükürle mukabelede bulunulursa, Allah da (celle celâluhu) lütfettiği o nimeti artırdıkça artırır. Fakat bunca mazhariyete rağmen kendimizi rahata, rehavete salıyor, "istirahat" deyip bir köşeye çekiliyor ve yan gelip kulağımızın üzerine yatıyorsak nimetin kadr ü kıymeti bilinmiyor demektir. Oysaki mezkûr nimetlerin yanında şu an mazhar olunan daha başka lütuf ve ihsanlar da var ki, bunların her biri ayrı ayrı hamd ü şükür ister. Mesela temel hak ve hürriyetleri insanımız için çok gören, dinî duygu ve düşünceye hiçbir şekilde tahammülü olmayan ve ona hayat hakkı tanımak istemeyen bir kısım hazımsız ruhlar bulunmasına rağmen, görüyoruz ki, inanan gönülleri Allah (celle celâluhu) bir şekilde sıyanet buyuruyor, muhafaza altına alıyor. Ayrıca, Rabbimizin izn u inayetiyle, insanımız hiçbir engele takılmadan, rahat ve emniyet içinde bir araya geliyor, fikir teatisinde bulunuyor, duygu ve düşüncelerini gönüllere duyurabiliyor. Bunun yanında insanımızın sesi soluğu dünyanın dört bir tarafında mâkes buluyor, takdir edilip teveccüh görüyor. İşte bütün bunların hepsi birer nimettir, dolayısıyla onlara kendi cinsinden şükürle mukabelede bulunulması gerekir ki, bu mazhariyetler kesilmesin, aksine artarak devam etsin.

Fırsat Aralıklarını Değerlendirmek

Bir de bu tür mazhariyetlere her an elimizden alınabilecek birer fırsat aralığı nazarıyla bakılması gerektiği kanaatindeyim. Evet bugün değerlendirilmeyen nimetler yarın elimizden çekilip alınabilir. Bu sebeple dinimiz ve insanlık için hangi sahada koşturuyor, maratonu hangi alanda yürütüyor; ilim, imkân, pâye, mansıp... adına hangi imkânlara sahip bulunuyorsak, işte bütün bunlarla alâkalı eğer önümüze bir fırsat aralığı doğmuş, Cenâb-ı Hak bize bir kapı aralamışsa vakit fevt etmeden değerlendirme cehd ve gayreti içinde olmalıyız. Yoksa fırsat elimizden kaçar ve biz nice ah u vah ederiz de, kaçırılan o fırsatı bir daha telafi etme imkânı bulamayız; bulamayız ve Sûzî'nin; "Canım derviş, gözüm derviş/Çalış maksuduna eriş/Bu gafletle baş olmaz iş/Geçer fırsat demedim mi?.." ifadeleriyle dile getirdiği duruma düşeriz.

Şimdi bir düşünün, zımni sorgulama diyebileceğimiz bir üslûpla yakın geçmişimize dair teessürlerimizi zaman zaman dile getirmiyor muyuz? Mesela; "Keşke iki yüz sene evvel, çok değil, yüz bin insanımız yeryüzünün yeni coğrafyalarına gidebilseydi; gidebilseydi de bugün biz de farklı unsurlar karşısında o coğrafyalarda milletimiz adına bir denge unsuru olabilseydik. Eğer geçmişte bu yapılabilseydi, şu an güçlü lobiler teşkil eder, bu suretle insanlık ve dünya barışı adına yeryüzünün kaderinde müspet bir rol oynama fırsatını yakalamış olurduk." demiyor muyuz? İşte aynen bunun gibi şu an önümüze çıkan fırsat ve imkânları gerektiği şekilde değerlendirmezsek, gelecek nesiller de bizim hakkımızda benzer şeyleri söylemezler mi? Dahası Allah (celle celâluhu) onların bu ifadelerini öbür tarafta aleyhimize birer şehadet beyanı şeklinde değerlendirecek olursa o zaman biz ne yapar, ne eder, bunun hesabını nasıl veririz?

Evet, bahşedilen fırsat ve imkânlar değerlendirilmediği takdirde, öte tarafta nefis müdafaası adına ortaya konan bahanelerin hiçbiri mazeret olarak kabul edilmeyecektir; edilmeyecek ve bize "Yoksa siz dünyanın değişik yerlerine gitmek istediniz de buna engel mi oldular? Muhtelif mekânlarda konferans veya seminerler tertip etmek suretiyle hissiyat ve gönül heyecanlarınızı duyurmak istediniz de 'Hayır yapamazsınız!' mı dediler? Bazılarınca dırahşan çehresi karartılmaya çalışılan İslâm'ın gerçek hüviyetini ve parlak yüzünü değişik zeminlerde göstermeye çalıştınız da, o mekanlara gitmenize mâni mi oldular? Yazdığınız yazı, çektiğiniz film, çıkardığınız kitaplarla, kendinize ait değerleri duyurmak istediniz de bunları size yaptırtmadılar mı?" sualleri sorulacak ve bütün bunlar ahirette hesaba çekileceğimiz mevzular olarak karşımıza çıkacaktır. İşte bundan dolayı şu an içinde bulunduğumuz imkânlara ister fırsat aralığı, ister Cenâb-ı Hakk'ın ekstra iltifatı, isterse farklı bir eltaf-ı Sübhaniye tecellîsi deyin, ne derseniz deyin, eğer mazhar olduğumuz bu imkânlar değerlendirilmezse Allah (celle celâluhu) onu elimizden alır. Çünkü biraz önce de ifade edildiği üzere, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele etmek gerekir. "Eğer şükrederseniz, Ben de (nimetlerimi) artırırım; eğer nankörlük yaparsanız azabım çok şiddetlidir." (İbrahim Sûresi, 14/7) âyetinde de beyan buyurulduğu gibi, şükrünü eda edemediğimiz her nimet bizim için mesuliyeti mucib bir durum hâline gelir; gelir ve ötede onun hesabı bize sorulur.

Hâsılı, bence inanmış bir insan, hususiyle de ihsan şuuruyla serfiraz bir mü'min, karınca kararınca yapıp ettiklerini ortaya koyduktan, durumu ve konumu hakkında arkadaşlarına bilgi verdikten ve kendisinin düşünemeyip de çevresindekilerin aklına gelen daha başka şeylerin olup olmadığını sorup sorguladıktan sonra, oturup kalkıp her zaman "Acaba daha yapabileceğim bir şeyler var mı; acaba Cenâb-ı Hakk'ın bana ihsan ettiği şu konumun hakkını tam verebildim mi; lütfettiği imkânları tastamam olarak değerlendirebildim mi, onları rantabl olarak kullanabildim mi?" demeli; demeli ve bir "hel min mezid" kahramanı olarak sürekli kendini sorgulamalıdır.


Kaynak: Kırık Testi, tr.fgulen.com

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#159 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Aug 12, 2009 7:24 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlakından - Tebessüm
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlakından - Tebessüm

Dünyâ hayatı, kâh sevinç kâh hüzün, binbir med-cezirler içinde devam edip gider. Gönül öyle bir misafirhânedir ki, orada yaşanan elem ve ıztıraplar da, sevinç ve mutluluklar da birer misafir hükmündedir. Hiçbiri dâimî ve kalıcı değildir. Bu yüzden mü'minin hâdiseler karşısında aşırı sevinç veya aşırı hüzne kapılarak fânî hayatın huzur ve îtidâlini gereksiz yere bozmaması îcâb eder.

Mükemmel bir örnek şahsiyet olarak insanlığa armağan edilen Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in hayatı, çileler ve ıztıraplar manzûmesidir. Nitekim kendisi bu hâlini; "...Allah yolunda hiç kimsenin görmediği eziyetlere mâruz kaldım..." buyurarak ifâde etmiştir. (Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)

Ancak çektiği çilelerin hiçbiri, Allah Rasûlü'nün metânetini ve muvâzenesini bozamadı. O, bütün bunları büyük bir olgunluk ve rızâ hâliyle karşıladı. Gönlü nice acılarla dağlanmasına rağmen, gül yüzünden tebessüm hiç eksik olmadı. O'nu hiç kimse, hiçbir zaman asık bir yüzle, çatık kaşla ve abus bir çehre ile görmedi. Zîrâ O, Hak Teâlâ ile berâberliğin neşe ve huzuru içinde dâimâ tebessüm hâlinde bulunur, her hâlükârda İslâm'ın güler yüzünü aksettirirdi.

Kendilerini Rasûlullah'ta fânî kılan ashâb-ı kirâm ve evliyâullâh'ın da iç dünyâlarının güzellikleri sîmâlarına aksetmiş, dâimâ tebessüm hâlinde olmuşlardır. Nitekim Ümmü'd-Derdâ -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:

"Ebu'd-Derdâ, bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi. Birgün ona:

«–İnsanların senin bu hâlini tuhaf karşılamasından endişe ediyorum!» dedim. O ise bana:

«–Allah Rasûlü bir söz söylediğinde muhakkak tebessüm ederdi.» dedi." (Ahmed, V, 198, 199)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in Allah yolundaki gayretleri, mübârek yüzünde bir gül gibi açan dâimî tebessümleri, O'nun Allah Teâlâ ile huzur verici beraberliğinin en güzel misâliydi.

Her insan sevinmekten haz duyar. Ancak her şeyin olduğu gibi sevinmenin de bir ölçüsü, hadd-i lâyığı vardır. Başa gelen musîbetler sebebiyle kendini mahvedercesine eleme gark olmak nasıl hatalı ise, sevinç ve mutluluk veren hâdiseler karşısında kendini kaybedercesine kahkahalar atmak gibi taşkınlıklar da insanlık haysiyet ve şahsiyetini zedeleyici hâllerdir.

Mü'min, dâimâ rakik, ince, hassas bir kalbe sahip olmalı, sîmâsından da tatlı bir tebessümü eksik etmemelidir. Tebessüm, taşkınca gülmenin hafifliğine karşı mü'minin vakârı, diğer taraftan asık suratın iticiliğine karşı da mü'minin câzibesidir.

Hazret-i Mevlânâ, gülmek gibi sıradan görülen bir davranışın bile kişinin karakterini ele verdiğinden hareketle ince bir îkazda bulunur:

"İnsanın nasıl güldüğünden edebini, neye güldüğünden aklını anlarım."

Haddinden fazla ve taşkınca gülüp neşelenmek, kimi zaman insanı gaflete sevk ederek ona bu âlemde imtihana tâbî bir kul olduğu hakîkatini unutturuverir. Asıl ve ebedî saâdetin âhirette olduğunu unutmak ise, gönlün fânî hazlara esâretiyle neticelenir. Bunun uzun müddet devâmı hâlinde, şen-şakrak kahkahalar rûha zehir saçar, kalpler kasvete bürünür, katılaşır, hassâsiyetlerini yitirir.

Fazla ve taşkınca gülmenin, kişiyi mânen hangi handikaplara sürükleyebileceği husûsunda Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın şu îkazı çok ibretlidir:

"Gülmesi çoğalanın heybeti azalır. Fazla şaka yapan, eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan, onunla tanınır. Çok konuşan, çok hatâ yapar. Çok hatâ yapanın hayâsı azalır. Hayâsı azalan kimse şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın da kalbi ölür!" (İhyâ, III, 288)

En mühim mânevî hastalık olan gaflet, insana içinde bulunduğu mes'ûd hâli kalıcı gibi göstererek onu aldatır. Önündeki ölüm, diriliş, hesap, sırat gibi zor menzilleri unutturarak onu asıl meselelerinden gâfil kılar. İnsanoğlunun bu umûmî vasfı Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz, gaflet içinde oyalanmaktasınız." (en-Necm, 60-61) âyetleriyle ifâde buyrulur.

Bu meyanda Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

"Siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız." buyurmuşlardır. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)

Hazret-i Mevlânâ, bu hakîkatlerin îzâhı mâhiyetinde şu nasihatte bulunur:

"Akıllılar önceden ağlar; sonunda tebessümlere gark olurlar. Ahmaklarsa, önceden kahkahalara boğulur, sonra da başlarını taşlara vurarak ağlarlar. Ey kişi! Firâsetli olup işin sonunu başlangıçta iken gör de cezâ gününde pişmanlık ateşiyle yanıp tutuşma!.."

İmam Gazâlî Hazretleri de şöyle bir kıssa nakleder:

Adamın biri, taşkınca gülmekte olan kardeşine:

"–Cehennemden kurtulacağına dâir bir haber mi aldın?" diye sorar. Kardeşinden; "–Hayır." cevabını alınca da:

"–O hâlde nasıl (böyle) gülebiliyorsun!" der. (İhyâ, III, 288)

Zîrâ peygamberlerin dışında hiçbir kul, cennetle teminat altında değildir.

Vehb bin Verd -rahmetullâhi aleyh-, halkın bayram günü aşırı güldüklerini görünce onlara şu nasihatte bulunur:

"Eğer günahlarınız bağışlandıysa bu hâl, şükredenlerin hâli değildir. Eğer günahlarınız bağışlanmadıysa bu, (ilâhî azaptan) korkanların hâli değildir!" (İhyâ, III, 288)

Muhammed bin Vasi' -rahmetullâhi aleyh- de şöyle der:

"Cennette duran bir adamın ağlaması ne kadar garip ise, dünyada henüz gideceği yeri(n cennet mi, cehennem mi olacağını) bilmeyen kimsenin aşırı gülmesi de o nisbette şaşılacak şeydir." (İhyâ, III, 289)

Bu hâl, İslâm ahlâkının mü'mine kazandırdığı şahsiyet ile ilgili olarak çok mühim bir ölçü ihtivâ etmektedir. Demek ki mü'min, iç âleminde ebedî ve muazzam endişelerin volkanları kaynamasına rağmen, yüzünde sâkin bir liman gibi sükûnet tevzî edebilmelidir. Ne aşırı sevince kapılıp gevşemeli, ne de aşırı hüzne kapılıp bedbin olmalıdır.

Mü'min, "havf ve recâ" arasında bir kalbî kıvam oluşturmalıdır. Havf; yaptığı amellerden şımarmayıp Cenâb-ı Hakk'a azâbından korkarak dâimî bir ilticâ hâlinde bulunmak, recâ ise, Allâh'ın rahmetinden dâimâ ümitvar olmak ve bu ümitle bedbinliğe düşmemektir.

Hâlid-i Bağdâdî -kuddise sirruh- talebesine yazdığı bir mektupta şöyle der:

"Bak oğlum, şimdiye kadar yaptığım hiçbir ibâdete güvenmiyorum. Yalnız Rabbimin rahmetini diliyorum. Ne olursun, hocanın hüsn-i hâtimesi için duâ et."

İşte mü'minin tabiat-ı asliyesi olan tebessüm, bir bakıma bu îtidal kıvâmını da ifâde eder. Fakat tebessüm gibi güzel bir davranışın da bir âfeti vardır ki, o da yanlış bir niyetle yapılmasıdır. Gurur, kibir, istihzâ, din kardeşini hor görme, mü'minlerle alay etme gibi kötü niyetlerle yapılan ve pek de önemsenmeyip geçilen bu tip tebessümler, aslında pek çetin bir âhiret vebâli olacaktır. Nitekim İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-:

"...Vay hâlimize! derler, bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!.." (el-Kehf, 49) âyetinin tefsîrinde "sağîre/küçük günah" hakkında, mü'min ile istihzâ ederken yapılan tebessümdür; "kebîre/büyük günah" hakkında da, bu arada atılan kahkahalardır, demiştir. (İhyâ, III, 294)

Mü'minin Tebessümü Yüzünde, Hüznü ise Kalbindedir...

Bütün bu hakîkatlere göre, mü'minin gönül kıvâmında belli miktarda hüzün ve endişeye de ihtiyaç vardır. Bununla birlikte gönül mahzun ve mağmum iken, yüzün tatlı bir tebessümle aydınlanması îcâb eder. Zîrâ Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-'ın buyurduğu gibi:

"Mü'minin tebessümü yüzünde, hüznü ise kalbindedir."

Yâni kâmil mü'minlerin hüznü ve gözyaşları, kendi kulluklarındaki hata ve noksanlıklarını düşünmeleri sebebiyle tenhâlarda, yalnızlıkta ve bilhassa seherlerdedir. Onların bu enfüsî muhâsebe hâlleri ve kendi kusurlarını tefekkür edip gönül aynalarını gözyaşı ile yıkamaları, aynı zamanda yüzlerine akseden nûrun da kaynağını teşkil eder.

Mevlânâ Hazretleri, Hak dostlarının yüzlerindeki nûrun hikmetini ne güzel îzah buyurur:

"Ben kendi yüzümü görmem de senin yüzünü görürüm. Sen de kendi yüzünü görmez, benim yüzümü görürsün. Kendi yüzünü görebilen kişinin nûru, halkın nûrundan fazladır."

Yâni yüzdeki nûrun bir sebebi de, kişinin kendi hâline dikkatle bakabilmesi, başkalarının kusurlarından önce kendi noksanlıklarını görebilmesidir. "Nefsini bilen, Rabbini de bilir." hikmetine eren âriflerin yüzlerindeki nûrun menbaı da budur. Bunun içindir ki; "Kişi noksânını bilmek gibi irfân olmaz!" buyrulmuştur.

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur ki:

"Mü'min, insanlara karşı yüzüyle sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzundur... Mü'minin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok; gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, hâlbuki kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk-çocuğu ile uğraşıyor görünür, fakat kalbi Rabbi iledir.

...Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak! Sevincini ve neşeni biraz azalt! Biraz hüzünlü ol! Bil ki Peygamber Efendimiz, başkalarının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı..."

İnsanın taşkınca gülmesi, bir ifrat hâlidir. Somurtup surat asması da bir tefrit hâlidir. Her iki hâl de, mü'min gönüller için mânevî âfetlerdendir. Bunun îtidâli ve en makbûl olan kıvâmı ise tebessümdür.

Peygamber Efendimiz'in Tebessüm Hâli

Tebessüm, fazla ses çıkarmadan, en fazla dişlerin görülebileceği şekilde olan gülmektir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz de böyle gülerdi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-şöyle buyurur:

"Hazret-i Peygamber'in küçük dili görünecek şekilde kahkahayla güldüğünü hiç görmedim. O sâdece tebessüm ederdi." (Buhârî, Edeb, 68; Müslim, İstiska, 16)

Birçok sahâbînin rivâyetine göre, Efendimiz

-aleyhissalâtü vesselâm- insanların en güzel huylusu olup en nâzik davrananıydı. Her zaman mütebessim idi. Yüzünde parıldayan bir aydınlık ve nûr vardı.

Ebû Kursâfe -radıyallâhu anh- şöyle der:

"Ben, annem ve teyzem, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in huzûruna, bey'at etmek için gitmiştik. Huzûr-i âlîlerinden ayrıldığımızda, annem ve teyzem bana:

«–Yavrucuğum, bu zât gibisini hiç görmedik! Yüzü ondan daha güzel, elbiseleri daha temiz ve sözü daha yumuşak başka birini bilmiyoruz. Sanki mübârek ağzından nûr saçılıyordu.» dediler." (Heysemî, VIII, 279-280)

Yahudî âlimlerinden Abdullah ibn-i Selâm, hicrette merakla Allah Rasûlü'nü sormuş, vech-i mübâreklerine bakınca da:

"Bu yüz yalan söylemez!" diyerek müslüman olmuştu. (Tirmizî, Kıyâmet, 42/2485; İbn-i Mâce, Et'ime 1, İkâmet 174)

İnsanın yüzü-gözü, üstü-başı bir nevî vitrinidir. Bütün varlıkların bilinen lisanları dışında bir de hâl lisânı vardır. Yâni insan, ağzıyla konuşmasa bile duruşuyla da bir beyan hâlindedir. İnsanın yüzünde, gönül hâlinden bir nişan vardır. Gören gözler için bütün çehreler, iç âlemlerin tercümânıdır. Bu bakımdan sîmâlardaki nûrânî bir tebessüm hâli, gönül âleminin en güzel dışa yansımasıdır.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

"Nar alacak isen, gülen, çatlamış nar al ki, o gülüş, sana içindeki dâne­lerden haber versin. Ârifin gülüşü, ne mübârek gülüştür ki, o gülüş, can kutusundaki inci gibi, ağızdan gönlü gösterir.

Gülen nar, bağı, bahçeyi de güldürür. Âriflerin sohbeti, seni de ârifler arasına katar. Sen, kaskatı bir taş veya mermer parçası olsan da, bir gönül sahibine eri­şebilirsen cevher olursun."

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de âlemleri aydınlatan nur çehresiyle insanların yanından yavaşça ve tebessüm ederek geçerdi. Dâimâ mütebessimdi. Ashâbının gönüllerini hoş etmek için onların sözlerini dikkatle dinlerdi. Onlara inci dişleri görülecek şekilde gülümserdi. Ashâb-ı kirâm da kendisine uyarak sohbetinde yalnız tebessüm ile iktifâ ederdi.

Cerîr bin Abdullah -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

"Fahr-i Kâinât Efendimiz, müslüman olduğum günden beri beni huzuruna girmekten alıkoymaz ve her gördüğünde gülümserdi." (Buhârî, Edeb, 68)

Abdullah bin Hâris -radıyallâhu anh- ise:

"Allah Rasûlü'nden daha çok tebessüm eden bir kimse görmedim." demiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 10)

Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

"Din kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret bile olsa, hiçbir iyiliği küçümseme." (Müslim, Birr, 144)

"Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman ve kendi kabından kardeşinin kabına su boşaltman bile iyilikten sayılır." (Tirmizî, Birr, 45/1970; Ahmed, III, 344; Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, no: 304)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yoksullara infâk edecek bir şey bulamadığında, utancından başını öbür tarafa çevirirdi. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

"Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle." (el-İsrâ, 28)

Bu emr-i ilâhînin ardından Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- verecek maddî imkânı olmadığı takdirde yoksulların gönlünü kazanmak için onlara güler yüz ve tatlı sözle muâmele ederdi.

Bu itibarla müslümanın, din kardeşine tebessüm etmesi, selâm vermesi ve güzel söz söylemesi, aslâ küçümsenemeyecek kıymette bir ictimâî ibâdettir. Zîrâ tebessüm, mü'minler için bir sünnet-i müekkededir.

Hak Dostlarının Tebessüm Hâli

Peygamber ahlâkıyla yoğrulan sâlih mü'minler de, kalb-i selîme ulaşmış yüksek şahsiyetler oldukları için her hâllerinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in izini tâkip ederler. Tebessümleriyle bahar mevsimi gibi gönüllere sürûr ve huzur verirler. Nazarları, ruhlara meltem olur. Nurlu sîmâları ile de dâimâ Allâh'ı ve âhireti hatırlatırlar. Zîrâ onlar, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den dâimâ akis ve feyz alma hâlindedirler.

Hayatın fırtınaları karşısında ümmet-i Muhammed'e yakışan da, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ve Hak dostları gibi "gül tabiatlı" olabilmektir. Zîrâ gül, dalındaki dikenlere katlandığı için, hoş rengiyle ve güzel râyihasıyla dâimâ tebessüm hâlindedir ve bütün insanlara; "Beni gönül gözüyle okuyun da benim gibi olun!" demektedir.

Dînin gâyesi de, işte böylesine zarif, güzel ve hassas insanlar yetiştirmektir. Kâmil mü'minler, güler yüzleriyle; güle, sümbüle, bülbüle, bütün varlıklara selâm hâlindedirler. Onların gönül âlemleri, bütün mahlûkâta bir pencere gibi açılmıştır. Zîrâ kâmil mü'minler, açan çiçeklerin, öten kuşların, meyveli ağaçların hikmetinde derinleşerek çiçekler gibi ince ruhlu ve nâzik; meyveli ağaçlar gibi cömert ve ikram sahibi olurlar.

Hak dostlarından Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, din kardeşiyle dostlukta en mühim şart ve âdâbın, ona karşı dâimâ güler yüzlü olmak ve onu sevindirmek olduğunu; Ebû Osman Hîrî Hazretleri, günahta olmamaları şartıyla her zaman güler yüz göstermek olduğunu ifâde etmişlerdir. Ebû Abdullâh Sâlime de tatlı dil ve güler yüzün Hak dostlarının fârik vasıflarından olduğunu beyân etmiştir.

Hâris el-Muhâsibî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:

"Güzel huyluluk dört şey iledir:

- Gâfillerin eziyetlerine sabretmek,

- Fazla kızmamak (kendini bilmezlerin câhilce sataşmalarına karşı «selâmetle» deyip geçebilmek),

- İslâm'ın güler yüzünü gösterebilmek,

- Ferahlatıcı ve huzur verici bir lisâna sahip olmak."

Hasan-ı Basrî Hazretleri de güzel ahlâkı şöyle hülâsa eder:

"Güzel ahlâkın esâsı, iyiliği yaygınlaştırmak, kimseyi rahatsız etmemek ve güler yüzlü olmaktır."

Kâinâtın hamuru, muhabbet mayasıyla yoğrulmuştur. Mikro âlemden makro âlemlere kadar bütün bir kâinât gönül gözüyle seyredildiği takdirde, her şeyin özünde ilâhî muhabbetten bir nişan taşıdığı görülür. Cenâb-ı Hakk'ın kâinattaki cemâlî sıfat tecellîleri olan bağlar, bahçeler, pınarlar, açan çiçekler, rengârenk kelebekler, cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar, hep insana ilâhî bir tebessümü hatırlatır. İnsanın bu gerçeklerden gâfil kalması ne hazindir. Kula düşen, bu ilâhî tebessümü idrâk edip onu kendi sîmâsından mahlûkâta aksettirebilmesidir.

Hayatını amel-i sâlihlerle ihyâ eden bir mü'min, en güzel tebessüme vefât ânında rastlayacaktır. Bu hâl, âyet-i kerîmede ne güzel ifâde buyrulur:

"Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra istikâmet üzere olanların üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin, derler." (Fussilet, 30)

Yine âyet-i kerîmede buyrulur:

"Bilesiniz ki, Allâh'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de." (Yûnus, 62)

Mahlûkâta ilâhî muhabbetin tebessümünü aksettirebilen kâmil mü'minler, âhirette kim bilir ne muhteşem tebessüm hazinelerine nâil olacaklardır.

Şeyh Sâdî, Bostan adlı eserinde bir kıssa nakleder:

"Güzel ahlâklı bir adam vardı. Bu zat, (kendisine) fenâlık yapanlar hakkında dâimâ iyi söyler, onlara iyi muâmele ederdi. Vefât ettikten bir müddet sonra birisi onu rüyâsında gördü ve:

«–Öldükten sonra başına ne geldi, bana anlat!..» dedi.

Vefât etmiş olan zât, ağzını gül gibi tebessüm ederek açtı ve bülbül gibi güzel bir sesle dedi ki:

«–Ben hayatımda kimseye sert ve fenâ muâmele etmedim, sert yüz göstermedim. (Herkese güler yüz gösterdim.) Onun için bana da sert ve fenâ muâmelede bulunmadılar.»"

Gönüllerini bir dergâh hâline getirmiş olan Hak dostlarında kat'iyyen abus ve asık bir yüz görülemez. Allah dostlarının sîmâsı, muhataplarının gönüllerine huzur bahşeder, onları mânevî bir âleme taşır. Yine onlar, mahzunları gönül saraylarına alarak tesellî ederler. Sanki onların gönül âlemleri, bir huzur ve rehabilite merkezi hâlindedir.

Bu huzurun asıl hikmeti ise, insanlara Allâh'ı ve âhireti hatırlattıkları için, rûhu bunaltan nefsânî ve dünyevî kaygılardan, ihtiras ve aşırı düşkünlüklerden insanları kurtarmalarıdır. Ayrıca gerçek huzur ve saâdetin, ebedî saâdet yolunda gayret etmekle mümkün olduğuna dâir, insanlara istikâmet vermeleridir.

Hak dostlarının huzur ve ferahlık tevzî eden mütebessim bir çehreye sahip olmalarının bir hikmeti de, yüklenmiş oldukları irşad mes'ûliyetidir. Zîrâ halkı îkaz ve irşad hizmetinde güler yüz ve tatlı söz sahibi olmak, ilâhî bir emirdir. Tebessüm, kişinin karşısındakiyle bir gönül râbıtasıdır. Bu itibarla, Hâlık'ın nazarıyla mahlûkâta en güzel bakış tarzı olan güler yüz ve tatlı söz kadar tesirli ve lüzumlu bir irşad metodu olamaz. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

"O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet Sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi..." (Âl-i İmrân, 159)

İrşad hizmetinde güler yüz, tatlı söz ve zarâfetin ne kadar mühim olduğuna dâir Şeyh Sâdî, Bostan adlı hikemî eserinde çok ibretli bir hikâye nakleder:

"Tatlı dilli, güler yüzlü bir delikanlı bal satardı. Bu, öyle bir civanmert idi ki, gönüller onun tatlılığından yanar, erirdi. Boyu, beli saz ile bağlanmış şeker kamışına benzerdi. Müşterisinin sayısı belli değildi.

Öyle bir yiğit idi ki, faraza bal satmayıp zehir satacak olsaydı, herkes zehri onun elinden, bal gibi içerdi.

Suratsızın biri de, o yiğidin satışına özendi, kazancını kıskanıp bal satmak istedi. Bal tablası başında, sirke satan yüzüyle, mahalle mahalle dolaştı. «Bal, bal!» diye bağırdı durdu. Fakat balına müşteri değil, bir sinek bile konmadı.

Akşam oldu, eve döndü. Eline bir kuruş geçmemişti. Fenâ hâlde kızdı, bir köşeye çekildi, oturdu. Günahının cezâsından korkan günahkâra, bayram günü zindanda tutulan bedbahta benziyordu.

Karısı ona, latîfe sûretiyle:

«–Ekşi yüzlünün balı acı olur!..» dedi.

Çirkin huy insanı cehenneme götürür. İyi huy ise cennetten çıkmıştır.

Arkadaş! Yürü, gerekirse ırmaktan sıcak su iç de, kızgın güneşte kavrulsan bile ekşi yüzlü insanın elinden soğuk şeker şerbeti içme! Kaşları diken gibi çatılmış olan kimsenin ekmeğini yemek rûha ziyanlıktır.

Efendi, hırçınlıkla işini sarpa sardırma; çünkü hırçınlar dâimâ bedbaht olurlar. Farz edelim ki; altının, gümüşün, bir şeyin yok. Tatlı bir dilin de mi yok?"

İşte güler yüz ve tatlı dil, îman ve güzel ahlâktan mahrumların irşâdında da en mühim sermâyelerden biridir. En abus bir surat bile, bir gülistanda, rengârenk ve mis kokulu çiçekler arasında gezerken, oradan rûhuna akseden güzellikler sebebiyle tebessüm eder. İnsanlara rehberlik yapan kimseler de, en haşin ve nâdan kalpleri bile yumuşatabilmeli, en abus çehreleri dahî gülümsetebilmelidirler.

Kâmil mü'minler bu hâlet-i rûhiye içinde sabırlı, mütebessim ve insanların dertlerini omuzlamaya tahammüllü olmalıdırlar. Makbul bir tebliğ için, Kur'ân ve Sünnet'in hikmetleriyle yoğrulmuş hassas bir gönle ve İslâm'ın güler yüzünü yansıtan mütebessim bir çehreye sâhip olmak şarttır. Mânevî eğitim hizmetinde muhâtaplara karşı tebessüm ve teşekkür, bir tabiat-ı asliye hâline gelmelidir.

Rabbimiz, cümlemizi yaratılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilen, ince ruhlu, kâmil mü'minlerden eylesin. Kalplerimizden îman muhabbetini, yüzlerimizden İslâm'ın güler yüzünü eksik etmesin...

Âmîn!


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Mart 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#160 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Aug 19, 2009 4:56 pm
Subject: Allah, Rızasına Uyanları Rahmetiyle Kuşatır
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 

Allah, Rızasına Uyanları Rahmetiyle Kuşatır

"Güzel bir hayat" kavramı, insanlara çoğu zaman yabancı ve uzak gelir. İnsanların büyük bir çoğunluğu, hiçbir sıkıntı, üzüntü, korku, endişe duymayacakları bir hayatı, erişilmesi imkansız gibi görürler. Nitekim, "güzel, huzur dolu bir hayat yaşamak", iman etmeyen insanlar için din ahlakına uymadıkları sürece erişilmesi mümkün olmayan bir hayal olarak kalır. Oysa Yüce Rabbimiz Kuran'da, dünyada ve ahirette Allah'ın rahmetine kavuşmanın sırrını bildirmiştir. Allah hayatının her anında O'nun rızasını kazanacak güzel davranışlarda bulunan kişiyi "güzel bir hayatla yaşatacağını" vadetmiştir:

"Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97)

ALLAH, RIZASINA UYANLARI RAHMETİYLE KUŞATIR


Müslümanlar Allah'ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O'ndan "korkup-sakınan" ve hayatlarını bu büyük gerçeğe göre düzenleyen insanlardır. Din ahlakından uzak yaşayan insanlar ise, ya Allah'ı inkar ederler (Allah'ı tenzih ederiz), ya da Allah'ın varlığını bilmelerine rağmen Allah'tan "gereği gibi" korkup-sakınmazlar. Bu özellikteki insanların büyük çoğunluğu yaşamlarını, kendilerini yaratmış olan Yüce Allah'ın varlığını ve kendi yaratılış gayelerini düşünmeden geçirirler, hayatlarının kim tarafından, nasıl ve neden başlatıldığını göz ardı ederler. Böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını, yıkımla bitmeye mahkum olduğunu Rabbimiz Kuran'da şu hikmetli benzetmeyle bildirmiştir:

"Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez." (Tevbe Suresi, 109)

Oysa mümin herşeyi hakkıyla bilen Yüce Allah'ın varlığının ve gücünün farkındadır. Allah'ın onu niçin yarattığını ve ondan neler istediğini bilir. Bu nedenle de dünyadaki asıl amacı Allah'ın razı olacağı bir kul olmak için çalışmaktır. Bu amaç için Kuran'da bildirilen her ibadeti yerine getirir, tüm yaşamı boyunca bunun için ciddi bir çaba gösterir. Bu çabasına karşılık da Allah onu doğru yola iletir, karanlık ve zorluklardan aydınlığa çıkarır.

Müminler Tüm Hayatlarını Allah'ın Rızasına Göre Yaşarlar

Allah kullarına yol gösterici olarak indirdiği hikmet dolu Yüce Kuran'da insanın gerçek yaratılış amacını bildirmiştir. Bu amaç, insanın kendisini yaratan ve yaşatan Rabbimiz'e kulluk etmesidir. Yüce Allah bu amacı Kuran'da "...insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle bildirmiştir.

Ne var ki Allah'tan gereği gibi korkup sakınmadıkları için iman ettiklerini söyledikleri halde gaflet içinde olan ve inandıkları gerçekleri hayatlarına geçirip yaşamayan bazı insanlar vardır. Bu kimselerin, genellikle din ahlakından uzak, Kuran hükümlerine uymayan tavır ve düşünceler içinde olduklarını görürüz. Gaflet içindeki bu insanlar, kıyametin kopacağından, cennet ve cehennemin varlığından da emindirler. Ancak bu durum onlarda "vakit varken harekete geçip bir an önce hayatlarını Allah rızası için yaşama" düşüncesini uyandırmaz, sanki o gün hiç gelmeyecekmiş ya da çok uzakmış gibi günlerini tüketirler ve yine ayette buyrulduğu üzere "...önlerinde bulunan ağır bir günü" (İnsan Suresi, 27) bırakırlar.

Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise, yalnızca, bir Yaratıcı'nın var olduğunu sözle tasdik etmek demek değildir. Kuran'da yalnızca Allah'ın varlığını tasdik etmenin yeterli olmadığı, aynı zamanda Rabbimiz'den "korkup-sakınmak" gerektiği şöyle haber verilmiştir:

"De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir?" Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup- sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?" (Yunus Suresi, 31-32)

Açıktır ki Müslümanları diğer insanlardan ayıran temel fark, onların Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olan, O'ndan "korkup-sakınan" ve bunun sonucunda hayatlarını, farkına vardıkları bu önemli gerçeğe göre düzenleyen insanlar olmalarıdır.

Allah Rızasını Bilmenin Anahtarı: Vicdan

Mümin, hayatının her aşamasında, karşısındaki alternatifler arasından Allah'ın rızasının en çoğunu seçmek durumundadır. Allah'ın rızasının en çok hangi alternatifte olduğunu tespit etmek için elinde olan en önemli değerlerden biri vicdanıdır.

Müminleri diğer insanlardan ayıran farklardan bir diğeri, müminlerin vicdanlarına, iman etmeyenlerin ise nefislerinin emrettiği kötülüklere tabi olmalarıdır. Dolayısıyla müminin doğal hali, vicdanı ile düşündüğü zamanki halidir.

Ama bu, nefsin müminin üzerinde etkisi olmadığı anlamına gelmez. Bir ayette bildirildiği üzere "gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir". (Yusuf Suresi, 53) Bu nedenle nefs mümine de Allah'ın rızasına uygun olmayan alternatifleri emredecektir. İşte mümin, nefsin bu oyunlarından vicdanı ile kurtulur. Müminin bir seçim durumunda ilk düşünüp-yöneldiği, Allah'ın rızasının en çoğudur. Aksi takdirde nefs devreye girerek diğer alternatifleri süslü göstermeye, bazı "tevil"lerle (bahane tarzı açıklamalarla) bu alternatifleri meşrulaştırmaya çalışacaktır. Mümin, bu tevillere fırsat vermeden, vicdanının ona gösterdiği ilk ve kesin doğruyu uygulamalıdır.

Allah'ın Rızasına Uymak İnsanı Tüm Sıkıntı ve Zorluklardan Kurtarır

Din ahlakı, insanların üzerindeki tüm külfeti, kısıtlayıcı ve sınırlayıcı, insanlara zorluk getiren ağırlıkları kaldırır. İnsana düşen sadece sonsuz merhametli, şefkatli, bağışlayıcı, salih kulları için herşeyi hayırla yaratan, tüm gücün sahibi olan Allah'ın kendisi için belirlediği kadere teslim olmak, herşeyde sadece O'nun rızasını arayarak O'na yönelmek ve O'nun razı olacağı hayatı yaşamaktır. Allah, Kuran'da din ahlakının kolay olduğunu, bu ahlaka tabi olanların işlerini kolaylaştıracağını şöyle bildirmiştir:

"... O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir, güçlük yüklememiştir atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi)..." (Hac Suresi, 78)

Hayatıyla tüm Müslümanlara güzel bir örnek olan Bedüizzaman Said Nursi insanın davranışlarında Allah'ın rızasını gözetmesinin önemini şu güzel sözüyle ifade etmiştir:

"Amelinizde rıza-yı İlâhî (Allah rızası) olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse (gerekirse), sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak gerektir." (Risale-i Nur Külliyatı, 21. Lema)

Allah'ın Rızasını Seçenleri Bekleyen Müjde:
Hem Bu Dünyada Hem Ahirette Güzel Bir Hayat


Gaflet halinden kurtulup, Allah'ın rızasını kazanmak için yaşamaya karar veren birinin fark edeceği ilk gerçek "din ahlakını yaşamanın kolaylığı" olacaktır. İslam dini, Allah'ın insanlar için, yaratılışlarına en uygun olarak seçtiği dindir. Allah, din ahlakını insanların yaşayabilmesi için çok kolay kılmıştır.

Bir kişi şimdiye kadar Kuran ahlakını yaşamakta zayıflık göstermiş, bu üstün ahlaktan uzak durmuş ve birçok hata yapmış olabilir. Ya da din ahlakını yaşamak konusunda yanlış bilgilerle yönlendirilmiş olabilir. Ama bu üstün ahlakı yaşamaya karar verdikten sonra önemli olan, kişinin samimi olarak Allah'a tevbe edip, ahireti için en hayırlısını yapması, kendisine Kuran ahlakını rehber edinmesi ve kolay olana yönelmesidir. Bu karara vardığında Allah'ın izniyle o ana kadar alıştığından çok farklı ve "güzel bir hayat"a kavuşacağı ise kesin bir gerçektir. Allah, Kendisi'ne gereği gibi kulluk eden bir mümin için hem dünyada hem de ahirette hayır ve güzellik yaratır:

"(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir." (Nahl Suresi, 30-31)

Allah'ın rızasını arayan ve gözeten bir mümin için hiçbir sıkıntı, zorluk ve üzüntü yoktur. Yalnızca, Allah'ın dünyada bir imtihan olarak yarattığı ve müminin tevekkül, sabır ve teslimiyetinin denendiği olaylar vardır. Bunlar dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve zorluk gibi görünen, içine girildiğinde ise Allah'ın kesin rahmetiyle karşılaşılan olaylardır.


Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi, Ağustos 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#161 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Fri Aug 28, 2009 4:51 pm
Subject: Kalb Selameti ve Aktüel Konular
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Kalb Selameti ve Aktüel Konular

"Göz çok geniş bir sahayı gördüğü halde, bir kıl onun görmesine mani olur" sözü kalb ve ruh hayatımız için neler ifade etmektedir? Günümüzde dünyevî meşguliyet ve aktüel mevzûların insanın ufkunu kapatıp onu, akıbetini düşünemez hale getirdiği söylenebilir mi? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Göz, görme alanı çok geniş olan, önündeki hemen her şeyi görebilen, konumuna göre cihanları müşahede edebilecek kabiliyette bulunan ilahî bir nimettir. Ancak sizin de soruda ifade ettiğiniz gibi onun üzerine bir kıl dahi konulsa, o çok küçük cisim, gözün görmesine engel teşkil edip onun görme ufkunu kapatır. Fakat burada bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Esasında göz uzvu üzerinden bir benzetme ile dile getirilen bu tespit, insanın maddî-manevî bütün latifeleri için düşünülebilir. Mesela insan bazı meseleleri çok engince mütalaa ederken uygunsuz bir nazar, gayr-ı meşru bir hülya, kendisine galip gelen bir ruh hâleti onu öyle bir noktaya sürükleyip götürür ki, insan o esnada başka hiçbir şeyi göremez hâle gelir. Öyle ki cihanlara sığmayan, dünyayı âdeta bir top gibi kucağına alıp oynayası gelen, o ölçüde onu tahkir edip küçümseyen insan bir zerrede boğulabilir. Bir bakış, bir duyuşla künde künde üstüne devrilebilir. Bir hayal, bir tasavvur, bir ruh hâli bütün benliğini sarar da onu istediği yere çekip sürükleyebilir.

İblis ve Cinnet Hâli

İnsanın bu durumunu anlayabilmek için İblis'in, Hazreti Âdem'e secde emri aldığı esnada ortaya çıkan ruh hâlini hatırlayabiliriz. Kur'an-ı Kerim'de bildirildiği üzere Cenab-ı Hak Hazreti Âdem'i yarattıktan sonra bütün meleklere ona secde etmelerini emir buyurur. Meleklerin hepsi Hazreti Âdem'e secde etmesine rağmen, İblis kendisinin ateşten Âdem Aleyhisselam'ın ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla kendisinin ondan daha üstün olduğunu iddia ederek kibre kapılıp büyüklük taslar ve neticede küfre girer. Ardından da;

"İzzetine yemin olsun ki, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım" der. (Sa'd suresi, 38/82)

Görüldüğü üzere burada İblis, insanları değişik yollarla saptıracağını ifade ederken, Allah'ın (celle celaluhu) azamet ve celaline, büyüklük ve ululuğuna yemin etmektedir. İşte onun bu kasemi, fıtratının bazı şeyleri sezdiği ve Allah'ı (celle celaluhu) belli bir seviyede bildiğini göstermektedir. Fakat teorik planda Allah'ı bu ölçüde biliyor olmasına rağmen o, bir noktaya takılıp kalıyor ve gözünün önündeki bir kıl, apaçık gerçekleri görmesine mani oluyor. Takılıp kaldığı o noktayla İblis, kendini kin, nefret, haset, kıskançlık ve bencillik gibi âfetlere kaptırıyor ve artık o, gözü başka hiçbir şeyi görmez, kulağı başka hiçbir şey duymaz kör ve sağır bir varlık hâline geliyor.

Şeytanın bu durumunu anlamak için öfkelenmiş, cinnet yaşayan bir insanın o anki hâlini düşünebilirsiniz. Çünkü bazı insanlar kimi zaman öyle öfkelenir ki, böyle bir şahsı gördüğünüzde rahatlıkla "bu insan delirmiş" diyebilirsiniz. Hatta onun bir şizofren olduğuna kanaat getirip bir psikiyatriste gitmesi gerektiğine hükmedebilirsiniz. Böyle bir kişi, kendini kaybetmiş bir halde eline ne geçirirse kaldırır yere çalar, sağa-sola atar, yıkıp devirir, paramparça eder. O esnada kalkıp: "Kardeşim! Allah seni insan yaratmış, sen zaten çok şefkatli bir arkadaştın, ben sende daha önce böyle haller görmezdim" türünden sözlerle onu teskin etmeye çalışsanız, söylediklerinizi hiç mi hiç dinlemez; dinlemez ve eline geçirdiği bir nesneyi tutar size de fırlatır. Çünkü o, bu esnada, öfke ve nefrete kendini öyle bir kaptırmıştır ki, artık ona kendi mülahazalarının dışında bir şeyler anlatmak, bir şeyler dinletebilmek âdeta imkansız gibidir.

İşte böyle bir şahsın kin ve nefretini alın, onu kat be kat katlayın, hatta Ziya Gökalp'in ifadesiyle mük'ab hâle getirin ve sonra İblis'in Allah'a karşı geldiği esnadaki o halet-i ruhiyesini bu mukayeseyle anlamaya çalışın.

"İsyan deryasına yelken açmışım"

Şimdi asıl konumuza dönecek olursak, denilebilir ki, her bir insan, İblis'in içine düşüp helake sürüklendiği bencillik, kibir, haset, kıskançlık gibi esasında kıl kadar ehemmiyeti bulunmayan ancak encamı itibarıyla ciddi handikapları netice veren azim tehlikelerle karşı karşıyadır.

Mesela bir bakarsınız gönlü engin, vicdanı geniş, dünyalara sığmayan, bütün insanları kucaklayıp Cennet'e götürme arzu ve iştiyakı içinde bulunan bir insan, bir yerde, kıl kadar ehemmiyeti olmayan bir hususa takılıp kalabiliyor. Mesela bir anlık bir boşlukla şehevanî bir hisse yenik düşebiliyor. Çünkü insan, zihnine gelen bir hayal veya tasavvuru alıp geliştirdiği, az-biraz kurgulayıp nemalandırdığında hiç farkına varmaksızın öyle sahillere açılır ki, artık onun geriye dönüşü neredeyse imkansız hâle gelir. Cevdet isminde halk diliyle şiirler yazan bir çocukluk arkadaşım vardı. Onun yazdığı şiirin bir beyti bu hâli ne de güzel ifade eder. Şöyle derdi o çocukluk arkadaşım: "İsyan deryasına yelken açmışım/Kenara çıkmaya koymuyor beni". Evet, mebdei itibarıyla kıl kadar küçük bir şey, sizi alıp öyle bir yere sürükler ki, bir daha geriye dönme imkanı bulamayabilirsiniz. O yerleri gören gözünüz de artık hiçbir şeyi göremez hâle gelebilir.

Latife-i Rabbaniye Enginliği ve İnsan

Halbuki Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde:

"Arz ve sema beni istiap etmez, almaz. Ben mümin kulumun kalbine sığarım" buyuruyor. (el-Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, 2/195) Bildiğiniz gibi İbrahim Hakkı Hazretleri enfes bir tercümeyle bu manayı şöyle nazımlaştırmıştır: "Sığmam dedi Hak arz u semaya/Kenzen bilindi dil madeninden." Evet, arz ve semalara sığmayan Hak Teâla, sezilme ve algılanma şeklinde kenzen insanın kalbinde bilinir. Bu bilinme tecellî ve mir'atiyet itibarıyladır. Bundan dolayı mevzuu şöyle de ifade edebilirsiniz: Kalbin Allah'ı duyup hissedişi, O'na ayna olup O'nu anlatması kâinat kitabının O'nu anlatmasından daha ileri seviyededir. Aynı şekilde kütüphaneler dolusu kitaplar da kalbin Allah'ı (celle celaluhu) anlatışı gibi anlatamazlar. Kitaplar ancak kalbin enginliğiyle enginleşip kalbin boyasıyla boyanınca gerçek ifadelerini bulurlar. Elbette ki burada bahsedilen vücudumuza kan pompalayan çam kozalağı şeklindeki uzuv değildir. Burada kastedilen sır, hafî veya ahfa ufkuyla Allah'ın esma ve sıfâtlarına bakan ve yerinde latife-i rabbaniye veya fuad diye de isimlendirdiğimiz vicdan mekanizmasını oluşturan dört temel rükünden biridir.

Şimdi insan bu genişlik ve enginlikte olan, dünyaları içine alsa doymayan böyle potansiyel bir lütfa mazhar kılınmıştır. Ancak bir de bakıyorsunuz, bu donanıma sahip insanoğlu kimi zaman hiçbir şey duymayan, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şey anlayıp idrak edemeyen tavır ve davranışlar içine girebiliyor. Evet âdemoğlu, kitapların ihtiva edemediği hakikatleri istiap eden, onları çok iyi bilip çok iyi algılayacak ve aynı zamanda bütün bunları ifade edebilecek kabiliyeti haiz bulunan bir kalb taşıdığı halde sanki onları hiç duymamış gibi bir saplantıya kendini kaptırıp hiçbir şey bilmeyen bir varlık konumuna düşebiliyor.

Kur'an-ı Kerim değişik yerlerde bu mülahazaya vurguda bulunur. Mesela bir yerde şöyle buyurulur:

"Onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler." (Araf Suresi, 7/179) Evet onların kalpleri, meselelerin önünü-arkasını görüp bir değerlendirmeye tabi tutmaya, sonra da buradan yeni hüküm ve yeni terkiplere ulaşmaya müsait değildir. Kur'an-ı Muciz'ul-Beyan, bu ve benzeri âyetlerle bizi böyle bir mecazî körlük, mecazî sağırlık ve mecazî kalpsizlik karşısında dikkatli ve müteyakkız olmaya çağırmaktadır. Geçici, kıymetsiz, küçük şeylerle görme ufkumuzu kapatmamamız, iç duyuş ve enginliğimizi daraltmamamız noktasında ikaz ve tenbihte bulunmaktadır. Çünkü insan, Cenab-ı Hakk'a açık durduğu müddetçe çok engin ve geniş bir mahiyete sahip demektir. Evet o, bu haliyle melekleri bile geride bırakabilir. Merhum Akif bu hakikati ne güzel ifade eder:

Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,
Muhakkar bir vücûdum!' dersin ey insan, fakat bilsen.
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir


Fahr-i Kainat Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) bizim içimizden çıkmış olması bu hakikatin en parlak, en güzel, en muhteşem delili değil midir? Elbette ki öyledir. Evet O, Âmine Hatun'dan tevellüd etmiş, Abdullah'tan olmuş yani anne ve babası nur-u nübüvvetle tenevvür etmemiş bir insan olarak öyle bir noktaya gelmiştir ki, Süleyman Çelebi "Yürü top Senin, çevkân Senindir bu gece" ifadeleriyle bu eşsiz faikiyeti dile getirir. Çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu Miraç'ta öyle bir noktaya ulaşıyor ki, Cibril-i Emin , "ben bir adım daha atsam yanarım" diyor. Şayet sübühat-ı vech şuaatı, sıfat-ı sübhaniye ve esma-i ilahiyeyi de yakıp kül ediyor ve o noktada Zat-ı Baht'tan başka hiçbir şey kalmıyorsa Cibril-i Emin'in dahi ona tahammül etmesi mümkün değildir. Fakat işte bu noktada dahi insanlık âlemi olarak İftihar Vesilemiz, İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) yürüyüp yoluna devam ediyor.

Buradan anlıyoruz ki, insan mahiyeti böyle bir seyahate açıktır, böyle bir hamuleyi taşımaya müsait olarak yaratılmıştır. Evet, o, insanlık emaneti gibi çok kıymetli bir hamuleyi yüklenip taşıyabilecek ve Halık'ın atiyyelerini omuzlayabilecek donanım ve kıvamda bir matiyyedir.

İşte insan, mahiyeti bu kadar geniş, engin, güçlü ve Allah'a çok yakın iken, maalesef çok basit, ehemmiyetsiz heves ve maksatlar için o enginliği daraltıyor, büzüyor ve kıymetsiz hale getirebiliyor. Bundan dolayı onun kendisini böyle bir darlığa hapsedebilecek muhtemel tehlikeler karşısında ömür boyu sürekli tetikte bulunması gerekir. Evet, insan son nefesine kadar mücadelesini sürdürüp insan olma çizgisinin altına düşmeme cehd ve gayreti içinde bulunmalıdır. Zira o, insan olarak üzerinde yürüdüğü hattın altına düştüğü zaman kendisini bir bilinmezliğe mahkum etmiş demektir.

O hâlde insan, himmetini her zaman âli tutmalı, hep yüksek uçma peşinde olmalı ve sürekli Allah'a müteveccih yaşama gayreti içinde bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, küçük ve basit şeylere takılıp kalmasın. Eğer her şeye rağmen gözde bir çapak oluşmuş veya onun üzerine bir kıl konmuşsa onları da hemen izale etme yoluna gitmelidir. Yani insanın latife-i rabbaniyesi, şu veya bu sebeple bir darlığın mahkumu olabileceği bir yola girmişse, o zaman da derhal bir "La havle" çekip yeniden Cenab-ı Hakk'a doğru yürümesini bilmelidir.

Aktüel Mevzûlar – Dağınık Zihinler

Sualde ayrıca dünyevî meşguliyet ve aktüel mevzûların da bu çerçeve içinde ele alınıp alınamayacağı soruluyordu. Eğer herhangi bir fayda, maksat gözetmeksizin gereksiz, boş, abes bir işle meşgul oluyorsak elbette ki bu durumun da yukarıdaki çerçeve içinde mülahazaya alınması gerekir. Hatta belki biz şu andaki konuşmamızda sözü evirip çevirip sohbet-i canana getirmiyorsak, o zaman bizim söylediğimiz her şey bir manada dedikodu demektir. Evet söylenen sözler, konuşulan mevzûlar ya bizim Allah'a doğru yürümemiz istikametinde bir dinamo gibi hızımızı arttırmalı, ya insanlığa yararlı olmalı, ya da milletimize, ülkemize, ülkümüze hizmet etmelidir. Aksi takdirde selahiyet ve sorumluluğumuzun sözkonusu olmadığı, bundan dolayı konuşup durmamızın hiçbir müsbet netice vermeyeceği, herhangi bir fayda sağlamayacağı aktüel meseleler hakkında –kusura bakmazsanız o tabirle ifade edeceğim– çene çalıp duruyorsak bu dedikodudan başka bir şey değildir. Ayrıca bilinmesi gerekir ki bu tür faydasız ve gereksiz konuşmalar yapmamız gerekli olan işlere de ciddi bir mania teşkil eder. Hiç farkına varmaksızın bu türlü mevzûların içine dalar ve böylece yapacağımız işleri yapamaz hâle geliriz. Hatta zamanla salim düşünme imkanını sağlayan hislerimizi felç eder ve bunun sonucunda sağlam ve sıhhatli muhakeme kabiliyetinden mahrum kalırız.

Zaten bugün biz, kendimizi bir muhasebe ve murakebe süzgecinden geçirsek, gereksiz ve faydasız konulara im'an-ı nazar ettiğimizden dolayı, esas konsantrasyon temin etmemiz gerekli olan önemli ve hayatî mevzulardan uzaklaştığımızı göreceğiz. Bundan dolayı diyoruz ki, keşke im'an-ı nazar etmemiz gerekli olan konulara tam eğilsek, asıl onlar üzerinde yoğunlaşsak. İç alemimize ait problemlerimiz varsa asıl onları halletmekle meşgul olsak. Bizi, potansiyel insan olma hâlinden hakiki insan olma ufkuna taşıyacak alternatif sistemler geliştirip bunların değerlendirmesini yapsak. Ancak maalesef genellikle aktüel meselelerle meşgul oluyor ve küçük şeylere takılıp kalıyoruz. Tabii bu esnada çok önemli ve hayatî işlerimiz de arada kaynayıp gidiyor.

Eskiden, kalb ve ruh hayatının soluklandığı meclislerde hep "sohbet-i canan" der, onun üzerinde durur, onun üzerinde yoğunlaşırlardı. Çünkü bir meseleye ne kadar konsantre olursanız, o ölçüde size kapı aralanır. Ne kadar Allah'la münasebete geçerseniz, o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Bu disiplin sofiler arasında genel ve sabit bir kuraldır. Evet, teveccüh, teveccüh doğurur; nazar, nazarı netice verir. Bakıyorsanız, bakarlar size günebakanlar gibi. Bu sebeple tabiatınızın baskı altında bulunduğu anlarda dahi gözünüz bir nigâh-ı âşinâ ile hep kapı aralığından O'na bakmalıdır.

Cenab-ı Hak bir kudsî hadiste buyuruyor ki: "Kulum Bana bir karış kadar yaklaşırsa, Ben ona bir arşın kadar yaklaşırım.. bir arşın kadar yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç kadar yaklaşırım.. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak mukabelede bulunurum." (Buhârî, Tevhîd 50) Aslında anlatılan bu hususlar hakikat olmaktan ziyade birer mecazdır. Fakat Allah (celle celaluhu) şart-ı adi planında kendi teveccühünü teveccühümüze, kendi nazarını nazarımıza bağlamış oluyor. Eğer siz gözünüzü diker, O'nun kapısı eşiğinde hep vefalı bir tavır içinde bulunursanız, Cenab-ı Hak bu vefayı tek taraflı olarak sizin aleyhinize bozmaz. Çünkü O, sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade sahibi Allah'tır (celle celaluhu).


Kaynak: Kırık Testi, tr.fgulen.com

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#162 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Sep 2, 2009 4:30 pm
Subject: Kanaat, tükenmez bir hazinedir
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 

Kanaat, tükenmez bir hazinedir

Kanaat, alın teri karşılığı kazanılana razı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek demektir. Başkasının kazandığını görünce, onu kıskanmamak, onun gibi çok çalışmaktır. Kanaat, çalışmayıp tesadüfen önüne çıkanı kullanmak, başka bir şey aramamak demek değildir.

Kanaat demek, ihtiyacından fazla kalan kazancını bir yere yığmayıp, İslamiyet'in emrettiği hayırlı yerlere vermek, fakirlere, kimsesizlere, hastalara, dinin yayılmasına yardım etmek demektir. Kanaat, böylece iyi ahlakın kaynağı olduğu gibi, insana mahrumiyetler içinde kaldığı zaman saadet temin eden sarsılmaz bir kale gibidir. Şairin dediği gibi:
"Ey zaman! İnsanlara hücum ederken, beni de herkes gibi sanarak üzerime gelme! Bileğimi bükemezsin! Karşında beni yalnız sanma! Arkamda kanaat gibi yenilmez bir ordu vardır."

Her günkü halinden memnun olmak, her halinden Allahü teâlâya şükretmek, kanaat sahibi olmak demektir. Kendinden daha iyi mevkide, kendinden daha zengin, kendinden daha kuvvetli, kendinden daha güzel bir insanı kıskanmayarak kendi halinden memnun ve razı olan insanın öncelikle kalbi rahattır ve Allahü teâlânın sevgili kuludur. Çünkü kendisine verilenden razıdır, böylece Allahü teâlâ da, ondan razıdır. Bunun için insan, kazandığına kanaat etmeli, Allahü teâlânın taksimine razı olmalıdır. Hadis-i şerifte; (Kanaat eden doyar) buyuruldu.

Ebu Sa'id Hudri hazretleri şöyle anlatır:
"Bir gün annem beni Resulullah efendimizden bazı şeyler istemem için gönderdi. Huzuruna varıp oturdum. Mübarek yüzünü bana çevirerek; (Kim sahib olduğu şeye kanaat ederse, Allahü teâlâ onu başkasına muhtaç etmez. Kim çirkin şeylerden sakınırsa, Allahü teâlâ onu iffetli eyler. Kim sahib olduğu şey ile yetinirse, Allahü teâlâ ona kâfidir. Kim bir ukıyelik miktarında bir şeye sahib olduğu halde, başkasından bir şey isterse, devamlı isteyici olur) buyurdu.

Ben kendi kendime falan devemiz bir ukıyeden daha iyidir dedim. Hiçbir şey istemeden Resulullah efendimizin huzurundan kalkıp gittim."

Kanaatkârlığı, yalnız İslamiyet değil, her milletin ahlak kitapları övmektedir. Zira kanaat, kişinin kendi haklarından vazgeçmesi, uyuşuk olması demek değildir. Kanaat, hakkına, kazandığına razı olup, başkasının hakkına saldırmamaktır. Bu ise, insanları uyuşturmaz, çalışmaya, ilerlemeye teşvik eder. Müslümanlık, çalışıp kazanmayı emrediyor. Kanaat, bir hırkaya razı olup tembel oturmak demek değildir. Dinini iyi bilen Müslümanlar, hep çalışmışlar ve kendi kazandıklarına razı olup, başkasının kazancına göz dikmemişlerdir. Zira Peygamber efendimiz; (Sizin en hayırlınız, başkasından beklemeyip, çalışan, kazananınızdır) buyurmuştur.

Kanaat, sinir hastalıklarını önleyen, geçimsizliği, düşmanlığı gideren, cemiyetlerin düzenlerini sağlayan bir faktördür. Kanaat, İslamiyet'in dünyaya yayılmasını, ilim ve fen abideleri kurmayı sağlamıştır. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ çalışıp kazananları sever) buyurulmuştur.

Allahü teâlâ, beş şeyi, beş şey içine koymuştur. Bu beş şeyi alan, içindekine kavuşur:
"İzzeti, şerefi, ibadete; zilleti, sefaleti, günaha; ilmi, hikmeti, çok yememeye; heybeti, itibarı, gece namaz kılmaya; zenginliği, kimseye muhtaç olmamayı da, kanaate tâbi kılmıştır."

Netice olarak kanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir. Kanaatkâr olmayan bir zengin, kanaatkâr olan bir fakirden daha kötü durumdadır. Çünkü o zenginin kalbi rahat değildir. Kanaatkâr olan fakir ise, kalbi rahat olduğu için, sanki bir hazine içinde yaşamaktadır. Nefsine uyarak, sabır ve kanaat etmeyen kimse ise, Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin diye itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi:

(Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en abidi olursun. Yasak ettiğim haramlardan sakın, vera sahibi olursun. Verdiğim rızka kanaat eyle, insanların en ganisi olursun, kimseye muhtaç kalmazsın.)


Kaynak: www.osman-unlu.com

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#163 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Sep 9, 2009 4:25 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Cömertlik ve İnfak
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Cömertlik ve İnfak

Îmânın ilk meyvesi merhamettir. Merhametin en belirgin alâmeti ve en olgun tezâhürü de "infak"tır. İnfak, malın ve canın Allâh'a adanışıdır. Beşeriyetin fazîlet zirveleri olan peygamberler ve onların vârisleri olan âlimler, ârifler ve velîlerin hayatları, sayısız merhamet ve infak menkıbeleriyle doludur.

Hayırda Yarışın...

Birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sabah namazını kıldıktan sonra ashâbına dönüp:

"-İçinizde bugün oruçlu olan var mı?" diye sordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

"-Yâ Rasûlallâh! Dün gece oruç tutmak aklıma gelmedi, onun için şimdi oruçlu değilim." dedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise:

"-Ben dün gece oruç tutmayı düşündüm ve sabaha oruçlu çıktım." dedi.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz yine:

"-İçinizde bugün hasta ziyâretinde bulunan var mı?" diye sordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

"-Yâ Rasûlallâh! Sabah namazını yeni kıldık ve yerimizden ayrılmadık, nasıl hasta ziyâret edebilelim ki?" dedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise:

"-Duydum ki kardeşim Abdurrahman bin Avf rahatsızlanmış. Mescide gelirken, bakayım durumu nasıl olmuş diye, ona bir uğrayıverdim." dedi.

Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz:

"-İçinizde bugün bir yoksulu doyuran var mı?" diye sordu. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

"-Yâ Rasûlallâh! Sabah namazını yeni kıldık ve henüz yerimizden ayrılmadık." dedi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise:

"-Mescide girdiğimde, ihtiyâcını arz eden birini gördüm. Oğlum Abdurrahmân'ın elinde bir parça arpa ekmeği vardı. Onu alıp yoksula verdim." dedi.

Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"-Seni cennetle müjdelerim (ey Ebû Bekir)!" buyurdu.

Hazret-i Ömer derin bir iç çekerek; "Âh cennet!" dedi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- onun da gönlünü alacak bir söz söyledi:

"-Allah Ömer'e rahmet eylesin, Allah Ömer'e rahmet eylesin! Ne zaman bir hayır yapmak istese Ebû Bekir muhakkak onu geçer." buyurdu. (Heysemî, III, 163-164. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Zekât, 36/1670; Hâkim, I, 571/1501)

Bu hadîs-i şerîften almamız gereken en büyük ders, her an Allâh'ın rızâsına vesîle olacak bir amel arayışında olabilmektir. Zîrâ âyet-i kerîmede:

"Bir (hayır) işini bitirince hemen (başka bir iş veya ibâdete) koyul ve yalnız Rabbine yönel." (el-İnşirâh, 7-8) buyrulmuştur.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da bir defâsında:

"-Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur." buyurmuş; o pişmanlığın sebebi sorulduğunda da:

"-(Ölen), muhsin (ihsan sâhibi, sâlih) bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; şâyet kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır." cevâbını vermiştir. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Rabbimiz, râzı olduğu sâlih kulları hakkında âyet-i kerîmede:

"...Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar..." (Âl-i İmrân, 114) buyurmaktadır. İşte bu hayır yarışının mü'minlerde tabiat-ı asliye hâline gelmesi şarttır. Mü'min, esen meltemler gibi müşfik, yağan yağmurlar gibi cömert olmalı, her an etrafına huzur bahşederek Hakk'ın rızâsını aramalıdır.

Bu sebepledir ki Hak dostları da cömertlikte bereketli ırmaklara benzerler. Onlar, uzun yollar boyunca binbir canlıya; insana, hayvanâta, ağaca, kuşa, güle, sümbüle huzur bahşederek akıp giderler. Gerçek infak da; ihlâs, merhamet ve diğergâmlık dolu bir gönülle bütün mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allah rızâsının aranmasıdır. Başkalarının mahrûmiyetini telâfî için, bütün imkânlarla muhtaçların yardımına koşmaktır.

Rabbimiz, aslında insanlık şerefinin en tabiî bir îcâbı ve merhametle yoğrulmuş selîm vicdanların en asil bir ifâdesi olan infâkı, ictimâî ibâdetlerin en mühimlerinden biri kılmıştır. Şüphesiz ki bu, O'nun müstesnâ lutuflarından biridir. Yâni Rabbimiz, kullarına lutfettiği nîmetlerin cüz'î bir kısmının, bir şükür ifâdesi olarak yine kendisine takdîm edilmesini irâde buyurmuş, buna mukâbil infâkı; günahlara keffâret vesîlesi ve ebedî saâdetin en mühim ecir kapısı eylemiştir.

Dîni Yücelten Haslet: Cömertlik

İnfak ibâdetinin îfâsı için gerekli olan yegâne gönül sermâyesi "cömertlik"tir. Cömertlik tohumunun atılmadığı gönül bahçelerinde infak meyvelerinin hâsıl olmasını beklemek beyhûdedir.

Hadîs-i şerîfte, cömertliğin ilâhî muhabbet ve yakınlığa vesîle olduğuna şöyle işâret buyrulmaktadır:

"Allah Teâlâ cömerttir, ihsan sâhibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever..." (Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, I, 60)

Îmânın lezzeti olan cömertlik, halkın da Hakk'ın da sevgisini celbeder. Nitekim hadîs-i kudsîde buyrulur:

"Bu dîn (yâni İslâm), Zâtım için seçip râzı olduğum dîndir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!" (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)

Cömertlik, Allâh'a ve âhirete kâmil mânâda îmânın bir neticesidir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- bunu ne güzel ifâde buyurur:

"Îman bir ağaç gibidir: Kökü yakîn, dalı takvâ, nûru hayâ, meyvesi cömertliktir."

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de:

"Cömert kimse, meyve veren bir ağaç gibidir. Cömert olmayan insan da dağdaki odun gibidir." diyerek bu güzel hasletten mahrûmiyetin; ateşe atılacak bir odun olmakla eşdeğer olduğuna işâret etmiştir.

İki Büyük İllet: İsraf ve Cimrilik

İsraf, kendine harcamak; cimrilik ise kendine biriktirmektir. İkisi de bencillik ve hodgâmlıktır. Cenâb-ı Hak, bu şekilde bir kulluğu reddetmektedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

"Eli boynuna bağlıymış gibi cimri olma! Elini büsbütün açıp isrâfa da kaçma!.." (el-İsrâ, 29)

"Onlar verdikleri zaman isrâf etmezler; cimrilik de etmezler; ikisi ortası bir yol tutarlar." (el-Furkân, 67)

İmam Gazâlî Hazretleri, "israf ile cimrilik arasındaki denge hâlini, cömertlik" olarak târif etmiştir.

Servetin hakkını vermek; onu men edilen yerlere harcamamak ve iki büyük tehlike olan israf ve cimrilikten uzak durmakla mümkündür. Zenginliğin âfeti; hırs, tamah ve cimriliktir. Bunun çâresi de cömertliktir.

Diğer taraftan, cömertliğin âfeti ise israftır. Yâni cömert olayım derken ölçüsüzce saçıp savurmak, nîmeti lüzumsuz yerlere sarf etmektir.

Ancak infak bahsinde şuna da dikkat etmek gerekir ki israf, çok harcamak demek değildir. Yersiz ve gereksiz harcamanın azı da çoğu da israf iken, yerinde ve isâbetli bir harcama, çok da olsa israf sayılmaz, bilâkis takdîre şâyân olur. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-'ın bütün malını Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'a getirip infâk etmesi, bunun en güzel misâlidir.

Öte yandan cimrilik de az miktarda vermek değil, imkâna göre verilmesi gereken nisbette vermemektir. Zîrâ herkes imkânı nisbetinde mes'ûldür.

Şeyh Sâdî bu hakîkati ne güzel îzah eder:

"Hak Teâlâ, kimseye iyilik kapısını kapatmamıştır. Şunu bil ki, herkesin iyiliği kendi kudretine göredir. Bir zenginin hazinesinden bir kantar altın vermesi, bir fakirin el emeğinden bir kırat vermesi kadar olamaz. Çekirge ayağı, karıncaya ağır yüktür."

Yermük Harbi'nde üç şehîdin son nefeslerinde büyük bir fedâkârlıkla birbirlerine devrettiği, lâkin neticede ortada kalan bir bardak suyun infâkı, belki birçok büyük zannedilen infakları aşmıştır. Zîrâ orada mühim olan bir bardak su değil, sergilenen gönül zenginliğinin ihtişâmıdır.

Bu bakımdan az miktarda vermek cimrilik olsaydı, cömertlik, sırf varlıklı kimselerin bir imtiyâzı olurdu. Halbuki zenginlik veya fakirlik, bu dünyâdaki imtihan sırrının berâberinde getirdiği bir takdîr-i ilâhîdir. Kulun varlıklı veya muhtaç olması kendi irâdesine bağlı değildir. Bu yüzden cömertlik veya cimrilik, mal-mülk ve servet meselesi değil, bir gönül meselesidir.

Yâni imkânı kıt bir mü'min de pekâlâ cömert olabilir ve olmalıdır da. Îmânımız da, her hâlükârda cömert bir kul olmamızı gerektirir. Zîrâ cömertlik veya cimrilik, sahip olduğumuz imkânlardan ne miktarda değil, ne nisbette infâk edebildiğimize bağlıdır.

Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, zengin-fakir her mü'mini infâka teşvik eder; bir hurmadan başka bir şeyi olmayan için; "Yarım hurmayla da olsa cehennem ateşinden korununuz, onu da bulamazsanız güzel ve hoş bir söz ile korunun." buyururdu. (Buhârî, Edeb, 34)

Bu husustaki nebevî telkin ve teşviklerden birkaç misal:

"Yâ Âişe! Yarım hurmayla bile olsa fakiri geri çevirme." (Tirmizî, Zühd, 37)

"Din kardeşinin yüzüne gülümsemen sadakadır." (Tirmizî, Birr, 36)

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- sahâbenin fakirlerinden Ebu'd-Derdâ -radıyallâhu anh-'a; "Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularına bak, onlar(ın muhtaç olanların)a da ver." buyurmuştur. (İhyâ, I, 626)

Kasvet-i Kalbin İlâcı: Cömertlik ve İnfak

Her ibâdetin gönle kazandırdığı apayrı güzellikler, fazîletler ve mânevî kazançlar vardır. İnsanoğlunun ham vasıftan kurtulup olgun bir mü'min olmasında bu mânevî kazançların ehemmiyeti pek büyüktür.

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- buyurur ki:

"Namaz, seni yolun yarısına; oruç, tam Melik'in kapısına iletir. Sadaka ise, Melik'in huzuruna çıkarır."

"İnfak" kelimesinin taşıdığı mânâ iyi tahlil edilirse, bu ibâdetin bir hikmetinin de, insanı ruh, şahsiyet ve karakter bakımından maddenin esâretinden kurtararak mâneviyâtı maddiyâta hâkim kılması olduğu görülür. Bu yönüyle ibâdetler içinde infâkın rûha sağladığı belki de en büyük fayda, "vicdan huzûru"dur.

Ali İsfehânî -rahmetullâhi aleyh- bu hakîkati ne güzel ifâde eder:

"...Âfiyet ve günahsız olmayı aradım; zühdde, yâni şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte buldum. Kolay hesâbı aradım, susmakta buldum. Rahat ve huzûru aradım; cömertçe infâk etmekte buldum."

Zîrâ her mü'min, çevresinden mes'ûldür. Muhtaçların, mazlumların feryatlarına bîgâne kalamaz. Yine o, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nurlu, hassas, rakik, diğergâm, merhametli, cömert ve infak heyecânıyla dolu olmalıdır.

Cenâb-ı Hak, rızkın temininde mahlûkâtı birbirine vesîle kılmıştır. Dolayısıyla muhtâcı gözetmek, Allah Teâlâ'nın bizlere olan ihsanlarından onlara pay ayırabilmek, büyük bir fazîlet ve ilâhî bir lutuftur. Muhtaçların feryatlarına tesellî olmadıkça mü'minin rûhu da tesellî bulamaz.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

"Şunu iyi bil ki, bedenden, maldan, mülkten kaybetmekte, ziyâna uğramakta rûha fayda vardır, onu vebâlden kurtarır. Mal; bağışlamakla, infâk etmekle, görünüşte elden çıkar gider ama, onu verenin gönlüne yüzlerce mânevî hayat gelir!"

Dünyâ serveti; en yakınlardan başlayıp toplumdaki âcizlere, kimsesizlere, gariplere yardımda bulunmak sûretiyle, vicdan huzûruna ve âhiret saâdetine ermek için kazanılmalıdır. Kazançta niyet bu olursa, dünyevî endişelerin gönüllerde meydana getirdiği katılık, kasvet, buhran ve sıkıntıların yerini tatlı bir huzur ve sükûnet hâli alır.

Günümüzün en büyük hastalıklarından biri olan kalp katılığının devâsını, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'dan dinleyelim:

"Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan, fakiri yedir, yetimin başını okşa!.." (Ahmed bin Hanbel, II, 263)

Hazret-i Mevlânâ da âdeta bu hadîsin şerhi mâhiyetinde şöyle buyurur:

"Fakr u zarûret içinde boğulan gönüller, dumanla dolu bir eve benzer. Sen onların derdini dinlemek sûretiyle o dumanlı eve bir pencere aç ki, onun dumanı çekilsin ve senin de kalbin rakikleşip rûhun incelsin."

İşte cömertçe infakların rakikleştirdiği, olgunlaştırdığı huzurlu ruhlar, yaptıkları infakların, ilâhî muhâfazaya da vesîle olduğunu müşâhede etmenin sürûrunu yaşarlar. Bunun için de cân u gönülden infâka yönelirler.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

"Kıldığın namaz, sana çobanlık eder; seni kötülüklerden, kurtlardan kurtarır! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur! Altın; zekât vermekle hiç eksilmez; aksine fazlalaşır, artar!"

Hakîkaten de infâk edilen mal eksilmez, kaybolmaz, bilâkis infaktaki ihlâs nisbetinde bereketlenir. Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz, bütün malını infâk edip maddî bakımdan defâlarca bitme noktasına gelmesine rağmen, Rabbimiz'in lutfuyla tekrar tekrar servet sahibi oldu. Zîrâ Allah yolunda infâk edilen mal, tıpkı budanan bir ağacın daha canlı ve verimli bir hâle gelmesi gibi bereketlenir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

"Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, yedi başak bitiren ve her başağında yüz dâne bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allah kime dilerse, ona kat kat verir. Allah, ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir." (el-Bakara, 261)

İnfak edilmeyen mal ise dura dura bozulan, kokuşup kirlenen suya benzer. Şeyh Sâdî ne güzel söyler:

"Para yığmakla yükseleceğini sanma. Duran su fenâ kokar. Bağışlamaya çalış. Akan suya gök yardım eder. Yağmur yağdırır, sel gönderir, onu kurutmaz."

Hazret-i Mevlânâ da bu gerçeği şöyle ifâde eder:

"Ekin eken, önce ambarı boşaltır, ama sonra hâsılâtı pek çok olur. Tohumu ambarda tutan ise, sonunda onu farelere yem eder."

Verilen zekât ve sadakalar, geriye kalan malı temizler. Ayrıca veren için belâlara karşı mânevî bir zırh olur. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur:

"Sadaka vermekte acele edin. Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez." (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, III, 110)

Kur'ân-ı Kerîm'de 200'den fazla yerde infâkın emir ve teşvik edilmesi, Rabbimizin kullarına olan sonsuz merhametinin bir neticesidir. Zîrâ Hak Teâlâ kullarını, infak ibâdetini îfâ etmeye çağırırken, aslında kullarını infâkın mânevî feyz, bereket ve huzurundan lâyıkıyla istifâde etmeye dâvet etmiş olmaktadır.

İhtiyaç Fazlasını Ver

Kalpler muhabbetle Hakk'a râm olduğunda, zühd hâli başlar. Mal ve servet gözden ve gönülden düşer, ancak Hakk'a yakınlığa vesîle olabildiği nisbette değer kazanır. Allah rızâsını dileyen mü'min, sâde ve gösterişsiz bir hayat yaşayıp kifâyet miktarıyla yetinmeyi bilir ve infâk edebilmenin yollarını arar.

Kur'ân ve Sünnet iklîminde yetişen sahâbe nesli de, fetihler neticesinde Medîne'ye akan ganîmet mallarıyla zenginleşmelerine rağmen, lüks ve saltanata meyletmediler. Mütevâzı yaşantılarını, evlerinin sâde dekorunu değiştirmediler. Gelen malı infâk etmek sûretiyle hakîkî zenginliğin vicdan huzurunu ve gönül saltanatını yaşadılar. Zamanımızın amansız hastalıklarından biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı idi. Zîrâ onlar; "yarın nefislerin varacağı konağın kabir olacağı" şuuruyla yaşıyorlardı.

İmam Mâlik Hazretleri, zamanının halîfesine yazdığı bir mektupta der ki:

"Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- on defa haccetti. Benim bildiğime göre yaşantısını kifâyet miktarına indirerek bir hac süresince ancak 12 dinar harcardı. Çadırda değil, ağaç gölgesinde konaklardı. Süt kırbasını boynunda taşırdı. Çarşı pazar dolaşır, oradakilerin hâlini-hatırını sorardı." (Kâdı İyâz, Tertibü'l-Medârik, s. 271)

Yâni Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- iktisâda riâyet ederek ve kendi ihtiyaçlarında kifâyet miktarıyla yetinerek haccını îfâ ederdi. Böylece malının arta kalanını da infâk ederdi. Zîrâ Cenâb-ı Hak infâkın ölçüsünü "ihtiyacın fazlası"1 olarak beyân etmiştir. Buna göre cömertliğin asgarî ölçüsü, malın fazlasından kendine lâzım olmayanı vermektir.

Bu hususta Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da şöyle buyurmuştur:

"Ey Âdemoğlu! İhtiyacından fazla olan malını sadaka olarak vermen senin için iyi; vermemen kötüdür. İhtiyacına yetecek kadarını elinde tutmandan dolayı ayıplanmazsın. İyiliğe, geçimini üstlendiklerinden başla. (Unutma ki) veren el, alan elden üstündür." (Müslim, Zekât, 97. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd, 32)

Demek ki şahsî harcamalarda "ihtiyaç" miktârını aşmamak, ihtiyaç miktârını da insaf sınırları içerisinde belirlemek ve bu sınırın dışına taşan imkânları infakta değerlendirmek îcâb eder.

Cömertliği Artırma Gayreti

Ahmed bin Ebû Verd -rahmetullâhi aleyh-, Hak dostlarının hâlini şöyle hülâsa eder:

"Üç şey vardır ki, bunlar bir velî kulda arttıkça, güzel hâlleri de artar:

1. Makâmı yükseldikçe, tevâzûsu artar.

2. Ömrü uzadıkça, hizmeti artar.

3. Malı çoğaldıkça, cömertliği artar."

Hak dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Hazretleri de, öyle bir infak heyecanı içindeydi ki, yaptığı hayır ve infakları hiçbir zaman kâfî görmez, çalıştığı iş yerine giderken dolmuşa vereceği parayı bile infâk edebilmek için Karaköy'den Tahtakale'ye kadar yürüyerek giderdi. Yâni kendi ihtiyacından dahî fedâkârlıkta bulunarak infâkını artırmaya çalışırdı.

Zîrâ infâk edilen mal veya imkânlar, ebedî saâdetin sermâyesidirler. Hazret-i Mevlânâ, bu saâdete nâiliyetin yoluna işâret etmek üzere şöyle nasihat eder:

"Bu dünyada yediğin ve içtiğinden bir miktarını hayrın için azalt ki, ileride Kevser havuzunu bulasın. Vefâ toprağına bir yudumcuk döken kişiden, devlet avı nasıl kaçabilir?.."

Bugün de şahsî rahat ve konfordan, evlerin dekorundan ve günlük harcamalardan yapılacak küçük fedâkârlıklarla bile olsa, bu yüce ahlâkı herkes mümkün olduğu kadar yaşamaya çalışmalıdır. Zaten toplumdaki muhtaçların, muzdariplerin, mazlumların hâli, vicdânı olanlar için yeterli bir ibret tablosudur. Bu ibretle hareket eden varlıklı kimseler, kendilerine mahsus bir lüks ve rahatlık arayışından uzak dururlar. Fakat bu hakîkatlerden gâfil kalarak kendileri için aşırı masraf yapanlar, "kendi malım değil mi, istediğim gibi harcarım" düşüncesizliğiyle saçıp savuranlar, Kur'ânî ifâde ile; nankör şeytanın arkadaşlarıdırlar.2

Cimrilik Körlüğü!..

Gerçek bir infâk ehli olabilmek için, ihsan kıvâmında, yâni Cenâb-ı Hakk'ı görürcesine bir kulluk hayatı şarttır. Her zaman ve mekânda ilâhî kudret ve azameti görebilmek, gönül gözünün açık olmasına bağlıdır. Gerçek cömertliğe erebilmek için, yapılan infakların da âhiretteki mükâfâtını görürcesine sağlam bir îman lâzımdır. Bu hakîkati Hazret-i Mevlânâ şöyle dile getirir:

"Hazret-i Peygamber buyurdu ki:

«Kıyâmet gününde verilecek karşılığı iyiden iyiye bilen; bir verdiğine karşılık on verileceğine inanan, her zaman cömertliğini türlü şekilde artırır durur.

Cömertlik, bütün karşılıkları görmektir. Bu yüzdendir ki, cömertlik ümit ve neşe getirir. Ve verdiği şeylerin kaybolduğu korkusunu giderir.»

Cimrilik ise Peygamberimiz'in müjdelediği mükâfatları görmemektir. İnciyi görmek, dalgıcı sevindirir. Bu duruma göre, dünyada hiç kimsenin cimri olmaması gerekir. Çünkü hiç kimse karşılığı olmadıkça oyuna giremez.

Demek ki cömertlik gözden geliyor, elden değil. İş gören gözdür, görüştür. Gözü görenden başkası cimrilikten kurtulmadı." Hakîkaten de cimrilik; hem hayatın âkıbeti olan ölüm ve sonrasına karşı bir kalp körlüğüdür, hem de her şeyi yaratıp kullarına lutfeden Rabbimize karşı dehşetli bir nankörlüktür. Hazret-i Mevlânâ'nın îkâzı ne müthiştir: "Irmak kıyısında oturup da suyu esirgeyen, ırmağı görmeyen kör bir kişidir." Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde biz kullarını böyle bir gönül körlüğüne ve nankörlüğe dûçâr olmaktan açıkça îkaz buyurmaktadır:

"Size ne oluyor ki, Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mîrâsı Allâh'ındır..." (el-Hadîd, 10)

"...Göklerin ve yerin hazineleri Allâh'a âittir. Fakat münâfıklar bunu anlamazlar." (el-Münâfikûn, 7)

"İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz..." (Muhammed, 38) Yani kimin mülkünde yaşıyoruz, kimin verdiği rızıkla rızıklanıyoruz ve neticede kimin malını kimden esirgiyoruz?!. Şüphesiz ki mülkün gerçek sahibi Allah'tır. O bize nîmetlerini emânet olarak veriyor. Kul bir emânetçi ve tasarruf memuru hükmündedir. Fakat tasarrufundan mes'ûl bir memur... Kendisine varlık emânet edilen kul, aynı zamanda yoksulun ve muhtâcın da emânetçisidir. Bu şuura sahip olan, etrâfına bîgâne kalamaz.

İnfâk Et ki Sana da İnfâk Edilsin...

Allâh'ın mahlûkâtına merhamet ve infak, Allâh'a muhabbetin en güzel göstergesi, lutfettiği nîmetlerine karşı da en güzel bir şükür ifâdesidir. Rabbimizin lutuf ve merhametine muhtaç olduğumuz kadar biz de O'nun muhtaç kullarına ve bütün mahlûkâtına karşı cömert ve lutufkâr olmak zorundayız. Zîrâ onlar, bizler için bir imtihan mevzuudurlar.

Hadîs-i kudsîde buyrulur:

"Ey Âdemoğlu! İnfâk et ki, sana da infâk edilsin!" (Buhârî, Tevhîd, 35)

Yine bir hadîs-i şerîfte Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyururlar ki:

"İnfâk et, sayıp durma, Allah da sana karşı nîmetini sayıp esirger. Paranı çömlekte saklama, Allah da senden saklar." (Buhârî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88)

Yâni Allâh'ın râzı olduğu güzel bir mü'min olabilmek için O'nun bize ihsân ettiği gibi, biz de O'nun muhtaç kullarına cömertçe ikrâm etmekle mükellefiz.

Rabbimiz, kalblerimizden îman vecdini, ruhlarımızdan cömertlik neşesini, vicdanlarımızdan infak huzurunu eksik etmesin!

Âmîn...

Dipnotlar: 1) Bkz. el-Bakara, 219. 2) Bkz. el-İsrâ, 27.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Nisan 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#164 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Fri Sep 18, 2009 7:29 pm
Subject: Allah Korkusu İnsana Nasıl Bir Ahlak Kazandırır?
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Allah Korkusu İnsana Nasıl Bir Ahlak Kazandırır?

"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr Suresi, 18)

Yüce Allah'a kavuşacağını bilen ve her tavrının bir karşılığı olduğunun bilincinde olan bir insanla, (Allah'ı tenzih ederiz) ahiret günü Allah'a hesap vermeyeceğini zanneden yanılgı içindeki bir insanın davranışları arasında büyük farklılıklar vardır. Allah korkusu olmayan bir insan her türlü kötülüğü işleyebilir, çıkarları için her türlü ahlaksızlığa göz yumabilir. Örneğin çok sıradan bir sebepten veya dünyevi bir çıkar için "gözünü bile kırpmadan" adam öldürebilen bir insan, bunu Allah'tan korkup sakınmadığı için yapar. Oysa Allah'tan korkan bir insanın değil bir insanı öldürmesi, en küçük bir kötülüğü bile yapması mümkün değildir. Allah, müminlere sadece Kendisi'nden korkmalarını Kuran'da açık bir biçimde bildirmiştir. Bu emir, Kuran'da birçok ayette bildirilmiştir. Bu ayetlerden biri şu şekildedir:

"Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda cehd (mücadele) edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Maide Suresi, 35)

Kuran'da Bildirilen Allah Korkusu

"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin."
(Al-i İmran Suresi, 102)

Ayette bildirilen "Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerektiği", Kuran'da son derece açık ve ayrıntılı olarak haber verilmiştir:

Gücünün Yettiği Kadar Allah'tan Korkmak

"Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin..."
(Teğabün Suresi, 16)

Kuran'da insanlara Rabbimiz'in üstün gücü, sonsuz aklı ve benzersiz ilminin yanında, Allah'ın büyüklüğünü gerektiği gibi tanıyıp takdir edemeyenler için hazırlanan azabın şiddeti de detaylı olarak haber verilmiştir. Kamil iman sahibi bir müminin yapması gereken, yaratılmış tüm varlıklarda, Rabbimiz'in üstün gücünün tecellilerini görüp samimi olarak bunları tefekkür etmek, niyetinde ve yaptığı işlerde hep bu gerçeklerin bilincinde olduğunu hissettiren bir tavır göstermektir. Bunu da ayette bildirildiği gibi, gücünün yettiği en son noktaya kadar yapmaya çalışmalıdır. Gücünün yettiği kadar Allah'ın büyüklüğünü takdir etmeli, gücü yettiğince Allah'ı anmalı, gücünün yettiği kadar Kuran ahlakını yaşamaya çalışmalıdır.

İçi Saygı ile Titreyerek Korkmak

Yüce Allah, Kuran'da Kendisi'nden korkan bir müminin hislerini ve ruh halini de detaylı olarak bildirmiştir. Müminin Allah korkusu, başka hiçbir korkuya benzemeyen, son derece içli ve saygı dolu bir korkudur. Bu korku, diğer korkular gibi insana sıkıntı ve azap veren bir korku türü değildir. Tam tersine, insana kulluğunu ve aczini hatırlatan, onun aklını ve şuurunu açıp geliştiren, insanı çok üstün bir ahlak seviyesine ulaştıran ve Allah'a yaklaştıran saygı dolu bir korkudur.

Allah korkusu, müminin ahirete olan özlemini artıran, ümit ve şevkini körükleyen bir korkudur. Müminin Allah'a olan yakınlığını ve sevgisini kat kat artıran, ona büyük manevi hazlar yaşatan asil bir duygudur. Kuran'da iman edenlerin taşıdıkları bu içli ve saygı dolu korku şöyle bildirilir:

"Gerçek şu ki, Rablerinden gayb ile (O'nu görmedikleri halde) içleri titreyerek-korkanlara gelince; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir ecir vardır." (Mülk Suresi, 12)

Umutla Beraber Korku Duymak

Mümin Allah'tan korkarken Allah'ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını; O'nun nimetler lütfeden, tevbeleri kabul eden olduğunu da hatırından çıkarmaz. Bu da hissettiği içli korkuyla beraber, bir yandan da içinde çok güçlü bir umut taşımasına sebep olur. İçindeki Allah korkusu, Allah'ın bu sıfatlarını da çok derin ve geniş bir biçimde tefekkür etmesine, Allah'ın üstünlüğünü ve büyüklüğünü çok daha iyi takdir edebilmesine, dolayısıyla Allah'a daha fazla yakınlaşmasına vesile olur. Allah'ın merhametinin, şefkatinin, bağışlamasının büyüklüğünü daha iyi idrak eder.

Mümin Allah'a korku ve umut dolu bir ruh hali içinde yönelir ve dua eder. Rabbimiz, müminlerin bu ahlakı hakkında Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler." (Secde Suresi, 16)

Ayette de bildirildiği üzere Allah korkusu hiçbir zaman ümitsizliğe, karamsarlığa düşmeden hissedilen bir duygudur. Müminlerin sürekli bir umut içinde olmaları gerektiği Kuran'ın pek çok ayetinde bildirilmiştir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

"...O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır." (Araf Suresi, 56)

Allah'tan Korkan Müminin Üstün Ahlakı

Allah korkusu müminleri ruhen zenginleştiren, onları cennete layık bir ahlaka eriştiren, son derece ince hikmetlerle donatılmış asil bir duygudur; ebedi mükafat ve mutluluğun anahtarıdır.

Kuran'ın pek çok ayetinde Allah'tan korkan müminlerin tavır ve davranışları örneklerle bildirilmiştir. Bu örnekler ışığında Allah'tan korkan bir kişinin sahip olduğu temel ahlak özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Yalnızca Allah'tan Korkar

Mümin, "...Onlardan korkmayın, Benden korkun, üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım. Umulur ki hidayete erersiniz" (Bakara Suresi, 150) ayetiyle buyrulduğu üzere, Allah'tan başka hiçbir kimse ya da topluluktan korkmaz ve çekinmez. Yarar ve zararın, hayır ve şerrin yalnızca Allah'tan gelebileceğinin, başına gelecek tüm olayların ancak Allah'ın dilemesi ve yaratması ile, Allah'ın belirlediği bir kader üzere gerçekleşebileceğinin bilincindedir.

Bu özellik, Kuran ahlakını tebliğ ederken çoğu zaman tüm kavmini karşısına alan, buna rağmen Kuran ahlakından kesinlikle taviz vermeyen peygamberlerde ve salih müminlerde görülür. Allah'a iman eden samimi bir mümin de peygamberlerin bu üstün özelliklerini kendine örnek alır ve ona uygun bir hayat yaşar. Bu üstün ahlak özelliği, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

"Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter." (Ahzab Suresi, 39)

Her Zaman Vicdanıyla Hareket Eder

Allah'a kulluk eden kişi, nefsinin istek ve arzularına uymaz. Bile bile böyle davrandığı takdirde dünyada ve ahirette Allah'ın gazabına uğramaktan şiddetle çekinir. Vicdanıyla hareket etmek yerine nefsine uyduğu takdirde Allah Katında göreceği kötü karşılığın şuurundadır. Bu nedenle tüm ömrü boyunca vicdanıyla hareket eder. Bir ayette hayatı boyunca nefsine uyan bir kişinin durumu şu şekilde bildirilmiştir:

"Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?" (Casiye Suresi, 23)

Kuran'da Bildirilen Güzel Ahlakı Yaşar

Allah'tan korkan kişi, sadakat, vefa, doğruluk, dürüstlük, samimiyet gibi erdemlere sahiptir. Kuran-ı Kerim'in birçok ayetinde bu üstün ahlak özelliklerini sergileyen müminlerden bahsedilmektedir. Gerçekte, tüm insanların özlemini duyduğu ahlak modeli de budur. Fakat Allah korkusu olmadığı takdirde bir insanda bu özelliklerin gerçek anlamda ve devamlı bulunması asla mümkün değildir. Allah'tan korkan bir kişiyse, kendi menfaatleriyle çatışan bir durumda bile Allah'tan ve cehenneme girip azapla karşılık görmekten korktuğu için Kuran ahlakını yaşar.

Kimse Görmediğinde de Allah'ın Sınırlarını Korur

Allah'a karşı derin saygı ve korku duyan kişi, insanların arasında bulunduğu zaman da, kimsenin görmediği ortamlarda da Allah'ın hoşnut olmayacağı davranışlardan aynı titizlikle sakınır. Çünkü bir kötülüğü, ister herkesin içinde isterse yalnız başına yapsın, ister açığa vursun isterse saklasın, Allah'ın bunu bileceğini, Allah'ın açığı da gizliyi de gizlinin gizlisini de bildiğini ve kendisini tümünden sorguya çekeceğini bilir. Bu konudaki samimiyetini Allah'ın deneyeceğini ve imtihanı gereği kendisine çeşitli imkanlar, uygun ortamlar yaratılacağının da bilincindedir. Allah Kuran'da müminlere şöyle buyurmuştur:

"Günahın açıkta olanını da, gizlisini de terk edin. Çünkü günahı kazananlar, yüklenegeldikleri nedeniyle karşılık göreceklerdir." (Enam Suresi, 120)

Allah Korkusu Bir Anda Kazanılabilir

Allah korkusu elde edilmesi zor olan, birtakım aşamalardan geçerek kazanılacak bir his değildir. Aksine şuuru açık, düşünen her insanın kolaylıkla derinden hissedebileceği bir duygudur. Bir insanın gerçek Allah korkusunu elde edebilmesi için samimi tek bir tefekkürü bile yeterli olabilir. Yalnızca bir an ölümü, ölümden sonra karşılaşacaklarını düşünüp, Allah'a karşı saygı dolu bir korku hissedebilir. İnsanın bu üstün ahlak özelliğine sahip olması duasına, samimiyetine ve vicdanını kullanmasına bağlıdır. Bu üstün ahlakı göstererek Allah'ı gereği gibi takdir edebilen bir kişi, hem dünyada huzur içinde yaşayacak, hem de ahirette Allah'ın hoşnut olduğu samimi müminlerle birlikte kurtuluşa ermeyi ümit edecektir. Yüce Rabbimiz'in iman eden ve Kendisi'nden samimiyetle korkan kullarına bildirdiği müjde şöyledir:

"Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah Katında -bir şölen olarak- altlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacakları- cennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah'ın Katında olanlar daha hayırlıdır." (Al-i İmran Suresi, 198)

Allah Korkusu ve Allah Sevgisi Birbirinden Ayrılmaz

İnsan, Allah'ın sevgisini kaybettirecek kötülüklerden Allah korkusu sayesinde sakınır. Örneğin bir ayette, "... Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Nisa Suresi, 36) buyrulmaktadır. Allah korkusu olan insan, büyüklük taslayıp böbürlenmekten şiddetle kaçınarak Allah'ın sevgisini kazanacağını umduğu bir hareket yapmış olur. İşte bu nedenle, Allah korkusu ve Allah sevgisi birbirinden ayrılmaz.

Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şerifte Allah korkusunun önemini şöyle belirtir:
Muaz! Sana her taşın ağacın ve duvarın yanında nerede olursan ol Allah'tan korkmanı, işlediğin her günahın ardından gizlisine gizli, aleni olanına da aleni tevbe etmeni tavsiye ederim." (Ebu Nuyam el-Ilye, Beyhaki, ez-Zühd'de açıklamışlardır; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.793)


Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi, Ağustos 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#165 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sat Sep 26, 2009 4:42 pm
Subject: Îkaz Görünümlü İlahî İltifatlar
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Îkaz Görünümlü İlahî İltifatlar

Kur'an-ı Kerim'de, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e tevcih edilen "Sakın inkarcılara arka çıkma!" ve "Sakın müşriklerden olma!" şeklindeki hitaplar nasıl anlaşılmalıdır? Bu türlü ilahî hitapları, Allah Rasûlü'ne yöneltilen birer itap olarak değerlendirmek doğru mudur?

Dünden bugüne, kimi meşhur âlimlerin de aralarında bulunduğu bir kısım kimseler, bazı ayet-i kerimelerle Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in birtakım söz ve davranışlarının kınandığını ifade etmişlerdir. Söz konusu ayetleri kınama, azarlama ve paylama manalarına gelen "itap" kelimesiyle beraber anmış; hatta Allah Rasûlü'nün kendi kendisini azarlayamayacağı mülahazasıyla, "itap ayetleri" dedikleri bu ilahî beyanları Kur'an'ın Allah kelamı oluşunun delilleri arasında saymışlardır. Şu kadar var ki, kınama olarak gördükleri hitapların yapılan hatalardan dolayı mı, yoksa evlâ olanın ortaya konulmayışı sebebiyle mi olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir.

Öncelikle ifade etmeliyim ki, dinimizdeki peygamber telakkisi ve İnsanlığın İftihar Tablosu'na karşı edep anlayışımız bu türlü yorumlara katılmamıza manidir. Cenâb-ı Hak, kendi elçisine her sözü söyleyebilir ve O'na dilediği şekilde hitap edebilir. Fakat, bilhassa Mevlâ-yı Müteâl ile Nebiler Serveri arasındaki muhavereler hususunda bizim kendi haddimizi bilmemiz, edebimizi korumamız ve itap şeklinde anlaşılan beyanlar için farklı mahmiller aramamız lazımdır. Aslında, Kur'an-ı Kerim'e bir bütün olarak bakılsa ve bahis mevzuu olan ayetlerin nüzul sebeplerine, siyak ve sibaklarına dikkat edilse anlaşılacaktır ki; itap görünümlü ilahî beyanlar vesilesiyle ya hasenden öte ahsen ufku gösterilmiş, ya müşriklerin ve münafıkların muhtemel saldırılarına karşı Rasûl-ü Ekrem te'yid edilmiş, ya ta'dil perdesi altında takdir ve iltifatlar dile getirilmiş, ya da Rehber-i Ekmel'in şahsında ümmet-i Muhammed'e tembihlerde bulunulmuştur.

Ahsen Ufkunun Gösterilmesi

Bazı ayet-i kerimelerde rahmetin tebessümleri altında îkaz televvünlü bir iltifat sezilmektedir. Ortada bir hata ve günah yoktur; fakat, bir konuda "iyi" yakalanmışsa bile, her şeyin en güzeline layık olan Kainatın Medar-ı İftiharı'na "en iyi" işaret edilmektedir; adeta O'na "Sen hasen ile iktifa etmemeli ahseni bulmaya çalışmalısın!" denilmektedir.

Mesela; Tebük seferine çıkılacağı esnada münafıklardan bir topluluk hiçbir özürleri olmadığı halde cihada katılmamak için izin istemişlerdi. Allah Rasûlü pek çok maslahat gözeterek seksenden fazla münafığa izin vermişti. Bunun üzerine, "Hay Allah affedesi Nebî, niçin doğru söyleyenler iyice belli oluncaya ve yalancılar da meydana çıkıncaya kadar beklemedin de o münafıklara hemen izin verdin?" (Tevbe, 9/43) mealindeki ayet-i kerime nâzil olmuştu.

Bu hitapta, kat'iyen itap yoktur, sadece bir hatırlatma vardır; hatta güzele değil, her zaman en güzele layık olan Allah Rasûlü, bu âyetle de yine en güzele irşad olunmaktadır; dolayısıyla, bir tebcil, takdir ve sena dahi söz konusudur.

Allah Teâlâ dileseydi, daha o münafıklara izin vermeden Rasûl-ü Ekrem'i uyarırdı. Fakat, Cenâb-ı Hak, Kutlu Elçisine içtihat etme kabiliyet ve selâhiyeti vermişti; O da içtihat etmiş ve güzeli yakalamıştı. Ne var ki, Mevlâ-yı Müteâl, o en güzel kuluna haseni yakıştıramıyor, her zaman ahsenin peşinde olması gerektiğini belirtiyordu; en güzele değil de güzele temayül ettiği için O'nu rahmet ve iltifat ağırlıklı bir üslupla îkaz ediyordu. Bedir gazvesinde ele geçirilen esirlerin fidye karşılığında salıverilmelerinden sonra indirilen ayet-i kerimeler gibi diğer bazı ilahî beyanlar da bu kabildendi.

Münkirlerin Kınamalarına Karşı

"İtap ayetleri" arasında sayılan beyanlardan biri de; "Ey Peygamber, Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirmeye devam et, kâfirlere ve münafıklara itaat etme! Muhakkak ki Allah her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir." (Ahzab, 33/1) mealindeki ayet-i kerimedir. Şayet, bu ilahî kelamın Ahzab sûresinin ilk ayeti olduğu ve mezkur surenin muhtevası gözönünde bulundurularak şümullü bir değerlendirme yapılırsa, burada da asla bir kınamadan bahsedilemeyeceği görülecektir.

Ahzab sûresi bir kısım içtimaî esasları bildirmekte, zıhar gibi bâzı batıl gelenekleri kaldırmaktadır. Rehber-i Ekmel'e karşı mü'minlerin davranışlarının nasıl olması gerektiğini, hakiki mü'minlerin vasıflarını, münafıkların karakteristik özelliklerini, tesettür meselesine ve aile hayatına dair bazı hususları anlatmaktadır. Dolayısıyla, "Kâfirlere ve münafıklara itaat etme!" hitabı, Ahzab savaşı ile hınçlarını alamayan münkirlerin ve münâfıkların Hazreti Zeyneb ile izdivaç meselesi bahanesiyle koparacakları fırtınaları, yayacakları yalanları, hazırladıkları çeşit çeşit saldırıları haber veren ve Rasûl-ü Ekrem'e hak bildiği yolda sabit kadem olmasını ihtar eden ilahî bir emirdir. Evet, bu sûrede inkarcıların ve münafıkların dedikodularına sebep olacak bazı hükümler indirileceğinden dolayı Allah Rasûlü daha ilk ayetle te'yid edilmiş ve ona "Kafirlere ve münafıklara uyma. Onların sözlerine kulak verip de görevini yerine getirmekten endişe duyma!.." denilmiştir.

Şu kadar var ki; eğer Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, -farzımuhal- nübüvvetle serfirâz olmayan, mücerret bir ideal ve aksiyon adamı gibi davransaydı, kendisine dehalet etmek isteyen bazı insanların düşüncelerine mümâşat ve mülayemet gösterebilir ve onları kendisine bağlamaya çalışabilirdi. İnsanların iman etmeleri konusundaki fevkalâde hırsından dolayı, onları da kazanabilmek için bazı münkirlerin bir kısım imtiyaz taleplerini muvakkaten kabul edebilirdi.

Allah Teâlâ, imana davet mevzuunda Rasûl-ü Kibriyâ'ya bazı ipuçları vermişti; neyi nasıl emredeceğini, hangi meseleyi ne şekilde yasaklayacağını ve insanları ne suretle Din-i Mübîn'e çağıracağını öz ve esas itibarıyla bildirmişti. Fakat, bir kısım meseleler de vardı ki, O'nun içtihadına bırakılmıştı. Gerçi, o içtihadlarda -gayr-i metluv da olsa- yine mutlak surette bir vahy-i ilahî ya da bir ilham-ı ilahî söz konusuydu; evet, bazı hususlar O'na doğrudan doğruya ve kelimesi kelimesine ifade edilmemişti ama hak ve hakikat bir nüve halinde içine atılmıştı. Bir yönüyle, o nüveyi açma, büyütme, şekillendirme, değerlendirme ve ifade etme mevzuu kendisine bırakılmıştı. Allah Rasûlü, çok defa o türlü malzemeleri o üstün fetanetiyle bizzat kullanır; işin içine kendi tasarrufunu ve içtihadlarını da katardı. İşte, Allah Teâlâ, beşerin hidayete ermesi için kıvrım kıvrım kıvranan Müşfik Nebi'nin bir kısım meselelerde ortaya koyması muhtemel içtihadı bildiğinden dolayı daha baştan O'na "Kâfirlere ve münafıklara itaat etme!" demiştir. Bu itibarla, şayet söz konusu ayetin bir îkaz ihtiva ettiğinden bahsedilecekse, bunun bir kınama olarak değil, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun beşerin kurtuluşu için çırpınıp durmasını takdir ve münkirlere karşı onu te'yid şeklinde anlaşılması gerekmektedir.

Ezcümle; Sakîf kabilesinden bazıları, İslam'ı kabul etmelerine karşılık olarak bir kısım imtiyazlar istemişler; Allah Rasûlü'ne müracaatla, kendilerinin bazı vecîbelerden muaf tutulmalarını talep etmişlerdir. Sıradan bir ideal ve aksiyon adamının o türlü isteklere kayıtsız kalması ve muhataplarının kendinden uzaklaşmalarını göze alması çok zordur; çünkü, insan fıtratında her şeye rağmen taraftar toplama gibi zaaflar vardır. Fakat, İnsanlığın İftihar Tablosu, her türlü zaaftan korunmuş bir rasûldür. O'nun gayesi, insanları kendine değil, Allah'ın (celle celâluhu) dinine bağlamaktır. Öyleyse, Rasûl-ü Ekrem'in, dini bütünüyle kabul etmeyen Sakîflilere taviz vermesi ve onların hatırına dinin ahkâmını değiştirmesi imkansızdır.

Nitekim, mevzuyla alâkalı ayet-i kerimede, Sakîf kabilesinin isteklerine karşılık Allah Rasûlü'nün takındığı kesin tavır ortaya konmaktadır: "Eğer Biz seni yüce ve yüksek dağlar gibi tesbit etmeseydik, evet, mehip dağlar misillü, hakikatin içine bu kadar kök salmanı sağlamasaydık, az da olsa onlara meyledebilirdin." (İsrâ, 17/74) denilmektedir. Demek ki, Ferîd-i Kevn ü Zamân (aleyhissalatü vesselam), öyle sağlam bir iman zeminine oturmuştur ki, O'nun bulunduğu yerde bir toprak kaymasından bahsetmek mümkün değildir.

Allahu a'lem, bu ilahî beyan şu manalara gelmektedir: Eğer, Biz bütün davranışlarını vahyin kontrolü altına almasaydık ve sen başkaları gibi, dini tebliğde yalnızca akıl ve mantık yolunu tutup gitmiş olsaydın, senin de "Ben, bunları böylece kabul edeyim; sonra onları yavaş yavaş dine ısındırır, tam ve kâmil mü'min olmalarını sağlarım." diye düşünmen ihtimal dahilindeydi. Fakat, sen kat'iyen böyle bir mülahazaya girmedin. Ne var ki, böyle bir düşünceye meyletmemen, Bizim tesbitimiz sayesindedir. Biz, seni bir an dahi kendi başına bırakmış değiliz ki, sen onların taviz taleplerine meyletmiş olasın!..

Ayrıca, sen, cibilliyet itibarıyla, insanların hidayetine karşı çok hırslısın ve sinesi herkese açık bir insansın. Onlara da sineni açmak istemen, senin bu engin şefkatinin muktezasıdır. Şayet, sen sadece o derin şefkatin zaviyesinden karar verecek olsaydın, onların hidayeti adına, getirdikleri teklifi muvakkaten kabul eder ve onları hidayet kapısından geri çevirmezdin. Fakat Biz sana bütün duygularında istikamet ve ölçü verdik. Böylece seni ifrat ve tefritten koruduk. Şefkatin ifratı, seni onlara meylettirebilirdi; fakat Bizim korumamız sayesinde sen, onlara meyletmedin; şefkatte de dengeyi gözettin. Çünkü, sen kime, ne zaman ve ne ölçüde şefkatli davranılacağını çok iyi bilmektesin. Onun için, merhametini ilâhî merhametin önüne geçirerek bir sapık düşünceye taviz vermekten berîsin!..

Ta'dil ü Takdir Ayetleri

Evet, Mahbûb-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur'ân-ı Kerim, O'nun bu konudaki ızdıraplarını, "Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur'an'a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin" (Kehf, 18/6) ifadesiyle dile getirmektedir. Benzer ayet-i kerimelerde de, Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem'ine "Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin" (Şuara, 26/3), "Kur'ân'ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik." (Tâ Hâ, 20/2) şeklinde hitap etmektedir.

Aslında, bu ilahî hitaplar da Allah Rasûlü'nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icabetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O'ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir. Bu itibarla, mezkur ayet-i kerimeleri de Peygamber Efendimiz'in heyecanlarını ta'dil eden ve onu îkaz için inen birer ilahî kelam şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet, beyanlarda ta'dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır.

Cenâb-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem'ine adeta "Habibim, şu ilâhî mesaja kulak verip ona dilbeste olmuyorlar ve inanıp onun rehberliğinde huzur-u daimiye yürümüyorlar diye öyle üzülüyor, öyle kederleniyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip tükeneceksin. Senin bu yüce ve incelerden ince ruhun ileride öyle bir kaynak haline gelecek ki, gönlünde azıcık haşyet duygusu barındıran herkes kalb kâsesini doldurmak için o kaynağa koşacak. Öyleyse, Sen tebliğ vazifeni yap, takdiri Allah'a bırak; kendine o kadar eziyet etme!" demektedir ki, bu hem çok ulvî bir iltifattır, hem bir ızdırap insanında olması gereken ruh enginliğini gösterme ve arkadan gelenlere hedef belirleme demektir, hem de Kur'ân'ın mesajının hüşyar gönüllerde ma'kes bulacağının bir müjdesidir.

Ümmet-i Muhammed'e Tembih

Diğer taraftan, Usulüddin âlimleri Rasûl-ü Ekrem'e müteveccih olan hitapların çoğunda onun şahsında ümmet-i Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve sellem) tembihlerde bulunulduğuna kâildirler. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de, ilk kez vaz' edilen ya da mükerreren nazara verilen pek çok emir ve yasak vardır ki, bunlar Peygamber Efendimiz'e hitaben dile getirilmiştir; fakat, bu türlü beyanlar, -hâşâ- o emir ve yasaklara göre davranmadığından dolayı İnsanlığın İftihar Tablosu'nu kınama ve azarlama (itap) ifadeleri değil, vahy-i ilahîye gereğince uymayan kimselerin mü'mince yaşamaları için birer davet ve îkazdır.

Evet, verilen bu emirler ve getirilen yasaklar, umumî hüküm bildiren ifadelerdir. Yoksa, -hâşâ- onların Rasûl-ü Ekrem tarafından tatbik edilmediğini ve söylenenlerin aksinin yapıldığını haber veren beyanlar değildir. Meselâ, Kur'an, Peygamber Efendimiz'e "Namazı ikâme et!", "Oruç tut!", "Zekât ver!" demektedir. Bu cümleler birer emir cümlesidir, dolayısıyla da, bunları Rehber-i Ekmel Efendimiz'e karşı birer ihtar kabul etmek yanlıştır. Aynen bunun gibi, Kur'an-ı Kerim, Allah Rasûlü'ne "Fakirleri yanından kovma!" demiştir. Fakat, bu söz de, hiçbir surette "Niçin fakirleri yanından kovdun veya kovuyorsun?!." şeklinde anlaşılmamalıdır. Rasûlullah'ın, bütün hayatı boyunca bu emre muhalif hiçbir hareketi görülmemiştir ki, bu emir, o harekete binaen gelmiş kabul edilsin. Bu itibarla da mezkur ayetlerde ilk muhatap İnsanlığın İftihar Tablosu olsa bile, asıl hedef kitlenin önce mü'minler sonra da bütün insanlar olduğu âşikârdır.

Keza, Fazilet Güneşi (aleyhi ekmelüttehâyâ) inkarcılara tâbi olmaktan ve şirke düşmekten fersah fersah uzaktır. Ne var ki, bu apaçık hakikate rağmen, -daha önce de geçtiği üzere- Rehber-i Ekmel'e "Sakın inkarcılara arka çıkma!" ve "Sakın müşriklerden olma!" (Kasas, 86-88) şeklinde hitap edilmiştir. (Bir yönüyle, bu ifadelerin meallerini, "inkarcılara arka çıkmazsın" ve "müşriklerden olmazsın" şeklinde vermek de mümkündür.) Zira, O'nun şahsında ümmeti uyarılmış; Allah'ın gönderdiği Kur'an sayesinde doğru ile eğri açıkça belli olduğu için mü'minlerin yanlış yolda giden inkarcılara destek olmamaları, tevhid inancından asla ayrılmamaları ve şirk şâibesine sebebiyet verebilecek söz ve davranışlara kat'iyen yaklaşmamaları tembih edilmiştir.

Bir de, bu ayetlerde kastedilen şirkin, puta tapma ve başka ilahlar edinme şeklindeki mutlak şirkten farklı olması melhuzdur. Aksi halde, mü'minlerin de hedef kitle sayılmamaları iktiza eder. Çünkü, inanan insanların puta tapmaları kat'iyen düşünülemez. Demek ki, mutlak şirkten başka izafisi ve itibarisi ile başka şirk çeşitleri ya da şirk şaibesi taşıyan sözler ve fiiller de vardır. Bu itibarla da, mezkur ilahî beyanlarda, riya gibi şirk-i hafî kabul edilen çirkinliklerden de uzak durmanın lüzumu vurgulanmaktadır. Hiçbir kavlinde ve amelinde sunîliğin en küçüğüne dahi rastlanmayan, hayatını bütünüyle tevhid âbidesini ikâmeye adayan ve şirkin sadece kendisinden değil, fiilinden, cehdinden, gayretinden, azminden, niyetinden, taakkulünden, tasavvurundan ve tahayyülünden bile uzak yaşayan Allah Rasûlü'ne hitaben "Sakın müşriklerden olma!" denilerek, bu konuda ümmetin ne ölçüde hassas davranması gerektiğine dikkat çekilmektedir.

Bu açıdan da, bu ikazları biz kendi üzerimize almalıyız. Evet, şirkten menedilenlerin öncelikle biz olduğumuza inanmalıyız. Öyleyse, sabah akşam "Allah'ım, bilerek ya da bilmeyerek şirke düşmekten Sana sığınırım. Şirk işmam eden duygu, düşünce, söz ve tavırlarımdan dolayı beni yarlığamanı dilerim. Şüphesiz Sen gaybı bilensin (benim gönlümden geçenleri de Sen bilirsin)." diyerek Cenâb-ı Hakk'a sığınmalıyız.

Yine, bir başka ayet-i kerimede, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e müteveccihen "O halde, sen sabret! Çünkü Allah'ın vaadi gerçektir. Hem günahından istiğfarda bulun; sabah akşam Rabbine hamd ederek zikir ve ibadete devam et." (Mü'min, 40/55) buyurulmaktadır.

Malumdur ki, Habîb-i Edîb Efendimiz'in sıfatlarından birisi de ismettir; o, Allah'ın inayetiyle günahlardan hep uzak yaşamıştır ve her türlü masiyetten korunmuştur. Öyle ki, İnsanlığın İftihar Tablosu, dünya misafirliğinin ilk senelerinde dahi benzersiz bir iffet ahlakı sergilemiştir. Ebu Talib der ki; "Onu yanımdan hiç ayırmıyordum; hatta çoğu gecelerde bile bağrıma basıp yatırıyordum. Bir sabah çamaşırını değiştirecekti ki, kendisine baktığımı gördü. "Amca!.." dedi, "Lütfen sırtını döner misin; benim bedenimi kimse görmedi, sen de bakma bana!.." Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, bu sözü söylediğinde daha beş yaşındaydı ama O "tabii iffet", "tabii ismet" ve "Allah ile tabii irtibat" diyebileceğimiz bir halin sahibiydi. Beşerin ufkunda yalancı bir şafağın dahi çakmadığı bir yerde ve dönemde, O, gün ortası gibi bir aydınlık içinde yaşamıştı. Dolayısıyla, O'nun kendi günahlarından dolayı istiğfar etmesi söz konusu değildir.

Şu kadar var ki, böyle bir emri, Seyyidü'l-masumîn Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi ufku açısından ve sübjektif mükellefiyet zaviyesinden değerlendirmiş ve "Acaba hangi hayalimden dolayı böyle îkaz edildim?" demiş olabilir. Kaynaklarda, bu hususla alâkalı bir bilgi görmedim; fakat, çok engin bir hassasiyete sahip olan Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (aleyhi ekmelüttehâyâ) söz konusu tembihi kendi üzerine alması ve ondan "Habibim, sen ki masum ve masûnsun, karakterini oluşturan iffet ve ismet surlarının ötesine hayalinle dahi olsa geçmemelisin!.." neticesini çıkarması muhtemeldir. Nitekim, Güzeller Güzeli Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselam) günde yetmiş ya da yüz defa istiğfar etmesindeki sır da, terakkide sınır tanımayışında ve sübjektif mükellefiyetin zirvesini tutuşunda aranmalıdır. O, devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için "estağfirullah" demiştir; kendi ufkuna yakıştıramadığı -bizim nezdimizde mahzursuz- bir hayal sebebiyle dahi istiğfar etmiştir. Bu itibarla da, ayetteki "istiğfarda bulun" emri, Sâdık u Masdûk Efendimiz'in şahsında ümmetine müteveccihtir; mü'minlerin sabah akşam yarlığanma dilemeleri emredilmektedir.

Hâsılı; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e tevcih edilen "Sakın inkarcılara arka çıkma!", "Sabret!..", "Günahından istiğfarda bulun!.." ve "Sakın müşriklerden olma!" şeklindeki hitapları birer itap gibi anlamak yanlıştır. Mümkünü vâki kılacak hiçbir hâdise yokken, Peygamber Efendimiz'de bir zaaf aramak, pek hatarlı bir düşünce kayması olsa gerektir. Allah (celle celâluhu), ezelde O'nu tesbit edip korumuştur. O'nun varlığı, hak ile bütünleşmiş, hareketleri vahiy ile perçinlenmiş, kalbi de Allah marziyatıyla dopdolu hale gelmiştir. Böyle bir Sultanlar Sultanı, semalara taht kurmuşken, O'nun topuğuna çamur bulaşacağına ihtimal vermek ya çamurun, ya da semalara taht kurmanın ne demek olduğunu bilmemektir. Bu itibarla da, îkaz görünümlü hitaplarda, başka manalar, değişik hikmetler aramak ve onların bağrındaki tebcil, takdir ve sena mesajlarını kavramaya çalışmak lazımdır.


Kaynak: Kırık Testi, tr.fgulen.com

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#166 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Thu Oct 1, 2009 5:06 pm
Subject: Egoizmi, bencilliği yıkmak için
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Egoizmi, bencilliği yıkmak için

İnsanın yaratılışında, nefsin istekleri, arzuları bulunmaktadır. Bu sebeple insan, malı, parayı sever ve kendisinde gadab, intikam, kibir gibi sıfatlar görünmeye başlar. Nefis, kötülükler deposu olarak yaratılmıştır. Nefsine tabi olan, kendini beğenir, üstün görür, egoist olur. İnsanın kendini beğenmesi, herkesten üstün görmesi kibirdir. Kişi, kendini başkasından üstün görmekle, kalbi rahat eder. Kişinin kendini ve ibadetlerini beğenmesine, üstün bilmesine de ucub denmektedir. Böyle kimseler, bencil, egoist olurlar. Kibir ve ucub, insana yaratanını yani Allahü teâlâyı unutturur. Hadis-i şerifte; (Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez) buyurulmuştur.

Kibriya, büyüklük, Allahü teâlânın sıfatlarındandır ve Ona mahsustur. İnsan, nefsini ne kadar aşağılarsa, Allahü teâlâ indindeki kıymeti o kadar yükselir. Kendine kıymet verenin, Allahü teâlâ katında kıymeti olmaz. Hadid suresinin 23. âyet-i kerimesinde mealen; (Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayınız! Kaybettiğiniz maldan ötürü üzülmeyiniz! Allah, kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez) buyurulmaktadır.

Ömer bin Abdülaziz hazretleri, hutbe okurken kalbine ucub yani kendini beğenmek hali gelirse hutbeyi yarıda keser, yazı yazarken olursa o kağıdı yırtar ve; "Allah'ım nefsimin şerrinden sana sığınırım" buyururdu.

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
"Kalb meleklere mahsus bir evdir. Gadab, şehvet, hased, kibir gibi kötü sıfatlar, uluyan köpek gibidirler. Köpeklerin bulunduğu yere melekler girmez. Hadis-i şerifte, (Köpek ve resim bulunan eve melekler girmez) buyuruldu. Bu hadis-i şerifteki evin kalb olduğunu ve köpeğin de, kötü huylar demek olduğunu söylemiyorum. Açık manalarına inanmakla beraber, yukarıdaki manaları da ilave ediyorum."

Malik bin Enes hazretleri, kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmaz ve; "Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer" buyururdu.

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin talebelerinden biri, şeytanın vesvesesine aldanıp benlik ve gurura kapılır. "Artık ben kemale geldim. Sohbete devam etmeme lüzum kalmadı" diyerek kendi başına bir yere çekilir. Bir gece rüyasında, bağlık bahçelik içinde çok lezzetli yemekler yediğini görür. Bu rüyayı hakikat zannedip, kibri daha da artar ve bu halini arkadaşlarına da anlatır. Onlar da Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine arz ederler.

Talebeyi şeytanın aldattığını anlayan Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ona; (Seni bu gece yine götürürlerse, oraya vardığında üç defa La havle oku) buyurur. Hakikaten onu rüyasında yine götürürler. O kimse, emri hatırlar ve üç defa La havle okur. Gördüklerini ve kendisinde hasıl olan hallerin hepsini unutur. Bir anda kendisini pislik ve çöplük içerisinde bulur. Uyandığında gördüklerini hatırlar ve içine düştüğü hatayı anlar. Pişman olup tövbe eder ve sohbetlere devam eder.

Bunun üzerine Cüneyd-i Bağdadi hazretleri; "Herkese kamil, olgun bir rehber lazımdır. Aksi halde insan, şeytana tabi olup onun oyuncağı ve kulu olur" buyurur.

Ebu Ali Dekkak hazretlerine birisi gelerek, din büyüklerinin sohbetinde bulunmanın faydasını sorar. Cevabında; "Bunda iki fayda vardır. Birincisi; eğer o kimse ilme talib olmuşsa, sohbetin bereketiyle ilmi artar. İkinci faydası; eğer sohbette bulunan kimsenin kalbinde benlik ve gurur varsa, o duygular yok olup, ilmi ve edebi artar" buyurur.

Ebu Bekir Vasıti hazretleri; "Korku ve ümit, kul itaat halini bırakıp benlik sevdasına düşmesin diye, nefsi bağlayan iki yulardır" buyurmuştur.

Netice olarak Allahü teâlâ, dinleri, bozuk âdetleri, çirkin modaları kaldırmak, nefsin benlik, egoizm gibi çılgınlıklarını yatıştırmak için göndermiştir. İyi kul, sahibinin yaptıklarından razı olan, onları beğenen kuldur. Kendi isteklerini beğenen kimse, kendine kuldur. Din büyüklerinin buyurduğu gibi:
"İslamiyet, insandaki egoizmi, bencilliği ve mala olan sevgisini yıkmak, yok etmek için gelmiştir."


Kaynak: www.osman-unlu.com

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#167 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Thu Oct 8, 2009 6:19 pm
Subject: Sabır En Güzeldir
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Sabır En Güzeldir

Fussilet sûresinde şöyle buyruluyor: "(İnsanları) Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve "Ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?

İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şekilde sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiş.

Bu (kötülüğü iyilikle savma olgunluğu)na ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur."

Fussilet sûresinin 33 ila 35 ayetlerinde emredilen umdeler hayatı huzurla donatacak zenginliktedir. Bunlardan bazı cümleleri açmak istiyoruz:

Ayet-i kerimede insanları hakka çağırıp salih amel işleyerek "Ben Müslümanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim olabilir, buyruluyor. Bu sorunun cevabı "elbette olmaz" demekten başkası değildir. Çünkü İslam olmanın gereklerini nefsinde tatbik ederek, kimliğini gizlemeden insanları hakka çağırmak Allah katında en makbul, insanlar nazarında en faydalı şeydir. Ayet-i kerime bizi buna çağırıyor.

Tabiidir ki böyle bir misyon üstlenen kişi, karşısında her zaman hakkı kabul etmeye hazır muhataplar bulamaz. İnsanları iyiliğe, doğruya, güzele çağırdığı hâlde, her zaman müspet cevap alamaz. Ve hiç ummadığı tarzda kötü muameleye maruz kalabilir. Haksızlığa uğrar, tahkir olunabilir.

İşte bu durumda da kötülüğe iyilikle mukabele etmek emrediliyor ki, bunun zirvesi Hz. Ali (r.a.) gibi, iyiliğine altı kez kötülükle mukabele olunsa da yedinciye yine iyilikte bulunmaya azmetmektir. Çünkü iyilikle kötülük bir değildir ve hiçbir surette mukayese olunamayacak kadar birincisi ikinciden üstündür.

Kötülük, ilk bakışta insana güçlü gibi görünebilir ve kendinizi onun karşısında zayıf hissedebilirsiniz. Halbuki kötülük, tabiatı icabı zayıftır ve onun tesiri kısa sürede yok olmaya mahkumdur. Her şeyden önce insan fıtratı onu sevmez.

Kötülükle elde edilmek istenen şey, insanları ona mecbur kılan yaptırımların ortadan kalkmasıyla birlikte elden gider ve alınmak istenen sonucun tersine istek uyandırır. Oysa iyilikle yapılan işler böyle değildir. Gönül hoşluğu ile başlayan ameliyeler, onu sevk eden âmillerin ortadan kalkmasıyla bitmez; ondan hâsıl olan hayırlı neticeler bereketlenerek devam eder. Öyleyse kötülüğe iyilikle mukabele etmeli ve daha fazlasıyla ihsanda bulunmalıdır...

Şu kadar var ki insanların anlayışı ve ahlakî seviyesi bir değildir. Kötülüğe iyilikle mukabele ettiğin halde yine de beklediğin karşılığı bulamayabilirsin. Ayette işte buna rağmen iyiliğe devam etmenin gereği vurgulanmış oluyor...

Evet, size kötülük yapanı affetmeniz bir iyiliktir. Fakat size kötülük edene karşılık verme imkanınız olduğu halde iyilikte bulunmanız ihsândır. Ve sizin bu davranışınız vesilesiyle en aşırı kötülük taraftarı bile yumuşayabilir. Bir de bakarsınız ki, dostunuz olmuş... Çünkü selim fıtrat bunu gerektirir.

Mesela size kem söz söyleyen bir kimseye cevap vermezseniz bu bir iyiliktir. Fakat ona hayır dualar ederseniz utanır ve tartışmayı daha ileri götüremez. Size kabalık eden insan bir tehlike ile karşılaştığında onu içine düştüğü müşkül durumdan kurtarırsanız, adeta karşınızda erir, esiriniz olur. Çünkü hiçbir kötülük iyiliğin karşısında tutunamaz.

"Rûhu'l-Beyân'da Rasulullah (s.a.v) Efendimiz'e; "Seninle sıla-i rahmi keseni ziyaret et, sana zulmedeni affet ve sana kötülükte bulunana iyilikte bulun" diye emredildi, başka değil" diye kaydediliyor. Onun izince giden mü'minlere yaraşan bu olmalı...

Yine de bütün bunları başarıp ayette bahsedildiği şekilde sabır ve azim göstermek muazzam bir iştir. Ve bu ancak sabredenlerle kendilerine hazz-ı azîm verilenlere nasip olur ki, Hamdi Yazır bu kelimeyi "kuvve-i rûhiye ve fezail-i nefsiyyeden yüksek bir derece ile, nimet-i ilahiyyeden büyük bir nasibe mazhar olmak" şeklinde açıklamıştır.

Meali arz edilen ayetler, bizi bu cehdi kuşanmaya çağırıyor. Ondan sonraki ayette ise sabredenler uyarılarak "Şeytan seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir" buyruluyor...

Sabır da rıza, şükür ve tevekkül gibi Müslüman kimliği dokuyan dinamiklerin en önemlilerindendir. Kur'ân-ı Kerim'de 90 ayette sabırdan söz edilmiş ve o "güzel" (Yusuf suresi, 12/18) kelimesiyle nitelenmiştir."Sabredenlere ecirlerinin hesapsız ödeneceği" (Bkz; Zümer 39/10) müjdelenmiştir.

Şunu diyebiliriz: Yukarıda istişhâd ettiğimiz ayet-i kerimede işaret edildiği üzere sabır en güzel şeydir. Dahası bu güzellik, hayır ve iyilik adına ne varsa hepsine kaynaklık edecek derecede zengindir. Öyleyse bu zenginliğin kıymetini bilmeli, onu en üst seviyede elde etmeye talip olmalı.

OKU / DÜŞÜN

Sarsıcı Sorular

"(Rasûlüm!) De ki: size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? "Allah, diyecekler." De ki: Öyleyse (O'na isyan etmekten) sakınmıyor musunuz?" (Yûnus, 10/31)

Şüphesiz her şeyin hakikî sahibi ve hâkimi Allah Teâlâ'dır. Bütün yaratılmışların rızkını O verir. Bütün hücrelerin sahibi odur. Ölüden diriyi O çıkarıyor.

Burada özellikle kulaklarla gözlerin zikredilmesine gelince, bunlar insan için en önemli bilgi ve idrak vasıtalarıdır. Ayet-i kerimede işaret buyrulan rızıklardan faydalanmanın önde gelen araçları bu organlarımızdır.

Bahsedilen nimetlerin önemi pek çok ayet-i kerimede geçtiği halde, söz konusu ehemmiyet burada, sağduyu sahiplerinin hayır diyemeyeceği sorularla ortaya konmuş oluyor. Aklı başında her insan, bu nimetleri yaratan ve idare edenin Allah olduğunu ikrar eder. Bu bir.

İkincisi, Cenâb-ı Hak onları nerede kullandığımızı bildiği halde sorularla insanı uyarıyor. O'nun mülkünde, O'nun verdiği nimetlerle O'na âsî olmak gibi vahim bir hataya düşmekten sakındırıyor. Bu anlamda ayet-i kerimede serd edilen soruların her biri düşündürücü olmakla beraber en sondaki sual insanı sarsıyor.

Bu soruların ağırlığını hissederek davranışlarına yön verenler bu dünyada agâh olur; gaflete düşmez, ahıretini kurtarmış olur.

Asıl hedef bu değil mi?


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Ekim 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#168 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Oct 18, 2009 12:44 pm
Subject: İnsan Şerle Ve Hayırla İmtihan Edilmektedir
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
İnsan Şerle Ve Hayırla İmtihan Edilmektedir

Her İmtihan Bir Hayra Vesiledir

İnsan, dünyada karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tavırlarla, sahip olduğu ahlakla ve içinde taşıdığı niyetiyle denenmektedir. Herşeyin Rabbimiz'den gelen bir deneme olduğunu bilmek, bu imtihan ortamını, karşılaşılan her olayı neşe ve şevkle karşılamak ise, dünyadaki imtihanı en güzel şekilde yaşamaya vesile olacak üstün bir ahlak modelidir.

Dünya hayatı, her insanın, asıl ve sonsuz ahiret yurduna ulaşmadan önce imtihan olduğu geçici bir mekandır. Her insanın fıtratına uygun olarak yaratılan imtihanların bir amacı, insanı imani anlamda olgunlaştırmak, onu sonsuz ahiret hayatına hazırlamaktır. İnananların dünyada yaşadıkları imtihan konularının neler olabileceği ve bunlar esnasında gösterdikleri güzel tavır Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:

"Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz." Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır." (Bakara Suresi, 155-157)

İnsan yukarıdaki ayetlerde ve "Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 35) ayetinde haber verildiği gibi her türlü olayla denenebilir.

İnsanın bolluk, zenginlik ve çok büyük nimetler içindeyken de Allah'ın razı olacağı güzel ahlakı göstermesi, her tavrında Allah'a yönelip dönmesi ve O'nun emir ve tavsiyelerine çok büyük bir titizlik göstermesi önemlidir. Çünkü bolluk dünyanın geçici süslerine dalan insan için bir fitne konusu, bir deneme, unutturup yanıltan bir etken olabilir. Ama imanlı bir insan ne kadar büyük nimetler içinde olursa olsun asla Allah'a karşı nankörlük etmez.

İnsan bunun yanında hastalıkla, felaketlerle, iman etmeyenlerden gelen türlü baskılarla, incitici söz, iftira, tuzak, alay, zulüm gibi olaylarla da denenebilir. Fakat Müslüman bunların hepsinin imtihanın bir parçası olduğunu bilir ve bunlara sabır göstermenin güzelliklere açılan bir yol olduğunu unutmaz.

İnsanlar Dünyada Hangi Konularla İmtihan Olurlar?

Dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük edenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan yeridir. Rabbimiz, bu imtihan yerinde güzelliklerle çirkinlikleri, iyiliklerle kötülükleri, eksikliklerle mükemmellikleri bir araya koymuş ve kusursuz bir imtihan sistemi yaratmıştır. Kullarını, imanlarının ortaya çıkması için türlü şekillerde denemektedir. Sonuçta Allah'ı hakkıyla tanıyıp, takdir edebilenler, iman etmeyenlerden ayrılacak ve kurtuluşa ereceklerdir. Bu gerçek, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

"İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir." (Ankebut Suresi, 2-3)

Şimdi insanların dünya hayatında hangi konularla imtihan olduklarını inceleyelim.

Zenginlikle imtihan

İnsan bolluk, zenginlik ve çok büyük nimetler içindeyken de Allah'ın razı olacağı umulan güzel ahlakı gösterip göstermediğiyle denenir. Çünkü bolluk dünyanın geçici süslerine dalan insan için bir deneme, Allah'ı ve ahireti unutturup yanıltan bir etken olabilir. Ama imanlı bir insan ne kadar büyük nimetler içinde olursa olsun asla Allah'a karşı nankörlük etmez.

"Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbim'i zikretmekten dolayı tercih ettim." (Sad Suresi, 32) ayetinde haber verildiği üzere zenginliği yalnızca Allah rızası için isteyen Hz. Süleyman bu konuda verilecek en güzel örneklerden biridir.

İnkarcıların Baskısıyla, Tuzak ve Zulümleriyle İmtihan

İnkarcıların hayrı engellemek için yaptıkları zorbalıklar, müminler için birer imtihandırlar. Mümin, "... sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız emirlere olan azimdendir." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetinin hükmü gereği, bunların hepsinin imtihanın bir parçası olduğunu bilir ve bunlara sabır göstermenin güzelliklere açılan bir yol olduğunu unutmaz.

Hastalıkla İmtihan

Mümin, hastalığın Allah'tan gelen bir deneme olduğunun bilincindedir. Kendisine isabet eden ağır hastalıkta, bunun Allah'tan gelen bir imtihan olduğunun farkına varan ve yardımı yalnızca Allah'tan dileyip tevekküllü tavrını koruyan Hz. Eyüp bu konuda çok güzel bir örnek teşkil eder. Ayrıca şiddetli bir hastalık, kamil bir imana sahip olmayan insanın çabuk yılgınlık gösterebileceği ya da manevi zaaflarını ortaya çıkarabilen bir durumdur. Ancak bu zaafının farkına varan kişi, samimi iman sahibi ise hemen bunu telafi yoluna gider. Böylece hastalık onun hatasını fark etmesine yol açtığı için bir güzellik halini alır.

Fakirlik ve Açlık Korkusuyla İmtihan

Şeytan, zayıf imanlı kimselere fakirlik korkusu verebilir. Bir Kuran ayetinde şeytanın çabası şöyle bildirilmiştir:

Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisi'nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, ­­bilendir." (Bakara Suresi, 268)

Müminlerse, canlarının, mallarının ve sahip oldukları herşeyin Allah'a ait olduğunu, rızkı verenin de alanın da Allah olduğunu bildikleri için, bunlarda meydana gelen bir eksilme onların ahlaklarını, düşünce yapılarını ve Allah'a olan sadakatlerini asla etkilemez.

Şeytanın Telkinleriyle İmtihan

Bazı insanlar ölüm korkusuyla, gelecek korkusuyla, sevdiklerini kaybetme ya da başarısızlık gibi korkularla imtihan olduklarında herşeyin kaderde olduğunu unutma gafletine düşebilirler. Oysa bunlar şeytanın kalplere korku salmak için verdiği telkinlerdir ve iman etmeyen insanların bakış açılarının ne kadar dar ve sadece dünya hayatı ile sınırlı olduğunu ortaya koyar. Çünkü dünyada kazanılan bir şeyin yitirilmesi için üzüntü veya korku duymaya gerek yoktur. Yüce Allah dünyada verdiği sınırlı nimetlerin benzerini ve daha da fazlasını cennette kat kat arttırarak mümin kullarına verecektir. İman ettikleri takdirde sevdikleri yanlarında olacak (Rad Suresi, 23), karşılıksız, çalışmadan ve yorulmadan en temiz yiyecekleri yiyecekler (Mürselat Suresi, 43), büyük bir mülk ve nimete (İnsan Suresi, 20), kendilerine sevgiyle tutkun, hep yaşıt eşlere (Vakıa Suresi, 37), ebedi kılınmış gençliğe (İnsan Suresi, 19), güzel ve temiz giysilere (Fatır Suresi, 33) sahip olacaklar, hüzün, kin, sıkıntı, bıkkınlık gibi insanı manevi anlamda yıpratan özelliklerden arınmış olacaklardır."... Orada nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet (zevk) aldığı herşey var. Ve siz orada süresiz kalacaksınız." (Zuhruf Suresi, 71) ayetiyle haber verildiği gibi bu elbette çok büyük bir müjde ve sevinç vesilesidir.

Duygusallık

Değişen şartlardan ruhen etkilenmek gibi Kuran ahlakına uygun olmayan her hareket, bilinçaltına yerleşen duygusallık telkininin bir işaretidir. Müminler bunun şeytandan gelen duygusallık telkini olduğunu bilir ve duygusallıktan sakınarak Kuran ahlakına göre davranırlar.

Karamsarlık ve Ümitsizliğe Düşme

Şeytan karamsarlık ve ümitsizlik telkini vererek insanları şevksiz bir ruh haline sürüklemeye çalışabilir ancak iman edenler bunun bir deneme olduğunu bilirler.

Vesvese ve Kuşkulara Kapılma

Şeytan, gerçekte var olmayan olayları insanların kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kişinin sevilmediği, güvenilmediği, başarısız bulunduğu gibi türlü kuşkulara kapılması bu imtihanlara birer örnektir.

Dünya Hayatının Süsleri

Şeytanın en büyük amaçlarından biri, insanı sonsuz ahiret hayatını düşünmekten alıkoyup dünya hayatına yöneltmektir. Bunun için insanlara mal ve servet tutkusunu ya da sapkın eğlenceleri süslü göstermeye çalışır. Dolayısıyla bu süsler de kişiye birer imtihan oluşturabilirler. Bir ayette bu gerçek şöyle bildirilir:

"Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur). Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır." (Enfal Suresi, 28)

Öfke ve Kin Duyma

Şeytan insanlara öfke ve kin telkini vermeye çalışır. İnsanların işlerinin planladıkları gibi gitmemesi, yakınlarına sinirlenip kızmaları, günlük yaşamın bir parçası olan örneğin trafik sıkışıklığı gibi durumlarda öfkelenip Kuran ahlakına uygun olmayan tavırlar sergilemelerini ister. Mümin için bu tip durumlar, "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlardan bağışlama ile geçenlerdir..." (Al-i İmran Suresi, 134) ayetinin hükmü gereği öfkelerini yendikleri birer imtihan konumundadır.

Her İmtihan Pek Çok Hayra Vesiledir

Dünyadaki imtihan ortamında, sağduyu sahibi insana düşen, vicdanının sesini dinleyip, Allah'ın kendisini bir denemeden geçirdiğini hiçbir şekilde unutmamasıdır. Samimi kalple Allah'a yönelen bir insan karşısına ne tür bir zorluk çıkarsa çıksın, mutlaka bir kolaylıkla karşılaşacak ve doğruyu bulacaktır. Bu imtihan dünyasının en büyük sırlarından biri, iman edenler için mutlak bir kazançla noktalanmasıdır. En büyük kazanç ise hiç şüphesiz, iman edenlerin bu denemeler karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve metanetin, onların ahiretteki karşılıklarını ve derecelerini artıracak olmasıdır. Allah müminleri Kuran'da şöyle müjdelemiştir:

Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır... (Tevbe Suresi, 111)

...Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)

Bediüzzaman Said Nursi dünya hayatının sadece bir hizmet yeri olduğunu, insanın zorluk ve güzelliklerle denemeden geçirileceğini ve musibetlere, sıkıntılara sabretmenin mükafatının da çok büyük olacağını şu şekilde bildirir:

"Şu dünya hayatı, imtihan meydanıdır ve hizmet yurdudur; lezzet, ücret ve mükafat yeri değildir. Madem hizmet yurdudur ve kulluk mahallidir; hastalıklar ve musibetler dini olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve kulluğa çok başarı ve kuvvet verir. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden şikayet etmek değil, şükretmek gerekir. Evet ibadet iki kısımdır: Birinci kısım olumlu diğeri ise olumsuz. Olumlu kısmı malumdur. Olumsuz kısmı ise, hastalık ve musibetlerde, musibetzede, za'fını ve aczini hissedip, Rahman olan Rabbin'e yönelip, O'nu düşünüp, O'na yalvarıp halis bir kulluk yapar. Bu kulluğa riya giremez, halistir. Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. (Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s. 10)

İmtihan Ortamını Kolaylaştıran Çok Önemli Bir Sır: Kadere Teslimiyet

Müslüman, Yüce Allah'ın herşeyi bir kader üzere yarattığını ve başına gelenlerin sadece Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğini bilir. İnsanların hayatlarını tüm ayrıntılarıyla yaratan Allah'tır. En'am Suresi'nde yeryüzünde meydana gelen küçük büyük tüm olayların Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiği şu şekilde bildirilir:

"Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır." (En'am Suresi, 59)

İnsan, zamana bağlı yaşayan ve olayları sadece yaşadığı andan bakarak değerlendirebilen bir varlıktır. Ve insan, geleceği bilemediği için karşılaştığı olaylardaki uzun vadeli hikmetleri, güzellikleri ve hayırları da her zaman göremeyebilir. Fakat zamandan münezzeh olan ve zamanı yaratan Allah, zamana bağımlı olan tüm varlıkların hayatlarını "zamanın dışından" görüp bilmektedir. İşte bu noktada karşımıza çıkan, kader gerçeğidir. Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. Yani "sonucu bilinmeyen olaylar" sadece, bizim için birer "bilinmez"dir. Allah bizim bilemediğimiz bu olayların tümünü bilir.

Bu nedenle de insanın imtihanı, aslında başı ve sonu belli olan bir imtihandır.
Geçmiş, gelecek ve içinde yaşadığımız an Allah Katında birdir; hepsi olup bitmiştir. Biz ise bu olayları ancak zamanı geldiği zaman yaşayarak öğreniriz.
İşte bu "kader ilmi" inkarcıların vakıf olamadıkları büyük bir ilimdir.

Müslümanların dünya ve ahiret hayatındaki tüm zorluklara ve denemelere güzel bir sabır göstermelerine vesile olan da bu ilimdir. İman edenler "Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir. Allah, herşeyi bilendir." (Teğabün Suresi, 11) ayetinde de bildirildiği gibi, başlarına gelen herşeyin bir kader üzere gerçekleştiğini bilmenin rahatlığını ve huzurunu yaşarlar.



Kaynak: İlmi Mercek Dergisi, Ekim 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#169 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Oct 25, 2009 9:01 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - İNFAK ÂDÂBI
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - İNFAK ÂDÂBI

Tasavvufun özüne ve gâyesine nazar ettiğimizde; onun rûhânî inkişafta esas vâsıtasının "muhabbet", bu terakkîdeki zirvesinin de "âdâb" yâni edepler olduğunu görürüz. Bu itibarla mü'min, gönlünün merkezini Allah ve Rasûlü'ne tahsis edebildiği nisbette ilâhî vuslata nâiliyet yolundadır. Bunun en büyük alâmeti de, nebevî ahlâk ile ahlâklanmaktır.

Nebevî ahlâkın özünü, yüksek bir "edep duygusu" oluşturur. Nitekim sahâbe-i kirâmın ifâdesine göre Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, örtüsüne bürünmüş bâkire bir genç kızdan daha fazla hayâ sâhibi idi. Yine O, sahip olduğu edebi ifâde sadedinde; "Beni Rabbim edeplendirdi ve edebimi de güzel kıldı." buyurmuştur. (Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr, I, 12)

İnsanlığın zirve noktadaki fazîletini ifâde eden "edep" hakkında Hazret-i Mevlânâ da şöyle der:

"Eğer şeytanın başını ezmek istersen, gözünü aç ve gör; şeytanı kahreden edeptir. İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o gerçekte insan değildir...

Aklım, kalbime; «Îman nedir?» diye sordu. Kalbim ise aklımın kulağına eğilerek; «Îman edepten ibârettir.» dedi."

Bu itibarla evvelce tekke ve dergâhların en mühim îkaz levhalarından birisi de; «______ ___ ___» (Edeb yâ Hû!..) idi. Bu ifâde, edebe riâyete çağıran bir îkaz olduğu gibi, aynı zamanda "Yâ ilâhî! Edep lutfeyle!" mânâsında bir niyazdır.

Îmânın özü olan edep duygusu, mü'minin hayatının her safhasını kuşatan bir haslettir. Bilhassa da ibâdet ve muâmelât hayatını... Cenâb-ı Hak biz kullarını, yalnızca kendisine ibâdet etmemiz için yarattığını beyan buyurmuştur. Bu bakımdan ibâdetler ve muâmelât, Hakk'a kulluğumuzun âdeta can damarı mesâbesindedir. Yâni ibâdetsiz ve muâmelâtsız bir kulluk hayatı düşünülemez.

Bununla birlikte, Hakk'a kulluk vecîbelerinin edâ edilmesi kadar, hangi keyfiyette edâ edildikleri de son derece mühimdir. Zîrâ ibâdet ve muâmelâtta edebe riâyet, Hakk'ın rızâ ve muhabbetine vuslatın yegâne şartıdır. Bu sebepledir ki usûl-erkân ve âdâbına uymadan, mecbûriyet savma kabîlinden yapılan gâfilâne ibâdetlerin ecri zâyî olur, sahibine sadece faydasız bir yorgunluk kalır. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur:

"Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine kalan, kuru bir açlıktan başka bir şey değildir! Geceleri nice namaz kılanlar olur ki, namazlarından kendilerine kalan, yalnız uykusuzluktur." (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)

Dînimizin direği olan namazın pek çok rükûnları ve huşû şartı bulunduğu gibi, zekât ve sadakaların infâk edilişinde de bâzı edep kâidelerine titizlikle riâyet etmek gerekir. Aksi hâlde nasıl ki namazı gâfilâne kılanlar hakkında; "Yazıklar olsun o namaz kılanlara!.." (el-Mâûn, 4) şeklinde sert bir ilâhî itâb vâkî olmuşsa, infak ibâdetinde yanlış bir tavır sergilemek de, kulu aynı kötü âkıbete dûçâr eder.

İNFAK ve SADAKALARINIZI BOŞA ÇIKARMAYIN!..

İnfakta gözetmemiz gereken edebi Rabbimiz şöyle bildiriyor:

"Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, işte onların Allah katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden ezâ gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, hilim sâhibidir.

Ey îmân edenler! Allâh'a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız infak ve sadakalarınızı boşa çıkarmayın!.." (el-Bakara, 262-264)

Âyet-i kerîmelerde Rabbimiz, hayır ve hasenatta riâyet etmemiz gereken edebi açıkça bildirmektedir. Yâni kalp kırarak, muhtâcı hor görerek, mihnet vererek ve başa kakarak yapılan bir hayrın Allah katında hiçbir değeri kalmaz. Böylesine kaba ve duygusuz bir kalb ile infâk edenler, verdiklerinin ecrini kendi elleriyle imhâ etmiş olurlar!..

İnfak, ikram ve ihsânı başa kakmak, sadece yapılan hayrın boşa gitmesiyle kalmaz, Allâh'ın gazabını da celbeder. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir defâsında arka arkaya tam üç kez:

"-Üç kişi vardır ki, kıyâmet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır." buyurdular. Ebû Zer -radıyallâhu anh-:

"-Adları batsın, umduklarına ermesinler ve hüsrâna uğrasınlar! Kimlerdir bunlar yâ Rasûlallâh?" diye sordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

"-Elbisesini (kibir ve gururundan dolayı kurula kurula) sürüyen, yalan yeminle malını pazarlayan ve verdiğini başa kakan!" buyurdular. (Müslim, Îman, 171)

Görüldüğü üzere, ardından başa kakma ve mihnet gelen riyâkârca infaklar, kulu sevap yerine azâba dûçâr eden ağır cürümlerdendir. Çünkü kalpler, nazargâh-ı ilâhîdir. İncitilmeye gelmez...

Üstelik zekât ve sadakalar, zenginlerin servetlerinde ilâhî emirle belirlenmiş, muhtâcın en tabiî hakkıdır. O hakkı çıkarıp fukarâya vermek bir lutuf değil, sadece hakkın teslim edilmesidir. Dünyâ serveti, ilâhî bir emânettir. Bunu unutarak, Allâh'ın nîmetlerinin, O'nun bir kuluna ulaşmasına vâsıta olmaktan dolayı nefsine pay çıkarıp da muhtâca mihnet veren riyâkârca hâl ve tavırlar içine girmek; gaflet, hamlık ve nâdanlıktır.

O hâlde infakta kibirlenmemek, fakiri hor görmemek, bilâkis kendini fakirin yerine koyup, birgün kendisinin de onun durumuna düşebileceğini tefekkür etmek îcâb eder. Zîrâ zenginlik veya fakirlik biraz cehd işiyse de daha çok baht işidir. Allah zengini fakir, fakiri de zengin kılabilir. Bunlar Hak katında bir üstünlük veya alçaklık ölçüsü değildir. Her ikisi de yalnızca bu âlemdeki bir imtihan şeklidir. Üstünlük yalnızca takvâdadır. O hâlde infâk etmekten dolayı fakire karşı gururlanmak, dünyâ hayâtındaki imtihan sırrından da gâfil olmaktır. Şeyh Sâdî, Bostan adlı eserinde der ki:

"Birisine iyilik ettiğin zaman; «-Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!» diye büyüklenme! Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme! Zîrâ vuran kılıç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç birgün seni de biçer."

Varlıklı kimseler, kendilerini fukarânın yerine koymayı bilmeli ve; "Rabbimiz bizi onların durumunda, onları da bizim durumumuzda yaratabilirdi. Mâdem bize imkân bahşedip onları muhtaç kıldı, demek ki onları bize emânet etti, zayıfları güçlülere zimmetledi, bizi onlardan mes'ul kıldı ve bize bahşettiği nîmetlerin şükrânesi olarak onlara infak etmemizi emretti..." diye düşünmelidirler...

Yine Şeyh Sâdî'nin aynı eserindeki şu nasihatleri de pek mânidardır:

"Kapına bir garip gelirse, eli boş gönderme. Allah göstermesin belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın.

Gönlü yaralı olanların hatırlarını sor, onlara bak. Belki bir gün sen de o vaziyete düşersin.

Sen ki bir şey istemek için kimsenin kapısına gitmiyorsun, buna şükrâne olarak, kapına gelen yoksulu kovma, ona surat asma, onu tebessümle karşıla..."

Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

"Seni fakir bulup zengin etmedi mi? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nîmetini minnet ve şükranla an." (ed-Duhâ, 8-11)

Muhtâca nezâketle muâmelenin en mühim kısmı olan başa kakmamak, ezâ vermemek ve kibirlenmemek için, bir hayrı yaptıktan sonra onu hemen unutuvermek îcâb eder. Lokman Hakîm ne güzel buyurur:

"İki şeyi unutma: Allah Teâlâ'yı ve ölümü.

İki şeyi de unut: Başkasına yaptığın iyiliği ve başkasının sana yaptığı kötülüğü."

Gerçek mânâda infâk ehli bir kul olabilmek; her iki dünyâda da huzur bahşeden çok kıymetli bir nîmettir. Bu ibâdeti lâyıkıyla îfâ edebilenler, Rabbimizin de müjdelediği üzere, kıyâmetin o dehşetli hengâmesinde korkudan ve kederden sâlim kalacaklardır. Bunun içindir ki merhameti sonsuz olan Rabbimiz, yüzlerce âyet-i kerîme ile; ümmetinin üzerine şefkatle titreyen Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, sayısız hadîs-i şerîfleriyle bizleri infâkın huzur ve saâdetine ermeye teşvik etmektedir.

Cenâb-ı Hak, kıymeti tam olarak âhirette anlaşılabilecek muazzam bir nîmet olan infâkın, bâzı nâdan davranışlar sebebiyle zâyî edilmemesi için, biz kullarını, "infak ve sadakalarınızı boşa çıkarmayın" âyetiyle îkaz buyurmuştur.

Mü'min, sehâvet sahibi insandır. Hakîkî sehâvet ise, gözünü kırpmadan, eli titremeden, yağan yağmurlar kadar tabiî bir rahatlıkla, cân u gönülden infâk edebilmektir. Yâni hayır-hasenât, tıpkı çiçeklerin güzel kokularını etraflarına cömertçe ikrâm etmeleri gibi tabiî ve külfetsiz bir şekilde yapılmalı ki, Hak katında bir kıymet ifâde etsin!.. Ancak böyle bir infak, Cenâb-ı Hakk'a vâsıl olan infaktır. Nitekim âyet-i kerîmede "Sadakaları Allah alır." (et-Tevbe, 104) buyrulmaktadır.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri, böylesine nâzik bir hâlet-i rûhiye ile yapılan infâkın bereketini ne güzel ifâde buyurur:

"Sen varlığını, malını ve mülkünü güzelce infâk et de, bir gönül al! Ki o gönlün duâsı, mezarda, o kapkara gecede sana ışık versin, nûr olsun!.."

O hâlde infâk ederken, nasıl ki malımızı veya imkânlarımızı muhtaçtan esirgemiyorsak, bir tebessümü, azıcık bir nezâketi de esirgememek îcâb eder.

Hak dostu Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri, bir muhtaç gördüklerinde, şâyet arabada iseler otomobili durdurur, kapıyı açar, muhtâca doğru birkaç adım yürür, vereceği sadakayı tebessüm ve nezâketiyle daha da güzelleştirerek teslim ederdi.

TEŞEKKÜR EDÂSIYLA İNFÂK ETMEK

İslâmî edep ve nezâket, infâk edebilmeyi, nîmet telâkkî etmeyi gerektirir. Ayrıca veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu mes'ûliyetten kurtarıp ecir kazanmasına vesîle olmaktadır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

"...Hayır olarak harcadıklarınız, kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allâh'ın rızâsını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız." (el-Bakara, 272)

Demek ki, yapılan iyiliğin asıl bereketini, bizzat o hayrı işleyen görecektir. Hem de eksiksiz olarak ve ihlâsı nisbetinde kat kat fazlasıyla... Yâni infak, zâhiren alan kişi için faydalı gibi görünse de hakîkatte verene faydalıdır. Bu yüzden, veren, alana minnet yüklemek yerine, bilâkis minnet duymalıdır. Şa'bî der ki:

"Fakirin sadakaya ihtiyâcından fazla, kendisinin sadaka sevâbına muhtaç olduğunu düşünmeyen zengin, sadakasını iptal etmiş ve ecrini kaybetmiştir."

Yâni infak ettiğimizde, muhâtabımızdan çok kendi gönlümüzü kontrol ederek gerçek sehâvete nâil olabilirsek ne mutlu bizlere!..

Başa kakmak sûretiyle, ezâ vererek veya dünyevî bir menfaat beklentisiyle iyilik eden çoktur. Ancak infâkı ve muhtâcı nîmet bilenler, pek azdır. İnfak edebilme fırsatını tanıdığı için kul, Rabbine şükretmeli, buna vesîle olduğu için de muhtâca minnettar kalmalıdır.

Şeyh Sâdî'nin, infâkı nîmet bilme husûsundaki şu nasihati çok hikmetlidir:

"Seni hayır işlemeye muvaffak kıldığı için Allâh'a şükret. Zîrâ Hak Teâlâ seni lutuf ve ihsânıyla boş bırakmadı. Pâdişâha hizmet eden, ona minnet yükleyemez. Seni istihdâm ettiği için sen ona minnettâr ol."

Muhterem pederim Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh-'in infak hâli bu hususta örnek alınacak edep ölçüleri ihtivâ etmekteydi. O, infâkını o kadar güzel bir İslâmî üslûp, nezâket ve zarâfet içinde yapardı ki, kime ne kadar verecekse onu güzel bir zarfın içine koyar ve üzerine de hürmetkâr bir hitaptan sonra:

"İkrâmımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz." diye yazardı. Yâni Cenâb-ı Hakk'ın rızâsına vesîle olduğu için muhâtabına karşı samîmî bir gönül teşekkürü içinde olur, muhâtabını da mihnet altında bırakmamaya titizlik gösterirdi.

Hazret-i Mevlânâ, hikmet dolu beyitlerinde buyurur ki:

"Yoksul kişi cömertlerin aynasıdır. Sakın aynaya karşı gönül kırıcı sözler söyleyerek onu buğulandırma."

"Yoksul kişi nasıl cömertlik ve iyiliğe muhtaç ise, cömertlik ve iyilik de yoksul kişiye muhtaçtır. Güzeller, güzelliklerini seyretmek için nasıl tozsuz, passız, parlak bir ayna ararlarsa, cömertlik de yoksulları, zayıfları öylece aramaktadır."

"Allâh'ın cömertlik tecellîsinin tezâhürü, fakirlerdir. O fakirler ki kerem sâhiplerine mürâcaat ederler. Dertlerini onlara açarlar. Böylece hamiyetli zenginler için saâdet yollarını hazırlarlar."

Bu sebeple muhtâcın bize gelip de ihtiyacını arz etmesini, Hakk'ın bize bir lutfu olarak telâkkî etmek ve bunu Hakk'a kulluk şerefi bilmek gerekir. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-'ın şu ifâdeleri, bu hakîkati ne güzel îzah eder:

"İki nîmet vardır ki beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilmiyorum. Birincisi; bir adamın, ihtiyâcını karşılayacağımı umarak bana gelmesi ve bütün samîmiyetiyle benden yardım istemesidir. İkincisi de, Allah Teâlâ'nın, o kimsenin arzusunu benim vâsıtamla yerine getirmesi, yâhut kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünyâ dolusu altın ve gümüşe sâhip olmaya tercih ederim." (Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl, VI, 598/17049)

İnfakta bulunanların gururlanmaları, teşekkür ve minnettarlık beklemeleri, hayırlarının bütün ecir ve bereketini silip süpürür. İnfâk eden, rızâ-yı ilâhînin dışında bir maksat taşımamalı, karşılığını tamamen Hak Teâlâ'dan beklemelidir. Muhtaçtan duâ ve teşekkür beklemenin dahî ihlâsı gölgeleyen bir durum olduğunu hatırından çıkarmamalıdır.

Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhümâ-'nın yaptıkları infâka, Allah Teâlâ tarafından gelen takdîr âyeti, bu meyanda bütün infâk ehli mü'minlere örnek olmalıdır:

"Onlar, kendi canları da çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler de onlara: «Bunu size Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz Rabbimizin sert ve belâlı bir gününden korkuyoruz.» derler. Allah da onları o günün fenâlığından korur. Onlar(ın yüzlerin)e parlaklık ve (gönüllerine) sevinç verir." (el-İnsan, 8-11)

Sadakayı "hasbeten lillâh" yâni "sırf Allah rızâsı için" vermek ve ecri azalmasın diye teşekkür bile beklememek hassâsiyetine dâir ümmetin annelerinin şu hâli de ne güzel bir misaldir:

Hazret-i Âişe ve Ümmü Seleme vâlidelerimiz, fakirlere bir şey gönderdikleri vakit, götürene, fakirin ne gibi duâ ettiğini ezberlemesini tembih ederler ve kendileri de o fakir için aynı şekilde duâ ederlerdi. Böylece duâmız onun duâsına karşılık olsun, derlerdi. Sadakaya karşılık olur diye fakirlerden duâ bile beklemezlerdi. Çünkü duâ, sadakaya karşılık gibi olur. (İhyâ, I, 601)

BİRR'E NÂİLİYYET YOLU...

Rabbimiz âyet-i kerîmede:

"Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça «birr»e (hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz..." (Âl-i İmrân, 92) buyurarak, kendisine yakınlık kazanma husûsunda yüksek bir kulluk hedefi gösterir.

"Sevdiklerinden infâk edebilmek" infakta en çok dikkat edilmesi gereken edeplerden biridir. Zîrâ bu hassâsiyet, kulun Rabbine olan îman muhabbetinin de seviyesini gösterir.

O hâlde bizler de, sahip olduklarımız içinde en çok hoşumuza giden, bize verildiği takdirde hoşnut kalacağımız şeylerin neler olduğunu güzelce muhâsebe edip infâkımıza onunla seviye kazandırmaya gayret göstermeliyiz. Böylece hayrın kemâline giden yolda mesâfe almalıyız. Kendimizi fakirin yerine koyup, kendimize nasıl infâk edilmesini isteyeceğimizi düşünerek ona göre tasadduk etmeliyiz. Zîrâ âyet-i kerîmede buyrulur:

"Ey îmân edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır." (el-Bakara, 267)

Kişi, kendine verildiğinde gönül huzûruyla alamayacağı kalitesiz ve bayağı şeyleri fakirlere vermek sûretiyle infâk ettiğini zannetmemelidir. Muhtâcı, elimizin ucuyla verdiğimiz eski elbise, bayat yiyecek ve sembolik bağışlarla anlık olarak sevindirmek ve daha sonra onu muhtaçlığın ve mahrûmiyetin sıkıntılarıyla baş başa bırakmak, gerçek mânâda infâk etmek sayılmaz.

Mü'min, kerem sahibi insandır. Gerçek kerem ise; infâkı, basit ve asgarî miktarlara indirmek değil, bilâkis bir problemi çözecek, sadra şifâ olacak, kıymetli, faydalı ve sevdiğimiz şeylerden infâk edebilmek demektir.

BİRR ve TAKVÂDA YARDIMLAŞIN!

İnfaktan maksat, muhtacı bütünüyle sıkıntıdan kurtarabilmektir. Elbette ki herkesin bütçesi veya imkânı bunun için tek başına kâfi gelmez. O hâlde hayırda da birlik olmak ve yardımlaşmak îcâb eder. Nitekim Rabbimiz:

"...Birr ve takvâda yardımlaşın..." (el-Mâide, 2) buyurmuştur.

Yâni iyilikte ve hayır-hasenât işlerinde yardımlaşmak, Rabbimizin emridir. Bu, bilhassa ferdî iyiliklerin kâfî gelmediği hizmetlerde beraberce hareket etmek, sistemli bir çalışmayla hayrı inkişâf ettirmek ve hattâ müessese hâline getirmek demektir.

Bu bakımdan, derde dermân olacak seviyede bir güç ve imkânımızın bulunmadığı durumlarda, çevremizi de hayra teşvîk etmek sûretiyle, Rabbimizin "birr ve takvâda yardımlaşın" emrini yaşamaya gayret göstermeliyiz.

Mü'min, dâimâ hayır-hasenât arayışında olmalıdır. Kendimiz infâk edecek bir şey bulamıyorsak bile, zamanımızı ve emeğimizi infâk ederek belki hayra vesîle ve vâsıta olabiliriz.

Bugün toplumumuzda hayli yaygın bir infak anlayışı olan, sadra şifâ olmayacak cüz'î yardımlarda bulunmak sûretiyle fakiri geçiştirme, vicdânımızı tesellî etme hastalığına düşmemeliyiz.

Düşünmeliyiz ki, Rabbimiz'in bize lutfettiği nîmetlerin kaçta kaçını O'nun yolunda infâk edebiliyoruz?.. İnfak edebildiklerimiz, kendimize harcadıklarımızın yanında ne nisbette?.. Yoksa infak husûsundaki hâlimizi, toplumun seviyesiyle kıyaslayıp azıcık yardımlarla vicdânımızı tesellî mi ediyoruz? Hâlbuki mü'minler olarak her hususta kendimizi Peygamber Efendimiz ve O'nun güzîde ashâbı ile kıyaslamalıyız. Zîrâ Cenâb-ı Hak bizlere o müttakî kullarını emsal almayı emir buyurmaktadır:

"(İslâm dînine girme husûsunda) öne geçen ilk muhâcirler ve ensâr ile onlara güzellikle tâbî olanlar var ya, işte Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da Allah'tan râzı olmuşlardır..." (et-Tevbe, 100)

Rabbimiz'in bizlere örnek gösterdiği sahâbe nesli, mallarından ve canlarından fedâkârlık yaparak ilk defa Mekke döneminde çektikleri sıkıntılarla îmanlarının bedelini ödediler. İkinci olarak Medîne'de defâlarca müşriklerin taarruzlarına göğüs gerip müslümanca yaşayabilmenin bedelini ödediler. Üçüncü olarak da tebliğ hizmetleriyle hidâyet nûrunu asırlara taşıyarak îman mes'ûliyetinin bedelini ödediler. Sahip oldukları bütün nîmetleri Hak yolunda seferber ettiler. Zîrâ onlar dâimâ:

"Nihâyet o gün (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz." (et-Tekâsür, 8) âyet-i kerîmesinin tefekkürü içinde yaşadılar. Bizler de gerçek infâk ehlinden olabilmek için sahâbe neslini örnek alıp onların bu üç vasfının muhtevâsı içinde olmaya çalışmalıyız.

HAYRA VESÎLE OLAN, HAYRI YAPAN GİBİDİR

Diğer taraftan, yaptığımız infakların toplumdaki bir yarayı sarmasını, bir derde devâ olmasını temin etmeliyiz. Bu hususta tek başına kâfî gelemediğimiz durumlarda da;

"Ne yapalım, benim elimden ancak bu kadarı gelir..." deyip kenara çekilmek ve muhtâcı kederiyle baş başa bırakmak yerine;

"Acabâ bu insanı sıkıntıdan kurtarabilecek birilerini bulabilir miyim?.." düşüncesiyle arayış içine girmeli, muhtaç ile çevremizdeki imkân sahipleri arasında bir köprü vazîfesi görmeliyiz. Zîrâ hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

"Hayra vesîle olan, hayrı yapan gibidir." (Tirmizî, İlim, 14)

Bu hakîkatten dolayıdır ki Hak dostları, her fırsatta insanları hayra teşvik ederek, onların hayırlarına da mânen ortak olmanın fazîletini yaşamışlardır.

Ecdâdımız bu şuurla yoğruldukları için hayır-hasenatta zirveleşmişler, toplumu bir şefkat ağı hâlinde hayır müesseseleriyle donatmışlardır. Bu meyanda, Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın şahsiyet inşâsında ve fetihlerinde büyük emeği bulunan Akşemseddîn Hazretleri'nin şu hâli pek mânidardır:

İstanbul'un fethini takip eden ilk Cuma namazından sonra Ok Meydanı'nda fetih ve zafer alayı yapılmıştı. Nâil olduğu muhteşem fetihte, etrâfındakilerin yardımını hiçbir zaman unutmayan pâdişah:

"-Şühedâya rahmet-i Rahmân, gâzîlere şeref ve şân, teb'ama fahr ü şükrân..." dedikten sonra asker-sivil yüz yetmiş bin kişiye zafer hediyesi olarak mal, mülk ve arâzi dağıttı. Tam bu sırada Fâtih'in mânevî rehberi, Hak dostu Akşemseddin Hazretleri orada hazır bulunan gâzilere seslenerek şu nasihatte bulundu:

"-Ey gâzîler! Bilin ki cümleniz hakkında Âhirzaman Peygamberi; «Ne güzel askerdir onlar...» buyurmuştur. İnşâallah cümleniz mağfursunuzdur. Şimdi de gazâ malını isrâf etmeyip hayır ve hasenâta sarf edin ve pâdişâhınıza itaat ve muhabbet eyleyin!.."

Böylece İstanbul'u fetheden ordunun fazîletini yeni bir fazîletle taçlandırmak için onların hepsini şehrin îmârına ve âmmenin istifâdesi için hayır müesseseleri kurmaya teşvik etti.1

Millet olarak bizler de, büyük bir fazîletler medeniyeti vücûda getirmiş bir ecdâdın torunlarıyız. Onların müstesnâ bir zarâfet, nezâket ve edep ölçüleri içinde kurdukları medeniyetin bereketli semerelerini bugün bile vakıflar, imâretler, sebiller, sadaka taşları vs. sûretinde görmekteyiz. Bizler de ecdâdımızın bu mukaddes mîrâsına sahip çıkarak, onlar gibi hayır müesseseleri kurmaya ve kurulmuş olanları da yaşatmaya gayret etmeliyiz. Önce kendi iç dünyâmızı fazîletlerle donatarak örnek teşkil etmeli; sonra da, şehîd ve gâzîlerimizin emâneti olan vatanımızı ve mukaddes değerlerimizi muhâfaza için, îmanlı, vatanperver ve seviyeli nesiller yetiştirmeliyiz. Aksi hâlde din zayıflar, nesiller zâyî olur, vatan el değiştirir. Bu mes'ûliyetlerimizin idrâki içinde infâk ehli mü'minler olmalıyız.

Velhâsıl, infak ehli bir mü'min, diğergâm insandır. Kendi kurtuluş beraatını alabilmenin, başkalarının da kurtuluşu için gayret ve himmet etmekten geçtiğini bilen insandır. Zîrâ sırf kendi menfaatini düşünen, kaba, hodgâm, bencil ve cimri bir insan tipini Rabbimiz reddediyor. Bu itibarla başkalarının mes'ûliyetini omuzlarımızda hissedebildiğimiz nisbette, kendi mesûliyetimizin hesâbını kolay verebileceğimizi hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Rabbimiz, hepimize gayret-i dîniyye ihsân eylesin. Edep ve nezâket ölçüleri içerisinde, sırf rızâ-yı ilâhîyi ümîd ederek infâk edebilmeyi gönüllerimizin huzur ve saâdet hazînesi kılsın!

Âmîn...

Dipnot: 1) Bkz. Sâmiha Ayverdi, Türk Târihinde OSMANLI ASIRLARI, İstanbul 1999, s. 227-228.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Mayıs 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#170 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Nov 1, 2009 6:50 pm
Subject: Ölümün Hatırlattıkları ve Ötesi
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Ölümün Hatırlattıkları ve Ötesi

İnsanoğlu, ölmek için var olur, dirilmek için ölür ve ebediyeti duyup yaşamak için de dirilir. Bir bir gelinir bu dünyaya.. bir bir yürür herkes bu upuzun hayat yolunda.. onca müştereklere rağmen herkes kendi kaderiyle oturur-kalkar.. kendi kaderini yaşar ve programlandığı çerçevede, daha sonra bir başka hayatı duyup yaşamak için arkasına bakmadan yürür ebediyete.

Evet insan, dünyaya daha ilk adımını attığı andan itibaren, onun için geriye sayma başlamış demektir. Hatta embriyolojik sürecin mebdei, bir mânâda onun için sonun başlangıcı sayılabilir. Çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri bu vetirede sadece birer konaktırlar. İnsan nasibi ölçüsünde ya bu konakların hepsine uğrar ve bir süre misafir olur veya yürüyen bir trenden dışarıya atılıyor gibi, ümit edilen menzile ulaşılmadan, herhangi bir meçhul noktada, kendisine cebrî bir çıkış verilir ve onun için dünya ile alâkalı her şey biter. Her gün bu kabil hâdiselerle, duyguları delik deşik ve düşünceleri allak-bullak yolculuklarını devam ettirenler ise, son durak mülâhazası veya gerçekten O'na yaklaştıklarından ötürü, sürekli ense köklerinde yokluğun sopsoğuk elinin dolaştığını sanır, onun rengiyle sararır, her an sürpriz bir bitişin şokuyla tir tir titrer, hazan yemiş yapraklar gibi sarsılır ve her zaman kendilerini amansız bir çözülüşün pençesinde hissederler.. ederler de, günler, haftalar, aylar ve yıllar ilerledikçe, daha bir artan hafakanlarla kıvrım kıvrım kıvranır, işittikleri her seste ölüm ağıtlarından nağmeler dinler ve ruhlarındaki cehennem zakkumunu besleyen esintiler ölçüsünde, her gün birkaç defa ölür ölür dirilirler.

Mevsim dönüp de hayatın sonbaharı gelip çatınca, âdeta her şey ve herkes tarafından terkedildiklerini hisseder.. bütün varlığın kendilerine arka çevirip onları yalnızlığa attığını sanır.. dört bir yanın poyrazla inlediğini duyar gibi olur ve hazanla sararıp düşen her yaprakta kendi makûs kaderlerinin yazılarını okur.. çığlıklarını dinler, inkisarla iki büklüm olur.. buruklaşır.. ve hele ötelere inançları da yoksa, ruhlarının alacakaranlığında hayatlarının gurûp sonrasını tahayyülle sürekli yutkunur ve ölüm terleri dökerler.

Artık, ne çevrelerinde neş'eyle köpüren hayat, ne varlığın rengârenk güzellikleri, ne kuş cıvıltıları, ne ırmak çağıltıları, ne koyun-kuzu meleyişleri, ne de tabiat meşherinin o temâşâsına doyulmayan manzaraları onlara hiçbir şey ifade etmez.. etmez ve onlara göre artık her ses bir ölüm ağıtı.. her güzel manzara plastize bir hüzün paketi.. her doğum, bir ölüm referansı ve doğumlar ölümlere emanet.. her sevinç de bir aldanmışlık ve teselli mırıltısıdır. Bunların iç dünyalarında elemleri elemler kovalar, kâbuslu rüyalarda olduğu gibi gönülleri ve dilleri sürekli korkulara takılır, "kem-küm" eder. Her zaman bakışları bulanık, başları dumanlı, yaklaşan sonun şokuyla hezeyandan hezeyana sürüklenir ve daha mezara girmeden hep kabrin sadefleşmiş kemikleri arasında yılanlarla-çıyanlarla âdeta saklambaç oynarlar. Yer yer burunlarının yokluğa değdiğini ve ufalanıp toz-toprak haline geldiklerini hisseder ve her biri ayrı ayrı kendi kaderinin ağında "Keşke anam beni doğurmasaydı!" der, inler.

Gönüllerini imanla donatmış ve kalblerinin balansını ötelere göre ayarlamış "İman hem nurdur, hem kuvvettir, hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir." duygu ve düşüncesiyle tam bir metafizik gerilim içinde bulunanlara gelince; onlar, çocukluklarını bir zevk zemzemesi içinde duyar ve her zaman var olma şevkiyle haykırır.. gençliklerini Yusuf gibi birer iffet ve irade kahramanı olarak disiplinlerle geçirir.. olgunluk çağlarını arkadan gelenlere örnek olabilecek davranışlarla süsler ve yollardaki reflektörler gibi sürekli düz yolda yürümenin lâzım geldiğini vurgular.. yaşlılık dönemlerini de "ulü'l-azmâne" bir kararlılık, ciddiyet içinde ve nebîleri hatırlatan bir itminanla, Cennet koridorlarında seyahat ediyormuşçasına inançla, azimle ve ümitle sürdürürler.

Başkalarının kaybetme hezeyanlarıyla çıldırıp durduğu, en amansız gibi görünen demlerde, onlar, her zaman imanlarının, ümitlerinin meyvelerini devşirir ve bütün hassasiyetleriyle burada var olmanın, ötede de ebedî kalmanın neşvesini duyar ve âdeta ömürlerini bir şiir, bir hayal ikliminde yüzüyor gibi geçirirler. Öyle ki, Allah'a ve ötelere imanın herhangi bir faslı, herhangi bir ifadesi karşısında, sihirli balonlarla, fezanın sonsuzluğunda ötelere yürüyor gibi ruh-efzâ bir seyahat yaptıklarını sanırlar. Kendini duygularının, düşüncelerinin büyüsüne kaptırma ölçüsünde her inançlı ruh, şöyle ya da böyle cismaniyetten uzaklaşıyor ve ruhanîliğin enginliklerine açılıyor gibi olur ve ötelerin tasavvurları aşkın bütün romantizmini birden duyar.

Evet, her imanlı gönül, varlığın, her zaman güzelliklerini temâşâ ettiğimiz şu esrarlı meşherinde ne harikalara, ne harikalara şahit olur!. Ne büyülü sesler duyar!. Ne aşkın şeylerle yüz yüze gelir!. Gelir de yol boyu, kendisini selamlayan nice güzelliklerden iltifat görür.. nice ses hevenkleriyle büyülenir, kendinden geçer ve âdeta rüyalarda olduğu gibi, her gördüğü, her duyduğu, her düşündüğü şeye çarçabuk ulaşır ve kendini sürekli bir zevk çağlayanı içinde hisseder.. hisseder ve ömrünün bitmesini kat'iyen istemez.. dünyaperest ruhlar gibi değil; varlığın tenteneli perdesinin arkasındaki hakikî güzelliklere, Güzeller Güzeli'nin cemalinin değişik dalga boyundaki tecellilerine vurgun olduğundan dolayı ömrünün bitmesini istemez.

Daha doğrusu bunlar, ötekilerin, o dünyalarını karartan ruhlarındaki Cehennem zakkumuna bedel kalblerindeki iman çekirdeği sayesinde kendilerini her zaman, âhiret âlemi ve onun zevkle tüllenen manzaraları ile yüz yüze, Cennet ve onun Hakk'ı temâşâya açık yamaçlarında tenezzühde sanır ve bir bakıma, fiziği-metafiziği, dünyayı-ukbayı, ruhu-bedeni bir bütün hâlinde duyar ve yaşarlar.

Gün gelip de öteler perde aralayınca, düşüncedeki Cehennem tohumu, kapkaranlık bir kâbus gibi her yanda kendisini hissettirir.. mağmalar gibi köpürür ruhlara korkular salar.. bir sis, bir duman gibi bütün ufukları kaplar.. azap olur canları yakar.. musibet olur sağanak sağanak yağar.. ve tabiî gönüllerdeki tûba-i Cennet çekirdeği de dal-budak salar.. bağrında göğerip geliştiği gönüllere tebessümler yağdırır, revh u reyhanla tüllenir.. yapraklarına tutunanları sırlı asansörler gibi huzura, emniyete, rıdvana ve ebediyete taşır.. Cennetle buluşturur, Hak Cemali'nin temâşâ edildiği ufka ulaştırır. Hâsılı her iki zümre de sînelerinde taşıdıkları çekirdek ve tohumun inkişafıyla vicdanlarında icmâlen duydukları şeyleri, tafsilen ve fiilen görüp-yaşayacakları ayrı bir buuda intikâl eder de her şeyi ayan-beyan görmeye başlarlar:

Evet, hele "Sûra üfürüldü mü, işte o gün çok çetin bir gündür; (bilhassa) kâfire (hiç de) kolay değildir." (Müddesir, 8-10) Ya o "Göklerin yarılıp parçalandığı, cehennemin köpürüp alevlendiği ve Cennetin yaklaştırıldığı an, her nefis, dünyada ne hazırlayıp oraya sunduğunu (mutlaka) bilecektir." (Tekvir, 11-14)

"(İşte) O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar (kaçar; çünkü) o gün herkesin, başından aşkın bir işi var.. yüzler vardır o gün parıl parıl, gökçek ve sevinçle mütebessim.. yüzler de vardır, karanlık ve toz-toprak bürümüş, işte onlar kâfirler ve mücrimlerdir." (Abese, 34-42)

"Şüphesiz kâfirler için zincirler, bukağılar ve çılgın alevler hazırladık. İyilikle oturup kalkanlara (gelince, onlar) kadehlerle kâfûr karışımı (kevserler) içerler." (İnsan, 4-5)

Arzın darmadağınık olup, yıldızların bağı kopmuş tesbih taneleri gibi sağa-sola savrulduğu o dehşetli gün, dimağlardaki Cehennem tohumu ve gönüllerdeki Cennet çekirdeğinin ayrı bir inkişaf faslıdır: Evet bir yanda: "Hayır hayır! Yer çarpılıp paramparça olduğu, meleklerin saf saf (olup durduğu) ve cehennemin getirildiği o gün (evet işte o gün) insan her şeyi anlar (anlar ama) onun için (artık anlamanın) ne yararı var ki? (O) keşke bu hayatım için (bir şeyler hazırlayıp) gönderebilseydim, der.. artık O'nun azabı gibi kimse azap edemez ve O'nun gibi kimse zincire vuramaz." (Fecr, 21-26) Ürperten bir tablo; diğer yanda da: "Ey itminan içindeki nefis! O senden, sen de O'ndan râzı olduğun hâlde dön Rabbine! (Dön) kullarım arasına katıl ve Cennetime gir!" (Fecr, 27-30)

Nimetlerin bayıltan güzellikleri, musibetlerin ürperten çirkinlikleri ve yol boyu, tûba-i Cennetin üfül üfül esintileri, cehennem zakkumunun da sam yeli gibi iliklere işleyişi hissedilir: "O gün nice yüzler ışıl ışıl ışıldar ve Rabbi'ne bakar; nice yüzler de vardır ki, ekşir, asıklaşır ve belinin kemiklerinin kırılacağını sanır; (sanır ve iki büklüm olur)." (Kıyame, 22-25) İkincilere: "Haydi yalanladığınız şeye doğru yürüyün! Yürüyün, gölgesi olmayan ve alevden korumayan üç buudlu (katmerli) cehennem karanlığına! O karanlık, ulu ağaçlar gibi kıvılcımlar salar. O (kıvılcımlar) kalın urganlar gibidirler. O gün Hakk'ı yalanlayanların vay hâline!." (Mürselat, 29-34) Birincilere de âdeta tebrikler yağdırılır ve: "Şüphesiz müttakiler gölgeler (altında), çeşmelerin yanında ve iştihalarının çektiği meyvelerin başındadırlar. (Onlar) amellerinizin mükâfatı olarak afiyetle yeyin, için!. İşte biz iyilik edenlere böyle karşılık veririz." (Mürselat, 41-44) müjdeleriyle karşılanırlar.

Evet "Vadedilen (o büyük) hakikat gelip çatınca, küfredenlerin bakışları donakalır. 'Vah bize! Biz bundan gâfilmişiz; daha doğrusu biz zâlimlerin ta kendisiymişiz.' (derler ve onlara) siz ve Allah'tan başka bütün taptıklarınız cehennemin yakıtlarısınız ve oraya döküleceksiniz denir." (Enbiya, 97-98) "Kendilerine tarafımızdan saadet vadedilenler ise, işte onlar, cehennemden uzaklaştırılmışlardır. (Öyleki) cehennemin hışırtısını bile duymazlar. Onlar, canlarının istediği nimetler içinde ebedîdirler. En büyük korku bile onları tasalandırmaz.. ve melekler onları: 'İşte bu, size vadedilen sizin gününüzdür.' (muştularıyla) karşılarlar." (Enbiya, 101-103)

Müttakiler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş'e çığlıkları atar ve şükranla iki büklüm olurlar: "Kitabı sağdan verilen: 'İşte alın, okuyun bu kitabı! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum.' der. Ve artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun dibine) kadar yaklaşmış Cennettedir. Ve onlara: Geçmişte yaptığınız amellere karşılık, afiyetle yeyin, için, denir. Kitabı soldan verilenler ise: 'Âh keşke, bana bu kitap verilmeseydi! Keşke hesap nedir bilmeseydim!. Ve keşke ölüm işimi bitirmiş olsaydı! Malım hiçbir işe yaramadı. Güç ve hâkimiyetim yok olup gitti." (Hâkka, 19-29) der hasretle inler.

Artık "Mücrimler, şaşkınlık ve azap içindedirler. O gün (onlar) yüzükoyun sürüm sürüm ateşte sürüklenirler; (sürüklenirler de onlara): 'Tadın ateşle teması!' denir." (Kamer, 47-48) "Müttakilere (gelince) cennetlerde, ırmakların başında, Kudreti Sonsuz Melik'in nezdinde, sıdk makamında (birer yâd-ı cemil)dirler." (Kamer, 54-55)

Bir yandan gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetlerin sağanak sağanak yağması, diğer yandan da cehennemin gayızla gürleyip öfkeyle köpürmesi ve mazhariyetlerine imrenilecek, istihkaklarından ürperilecek insanlarla her şey ebediyete akar durur: "Takvâ erbabına geleceğin en güzeli vardır: Adn cennetleri, ardına kadar kapıları açılmış, (onlar da, bu cennetler içinde) tahtlara yaslanmış olarak (çeşit çeşit) meyveler ve içecekler isterler. Yanlarında da, gözleri eşlerinin üzerinde, dilberler vardır." (Sâd, 49-52) "(Orada) azgınlara da en kötü bir azap (söz konusudur): Gider cehenneme yaslanır; o ne kötü bir istirahat döşeğidir! Tadıp duymaları için (onlara) kaynar bir su ve bir de irin (verilir), bu türden daha çift çift azablar..." (Sâd, 55-58)

Kimileri ferih fahûrdur. Değişik mazhariyet ve iltifat sağanakları karşısında; kimileri de buruk, ekşi ve hezeyan içindedirler: "Defterini sağdan alanlara gelince, nereden bileceksin ki, (o büyük mazhariyeti)?. Onlar dikensiz sedir ağaçları, salkım salkım muzlar arasında ve upuzun gölgeler altında çağlayıp duran ırmakların başındadırlar." (Vâkıa, 27-31) "Kitabını soldan alanlara gelince, nereden bileceksin ki (o korkunç mahrumiyeti)?. Onlar iliklerine kadar işleyen kaynar bir su içinde, serinlik ve rahat vadetmeyen kapkara bir dumanın gölgesinde (bekler dururlar); zira onlar dünyada, şımarıklık içinde, günahlarda hep ısrarlı idiler." (Vâkıa, 41-45)

"(Artık) o gün, cennetliklerin ebedî kalacakları yer en hayırlı bir yer, dinlenecekleri makam da en güzel bir makamdır." (Furkan, 24) Gönüllere akan zevkleri yudumlar ve kendi kendilerine: "Bizden üzüntüyü gideren Allah'a hamdolsun! Şüphesiz bizim Rabbimiz, günahları bağışlayan ve şükürlere de karşılık verendir. O'dur ki, bizi böyle bir makama yerleştirdi.. bir makam ki, (insana) ne yorgunluk ârız olur ne de usanç gelir." (Fatır, 34-35)


Kaynak: "Işığın Göründüğü Ufuk" Kitabı, Fethullah Gülen

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#171 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Nov 8, 2009 2:30 pm
Subject: Cihâd-ı Ekber En Büyük Cenk
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Cihâd-ı Ekber En Büyük Cenk

Küçük Cihâd Nedir? Büyük Cihâd Nedir?

Cihâd, insanla İslâm arasındaki engelleri kaldırmaya yönelik her türlü cehd, çaba ve gayretin adıdır. Bu çabanın dışa dönük ve başkalarını muhâtab alanı küçük cihâd, içe dönük insanın öz nefsine yönelik olanı ise büyük cihâd olarak anılır.

Savaş ve şehîdliğe varan bir mücâdele ve mücâhedenin küçük cihâd olarak değerlendirilmesi, nefsle cihâdın ise cihâd-ı ekber/en büyük cenk olarak görülmesi ilk nazarda insana ters gibi görünebilir. Birinde sonu ölümle bitecek şehîdliğe varan bir cenk, savaş ve mücâhede, diğerinde ise insanın kendi kendisiyle uğraşması; yâni riyâzat ve mücâhedeyle nefsini ıslâha çalışması söz konusudur. Nasıl olur da sonu ölüm ve şehîdliğe varan bir cihâd küçük, nefsle cihâd ise büyük olarak anılabilir?

Büyük cihâd olarak anılan nefs ile mücâhedenin diğerinden üstünlüğü hem niyette, hem de zorluğundadır. Küçük cihâdın gâyesi ve bunda kulun niyeti, Hakk'a vuslat ve cemâl-i ilâhîyi müşâhededir. Bir başka ifâdeyle küçük cihâdın gâyesi şehîdlik, büyük cihâdın gâyesi ise sıddîklıktır. Yâni Hz. Ebû Bekir Sıddîk gibi sâdık ve samîmî bir mümin olmaktır. Kur'an'ın diliyle sıddîklık, şehîdlikten üstündür. Nitekim Allah Teâlâ: "Kim Allah'a ve Rasûle itâat ederse işte onlar Allah'ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır"1 buyurarak sıddîklığı şehîdlikten önce zikretmiştir. Âyetten, âhirette en yüksek derecenin peygamberlere, ardından sıddîkler ile şehîd ve sâlihlere âid olduğu anlaşılmaktadır.

Küçük cihâd, kâfirlerle yapılan cenk, mücâhede ve muhârebedir. Dış âlemin temizlenmesine ve ıslâhına yöneliktir. Büyük cihâd ise bâtını ıslâh etmeğe yöneliktir. Bâtın/iç âlemin ıslâhı, zâhir/dış âlemin ıslâhından daha güç bir iştir. Zâhirde görülen bir kâfirin nefsini öldürmek, bedenini ortadan kaldırmak kolaydır. Ama insanın bâtınında bulunan ve sürekli kötülüğü emreden nefsle2 cenk etmek ve onu yenmek kolay değildir. Bu ancak Allah'ın yardımıyla sıdk kılıcı ile olabilecek bir iştir.

Mücâhid savaşta kâfir kılıcıyla şehâdet mertebesine ulaşınca her türlü yorgunluktan kurtulur; Hakk katında diri olarak rızıklandırılmaya hak kazanır.3 Ama sıdk ehli, nefslerini sıdk kılıcıyla günde bin kere öldürse, o nefs yine her defasında bir başka şekilde dirilir ve insana tuzak kurmaya devam eder. Bu yüzden nefs ile cihâd eden cenk ehli, göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa nefs ile mücâdeleye ara vermez. Nitekim Allah Rasûlü'nün şu duâsı bunun en güzel ifâdesidir: "Ey Allahım, göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan daha kısa bir süre beni nefsime bırakma."4

Nefsin tuzağından emîn olmak mümkün değildir. Nefs, Hakk'ın imtihân tuzağının sûreti olduğundandır ki nefslerine zulmeden, kendi kendine kıyan kimseler hâriç, kimse onun tuzağından emîn olamaz. Cihâd-ı ekber sayılan nefs ile cenk, zordur; fakat başarılı olunduğunda insanın gönlündeki şefkat ve merhameti artırır. Bu yüzden böylelerinden kimse zarar görmez.

Allah Rasûlü'nün bir savaş sonrası söylediği rivâyet edilen: "Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda nefs ile cenge dönüyoruz!"5 sözü dikkat çekicidir. O, başka hadîslerinde de nefs ile cihâdın önemi konusunda şöyle buyurmuştur: "Mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir."6 "Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölüm ötesi için çalışan, ahmak ise nefsinin hevâsına tâbî olduğu hâlde bu durumundan hayır umandır."7

Nefsin Tuzakları

Nefs ile cengin en büyük cihâd sayılmasının sebebi, nefsin sürekli tuzaklar kuran ve insanı kötülüğe çağıran özelliğidir. İnsan nefsinin sürekli kötülüğe çağıran hevâ sıfatları pek çoktur. Genelde kabûl edilen yaygın görüşe göre onlar yedidir: Kibir/büyüklük taslama, ucüb/kendini beğenme, riyâ/gösteriş, gadab/öfke, hased/kıskançlık, mal sevgisi ve makâm tutkusudur.

1- Nefsin tuzaklarından ilki insanın büyüklenmesi anlamına kibirdir. Allah'ın kendine has kıldığı kibriyâ ve azamet sıfatının nefsânî zaaf ve şeytânî bir vasıf olarak tezâhürü insanın temel problemidir. Âlemdeki zuhûru şeytânın kibirle kendini üstün görerek Âdem'e secde etmemesiyle başlamış,8 ondan da insana geçmiştir. Kibrin tedâvisi, insanın konumunu ve yerini bilerek tevâzû sâhibi olmasından geçer.

2- Nefsin tuzaklarından ikincisi insanın kendini beğenmesi mânâsına ucübdür. Büyüklenip başkalarına tepeden bakmayı, kendini beğenip başkalarını hor görmeyi doğuran bu nefsânî ve şeytânî vasıf, başa çıkılması çok kolay olmayan bir özelliktir. Ucbün tedâvisi, kibirde olduğu gibi tevâzû sâhibi olmaktır.

3- Nefsin tuzaklarından üçüncüsü riyâdır. Başkaları tarafından takdîr edilme arzusuyla onlara karşı yapılan gösteriştir. İnsanların övmelerine olan zaaf ile yermelerinden korkmak ve incinmektir. Bunu tetikleyen ucüb; yâni kendini beğenmektir. İnsanın gözü dışa dönük olduğu için dâimâ karşısındakini görür. Bu da insanın halkın ayıplarıyla uğraşıp kendi eksiklerini görmezden gelmesine sebep olur. Nefsin bu tuzaktan kurtulması için ona kusûr ve hatalarını göstermek gerekir. Amelindeki eksikliği ve ihlâsındaki azlığı ona hissettirmek lâzımdır. Riyânın tedâvisi ihlâsa ermeye çalışmakla olur. Ayrıca bu hâlin tedâvisi, Allah'ın kalıba değil, kalbe baktığını; âhiretteki derecenin kalpteki duygulara bağlı olarak eksilip artabileceğini bilmek sûretiyle olur. İçte bulunan bir hâli dışta ızhâr etmenin bir faydası bulunmadığı gibi, halkın övgü ve yergisinin Hakk nezdinde hiçbir değeri yoktur.

4- Nefsin tuzaklarından dördüncüsü gadabdır. Öfkelenip kızma hastalığıdır. Gadab şeytânî bir sıfattır. Tedâvisi kazâya rızâ göstermeye alışmak sûretiyle olur. Peygamberimiz'in öfkelenmemek, gadabını yenmek husûsunda pek çok tavsiyeleri vardır. Öfke aklı baştan alır, muhâkeme ve kontrolü kaybettirir.

5- Nefsin tuzaklarından beşincisi haseddir. Başkalarının sâhip olduğu nîmetleri kıskanmaktır. Hasedin sebebi taksîm-i ilâhîye râzı olmamaktır. İnsan, samîmî bir îmân ile ilâhî taksîme râzı olma özelliği kazandığı an, nefsin kıskançlık kıskacından kurtulur.

6- Nefsin tuzaklarından altıncısı mal sevgisidir. Hırs ve tama' ile dünyâya düşkünlüktür. Sebebi ölümü unutmak, nefsin insana telkin ettiği ebediyet duygusuna aldanmaktır. Tedâvisi ölümü çokça hatırlamak, ebediyet yurdunun dünyâda değil, ahirette bulunduğunu düşünmektir. Tama' insanı cimriliğe, cimrilik maddeye ve kula kul olmaya götürür.

7- Nefsin tuzaklarından yedincisi makâm tutkusudur. Bu da kendini beğenme hastalığından, şöhret ve baş olma tutkusundan kaynaklanır. Tedâvisi Allah'ın kendisine hakkı hakk bilme lütfunda bulunduğunu, ancak Allah'ın bu lütfuna karşı onun şükürde kusûr ettiğini düşünerek tevâzû/alçak gönüllülük yolunu tutmasıyla olur. Baş olma ve îtibâr duygusu insanı içini ihmâl edip dışını süslemeye, olduğundan fazla görünmeye yönlendirir.

Bu yedi nefsânî sıfattan her biri başa çıkılması çok zor özelliklerdir. Bunlarla her an diri bir gönül ve uyanık bir zihinle mücâdele gerekir. En küçük ihmâl ve gaflet insanı perişan edebilir. Nefsin bu vasıflarında başarıya erenler büyük cengin muzafferleri sayılırlar. 

Kul malını ve canını cennet için fedâ ederse cihâd-ı asgar yapmış olur ve ona bu adanmışlığından dolayı cennet vardır. Ancak kalbini, gönlünü ve rûhunu Allah'ı taleb ve O'na vuslat yolunda fedâ edene de cennetin sâhibi vardır ki bu yapılan da cihâd-ı ekberdir. Görünen düşmanın elinden kurtulmak, onu öldürmek sûretiyle; görünmeyen ve fakat sürekli yakamızı bırakmayan nefs düşmanının elinden kurtulmak ise, onun hevâsını öldürmekle olur.

Allah Teâlâ zâhirde görünen düşmanla mücâdele eden müminlere onların görmediği ordularıyla yardım ettiği gibi bâtındaki iç düşmanla; yâni nefsiyle mücâdele eden ve hak üzere olan Müslümanlara rûhânî ve mânevî ordularıyla destek olur. Cihâd-ı ekberle uğraşan müminin vücûdunda bu tür görünmeyen ordular zuhûr edince şer kaynağı olan nefsânî güçler onlar karşısında tutunamaz. Bu ilâhî yardımları celb eden, insanın gönlündeki yakînî îmân ve itmînândır. O sâyede insan, nefsine direnip Allah'ın ihlâsa erdirdiği bahtiyârlardan olabilir.

Allah Rasûlü: "Düşmanların en korkuncu senin iki yanın arasında/içinde bulunan nefsindir"9 buyurur. Nefs, karşı koyma açısından düşmanların en kuvvetlisi, kararlılık yönünden en güçlüsüdür. Nefsle cihâdın "ekber" oluşu sonuçta nefsi Hakk'a teslîm etmeyi amaçlamasından dolayıdır.

Nefsini, hevâsına ram olmaktan koruyan, malını nefsinin isteklerine harcamak yerine daha hayırlısına saklayan kimse hem canıyla, hem de malıyla cihâd etmiş ve cihâd-ı ekbere ermiş sayılır.

Dipnotlar: 1) en-Nisâ, 4/69. 2) Yûsuf, 12/53. 3) Bkz. Âl-i İmrân, 3/169. 4) Ebû Dâvud, Edeb, 100-101. 5) Bkz. Süyûtî, II, 73; Münâvî, Feyzü'l-kadîr şerhu'l-câmii's-sağîr, Beyrut 1994, III, 141/2873; Ali el-Müttakî, IV, 430/11260. 6) Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd, 2/1621; İbn Hanbel, VI, 20. 7) Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459; İbn Mâce, Zühd, 31. 8) Bkz. el-Bakara, 2/34. 9) Keşfü'l-hafâ, I, 143 (Beyhakî'den).


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Kasım 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#172 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Nov 15, 2009 10:50 pm
Subject: Tevazunun İslam Ahlakındaki Önemi
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Tevazunun İslam Ahlakındaki Önemi

Alçak gönüllü, tevazulu olmak Yüce Allah'ın Kuran'da övdüğü bir davranıştır. Gerçek anlamda alçakgönüllülük, insanın sahip olduğu tüm özelliklerin Rabbimiz'den geldiğini bilmesi, Allah'ın dışında hiçbir mutlak güç olmadığını kavramasıyla yaşanır. Bu şuurdaki bir insan ne kadar beğenilen özelliklere sahip olursa olsun, bütün bunların Allah'ın verdiği gelip geçici özellikler olduğunu, kendisi için bir imtihan vesilesi ve salih amel fırsatı olduğunu bilir. Bu nedenle de sahip olduğu hiçbir özellik, onun kibirlenmesine, büyüklenmesine sebep olmaz. Bu güzel ahlaklarının sonucunda ise Allah müminleri cennetle müjdelemiştir:

"...İşte sizin ilahınız bir tek İlahtır, artık yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olanlara müjde ver." (Hac Suresi, 34)

Yüce Allah Kuran'ın pek çok ayetiyle insanlara alçakgönüllü olmayı emretmiştir. Kibir ve büyüklenmenin ise Kuran'da şeytanın bir vasfı olduğu bildirilmiş ve iman edenlerin kibirden mutlaka sakınmaları hatırlatılmıştır. Dolayısıyla müminin en önemli özelliklerinden biri büyüklük gururundan ve kibirden kaçınması, tevazulu, müşfik, mülayim ve yumuşak başlı bir ahlak göstermesidir.

Her şeyin Allah'a ait olduğunu ve kendilerinin O'na karşı eksikliklerini, acizliklerini bilen müminler, Rabbimiz'in yarattığı diğer insanlara karşı da tevazu gösterirler. Allah'a olan boyun eğmişliklerini, O'nun mümin kullarına karşı gösterdikleri tevazuyla belli ederler. Zira sahip oldukları özelliklerin hiçbirinin kendilerine ait olmadığının farkındadırlar. Bundan dolayı daima şükreder ve ellerindeki her şeyi Allah'ın dilediği anda geri alabileceğini unutmazlar. Müminler, bu samimi tavırlarıyla da çevrelerine örnek olarak en etkili tebliğ yöntemlerinden birini de uygulamış olurlar.

Müminlerin Tevazulu Ahlaklarının Kökeni

Yüce Allah'a Tam Teslim Olmuşlardır


Türlü eksikliklerle ve acizliklerle yaratılmış olan insan için, dünya hayatındaki her an bir imtihan vesilesidir. Bunun bilincinde olan müminler için acizliklerin pek çok hikmeti ve hayrı vardır. Bu hikmetlerden en önemlileri ise acizliklerini düşünerek Allah'ın gücünü daha iyi görebilmeleri ve Allah'a karşı boyun eğici olmalarıdır.

Şüphesiz eğer Allah dileseydi, insanı kusursuz bir yaratılışla da yaratabilirdi. Nitekim cennette insan hem bedenen, hem de ruhen çok üstün bir yaratılışa sahip olacaktır. Ancak insanın kendisini ahirete maddi ve manevi olarak hazırlayabilmesi ve eğitebilmesi için, dünyadaki eksiklikleri görmesi ve yaşaması çok önemlidir. Böylece Allah'ın izniyle ahiretteki kusursuzluğu ve bunun değerini çok daha iyi anlayabilme imkanına ve Allah'ın kudretini gereği gibi takdir edebilecek bir anlayışa sahip olacaktır.

Güçlü Bir İmana Sahiptirler

Tevazu, imana bağlı bir ahlak özelliğidir. İmanlı bir insan, her an Allah'ın huzurunda olduğunun, Allah'ın kendisini her an duyduğunun, gördüğünün ve aklından geçenleri bildiğinin farkında olduğu için, hem Allah'a hem de O'nun kullarına karşı tevazuludur. Allah müminlerin tevazularını Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler..." (Furkan Suresi, 63)

Yüce Allah bir başka Kuran ayetinde de, imanın en açık göstergelerinden birinin büyüklük taslamamak olduğunu bildirmiştir. Konuyla ilgili olan ayet şöyledir:

"Bizim ayetlerimize ancak onlarla kendilerine hatırlatıldığı zaman, hemen secdeye kapananlar, Rablerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar iman eder." (Secde Suresi, 15)

Allah Korkuları Çok Güçlüdür

Kuran'da "Allah'tan 'içi titreyerek korkan' öğüt alır düşünür." (A'la Suresi, 10) ayetiyle, insanın düşünüp öğüt alabilmesi için derin bir Allah korkusuna sahip olması gerektiği haber verilmiştir. İnsanın kendisindeki kötü ahlak özelliklerini, kusur ve hatalarını düzeltebilmesi için bunların yanlış olduğunu düşünebilmesi ya da kendisine hatırlatıldığında bunlardan öğüt alabilmesi ancak kalbindeki Allah korkusuyla mümkün olabilmektedir. Samimi Allah korkusuna sahip bir müminin, başkalarını hor görmesi, ters davranması, büyüklenip kibirlenmesi, ihtiyaç içinde olan bir kimseden yüz çevirmesi, insanları küçümsemesi, kendini herhangi bir özelliğinden dolayı üstün görmesi söz konusu değildir.

Allah'a Karşı Acizliklerini Bilirler

Müminler Allah'ın büyüklüğünü kavrayıp takdir edebilme gayreti içindedirler. Bu sebeple de tüm yaratılmışlarla beraber kendi acizliklerini de bilirler. İnkarcıların kibirli başkaldırışlarının aksine onlar içleri titreyerek Allah'tan korkarlar ve Rabbimiz karşısındaki acizliklerini dile getirmekten çekinmezler:

De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı..." (Araf Suresi, 188)

Dünyayı Değil Ahireti İsterler

Müminler asıl olarak ahiret yurdunu isterler ve dünyadaki herşeyin gelip geçici olduğunu bilirler. Kuran'da salih müminler şöyle tanıtılmaktadır:

"Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık." (Sad Suresi, 46)

Ayrıca müminler dünyaya neden geldiklerini, burada imtihan olduklarını ve Allah'ın rızasını kazanabilecekleri işler yapmaları gerektiğini bilirler. Ayetlerde de belirtildiği gibi onlar "dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar"dır. (Nisa Suresi, 74) Müminler dünyada ellerine geçenlerle büyüklenmez, Rabbimiz'e en iyi şekilde kulluk etmeye çalışırlar.

Tevazudan Uzak İnsanların Yanılgıları

İnsanların bazıları, ne kadar aciz bir yaratılışa sahip olduklarını görmek istemez. Allah karşısında güçsüz olduklarını ve tüm yaşamlarının Allah'a bağlı olduklarını düşünmek nefislerine ağır gelir. Kendisini (Allah'ı tenzih ederiz.) Allah'tan müstakil, bağımsız bir güç gibi görmek ister. Bunun için de Allah'ın kendilerine bir lütuf ve nimet olarak verdiği herşeyi sahiplenirler. Allah'ın ilham ettiği yetenekleri, aklı, düşünceleri, kararları kendi güçleriyle elde ettikleri yanılgısına kendilerini inandırırlar. Oysaki bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Örneğin şu an evinde oturan bir kişinin hiç beklenmedik bir başağrısının başlaması, bir anda kalp damarlarından birinin tıkanması, beyninde bilinmeyen bir sebeple bir anda kanama meydana gelmesi ve okuduğu kitabı, gazeteyi elinde tutamayacak, okuduğu satırları göremeyecek hale gelmesi an meselesidir. Eğer tüm bunlar olmuyorsa ve kişi sağlıklı bir şekilde hayatına devam edebiliyor, bu yazıları okuyabiliyor ve kavrayabiliyorsa bu, sadece Allah böyle dilediği için gerçekleşmektedir.

Bedeninde bunların gerçekleşmesinin yanı sıra, insanın yaşamını devam ettirebilmesi için evrendeki bütün sistemlerin de tam bir uyum içinde çalışması gereklidir. Bu sistemlerden tek bir tanesinin işleyişinde bile bir aksaklık olması, yeryüzünde yaşamın son bulması anlamına gelecektir. Örneğin atmosferdeki oksijen oranında görülecek % 5'lik bir artış bile, dünya üzerindeki ormanların büyük bölümünün yanmasına neden olacaktır.

Görüldüğü gibi insanın sadece tek bir dakika samimi tefekkür etmesi Allah'a ne kadar muhtaç ve Rabbimiz'in karşısında ne derece güçsüz olduğunu görebilmesi için yeterlidir. Bu nedenle müminler tüm yaşamları boyunca acizliklerinin ve Allah'a olan muhtaçlıklarının bilinciyle hareket ederler. En önemlisi de kibirli insanların, dünya hayatında hiçbir emellerine erişemedikleri gibi, Yüce Allah'ın sevgisini de kaybettiklerini bilirler. Allah bir ayetinde bunu şöyle bildirir:

"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." (Lokman Suresi, 18)

Bediüzzaman'ın Tevazulu Ahlakı

İnsanlar ancak Allah'ın dilediği kadar ve Allah'ın dilediği sürece akla, hafızaya veya yeteneğe sahip olabilirler. Bunu unutan bir insan büyük bir hata yapmış olur. Bir yazıyı insana yazdıran ancak Allah'tır. Yazdığı yazıdaki her satırı ve kelimeyi o kişiye Allah ilham eder. Allah dilediği an dünyanın en ünlü yazarının aklına yazacak tek bir cümle bile gelemez. Allah ilham etmediği sürece bu insan hiçbir düşüncesini yazıya dökemez.

Ya da Allah dilemediği sürece bir insan aklından geçenleri dile getiremez. İnsanın konuşurken sarf ettiği her cümleyi ona Allah ilham eder. Örneğin bu yazının şu ana kadar yazılan her cümlesini ilham eden Allah'tır. Bu konuyu seçen, yazının başlığını tayin eden ve nasıl yazılması gerektiğini ihsan eden Allah'tır. Allah ilham etmediği sürece sonsuza kadar da düşünülse, yine de bu yazıdaki cümleleri arka arkaya getirmeye güç yetirilemez.

Bu gerçeği en güzel ifade eden kişilerden biri, Bediüzzaman Said Nursi'dir. Hicri 13. asrın müceddidi olarak kabul edilen Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nurlar'ın gerçek yazarının Allah olduğunu ve kendisinin sadece bu eseri yazmaya vesile olmak için seçilen bir kul olduğunu şu şekilde dile getirmektedir:

"Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler (yol, adet), meslekler, tarîkatlar (dini gruplar), bu dehşetli dalalet (dinsizlik) hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi (tahsil görmemiş) ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında (sürekli gözetim altında tutulan), karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle (pek çok farklı şekillerde) aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde (nefret etmiş durumda) bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri (dini gruplardan daha ileri), daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi (manevi bir mucizesi) olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir (Allah'ın rahmetinin bir ihsanıdır). O adam (kendisi), binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'da öyle parçalar var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızası (ezber gücü) da beraber olmak şartıyla o on dakika işi on saatte fikrim ile yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla (becerimle), zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben ve ne de en müdakkik (araştırmacı) dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı (araştırmayı) yapamazlar ve hâkeza (ve bunun gibi)..." (Şualar, Sayfa 588)

Bediüzzaman'ın bu sözleri gerçek bir tevazunun nasıl olması gerektiğini anlamamız açısından da çok önemlidir. Çünkü Bediüzzaman dünya tarihinin en değerli eserlerinden birinin ortaya çıkmasına vesile olduğu halde, hiçbir zaman kendisini ön plana çıkarmamış her zaman herşeyin asıl sahibi olan Allah'ı yüceltmiştir.

Sahip olduğumuz herşeyi bize veren Allah, tüm varlık alemini var eden ve idare eden yegane güçtür. Bu gerçeğin iyice düşünülmesi ve kalbe samimi olarak yerleştirilmesi gerçek tevazuya sahip olmanın tek yoludur. Bir ayette şöyle bildirilmiştir:

"O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman "Selam" derler." (Furkan Suresi, 63)

İslam Alimlerinin Tevazu ile İlgili Sözleri

Kalbin kurtuluşu dört hasletle sağlanabilir. Sadece ALLAH için tevazu etmek, sadece ALLAH'a muhtaç olduğunu hissetmek, sadece ALLAH'tan korkmak ve sadece ALLAH'tan ummak. (Said el-Hırı (r.h.))

Hakikaten akledebilen bir kul, ameliyle nasıl övünebiliyor? Amel yapabilmek ALLAH'ın bir nimetidir. Bu fırsatı ona nasip ettiği için şükür ve tevazu hisleri içinde olması gerekir. (Ebu Süleyman ed-Darani)

Gerçek tevazu O'nun büyüklüğünün müşahedesinden ve sıfatlarının tecellisinden doğandır. (İbn Ataullah İskenderi (k.s.))

Evet dünyalık elde etmekle böbürlenenleri sevmez. Dünya ile sevinenleri de sevmez. Ama Allah, Kendini sevenleri, Kendisine yakın olmak isteyenleri sever. Kavmin (Allah dostlarının) bütün gayesi, ahirette olan işleri çoğaltmaktır. Arzu ve lezzetlere sürükleyecek şeylerden vazgeçmektir. (Abdülkadir Geylani, Kalpleri Aydınlatan Sözler, sf. 47, Derleyen; Şeyh Muhammed Abdülkerim El-Kesnezâni)

Sana Rabbinin kapısını ve O'na varan yolu da göstereyim mi? Üzerinden kibir elbisesini çıkar, tevazu elbisesini giy. (Abdülkadir Geylani, Kalpleri Aydınlatan Sözler, sf. 56, Derleyen; Şeyh Muhammed Abdülkerim El-Kesnezâni)

Peygamber Efendimiz (sav)'in Tevazu ile İlgili Hadisleri

"Allah için mütevazı olanı Allah yüceltir. Böbürleneni Allah alçaltır. Allah'ı çok ananı Allah sever." (İbn Mace İhya'u Ulum'id-Din Huccetü'l-İslam, İmam Gazali, cilt. 4, s.655)

"Sana Allah korkusunu, doğru sözlülüğü, emaneti yerine getirmeyi, ahde vefayı, yemek yedirmeyi ve mütevazı davranmayı, bol bol selam vermeyi tavsiye ederim." (İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. Cilt, s.304; Ebu Nuaym, el-Hılye'de tahriç etmiştir.)

İnsanları kibirden uzaklaştırıp kalplerine gerçek anlamda tevazuyu yerleştirecek olan, herşeyin mutlak sahibinin yalnızca Rabbimiz olduğunu unutmamaktır. Tevazu insanın, içerisinde bulunduğu acizliklerin ve muhtaçlığının gerçek anlamda farkına varması, Allah'ın kudretini gereği gibi takdir edebilmesi ile kazanılır.

Müminler "... Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. " (Nisa Suresi, 36) ayetinin hükmü gereği tevazulu ahlaklarında kararlılık gösterir ve güçlü bir imana sahip olurlar.

Alttan almak, karşı tarafın isteklerini ön planda tutmak, her söze ve tavra güzellikle karşılık vermek, müminlerin tevazulu ahlaklarının bir gereğidir. Allah korkusuyla hareket eden müminler, Rabbimiz'in razı olacağı umulan ahlakı göstererek Allah'a ve O'nun yarattıklarına karşı boyun eğici, alçakgönüllü bir ahlak gösterirler.


Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi, Ekim 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#173 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Nov 22, 2009 11:09 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - İnfakta İhlas
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - İnfakta İhlas

İhlâs; kullukta samîmiyet ve niyet temizliğidir. Takvâ ile ihlâs, birbirinden ayrılmayan kulluk sırlarıdır ki, âdeta aynı mânânın farklı şekillerde ifâdesi gibidir. Kulun Rabbi ile kalpte buluşması, yâni merhamet, şefkat, affedicilik, hilim gibi cemâlî sıfatların kalpte tecellî etmesidir. Mü'minin her hâlinde, her davranışında, hattâ her nefesinde Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını aramasıdır.

Kalpler ihlâstan mahrum olduğunda, kul nefsânî menfaatlerine râm olmaya başlar. Bu râm oluşun nihâî noktası ise, kalben bile olsa, Allah'tan gayrısına kul olma hamâkatidir. Nitekim âyet-i kerîmede:

"Hevâ (ve heveslerini) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? (Rasûlüm!) ona Sen mi vekil olacaksın?" (el-Furkân, 43) buyrulmaktadır.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, amellerdeki ihlâs eksikliğinin, ne hazin bir hüsran sebebi olduğunu şöyle ifâde buyurur:

"Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allâh'a şirk koşmaktır. Bu sözümle onların Ay'a, Güneş'e veya puta tapacaklarını kastetmiyorum. Fakat beni korkutan şey, Allâh'ın rızâsının dışındaki gâyeler için yapılacak ameller ve gizli şehvetlerdir (gösteriş duygularıdır)." (İbn-i Mâce, Zühd, 21)

Dolayısıyla rızâ-yı ilâhî dışındaki gâyelerle ve riyâ, gösteriş gibi kalbî marazlarla icrâ edilen ibâdetler; içi boşaltılmış, kupkuru bir geometriden ibâret, faydası zâyî edilmiş amellerdir. Zîrâ hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere; "Ameller, niyetlere göredir..." (Buhârî, Îmân, 41)

İnfak ibâdetinde ihlâs da; sadakayı boşa çıkarmama hassâsiyeti içerisinde; "hasbeten lillâh" yâni sırf Hakk'ın rızâsını kastederek, verdiğini doğrudan doğruya Allâh'ın kudret eline takdîm edebilme şuuruyla verebilmektir.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyurur:

"Helâl maldan verilen her bir sadakayı, Rahmân olan Allah (kudret) eliyle alır ve kabul eder." (Müslim, Zekât, 63)

"Hiç şüphesiz ki sadaka, muhtaç onu almadan önce Allâh'ın (kudret) eline geçer." (Münâvî, Künûzü'l-Hakâik, s. 34)

Yâni infakta asıl muhâtap, Allah Teâlâ'dır. Bu yüzden infakta derin bir gönül vecdi içinde bulunmak îcâb eder. Fânîlerden iltifat ve tebrik beklemeden, riyâ, şöhret ve gösterişten uzak durarak, nefsi araya sokmadan, dünyevî bir maksat taşımadan; «yâ Rabbî, sadece ve sadece Sen'in için» diyerek, infâk edebilmek îcâb eder. İnfakta ihlâsın esâsı budur.

İhlâsın Alâmeti: Gerçek Muhtâcı Bulabilmek

Sadakayı, ona en lâyık olana vermeye çalışmak, mühim bir infak âdâbıdır. Yâni işin kolayına kaçıp rastgele vermek değil; "Onlar ki zekât vermek için faâliyet gösterirler." (el-Mü'minûn, 4) âyetinde işâret edildiği gibi, hakkın tam yerini bulması için, bir ibâdet vecdiyle, ciddî bir emek sarf ederek vermek gerekir.

Kendimize kıymetli bir şey satın alırken nasıl îtinâ gösterip araştırıyor isek, aynı îtinâ ve hassâsiyetle zamanımızı ve emeğimizi de verip emâneti gerçek hak sâhibine ulaştırmalıyız. Zîrâ infak, Allâh'ın bu fânî âlemde lutfettiği imkânlardan vererek ebedî âlemdeki nîmetleri satın almak şeklinde mânevî bir alışveriştir. Bu alışverişi en bereketli şekilde yapabilmek ise, gerçek muhtâcı arayıp bulmaya bağlıdır. Bu aynı zamanda, infâk edenin gönlündeki ihlâsın derecesini de gösterir.

Âyet-i kerîmede, infâk edenin gerçek muhtâcı araması şöyle emredilir:

"(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç maksadıyla dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın..." (el-Bakara, 273)

Yâni infak hâlisâne olduğunda, gerçek muhtâcı sîmâsından tanıyabilecek bir kalbî rikkat ve hassâsiyet gelişir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

"Gerçek fakir, ihtiyâcını giderecek bir şey bulamayan ve hâlini anlayıp kendisine yardım edecek biri çıkmayan, (buna rağmen) halktan bir şey isteyemeyen kimsedir." (Buhârî, Zekât, 53)

Emir Külâl Hazretleri, âdeta bu hakîkatlerden ilhamla, talebesi Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri'ne şöyle nasihat eder:

"Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Onlar öyle kimselerdir ki, halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla beraber, tam bir kalp huzûru, tevâzu ve kırıklık içinde kalıp giderler. Onları ara, bul!"

İşte asıl fazîlet, böyle muhtâcın elinden tutabilmektir. Yâni istemekten hayâ ettiği için hâlini gizleyen takvâ sâhibi muhtâcı arayıp bulmak ve onları sîmâlarından tanımayı kalbimizin hassâsiyeti hâline getirmek, Rabbimizin bir emridir. Şüphesiz ki bu hassâsiyeti kazanabilmek, malın helâlliği ve gönüllerdeki ihlâs nisbetinde mümkündür.

Helâl maldan, sırf rızâ-yı ilâhî için ve cân u gönülden yapılan infak, Allâh'ın izniyle zâyî olmaz, Allah onu ehil kimselere nasîb eder.

Allah yolundaki bir vasıflı insana yardım etmek ise, bâzen binlerce insana bedel olur. Zîrâ büyük istîdat sâhiplerinin önüne bütün imkânları serseniz isrâf olmaz.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da, kendilerini Allah yoluna adamış fakir sahâbîler olan "ashâb-ı suffe" ile husûsî olarak ilgilenir ve varlıklı mü'minleri onlar için infâka teşvik buyururdu.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri de, gerçek muhtâcın hakkı olan infâkı kime ve nereye yönelttiğimize dikkat etmemizin ehemmiyetine binâen şöyle buyurur:

"Adâlet nedir? Meyve ağaçlarını sulamaktır. Zulüm nedir? Dikenleri sulamaktır..."

Dolayısıyla infâkımızın rûhâniyet bahçelerini mi, yoksa nefsâniyet dikenliklerini mi yeşerttiğine dikkat etmemiz şarttır.

İnfâkın değeri, malın helâlliği nisbetindedir. Helâl maldan yapılan hayırlar, -Allâh'ın lutfuyla- ona en lâyık olan kimselere nasip olur. Bu bakımdan infaklar, âdeta kazancın mânevî bir röntgeni mâhiyetindedir.

Nitekim Hak dostlarından Ebû Abbas Nihâvendî'ye, ticâretle meşgul olan zengin talebelerinden biri gelerek zekâtını kime vermesinin daha uygun olacağını sorar. O da:

"-Gönlün kimde karar kılıyorsa ona ver!" buyurur.

Üstâdının yanından ayrılan talebe, yolu üzerinde dilenmekte olan bir âmâ görür. Gönlü ona ısınır. Zekâtı olan bir kese altını çıkarıp verir. Keseyi eliyle şöyle bir yoklayan âmâ, sevinçle oradan ayrılır. Ertesi gün aynı yerden geçen talebe, bir önceki gün kendisine zekât verdiği âmâyı başka bir âmâ ile konuşurken görür. Kulağına şu cümleler ilişir:

"-Dün bana bir beyzâde tam bir kese altın verdi. Ben de meyhâneye gidip bir güzel demlendim..."

Bu durum talebenin çok canını sıkar. Doğruca Ebû Abbas Hazretleri'nin huzûruna varır. Hâdiseyi tam arz edecektir ki, Ebû Abbas Hazretleri onun konuşmasına fırsat vermeden, sattığı külâhının karşılığı olan bir akçeyi infâk etmesi için kendisine uzatıp, önüne çıkan ilk kişiye bu akçeyi vermesini tembihler.

Talebe, bir şey diyemeden verilen vazifeyi îfâ etmek üzere oradan ayrılır. Kendisine tembihlendiği gibi, karşısına çıkan ilk kişiye o akçeyi verir. Ancak içini kemiren bir merakla, o şahsı tâkibe koyulur. Adamcağız, biraz ilerideki bir harâbeye girer. Sonra elbisesinin altından ölü bir keklik çıkarıp yere bırakır. Tam oradan ayrılacaktır ki, talebe önüne geçip sorar:

"-Ey yiğit! Allah için doğruyu söyle, bu ne hâldir! Şuraya attığın ölü keklik de nedir?"

Adamcağız kendisine akçeyi veren şahsı karşısında görünce heyecandan kekeleyerek şunları söyler:

"-Yedi gündür, bir şey bulup da çoluk çocuğuma yediremedim. Ben ve hanımım sabrediyorduk, ama çocuklarımın artık açlığa tahammülleri kalmamıştı!.. Buna rağmen dilenip insanlardan bir şey istemek, asla yapamayacağım bir işti. Bu ıztırap içinde kıvranırken, senin görmüş olduğun, çürümeye yüz tutmuş o ölü kekliği buldum. Zarûret sebebiyle onu yemeleri için çocuklarıma götürecektim. İçimden de Allâh'a yalvarıyor; "Yâ Rab, hâlime inâyet eyle!" diye niyâz ediyordum ki, sen karşıma çıkıp o bir akçeyi verdin. Ben de Rabbime şükrederek, yenemeyecek durumda olan o kuşu bu mezbeleye bıraktım. Şimdi pazara gidecek ve verdiğin akçeyle yiyecek bir şeyler alacağım..."

Bu hâle şaşırıp kalan talebe, derhal Ebû Abbas Hazretleri'nin yanına gelir. Hazret-i Pîr, o henüz bir şey söylemeden, şöyle buyurur:

"-Evlâdım! Demek ki, sen kazancına şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin. Bu yüzden de verdiğin muhtâca dikkat ettiğin hâlde, zekâtın şaraba gitti. Zîrâ kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edilmişse, benzer şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukâbil benim bir tek akçemin sâlih bir insanın eline geçmesinin hikmeti de, onun helâlliğidir..."

Demek oluyor ki, sadakayı ehil kimselere verebilmek, o malı hangi yollardan kazandığımızla da ilgilidir. Sanki parada, kazanılma keyfiyetine göre bir cezb ve incizab kanunu cârîdir. Para, yılan gibidir; geldiği delikten gider. Helâl kazanç, hayır ve fazîletlere vesîle olurken, haram kazanç da şer yollarda eriyip gider. Bu itibarla bir malın helâlliği, sarf edildiği yere bakılarak da görülebilir.

İnfâkın mânevî durumu, çok bâriz bir şekilde kendini belli etmektedir. Bazı kimselerin bağışları ile yapılan hayırların gönle apayrı bir huzur vermesi, paranın helâliyetini, gönlün samîmiyetini göstermektedir.

Diğer taraftan, dînimizde her fırsatta sadaka vermek teşvik edilmektedir. Eğer bunu ihlâs ile îfâ edersek Cenâb-ı Hak müstesnâ bir bereket ihsân eder. Öyle ki, verilen sadaka kimi zaman, ona lâyık olmayana gitmiş gibi görünse de, Allâh'ın lutfuyla, alan kimsenin gafletten uyanmasına ve gönlünde hayra doğru müsbet temâyüllerin filizlenmesine medâr olur.

Bu hakîkate işâret buyuran Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde; vaktiyle bir adamın sadaka vermeye niyetlenip bir gece karanlığında onu bilmeden bir hırsızın, ikinci gece bir fâhişenin, üçüncü gece de bir zenginin eline tutuşturuverdiğini, bunu duyan halkın hayret dolu ifadelerle o adamı tenkid edip ayıpladığını, fakat o zâtın infâkındaki ihlâsı bereketiyle uykusunda şu sözlere muhâtap olduğunu bildirir:

"Hırsıza verdiğin sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fâhişe belki yaptığından pişman olup vazgeçerek iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki bundan ibret alıp Allâh'ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara dağıtacaktır." (Bkz. Buhârî, Zekât, 14; Müslim, Zekât, 78)

Bu hikmet ve hakîkatin bir benzerini de, Peygamber vârisi bir Hak dostu olan Sâmi Efendi -kuddise sirruh- Hazretleri'nin şu hâtırasında görmekteyiz:

Bir Anadolu yolculukları esnâsında Ürgüp'te bir kişi otomobillerini çevirerek Hazret-i Pîr'den sigara parası ister.

Bazı yol arkadaşlarının muhâlefetlerine rağmen, Sâmi Efendi Hazretleri; "mâdemki istiyor vermek lâzım" diyerek hiç düşünmeden etrafındakilerin şaşkın bakışları arasında adamın istediği parayı uzatıverir. Sevinçle parayı alan fakir, bir anda niyetini değiştirip, "şimdi gidip bununla ekmek alacağım" diyerek oradan ayrılır.

İşte Allah için ihlâsla verilen bir sadakanın muhâtabında meydana getirdiği müsbet tesir!..

Bunun içindir ki Şeyh Sâdî şu îkazda bulunur:

"Lutuf ve ihsânı bir kese içine koyup ağzını düğümleme! İhsânını kimseden esirgeme. Bu riyâcıdır, öteki hilecidir, deme. Varsın öyle olsunlar, bundan sana ne!?"

Niyetin Hâlis ise, Hak Bereket Lutfeder

Cenâb-ı Hak, niyeti hâlis olanın, azını çok eyler. Küçücük bir hayrı sebebiyle kulunu büyük mükâfatlara nâil kılar. Bunun içindir ki ihlâsla verilen bir dirhem, gönülsüz verilen binlerce dirhemden kıymetlidir. Yâni infâk edilen meblâğın çokluğu veya azlığı değil, sahip olunan imkâna kıyasla ne nisbette olduğu, ne kadar gönülden ve hâlis niyetle verildiği mühimdir.

Zîrâ hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere:

"Mü'minin niyeti (maksat ve ihlâsı) amelinden hayırlıdır." (Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, II, 194)

Bu bakımdan niyet hâlis olursa, küçük bir iyilik bile büyür. İhlâsla yapılan infaklar günahlara keffâret olur.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bildirdiği üzere, susuzluktan soluyan bir köpeğe su veren günahkâr bir kadın, sırf bu merhameti sebebiyle günahları affedilerek cennete nâil olmuştur. Buna mukâbil, bir kediye merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen ibâdet ehli bir kadın da cehenneme dûçâr kılınmıştır. (Bkz. Müslim, Selâm, 151-153)

Bu yüzden kâmil bir mü'min olabilmek için Cenâb-ı Hakk'ın rızâsı yolunda hâlis niyetle gayret etmek, büyük-küçük ayırmadan her hayra harîs olmak îcâb eder. Hattâ infak ufkunun insanlardan öteye hayvanâta kadar genişlemesi, Hâlık'ın merhamet nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının kazanılması gerekir.

İnfakta ihlâsa lutfedilen bereketin en mühim tezâhürlerinden biri de hayır müesseselerine nasip edilen hizmet ömrüdür. Helâl maldan ve ihlâsla kurulan müesseseler, temelindeki mânevî mayanın sağlamlığı nisbetinde devam eder.

Bu hususta asırlardır İstanbul semâlarına rûhâniyet katan Süleymâniye külliyesi sayısız misallerden biridir. Külliyeyi yaptıran Kânûnî Sultan Süleyman, kul hakkından çok korkar, âdil bir halîfe olmaya gayret ederdi. Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi'nin temele ilk taşı koyması ile başlayan inşaat tamamlanınca Kânûnî, mîmarından işçisine kadar herkesi topladı. Cenâb-ı Hakk'a hamd ettikten sonra konuşmasına başladı:

"Ey din kardeşlerim, bu câmi-i şerîf Allâh'ın izni ile tamamlanmıştır. Yanlışlıkla veya unutularak ücretini alamayan veya hakkı yenen varsa, gelsin hakkını alsın!. Olabilir ki, o kimse burada değildir. Bulunanlara ricâm ola; onlara bildireler! Onlar da gelip bizden haklarını alalar!.."

Külliyenin inşâsında çalıştırılan hayvanlar için dahî bir program yapılmış; at, merkep ve katırların dinlenme ve çayırda otlatma saatlerine dikkat edilmiş, hiçbir canlının hakkının ihlâl edilmemesine âzamî gayret gösterilmiştir. Bu mâbedin inşâsında kul ve hayvanât haklarına böylesine titizlik gösterilmesi, belki de Süleymâniye Câmii'nin esrarlı ve kâ'bına varılmaz rûhâniyetinin temel sebeplerinden birini teşkil etmiştir.

Bu muazzam külliyenin inşâsı, mîmârî dehânın zirve şahsiyeti Sinan eliyle gerçekleştirilmiştir. O derviş gönüllü mîmar, taşların yerlerine abdestsiz konulmamasına dahî dikkat etmiştir. Halk ağzındaki yaygın şu sözler, gerçeğin tam ifâdesidir:

"Süleymâniye'nin sahibi Sultan Süleyman, mîmârı Sinan, hamuru îmandır..."

Câmînin açılış merâsiminde Kânûnî, büyük bir kadirşinaslık göstererek:

"-Bu ulu mâbedi Sinan açsın! Zîrâ en çok emeği geçen odur!." dedi.

Sinan ise, Hünkâr'a:

"-Sultanım! Hattat Karahisârî bu câmîyi hatları ile tezyîn ederken gözlerini kaybetti, âmâ oldu. Bu şerefi ona bahşedelim!.." dedi.

Ulu mâbed, üst üste yaşanan böyle fazîletlerle, taltîfen hattat Karahisârî'ye açtırıldı.

Süleymâniye Câmii'nde mîmârîye ibâdetin rûhâniyeti sinmiştir. İçerisi karanlık olmayan bir loşluktadır. Mü'mini, bir gönül heyecânı içinde derûnî bir âleme götürür. Âdeta okunmuş su gibidir. Taşı toprağı mânâ kazanmıştır. Bu mâbed, İslâm'ın en ulvî bir üslûpla maddeye aksedişidir. O, sanki susan ve sükûtu ile çok şey anlatan bir insandır.

Câminin içindeki mânevî atmosferin insan hâlet-i rûhiyesinde icrâ ettiği tesir çok bârizdir. Bu âbidevî mâbedi ziyârete gelen farklı dinlere mensup pek çok turist bile, karşılaştıkları rûhânî havanın câzibesiyle huzur ve sükûn içinde ruhlarını dinlendirmektedirler.

Ne hâlis bir infâkın bereketidir ki, bu eser yaklaşık beş asırdan beri nice zelzelere rağmen dimdik ayakta durup vatanımızın toprağını İslâm sanatının zarâfetiyle yoğurmakta, gökkubbemizi de ezan sadâlarıyla doldurmaktadır. Şüphesiz ki bu bahtiyarlık, Cenâb-ı Hakk'ın ihlâsa lutfettiği bir berekettir...

Sağ Elinin Verdiğini, Sol Elin Bilmesin...

İhlâstan mahrum gönüllerin riyâ ve gösteriş gibi marazlarla bulanık hayırları ise, hiçbir değer ifâde etmez. Bu hususta en büyük tehlike, infâk edenin nefsine bir pay çıkarması veya yaptığı hayrı fânî menfaat düşünceleriyle gölgelemesidir. İhlâsı yok edip ecri zâyî eden bu kalbî marazlardan kurtulmanın en müessir yolu da "gizliliğe riâyet"tir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

"Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz bu güzel bir şeydir. Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir." (el-Bakara, 271)

Yâni gizlice infâk edenin, Allah da ayıp ve kusurlarını setreder. Böyle bir infak, günahlara keffâret olduğu gibi, kibir iptilâsından da koruyarak ecrin zâyî olmasını önler.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

"Kulun gizli işlediği amele, Allah Teâlâ gizlilik mükâfâtını yazar. Eğer bu ameli açıklarsa, mükâfâtını da alenî ameller bölümüne yazar. Eğer yaptığını söylerse, o vakit ameli riyâ defterine geçer." (İhyâ, I, 595)

Yine âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin beyanları vechile, infâkını gizleyebilenler, günahları affedilen ve kıyâmetin dehşetli ânında Arş'ın gölgesi altında bulunacak olan mes'ud kimselerdir. (Bkz. el-Bakara, 271; Buhârî, Ezân, 36)

Fakat bâzen infâkın açıkça yapılıp insanlara duyurulmasında da fayda mülâhaza edilebilir. Böylece halk, infâka teşvîk edilmiş olur. Nitekim müfessirler:

"Sadakaları açıktan verirseniz, bu güzel bir şeydir. Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır..." (el-Bakara, 271) âyetini; zekâtın teşvik maksadıyla açıktan, sadaka ve diğer hayır-hasenâtın ise gizlice yapılması gerektiği şeklinde tefsîr etmişlerdir.

Velhâsıl hayırların gizli mi, alenî mi yapılması gerektiği, duruma ve şartlara göre değişir. Kalpteki niyet berraklığı muhâfaza edildiği takdirde açıkça infâk etmekte de bir beis yoktur. Hattâ lüzûmu hâlinde insanları hayra teşvik için bu yol tercih edilebilir. Her iki türlü infâkın da fazîlet ve esâsı, kalbin riyâ ve gösterişten korunması, takvâ ve ihlâsın muhâfaza edilmesidir.

Sadakanın açıktan verilmesi, onu alan bâzı kişilerde hayâ duygusunun zayıflamasına, hayâ duygusunun zayıflaması ise zamanla sadaka bekleyişinin alışkanlık hâline dönüşmesine, bu da çalışma gayret ve azminin kaybolmasına sebebiyet verebilir. Ayrıca alenî yapılan infakta, veren kimsenin gurur ve kibre sürüklenip kendini beğenme ihtimâli daha kuvvetlidir. Bir de alan kimsenin rencide olması daha çok söz konusudur. Bu gibi durumlarda gizli vermek daha münâsiptir.

Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- geceleri sırtında un çuvalıyla fakir mahalleleri dolaşır, kimselere görünmeden, hattâ çoğu zaman kim olduğunu da gizleyerek muhtaçları sevindirirdi.

Hazret-i Ali'nin torunu İmam Zeynelâbidîn Hazretleri de her gece Medîne fukarâsının kapılarına sırtında taşıdığı erzak çuvallarını bırakır, kimseye görünmeden geri dönerdi. Bir sabah o fakirler, kapılarına erzak konulmamış olduğunu gördüler. Sebebini merak ederlerken, Zeynelâbidîn Hazretleri'nin vefât ettiği haberi bütün Medîne'ye yayıldı. Herkes derin bir mâteme büründü.

Zeynelâbidîn Hazretleri'nin naaşı yıkanırken, sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar olduğu görüldü. Yakınlarına bunun sebebi sorulduğunda, Hazret'in sırrı da ortaya çıktı. Zîrâ sırtındaki o yaralar, fukarâya taşıdığı erzak çuvalları sebebiyle açılmıştı.1

İşte merhamet dolu mü'min gönüllerdeki ihlâs tecellîsi ve hayırlarının ecrini, beşerin iltifatlarıyla zedelememek için riâyet edilen hassâsiyet...

Ecdâdımız da, bu hassâsiyetlerin en güzel numûnelerini sergilemişlerdir. Nitekim bu hususta Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın vakfiyelerinden birindeki şu ifadeleri çok câlib-i dikkat bir numûnedir:

"Ben ki İstanbul fâtihi, Allâh'ın âciz kulu, Fâtih Sultan Mehmed; alın terimle mâliki bulunduğum 136 dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakfeyledim:

Külliyemde binâ ve inşâ eylediğim aşhânede şehîdlerin hanımları, yetimleri ve İstanbul fukarâsı için yemek yapılsın! Ancak yemek yemeye veya almaya gelemeyen mâzeretlilerin yemekleri, hava karardıktan sonra, kapalı kaplar içinde, gözlerden ırak şekilde evlerine götürülsün!.."

Vakfiyede görüldüğü gibi Fâtih Sultan Mehmed Han, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edep ve nezâket ölçüleriyle kâideler koymuştur.

Yine ecdâdımız zekâtlarını bir zarf içinde câmilerdeki zekât taşlarına bırakırlar, alan vereni, veren alanı görmeden bir infak şâheseri sergilenirdi. Böylece ne alanın gönlü incinir, ne de verende bir benlik ve kibir temâyülü doğabilirdi.

Cenâb-ı Hak cümlemizi, ihlâsını koruduğu, amellerini hâlis niyetle îfâ eden sâlih kullarından eylesin! Sahâbe, evliyâ ve sâlih ecdâdımızın güzel hâllerinden kalplerimize hisseler lutfeylesin...

Âmîn!

Dipnot: 1) Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122; Ebû Nuaym, Hilye, III, 136.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Haziran 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#174 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Tue Dec 1, 2009 7:16 pm
Subject: Kur'ân'ın Sihirli Ufku
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Kur'ân'ın Sihirli Ufku

Sonsuzun, kelime ve harfler dünyasında parıldayan ışığıdır Kur'ân. İns u cinnin duygu, düşünce ve his atlasında melekutun sesi-soluğudur Kur'ân. Gün gelip de O, en müstesna bir sadef içinde inciye dönüşünce, işte o zaman, söz sarraflarının gözleri de, sararıp solmayan ve renk atmayan bir güzellikle buluştu. Kur'ân, ziya olup varlığın çehresine yağacağı güne kadar, her yanıyla ayrı bir renk, desen ve ahenk meşheri olan şu koca kâinat bir gulyabanîler ülkesi; her satırı, 'Mele-i A'lâ'nın farklı bir sırrına sadef sayılan bu varlık kitabı da bir kısım evrak-ı perişandan ibaretti. Kur'ân bir güneş gibi doğunca -hiç olmazsa olumsuz ön yargıları olmayanların nazarında- o güne kadar bütün ufukları karartan küme küme bulutlar dağılıp gitti ve varlığın o güzellerden güzel endamı ortaya çıktı; çıktı ve bütün eşya, okunup zevk alınan bir kitabın paragraf, cümle ve kelimelerine dönüştü.. O'nun sesinin duyulmasıyla gönül gözlerine nurlar indi.. ve ruhlarda köpüren duygular da, o duygulara tercüman olan diller de, ışık türküleri söylemeye başladı.

Evet, gözlerin, gönüllerin onunla aydınlandığı günden itibaren, kâinat ile alâkalı nice bin seneden beri çözüm bekleyen bilmeceler, iç içe problemler, birer birer çözülür hâle geldi ve insan-varlık-Yaratıcı münasebeti ayın on dördü gibi ortaya çıktı; derken, bütün muammalar mânâ urbaları giyerek hikmet yörüngelerine oturdular.

Sağlam bilgi ve sağlam düşüncenin başı Kur'ân; doğru ifadenin, mantikî beyanın esası da yine Kur'ân'dır. O'nun ilk muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin efendisi; o Furkan-ı Zîşan da bütün semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır.. öncekiler, O'nun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek için gelmişlerdir; sonrakiler de -biraz da kendi ruhlarının desenine göre- O'na şerh, haşiye ve dipnot düşmek için... eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler de, O'nun vücudî resimlerinde, meydana getirdiği büyük tesir ve inkılâplarda O'nu görmüş, O'nu tanımış; O'na 'Söz Sultanı' diyerek saygıyla dillerini tutmuş ve karşısında el pençe divan durmuşlardır. Kur'ân, değişik dalga boyundaki ışık ve renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç ayırmamış ve bütün gönülleri ile O'na yönelmişlerdir.. evet O, bir çağlayan gibi göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sîneler de, bağırlarını O'na açıp, damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.

O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün uğursuz hırıltıları bastırmış.. ön yargılı olmayan her düşüncede kevser çağıltıları duygusu uyarmış.. ve fethettiği sînelerde hicran ateşlerini söndürerek, bütün ruhlarda vuslat arzu ve ümidini coşturmuştur. Sopsoğuk tabiatlar onunla hararetlenmiş, ebet arzusuyla yanıp tutuşan gönüller de onunla serinlemişlerdir.

Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fani dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da Kur'ân'dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır. Bundan dolayıdır ki Kur'ân, ne zaman kendi lisanıyla heyecan köpüren sînelerden yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve Cennet'ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman O, özündeki cevherleri etrafa saçsa, inanmış gönülleri bütün dünyevî servetlere karşı istiğna ufkuna yükseltir. Kur'ân, ilâhî sözlerden nazmedilmiş bir beyan gerdanlığı, ilim feyezanlı beşer idrakinin son durağı ve lâhûtî ibrişimlerden örülmüş bütün varlığın haritasını resmeden incelerden ince bir danteladır. O'nun sesinin duyulduğu bucaklarda söz şeklindeki bütün ifadeler birer hırıltıya dönüşür; onun bayrağının dalgalandığı burçlarda inananların ruhlarına ışık, şeytanların başlarına da taşlar yağar ve oralarda ruhanîler iç içe şehrayinler yaşarlar.

Kudreti Sonsuz, iki cihan mutluluğunu O'nun kılavuzluğuna bağlamıştır. O'nun rehberliğine başvurulmadan kat'iyen hedefe ulaşılamaz; O'nun vesayetine sığınmayan yolcular da dökülür, yollarda kalırlar. Arkasına aldıklarını, şaşırtmadan, yanıltmadan maksada ulaştıran en son, en kâmil söz O'dur.. her zaman, herkes tarafından gayet kolaylıkla tilâvet edildiği hâlde, söylenmesi imkânsız olan da yine O'dur. O'nu kendi derinlikleriyle sînelerinde duyanlar, duyulması gereken her şeyi duyup hissetmiş olurlar. O'nu tam tadıp zevk edenler de, birer "arş-ı Rahman" sayılırlar. Ve onların sesleri, her zaman meleklerin solukları ile iç içedir.

Kur'ân'ın yeryüzünü şereflendireceği güne kadar, gelmiş-geçmiş her nebî, kendi çağını aydınlatacak çerağı O'nun ışık kaynağından tutuşturmuş ve çevresindeki amansız çölleri O'ndan birkaç damla ile cennetlere çevirmiştir.

Hatta, O'nun gölgesinin gezindiğı en karanlık devirler bile, birer altın çağ hâline gelmiştir. Aslını duyup yaşayanların dönemleri ise Cennet sabahlarından farksızdır. O'nun eşiğine başkoymuş olanlar meleklere eş, O'nun aydınlık ikliminde canlı-cansız her varlık da kardeştir.

Kur'ân'ı tam duyabilmiş bir sînenin ilhamları karşısında koca deryalar damla gibi kalır ve O'nun nuruyla aydınlanmış bir dimağ yanında güneş bir mum ışığına dönüşür. O'nun gönüllerimizde duyulan nefesi canlarımıza can ve eşyanın yüzüne çaldığı ziya ile bütün varlık da iç içe Hakk'a bürhandır. O'nun soluklarının duyulduğu en kuytu yerler bile İsrafil'den sur sesi almış gibi birden bire dirilir; O'nu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail'den nağmeler duymuş gibi gerilir; dirilir ve gerilir, zira 'Bu Kitap, iman edenler için, onların Rabbleri tarafından basiretleri açan bir hidayet ve bürhandır..' Evet O, insanî melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıdır.

Kur'ân, kat'iyen beşeriyetin çocukluk dönemlerinde mahallî risaletler çerçevesinde kalıp zaman ve mekân hudutlarını aşmayan, aşamayan diğer beyanlar gibi değildir; O, bütün zamanları, mekânları aşan ve itikaddan en küçük âdâbına kadar, bütün insanlığın ihtiyaçlarını cevaplayan engin ve zengin bir mucizedir ve O, bu derinliğiyle bugün dahi herkese ve her şeye meydan okuyabilecek güçtedir.

Kur'ân, indiği dönemdeki ilk muhatabları olan hedef kitlenin bütün muarazalarını onların yüzlerine çalmış ve onlardan, benzer muhtevada bir kitap, bir sure, hiç olmazsa bir ayet getirmelerini istemişti. Bu ilk muarızlar O'nun beyan gücüyle büyülenmiş, yer yer O'na sihir demişler; bedî' üslûbuna çarpılıp şiir demişler ve eşyanın perde arkasından verdiği haberler karşısında aptallaşıp, onu kehanete bağlamak istemişlerdi; ama, kat'iyen O'nun benzerini getirememişlerdi. Nazım, nesir sözün her türlüsünü konuşan, konuşmayı seven konuşma üstadı o günkü muarızlar, dillerini yutup, kuyruklarını kısıp inlerinin bir köşesinde sessizlik ve hacalet murakabesine daldıkları gibi, bu ifrit çağın inatçı münkirleri de, eskilerden tevarüs ettikleri muaraza rûhunun yanında, onca demagoji, diyalektik ve karşı çıkma taktiklerine rağmen, acz ve öfke içinde yutkunup durmaktan başka hiçbir şey yapamamışlardır. Zaman değişip durmuş, asırlar başkalaşmış, telâkkîler farklılaşmış, muaraza ve mücadele hissi daha bir hararetlenmiş ama, Kur'ân, bunca muaraza yolları ve muarızlar karşısında hâlâ dağlar gibi metin, deryalar gibi zengin ve gökler gibi de derin o vakur ve müessir hâliyle gönüllere ürpertiler salmakta ve başları döndürmektedir. O, ruhlarımıza taht kurduğu günden bu yana geçen bin dört yüz küsur sene içinde, değişik dönemler itibarıyla pek çok söz sultanları yetişmiş, beyan saltanatları kurulmuş; farklı sistemler, farklı ekoller, farklı fikir cereyanları sözlerin en sihirlileri, beyanların en büyüleyicileriyle kendilerini ifade etmek ve Kur'ân'ı yıkmak için bütün cephanelerini kullanmış, her tabyaya başvurmuş ve sürekli bu Kitap'la savaşmışlardır; ama, O'nun kâinat, eşya ve insanla alâkalı ortaya koyduğu esaslardaki tenasübü, izahlardaki derinlik ve inandırıcılığı, vâkî istifhamları cevaplamadaki ilmîliği karşısında hep yenik düşmüşlerdir.

Evet Kur'ân, kâinata, eşya ve insan hakikatına fevkalâde çarpıcı bir uslûpla farklı bir bakış ortaya koymuştur ki, bu bakışla O, topyekün varlığı ve varlık içinde insanı bir bütün olarak ele alır ve tek bir noktayı bile ihmal etmeden her şeyi yerli yerine oturtur. Parçaların bütünle münasabetlerini, bütünün kendi cüzleri karşısındaki yerini en ince özellikleriyle sergiler.. ve bu koskoca 'kitap' ve muhteşem meşherle alâkalı insanın içinden geçen en küçük sorulara dahi değişik cevaplar verir. O, varlığın perde önü ve perde arkası esrarını en ince teferruatına kadar tahlil ederken, zihinlerde herhangi bir şüpheye kat'iyen mahal bırakmaz; evet Kur'ân, o inceden inceye tafsillerinde, ne akıllarda, ne mantıklarda, ne kalblerde, ne de hislerde herhangi bir boşluğa meydan vermez; O, insanın akıl, şuur, his ve idrakini öyle bir kuşatır ve dediklerini öyle bir kabul ettirir ki, O'nun bu aşkın tesiri karşısında âdeta insan, sıfat dairesini aşmış da Hazreti Zât'a açılmış hak yolcuları gibi hayretten dehşete, dehşetten kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, 'Rabbin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta ona bir misli daha ilâve edilseydi, denizler bitip gidecekti ama, onun (teşriî ve tekvînî emirleriyle alâkalı) kelimeleri bitmeyecekti' diye mırıldanır. Kur'ân, işte bu tükenmez kelime hazinelerinin altın anahtarı; iman da, bu esrarlı anahtarın dişleri ya da şifreleridir. Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat, eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına ihtimal vermiyorum.

Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur'ana methiye düzdüğüm vehmine kapılmamalıdır. Evvelâ, ben kim oluyorum ki, O'nu methedeyim.

Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassaf;
Dün ve bugün melekûtta rûhanîler saf saf.
Bir ta'zim ederler ki O'nu, sanırsın tavaf.

Ondaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cevherleri açısından göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiç bir zaman yanılmadıkları da açıktır. Hele bir de şimdiye kadar O'nun cihan çapındaki o müthiş tesirine bakabilmişlerse..

Kur'ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki, O'nun o ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O'nun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına vukufları ve marifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir. Doğrusu Kur'ân, o çağda, Sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki, bu nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş sayılmaz. Aslında O, bugün bile, yürekten kendine yönelenlerin gönüllerini aydınlatmakta ve O'na ruhunu açabilenlere varlığın en mahrem sırlarını fısıldamaktadır. Öyle ki, kalb, şuur, his ve idrakleriyle O'nun atmosferine girenlerin birden bire duyguları, düşünceleri değişmekte ve herkes belli ölçüde de olsa kendini, bir farklı âlemde hissetmektedir.. Evet, insan O'na bir kere yürekten yönelebilse, bir daha da tesirinden kurtulamaz. Kur'ân, atmosferine çekebildiği talebesini öyle yumuşatır, öyle inceltir, öyle yoğurur ve şekillendirir ki, insan kendi kendine bir şey olacaksa, ancak bunun sayesinde olur; hatta çok defa, olmazlar bile O'nun gölgesinde tabiî bir oluşum sürecine girer; girer ve herkesi dehşete sevkeder. Kur'ân; 'Eğer dağlar yürütülecek olsaydı, bu Kur'ân'la yürütülürdü, yeryüzü paramparça olup ve ölüler konuşturulabilseydi, o da yine bu Kur'ân'la olurdu' der; der zira O, kalblerde, şuurlarda, hislerde, akıllarda öyle bir tesir icra etmiştir ki, O'nun bu müessiriyeti, dağları yürütmekten, yerküreyi paramparça etmekten, ölüleri konuşturmaktan ve nice bin seneden beri çürümüş cesetlere can vermekten daha geri değildir.

Her biri birer kalb ve ruh kahramanı olan Sahabî topluluğu, Kur'ân'ın feyyaz ve bereketli ikliminde neş'et etmiş aşkın bir cemaattir. Onlar, arzın büyük bir bölümünde ve insanlığın beşte biri üzerinde o denli derin bir tesir icra etmişlerdir ki, dağları söküp atma, cansız cesetlere hayat olma ve arzı semaya bağlama ölçüsündeki bu harika işte, onlarla boy ölçüşecek bir başka toplum göstermek mümkün değildir. Kur'ân'a gönül veren, O'nun semavî disiplinleriyle yoğrulup şekillenen, daha doğrusu, ruhta, mânâda Kur'ân'laşan bu insanlar, o Furkan'la olmazları oldurmuş; ölü ruhlara ebedî varolmanın yollarını açmış; arzın şeklini değiştirmiş; temas ettikleri toplumlara ötelerin zevkini duyurmuş; düşünceler üzerindeki zincirleri kırmış; ağızlardaki fermuarları çözmüş; hilkatteki müstesna yeri açısından insanoğlunu yeniden Allah'ın oturttuğu tahta oturtmuş; ona yitirdiği itibarını iade etmiş; kâinat, eşya ve insanı yeni baştan yorumlamış; tekvînî emirlerle teşriî kurallar arasındaki o derin ve sırlı münasebeti bir kere daha vurgulamış; kalb, irade, his ve şuurun nihaî gayelerini belirleyip ortaya koyarak, insan rûhundaki izafî, nisbî ve potansiyel değerlerin inkişaf ettirilme usûl ve esaslarını harekete geçirip düz insanı, insan-ı kâmil olmaya yönlendirmiş ve böylece ona, gözünün iliştiği, duygularının ulaştığı, kalbinin hissettiği her şeyde Kudret ve İradesi Sonsuz'un mevcudiyetini duyurmuş ve her şeyi götürüp, gerçek sahibine bağlamıştır.

Bir mü'min, bu ölçüde gözü-gönlü açık, duyguları ve rûhu uyanık, düşünce ve zihni de Allah'a bağlı ise, o kimse, cismaniyete ait bütün basitliklerden uzaklaşmış; hayatı daha bir başka şekilde duymaya başlamış ve duygular dünyasının sınır ötesine uyanmış sayılır ki, böyle bir hakikat eri, her nesnede, varlığın her parçasında Allah'ın ilminin dalgalandığını, Kudret elinin işlediğini hisseder ve bir ürperti duygusu, bir yakınlık şuuruyla ümit ve haşyeti iç içe yaşar; dünyevîliği içinde öbür alemin en son noktalarında dolaşır. Nefes alırken ümit ve beklentilerle alır, verirken de mehafet ve mehabetle verir. Hep Kur'ân'ın haritalandırdığı çerçeve içinde ve çizgiler arasında gezinir, gezinir ve hayatını sürekli maiyyet televvünlü yaşar.


Kaynak: "Işığın Göründüğü Ufuk" Kitabı, Fethullah Gülen

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#175 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Mon Dec 7, 2009 8:55 pm
Subject: Dinde İhmalkârlığın Çareleri
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Dinde İhmalkârlığın Çareleri

İmam Rabbanî Hazretleri müridlerine yazdığı pek çok mektubunda dini yaşama konusundaki ihmalkarlığın sebeplerini tahlil etmeye ve bu hususta Müslümanların gösterdiği tembelliğe çare bulmaya gayret sarf eder. Güncel hayattan canlı misaller ile bu konuda gösterilen vurdumduymazlığı gidermeye çalışır. Ona göre bu hususta müslümanları en çok aldatan husus; şeytanın ve nefsin Allah'ın rahmetine güvendirerek insanı ibadet ve itaatten alıkoymalarıdır. Başka bir sebep de insanın Allah'ın emirlerinin yapısı konusundaki cehaleti ve gafletidir. İnsanlar dini yaşamanın hem bu dünyada hem de ahirette kendi menfaatlerine olduğunu kolayca unutmaktadırlar.

"Ey oğul! Allah subhanehu'nun emirlerini ihmal etmenin iki sebebi vardır: Ya şeriatın getirdiği hükümleri yalanlamak ya da Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin büyüklüğünü dünya ehlinin büyüklüğünden daha az önemsemektir. Her iki durumun da ne denli şenî ve çirkin olduğunu iyi anlamak gerekir." (73. Mektup)

İmam Rabbanî'nin dini hayattaki ihmalkarlığımızı gidermek için zikrettiği delillerden biri de aslında dini hayatın bizim lehimize olduğunu hatırlatmaktır. İnsanlar bazen emirlere uyma ve haramlardan kaçmanın faydası Allah'a imiş gibi davranmaktadırlar. Hâlbuki her tür itaat ve ibadetin asıl faydası insanın kendisinedir.

"Şeriat-ı Muhammedî'nin getirdiği ibadetlerin edasının amacı kulların menfaatini ve maslahatını korumaktır. Yoksa ibadetlerin, şânı yüce olan Cenab-ı Hakk'a bir yararı yoktur. O halde kul bu ibadetleri sonsuz bir şükran duygusu ve minnettarlık içinde yerine getirmelidir. Allah Teâlâ mutlak surette hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde emirler ve yasaklar koymakla kullarına ikramda bulunmuştur. Öyleyse bu büyük nimete layıkıyla şükretmemiz ve şeriatın hükümlerini minnettarlık içinde yerine getirmemiz gerekmektedir." (73. mektup)

İmam Rabbanî hazretleri konuyu daha iyi anlatmak için bize şu misali verir. Yüksek makam sahibi bir insan bizim menfaatimize olmak üzere bize bir iş tevdi etse, o işi seve seve yerine getiririz. Halbuki aynı insan her açıdan kendi lehine olduğunu bildiği halde Allah Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmekte tembellik göstermektedir. İmam Rabbanî'ye göre bu tutum Allah'ın azametini kulların azametinden daha küçük görmek ve önemsememek ile aynı manaya gelmektedir.

İmam Rabbanî uyarılarına devam ederek şöyle der:

"Muhbir-i sâdık (doğru haber getiren) Resulullah'ın (s.a.v) getirmiş olduğu habere bir yalancının getirdiği haber kadar değer vermeyen bir insanın imanı ne kötü bir imandır. Şekli bir İslam'ın insanın kurtuluşuna hiçbir faydası yoktur. Bilakis kurtuluş için yakini imanı elde etmeye çalışmak gerekir. Ama bırakın yakini zannın ve vehmin bile yeri kalmadı." (73. mektup)

İmam Rabbanî'ye göre akıllı insan tehlike ve korku ihtimali bulunan bir durumda yalancının sözüne bile itibar eder, ne var ki aynı insan dini konularda Hazreti Peygamber (s.a.v)'in sözlerini itibara almamaktadır.

İmam Rabbanî hazretleri Allah'ın özellikle mali emirlerini yerine getirme hususunda nefsin cimriliğini ortaya koyarak tasavvuf yolunun saliklerine şu emri verir.

"Ey oğul! Nefis bizatihi çok cimridir ve Allah Teala'nın emrini yerine getirmekten daima kaçar. Benim size böyle yumuşak konuşmama aldanma, aslında mal ve mülk hepsi Allah'a aittir. Kul hangi hakla bu hakkı bekletir ve erteler? Aynı şekilde ibadetlerin edasında nefsin arzularına uyup gevşek davranmamalı ve üzerimize ödenmesi vacip olan kul haklarını ödemek için azami çaba sarf etmelidir. Burada yani dünya hayatında kul hakkını ödemek kolaydır. Yumuşaklık ve nezaketle bu borçtan kurtulmak mümkündür. Ama o iş ahirete kalırsa çözümü mümkün olmayan bir probleme dönüşür." (73. mektup)

Bu sebeple akıllı bir mümin hem Allah'a karşı hem de insanlara karşı olan borçlarını bu dünyada eksiksiz yerine getirmelidir.

İmam Rabbanî dinin emir ve yasaklarını yerine getirme hususunda gençliğin ve vücud sağlığının büyük bir imkan olduğunu ve bu fırsatın kaçırılmamasını özellikle tavsiye eder:

"Amel işleme zamanı şüphesiz gençlik zamandır. Akıllı olan hayatının bu dönemini zayi etmeyip fırsatı değerlendirendir. Çünkü insanın ileri yaşlara kadar yaşayacağı hususunda bir garanti yoktur. İnsanın çok yaşayacağı farz edilse bile acziyetin ve yaşlılığın insanı kuşattığı bir ihtiyarlık döneminde insan amelleri layıkıyla yerine getirmeyebilir. Ama gençlikte cemiyet (işleri toparlayabilme hali) mevcuttur...zaman fırsatları değerlendirme zamanıdır, güç ve iktidar dönemidir. O halde bu günün işini yarına bırakmanın ve "sonra yaparım" düşüncesine kapılmanın ne mazereti olabilir ki? Hangi özür bu ihmali meşrulaştırır?" (73. mektup)

İmam Rabbanî hazretleri dini emirleri erteleme hususunda ilginç bir tavsiyede bulunarak bir müminin dünya için ahireti ertelemesi yerine ahiret için dünya işlerini ertelemesini tavsiye eder. Bilindiği üzere insanlar genelde dünya işlerine öncelik vererek ahiret işlerini ileri yaşlarda yaparız mantığı ile hareket etmektedirler.

"Evet, bu gün ahiret işleriyle olan meşguliyetin, dünyevi anlamda önemi olan adi işleri yarına ertelemene sebep oluyorsa ne güzel! Ancak bunun aksi bir durum, yani dünya meşgaleleri ahiret işlerini ertelemene sebep oluyor ise bu çok çirkin bir durumdur. Gençliğin baharında, nefis ve şeytan gibi din düşmanlarının insanı kuşattığı zamanda yapılan az bir amelin itibarı diğer zamanlarda yapılan amellerin kat kat üstündedir. Bu durum şuna benzer ki cesur, güçlü ve atılgan olan askerlerin, düşman istilası esnasındaki itibarları daha fazladır. Onların bu esnadaki basit bir gayreti ve ufak bir sebatı bile büyük bir itabar görür. Aynı davranış ve tutum düşmanın şerrinden emin olunduğu zamanlarda aynı itibarı görmez." (73. mektup)

Allah dostlarının tümü bizleri dini emirleri yerine getirme hususunda gösterdiğimiz tembellik sebebiyle daima uyarmışlardır. Bu konuda nefsin ve şeytanın tuzaklarını bize ayrıntıları ile tanıtmışlardır. Bizlere düşen bu uyarılara kulak vermek, üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyerek vazifelerimizin şuuruna varmaktır.

Mevlana'dan yarıncılık karşısında uyarılar:

• Ey arkadaş, sûfî, bulunduğu vaktin oğludur. Bu iş yarın olsun, yarına kalsın demek, tarîkat anlayışına uymaz.

• Yoksa sen, sûfî bir er değil misin? Veresiye veriş ile elde bulunana yokluk gelir." (Mesnevi, I. 133-34)

• Kendine gel ey yolcu! Kendine gel! Akşam oldu; ömür güneşi batmak üzere...

• Gücün kuvvetin varken; şu iki günceğizde olsun cömertlikte bulun, iyi işler yap...

• Elde kalan bu kadarcık tohumu, yani ömrünün geriye kalan son senelerini iyi ek, iyi harca da; şu iki nefeslik ömürden uzun bir ömür elde edesin...

• Çok kıymetli olan bu ömür kandili sönmeden aklını başına al da, fitilini düzelt, çabucak yağını koy, yani iyi işler yaparak son günlerini amel ve ibadetle geçir, gönül kandilini uyandır.

• Aklını başına al da; bu işi yarına bırakma. Nice yarınlar geldi geçti. Hemen tövbe ve istiğfar ile işe başla ki, ekin mevsimi, iyilik günleri büsbütün geçmesin.

• Öğüdümü dinle, beden güçlü bir bağdır. Bizi iyilikten alıkor. Hakk yolunda sana engel olur. Yenileşmek, kendini tamir etmek istiyorsan, eskiyi çıkar at; bedene ait isteklerden vazgeç; rûhanî zevkleri, mânevî he­yecanları ara.

• Dedikodulardan, manasız sözlerden dilini tut. Paran varsa, onları yoksullara vermek için avucunu aç. Beden hasisliğinden vazgeç, cömertliği ortaya koy.

• Şehvetleri, nefsin istediği ve zevkli bulduğu şeyleri terk etmek de, bir çeşit cömertliktir. Şehvete yakasını kaptıran, şehvete dalan kimse bir daha kurtulamaz. (Mesnevi, II.1265-72)

• Ey Hakk âşıkı! Sen din yolunda, insanlık yolunda ilerlemek isteyince şeytan içinden seslenir.

Sana; "Ey yolunu şaşırmış kişi!" der. "Düşün, aklını başına al da, dünya nimetlerinden kendini mahrum etme, o çok zahmetli ve sıkıntılı ibâdet yollarına düşme, hayatını kendine zehir etme. Din yolunda ilerlersen hastalıklara, fakirliğe esîr olursun.

• Dostlarından ayrı düşer, hor ve hakîr bir hale gelirsin. Sonunda din yolunda yürüdüğün için pişman olursun."

• Ey dervîş! Sen de, o melun şeytanın sesinden korkar, tam inancı, gerçek imanı bırakır, sapıklık yoluna düşersin.

• "Daha gencim, yarını var, öbür günü var." diye düşünürsün; "Önümüzde daha zaman var. O zaman içinde elbette din yolunu tutarım." (Mesnevi, III, 4326-30)


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Aralık 2007

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#176 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Dec 13, 2009 10:13 pm
Subject: Allah Sevgisi İnsana Büyük Bir Manevi Güç Verir
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Allah Sevgisi İnsana Büyük Bir Manevi Güç Verir

İman edenler Allah'ın rızasını kazanmak için Allah'a derin bir sevgi ve yakınlık duyar, O'nu kendilerine yakın bir dost ve veli edinirler. Yüce Allah'a büyük bir vefa ve sadakat ile bağlanırlar. Amaçları, çabaları ve duaları yalnızca Allah'ın rızasını kazanmaya yöneliktir. İşte Yüce Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanmaya yönelik bu çaba, Allah'ın izniyle müminlere, inkarcıların asla sahip olamayacağı, manevi bir güç verir.

Peygamberler Allah'a bağlılıklarıyla, derin Allah korkuları ve Yüce Allah'a olan güçlü sevgileriyle bütün Müslümanlara örnek olmuşlardır. Rabbimiz Allah'ın kendilerine verdiği tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmiş, insanları kötülükten men etmiş, iyiliği emrederek onları güzel ahlaka davet etmişlerdir. Peygamberleri üstün kılan çok sayıdaki özellikten biri de, inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen baskı ve şiddet karşısında gösterdikleri güçlü, mütevekkil ve kararlı yapıdır. Peygamberleri kendilerine örnek alan Müslümanlar da yaşadıkları toplum içinde akılcı düşünce ve davranışları, güçlü kişilikleri ve samimi üslupları, asil görünümleriyle dikkat çekerler. Peygamberler gibi, onlar da hiçbir olay karşısında korku ve üzüntüye kapılmaz, her olayı hayırla değerlendirir ve etraflarındaki insanları durmaksızın iyiliğe davet ederler. Allah'ı çok anar, karşılaştıkları her olayı tek dostları olan Allah'ın yarattığını bilir, şeytanın boş vaatlerini Allah'ın izniyle tereddüt dahi etmeden aşar, dünyanın geçici heveslerine tamah etmezler. İman edenlerin bu üstün özellikleri de onlara manevi bir güç kazandırır.


İman edenlerin sahip oldukları manevi gücün bir sonucu olarak; müminlerin dünyanın aldatıcı süsüne meyletmemeleri, hiçbir olayda paniğe, üzüntüye kapılmamaları, korkmamaları ve her zaman itidallerini korumaları, Kuran ahlakını bilmeyen ve yaşamayan insanlar tarafından hayretle karşılanabilir. Özellikle de, din ahlakını yaşamamaları ve Allah'ın bildirdiği din ahlakını tebliğ etmemeleri için iman etmeyenlerin baskı ve şiddetine maruz kalmalarına, dahası onlar tarafından sürgün, hapis ve hatta ölümle tehdit edilmelerine rağmen, salih müminlerin yine de son derece rahat, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşamaları iman etmeyenlerin asla kavrayamadıkları bir durumdur.

Yüce Allah'a Olan Teslimiyet Müminlerin Gücünü Arttırır

Kuran'da hayatları örnek gösterilerek övülen Resuller ve onlarla birlikte iman eden müminler son derece zorlu olaylarla, zahiren son derece "kötü" durumlarla karşılaşmışlardır. Ancak bu üstün ahlaklı müminler, yaşadıkları tüm olaylara karşı son derece güven ve teslimiyet içinde davranmışlar, her olayı yaratanın Yüce Allah olduğunu, dolayısıyla her olayın arkasında bir hayır olduğunu bilerek hareket etmişlerdir. Yüce Allah'ın kendilerini yardımsız bırakmayacağından, kendilerine kaldıramayacakları bir zorluk yüklemeyeceğinden emin olan ve çektikleri sıkıntıların karşılığını da ahirette almayı umut eden müminler, "... De ki: "Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler."" (Zümer Suresi, 38) ayetinde haber verildiği üzere her ortam ve şartta, Yüce Allah'a teslim olmuşlardır. Bu da onları Allah'ın izniyle tüm olaylar karşısında güçlü kılmıştır.

Ancak Allah'a teslim olmak, bazı kişilerce zannedildiği gibi kişinin kendisini olayların dışında tutması demek değildir. Aksine, mümin Kuran ahlakına göre her türlü sorumluluğu üzerine alır. Kendi yaptığı fiilleri de gerçekte Allah'ın yaptırdığını, kendi varlığının kontrolünün de Yüce Allah'ın elinde olduğunu bilir ve Rabbimiz'i vekil edinerek her işi başarıyla sonlandırır. Teslimiyetli bir mümin, Allah'ın kendisini yardımsız bırakmayacağından, ona kaldıramayacağı bir zorluk yüklemeyeceğinden ve yaşadıklarının karşılığını da ahirette ona vereceğinden emindir. Bu durumda ortaya Yüce Rabbimiz Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmayan dünyanın en güçlü insanı çıkar. Allah sevgisinin ve tevekkülün getirdiği imani olgunluğu yaşayan müminlerin, Allah'ın izniyle sahip oldukları güç, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

"Derler ki, "Andolsun, Medine'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır." Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah'ın, O'nun Resûlü'nün ve mü'minlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar." (Münafikun Suresi, 8)

Müslümanlar İman Etmeyenlerin Baskı ve Tehditlerine Rağmen Çok Huzurlu Bir Yaşam Sürerler

Güzel ahlakı savunuyor ve insanlara tavsiye ediyor olmalarından dolayı toplumun bazı kesimleri tarafından şiddetli baskıya maruz kalan Müslümanların, karşılaştıkları her türlü zorluğa rağmen ibadetlerini ve güzel ahlakı eksiksiz uygulamaya devam etmeleri Allah'a olan bağlılıklarının açık bir göstergesidir. Hiç kuşku yoktur ki bunlar taklidi mümkün olan davranışlar değildir. Bu, yalnızca samimi olarak Allah'tan korkan müminlere has bir tutumdur.

Rabbimiz'in yarattığı her olayı güzel gören Müslümanların neşelerinin sebebini merak eden, ama hiçbir şekilde anlayamayan inkarcılar, hayatları boyunca bu neşe ve huzurun küçük bir benzerini dahi yaşayamazlar. Ne kadar çok mutluluğun peşinden koşsalar da, Kuran ahlakına göre yaşamamaları sebebiyle gerçek mutluluğu bir türlü bulamazlar. İman edenler ise doğal bir sevinç ve mutluluk duyar, Allah'ın kendilerine olan cennet vaadiyle ümitlenip sevinir, Allah'ın kendilerine verdiği iman ile neşelenirler. Yüce Allah'ın ayetlerini görebiliyor olmaktan, peygamberlerle ve bütün takva sahibi müminlerle ahirette kardeş olma ümidini taşımaktan, Allah'ın koruması altında olmaktan ve daha pek çok sebepten dolayı her an büyük bir neşe içindedirler. İman, Allah'ın bahşettiği benzersiz bir nimettir. Kendisine iman verilen kişi ise, Allah'tan çok büyük bir lütfa erişmiştir.

Müslümanların Üzerindeki Manevi Güç, İnkar Edenleri Korkuya Sevk Eder

Yüce Allah Müslümanların karşılaştıkları zorluklar ve inkarcılar tarafından kendilerine yöneltilen tehditler karşısında ümitsizliğe ve yılgınlığa kapılmamalarını ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

"Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 173)

Müslümanların başlarına ne gelirse gelsin Allah'a bağlı kalmaları, güçlü, kendinden emin, kararlı ve aynı zamanda huzurlu hallerini devam ettirmeleri inkar edenleri şaşırttığı gibi, aynı zamanda onları korkuya da sevk eder. Nitekim bu, onların hiç alışık olmadıkları bir davranış biçimidir. Onlar en ufak bir zorlukta ümitsizliğe kapılabilen, küçük bir olumsuzlukta hemen moralleri bozulabilen insanlardır.

Müminlerin üzerindeki bu manevi gücün kaynağının iman olduğunu anlayamaz, gördükleri bu kararlılık karşısında korkuya kapılırlar. Allah ayetlerinde, inkarcıların, müminlerin güçlü imanları ve kişilikleri karşısında duydukları korkuyu şöyle bildirmektedir:

"Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup-kaçmışlar." (Müddessir Suresi, 50-51)

Müminlerin Manevi Güç Kazanmasında Etkili Olan İmani Gerçekler

Müminler, Allah'ın rızasını kazanmayı yaşamlarının asıl amacı edinerek, tüm güçleriyle bu uğurda çaba harcayan kimselerdir. Müminlerin manevi güç kazanmalarında ise Kuran ahlakının gereklerini çok iyi bilmeleri ve bunlara çok samimi iman etmiş olmaları etkilidir. Bu imani gerçeklerden bazıları şunlardır:

Müminler;
  • Allah'ın sonsuz akıl sahibi olduğunun,
  • Allah'ın sonsuz adaletli olduğunun,
  • Yeryüzünde meydana gelen büyük küçük her olayı Allah'ın yarattığının,
  • Allah'ın sonsuz merhametli, şefkatli ve bağışlayan olduğunun,
  • Allah'ın tüm dualara en güzel şekilde karşılık vereceğinin,
  • Allah'ın zorluk ve sıkıntı içinde olan kullarına İlahi yardımını ulaştıracağının,
  • Dolayısıyla sonsuz akıl, adalet, merhamet, sevgi ve yardım sahibi olan Rabbimiz'e teslim olup güvenmenin büyük bir kolaylık olduğunun,
  • Allah'ın kaderi kusursuz olarak yarattığının ve binlerce kez dünyaya gelecek olsalar, yine hiç değişmeden aynı kaderi yaşayacaklarının ve kaderin de müminler için en mükemmel şekilde yaratıldığının,
  • Allah'ın her olayı inananlar için pek çok hayır ve hikmetle yarattığının,
  • Hayrın ve şerrin yalnızca Allah'tan olduğunun; insanların kendilerinden yana ne bir zararı engellemeye ne de yarar sağlamaya güç yetiremeyeceklerinin bilincindedirler.
Unutulmamalıdır ki "...(O zaman) Muhakkak Allah'a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: "Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah'ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara Suresi, 249) ayetiyle haber verildiği gibi kalplerindeki bu iman ve Allah sevgisi ile az sayıda bile olsalar, çok büyük topluluklara galip gelecek bir şevk ve irade kazanmış olurlar.

Sayın Adnan Oktar'ın Ekin TV'deki Canlı Röportajından... (16 ŞUBAT 2009)

Müminin Dünya Hayatında Yaşadığı Zorluklar, Allah Aşkını İfade Etme İmkanıdır

ADNAN OKTAR
: Allah yolunda mücadele eden, peygamberlerin geçtiği yollardan geçer. Her mümin peygamberlerin geçtiği safhalardan geçer. Hz. Yusuf hapse girdiyse mümin de girer, Hz. Musa gözetlenip takip edildiyse gizlendiyse, mümin de gizlenir, takip edilir. Hz. Eyüp'e dertler ve belalar geldiyse ve ona sabrettiyse, mümine de dertler ve belalar gelir. Hz. İbrahim'i putlara karşı geldiği için yakmaya kalkanlar Allah yolunda mücadele edeni de yakmaya kalkabilirler. Bu, müminin Allah'a olan sevgisinin ifadesinde çok önemli bir imkandır. Aşığın ifadesidir bu. Allah'a karşı sevgi ifadesidir. Çile olacak ki, zorluk olacak ki, Allah sevgisi vurgulansın. Yoksa oturduğu yerde, keyif içerisinde Allah sevgisi vurgulanmaz. Onun için böyle şeyleri müminler Allah'tan bir rahmet olarak görürler. Yağmur gibi müminlere takvasına göre, derinliğine göre, Allah'a yakınlığına göre, bela yağar. Onlar belayı rahmet olarak, nimet olarak görürler. Onların nurunu artırır, şevkini artırır, heyecanını artırır, onlara sağlık sıhhat verir belalar, çile mümini güzelleştirir. Hz. Yusuf dünya güzeli olmuştu çileyle. Allah çileyi vesile etti ona. Dünya güzeli olmuştu. Kadınların, bakanların nefesi kesilmişti. Çile insanları yıpratır diye bilinir. Halbuki Allah yolunda çekilen çileler insana sağlık sıhhat verir, belayı def eder. Daha neşeli, daha sıhhatli, daha güzel, daha uzun ömürlü olmasını sağlar. Refah ve ferahlık insana hastalıklar verir, belalar verir, çirkinleştirir, kötü yapar. Allah yolunda mücadele etmemek, Allah'ın gösterttiği yollarda yürümemek, çileden kaçınmaksa daima belayı celb etmiştir (kendine çekmiştir). Öyle insanlar da hep böyle çö-ker, perişan olur, hastalıklarla boğuşur, belalarla boğuşur. Allah rahatlık, huzur vermez öyle insana. Yani kalplerinde, içlerinde sürekli bir azap ve sıkıntı olur. Müminin sıkıntılı ortama girmesi, onun cenneti gibidir. Mesela mümin hapishaneye girdiğinde cennete girmiş gibi olur. Çünkü Allah yolunda onu yaptığı için her günü kat kat sevaba vesile olur. Mesela dışarıda bir sevap alıyorsa, cezaevinde milyon sevap alır bir gün için. Onun için çok makbuldür, müminler öyle şeyi ararlar...


Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi, Kasım 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#177 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Dec 20, 2009 10:17 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Hayırda Acele Etmek
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Hayırda Acele Etmek

Cenâb-ı Hak Asr Sûresi'nde "zaman"a yemin ederek dikkatlerimizi ömrümüzün keyfiyeti üzerinde yoğunlaştırmamızı arzu etmektedir.

Zaman, iki uçlu bir bıçak gibidir. Kitap ve Sünnet'in rûhâniyeti içinde değerlendirilirse cennete vuslat vesîlesidir. Diğer taraftan nefsine râm olanlar için, sanki akıp giden bir sel gibidir ki, bu selin içinde sürüklenen âvâre bir kütük olmamak îcâb eder.

Geçip giden zamanı bir daha geri almak mümkün değildir. Zaman biriktirilemez, borç alınıp verilemez, satın alınamaz. İnsan bütün varlığını fidye olarak verse, ecel senedinin vâdesini bir sâniye bile uzatamaz, takdim veya tehir edemez.

Ebedî âlemin hazırlık safhası olan dünyâ hayatı, kısa bir sürede sahip olunan bir define gibidir. Bu yüzden hayat nîmetinin kadr u kıymetini bilip onu hakkıyla değerlendirmek îcâb eder. Zîrâ bu nîmeti zâyî etmenin telâfîsi yoktur. Zamanı, hiç bitmeyecekmiş gibi nefsânî arzular peşinde hoyratça ziyân etmek ve kulluk vazîfelerini ihmâl edip ertelemek, son nefeste kahredici bir pişmanlık olur!..

Kundakla teneşir arasında inişli çıkışlı, dar bir koridor olan ömür, alıp verdiğimiz nefeslerin yekûnundan ibârettir. Sayısı kullara meçhul, Allâh'a mâlum olan bu nefeslerin en düşündüreni, şüphe yok ki "son nefes"tir. Son nefes, nihâyete eren bir dünya hayatı ile yeni başlayan ebedî bir âlemin kavşak noktasıdır. Yine o, son derece sarp ve çetin bir geçittir. İdrak sahibi her mü'min, o geçidi derin derin tefekkür edip her hâlini bu istikâmette düzeltme gayreti içinde olmalıdır.

Hayat sahnesinin son perdesi olan son nefes, herkesin kendi âkıbetini aksettiren, buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsanoğlu kendisini en net olarak son nefes aynasında tanır. Çok kıymetli zaman parçaları olan nefeslerimizi bu fânî topraklar üzerinde tüketirken, ilâhî kameraların her an kayıtta olduğunu unutmamalıyız. Doldurduğumuz hayat kasedi birgün; "• Kitabını oku!" emri ile bize seyrettirilecek. O vakit kendimizi çok net bir şekilde yeniden tanıyacağız.

Son nefesimizin zamanı meçhul olduğundan bizi ebedî hayatta felâha erdirecek bir hesaba hazırlık için gün, bugündür. Âhiret azığımızın tedâriki demek olan amel-i sâlihler için dem, bu demdir. Hadîs-i şerîflerde, sahip olduğumuz nîmetlerden tek tek hesaba çekileceğimiz hatırlatılarak, o nîmetler husûsunda gafletten sakınmamız şöyle telkin edilmektedir:

"Kıyâmet günü hiçbir kul; ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücûdunu nerede yıprattığından sorulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz." (Tirmizî, Kıyâmet, 1)

"Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganîmet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayâtını!" (Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

Sadakada Acelenin Ehemmiyeti

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayırda acele etmenin ehemmiyetini kendi örnek hayatında sergilediği sayısız fazîletlerle tebliğ buyurmuşlardır. Bunlardan birini, Ukbe bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

Bir keresinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Allah Rasûlü selâm verip namazı bitirdi ve sür'atle yerinden kalktı. Aceleyle hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, O'nun bu telâşından endişe ettiler. Fahr-i Kâinât Efendimiz kısa bir süre sonra döndü. Bu acele davranışı sebebiyle ashâbının meraklanmış olduğunu gördü ve şöyle buyurdu:

"-Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım. Beni hayırda acele etmekten alıkoymasın diye hemen dağıtılmasını emrettim." (Buhârî, Ezân 158, el-Amel fi's-Salât 18; Nesâî, Sehv 104)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

"Sadaka vermekte acele edin. Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez." (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, III, 110)

Nasıl ki namazın fazîleti ilk vaktinde edâ edilmesinde ise, infâkın fazîletlisi de geciktirilmeden ilk fırsatta yapılmasındadır. Bu nebevî ahlâk, en çok Peygamber vârisi olan Hak dostu âlim ve âriflerin hayatında mâkes bulmuştur. Hasan-ı Basrî Hazretleri'nin şu kıssası, bu hakîkatin pek ibretli bir misâlidir:

Bir derviş, Hasan-ı Basrî Hazretleri'nden bir şey ister. O da hemen ayağa kalkıp gömleğini çıkarır ve dervişe verir. Oradakiler:

"-Ey Hasan, eve gidip oradan bir şeyler verseydin ya!" derler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle cevap verir:

"-Bir defâsında bir muhtaç mescide geldi ve; «Açım!» dedi. Biz gaflet edip hemen yiyecek getirmedik. Onu mescitte bıraktık ve evlerimize gittik. Sabah namazına geldiğimizde bir de baktık ki, zavallı ölmüş. Kefenleyip defnettik.

Ertesi gün, yakaza hâlinde mânevî bir zuhurat olarak, o garibi sardığımız kefenin mihrapta durduğunu ve üzerinde; «Kefeninizi alın, Allah kabûl etmedi!» yazısını gördüm.

O gün; «Bundan sonra bir ihtiyaç sâhibini gördüğümde onu bekletmeyeceğim, hemen ihtiyâcını göreceğim.» diye yemin ettim."1

İşte Cenâb-ı Hak, bâzı hakîkatleri velî kullarına fevkalâde şekillerde ayân eder. Bundan murâd, gönüllerde derin bir tesir meydana getirerek o hususta insanlara güzel bir istikâmet kazandırmaktır. Bu kıssadan da anlaşılacağı üzere bir hayrın şeref ve kıymeti, vaktinde ve geciktirilmeden yapılmasındadır.

Son Nefesten, İbretli Bir Manzara

Rebî bin Heysem -rahmetullâhi aleyh- sâlih amelleri tehir eden, nefsi tezkiye olmamış bir kişinin son nefesindeki hazin hâlini şöyle anlatır:

"Kişi ölmeden önce neye düşkün ise rûhunu o doğrultuda teslîm eder. Bir keresinde can çekişen bir adamın yanında bulunmuştum. Ben; «Lâ ilâhe illâllâh!» deyip telkin verdikçe o para sayar gibi parmaklarıyla birtakım hesaplar yapıyordu."

Yâni insan ekseriyetle, "sonra yaparım" diye ertelediği hayırlara, o "sonra"larda da kolay kolay fırsat bulamaz. Bunun içindir ki ârifler; "Yarın yaparım diyenler helâk oldu." hakîkatinin hikmetine ermişlerdir. Zîrâ yarını olmayan bir gün her an gelebilir.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e bir adam gelerek, hangi sadakanın sevâbının daha büyük olduğunu sordu.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle cevap verdi:

"-Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerinde, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, (veya bunun zıddına) daha çok zengin olmayı arzularken verdiğin sadakanın sevâbı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de; «Falana şu kadar, filâna bu kadar.» demeye bırakma. Zîrâ o mal, zâten vârislerden şunun veya bunun olmuştur." (Buhârî, Zekât, 11)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

"Kişinin (sağlıklı iken) hayatında bir dirhem sadaka vermesi, ölümü esnâsında yüz dirhem sadaka vermesinden daha hayırlıdır." (Ebû Dâvud, Vasâyâ, 3/2866)

Şeyh Sâdî, âdeta bu hakîkatlerden ilhamla şöyle nasihat eder:

"Âhiret azığını hayatında kendin tedârik et! Çünkü sen öldükten sonra akraba hırsa kapılır; senin rûhun için hiçbir iyilikte bulunmazlar. Altını, nîmeti elinde iken bugün sen ver! Sen öldükten sonra bunlar elinden çıkar, sahip olamazsın!

Azığını öbür dünyâya kendi götüren kimse, devlet topunu çelmiş demektir. Sırtımı beni düşünerek ancak kendi tırnağım kaşır, başkası kaşımaz.

Ne gibi servetin varsa avucunun ortasına koy. Verilecek yerlere ver! Veremezsen, yarınki pişmanlıktan dişinle elinin arkasını ısırırsın."

Hakîkaten malı-mülkü vakit varken infâk etmeyip, onu mânevî terbiyeden mahrum yetişen ve nasıl harcayacakları meçhûl olan mîrasçılara bırakmak, ağır bir âhiret hesâbı yüklenmek olur. Bu ise, selîm bir aklın kârı değildir.

Ebû Zer -radıyallâhu anh-'ın şu sözleri ne kadar hikmetlidir:

"Bir malda üç ortak vardır. Birincisi mal sâhibi, yâni sen, ikincisi kaderdir. O, hayır mı, yoksa felâket ve ölüm gibi şer mi getireceğini sana sormaz. Üçüncüsü mîrasçıdır. O da bir an önce başını yere koymanı (yâni ölmeni) bekler, ölünce malını alır götürür, sen de hesâbını verirsin. Eğer gücün yeterse sen bu üç ortağın en âcizi olma!.." (Ebû Nuaym, Hilye, I, 163)

Ölünce iflâs eden varlıklı insanlar, bir hayâl âlemi olan dünyâda kendini zengin zannedip de ölümle hakîkat sabahına uyandıklarında, elde avuçta hiçbir şey kalmadığını gören ebediyet mahrumlarıdır. Asıl zenginlik, ecel ile iflâs etmemektir. Bilâkis ebedî devlet ve servete mazhar olabilmektir.

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

"Dünya hayâtı bir rüyâdan ibârettir. Dünyada servet sâhibi olmak, rüyâda defîne bulmaya benzer. Dünya malı, nesilden nesile aktarılarak dünyada kalır."

"Ölüm meleği, gâfil zenginin canını almakla onu uykudan uyandırır. O kimse, gerçekte sâhibi olmadığı bir mal için dünyâda çektiği sıkıntılara hayretle âh vâh eder ve bin pişman olur. Lâkin iş işten geçmiş, her şey bitmiştir."

Toprak altına girdikten sonra, fakir ne olmuşsa, zengin de o olur. Orada kim ne yaptıysa, karşısında bulur. Bu dünyâdan gidenler, ister köle, ister pâdişah gibi gitsinler, oradaki bütün sermâyeleri, ne götürdülerse odur. Orası; sapla samanın ayrıldığı, başlarda gezen zorba ayakların ayaklar altına düştüğü, nice kölelerin sultan, nice sultanların köle olduğu, Hak rızâsına uygun kullanılmayan dünyevî makam, mevkî ve rütbelerin sıfırlandığı, nice mahrumların hazînelere kavuşup nice gâfil zenginlerin de ebediyet fukarâsı ve mahşer dilencisi olduğu bir yerdir. Orada yalnızca Hakk'a sâdık kulların sadâkatlerinin ve selîm kalplerinin faydası vardır.

Bu hususta Merhum Necip Fâzıl'ın şu îkâzı ne kadar hikmetlidir:

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!

Mezarda geçer akça neyse, onu biriktir!..

Cenâb-ı Hakk'ın dünya hayatında insanoğlunu imtihan ettiği en çetin hususların başında can, mal ve evlât gelir. Bunlar hayra kullanıldığında nîmet iken, şerre kullanıldığında ıztırap sebebidirler. Bize hakkı hak olarak gösterecek, nîmetleri nîmet olarak bildirecek olan, ancak dînin sesidir.

Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

"Ey îmân edenler, sizi ne mallarınız, ne evlâtlarınız Allâh'ın zikrinden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir. Herhangi birinize ölüm gelip de: «Ey Rabbim, beni(m ömrümü) yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demesinden evvel size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın..." (el-Münâfikûn, 9-10)

Dünyâyı gafletle ziyân edenlerin hâlini de âyet-i kerîme şöyle tasvîr eder:

"Onlar orada: «-Ey Rabbimiz! Ne olur, bizi buradan çıkar(ıp dünyâya geri gönder de) daha önce yaptıklarımızın yerine, sâlih ameller yapalım!» diye feryâd ederler. (Allah onlara iki şey sorar.) «-Biz size, düşünüp ibret alacak kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size îkâz edici (peygamber) de gelmedi mi? Öyleyse tadın azâbı! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur!" (Fâtır, 37)

İmâm Gazâlî Hazretleri şöyle nasihat eder:

"Ey oğul! Şimdi düşün ki vefât ettin ve dünyâya geri gönderildin. O heyecan hâlini bir düşün! O hâlde bugün günah ve mâsıyete kat'iyyen yaklaşma ve sakın ola ki, bugünün bir ânını bile boşa geçirme! Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir."

O hâlde ömür takviminden açılan her yeni günü, bize verilmiş yeni bir mühlet olarak telâkkî edip hayır işlemekte acele etmeliyiz.

Herkes Pişmanlık Duyar...

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, biz ümmetini îkaz sadedinde:

"-Ölüp de pişmanlık duymayacak hiç kimse yoktur." buyurmuştur.

"-O pişmanlık nedir yâ Rasûlallâh?" diye sorulduğunda:

"-(Ölen), muhsin (ihsan sâhibi, iyi) bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; şâyet kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini ıslah etmediğine pişman olacaktır." cevâbını verdiler. (Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Yâni sâlih kimseler bile, dünyada sâhip oldukları nîmetleri niçin Allah yolunda daha fazla sarf etmedik diye pişmanlık duyacaklardır. Gâfillerin nedâmetini ise ifâde etmeye kelimeler âciz kalır.

Behlül Dânâ Hazretleri'nin; "-Yeraltında en çok ne vardır?" sorusuna, yine kendisi cevap vererek; "-Mevtâların «eyvâh, vah-vah ve keşke»leri vardır!" buyurması da bu hakîkatin bir ifâdesidir. Öyleyse bizler de nedâmet günleri gelmeden evvel Hak rızâsının bulunduğu her işe koşmalı ve boş şeylerle vakitlerimizi ziyan etmekten sakınmalıyız. Her günümüzü son günümüzmüş gibi uyanık bir gönülle yaşayıp bilhassa zamanımızı dolu dolu geçirmenin şuuruna ermeliyiz.

Cenâb-ı Hak, zamanı doğru kullanma husûsunda ekseriyetle hüsran içinde olan kullarının, bu hüsrandan kurtularak ilâhî ikramlara nâil olabilmeleri için şöyle buyurmaktadır:

"Bir (hayırlı) işi bitirince, hemen başka bir (hayırlı) işe giriş! Hep Rabb'ine yönel!" (el-İnşirâh, 7-8)

Yâni ibâdet ve hayırlı işlerin biri bittiğinde hemen diğerine koşmak, herhangi bir zamanın ibâdetsiz ve hayırdan uzak geçmesine fırsat vermemek îcâb eder. Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

"İbâdetlerin kabul ediliş alâmetleri, o ibâdetlerden sonra hemen başka ibâdetlere girişmek, birbiri ardınca hayırlara koştukça koşmaktır."

Yine Mevlânâ Hazretleri'nin tâbiriyle:

"Ecel, verileni almadan önce, verilmesi gereken her şeyi vermek gerekir."

Zîrâ âyet-i kerîmede buyrulur:

"Ey îmân edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler, elbette zâlimlerdir." (el-Bakara, 254)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurur:

"Faydalı işler görmekte acele ediniz. Zîrâ yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü'min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü'min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar; dînini küçük bir dünyâlığa satar." (Müslim, Îmân 186; Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3)

Dolayısıyla fırsat eldeyken hayırda acele edip âhiret azığı tedârik etmeye bakmak her mü'minin hedefi olmalıdır. Dünyânın geçici zevk u safâlarına, aldatıcı yaldızlarına kanmamak, burada sahip olunan malın, rüyâda bulunmuş bir defineden farksız olduğunu unutmadan hakîkî ve ebedî hayata hazırlanmak îcâb eder.

Kişinin Gerçek Malı Âhirete Gönderdiğidir

Peygamber Efendimiz'in âilesi bir koyun kesmiş ve etini infâk etmişlerdi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- koyundan geriye ne kaldığını sorunca:

"-Sâdece bir kürek kemiği kaldı." denildi. Bunun üzerine Efendimiz, gerçek servetin ne olduğuna dâir nebevî bakış açısını şöyle ifâde buyurdu:

"-Desenize bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!" (Tirmizî, Kıyâmet, 33)

Abdullah bin Şihhîr -radıyallâhu anh- anlatıyor:

"Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tekâsür Sûresi'ni okuyordu. Sûreyi okuyup bitirince şöyle buyurdu:

«Âdemoğlu, malım malım deyip duruyor. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip sevap kazanmak üzere önden gönderdiğinden başka malın mı var!?»" (Müslim, Zühd, 3-4)

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde de, kıyâmet gününden bir manzarayı şöyle tasvîr ederler:

"Allah, sizin her birinizle tercümansız konuşacaktır. Kişi sağ tarafına bakacak; âhirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecektir. Soluna bakacak; âhirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecektir. Önüne bakacak; karşısında cehennemden başka bir şey göremeyecektir. O hâlde artık (hiçbir şeyiniz yoksa bile) bir hurmanın yarısıyla da olsa, kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Bunu da bulamayan, güzel bir söz (söyleyip gönül alarak) kendisini korusun." (Buhârî, Zekât, 9, 10, Rikâk, 31, Tevhid, 36)

Demek ki kişinin hayır veya şer nâmına âhirette karşısına çıkacak her şey, bu dünyâda yapıp ettiklerinin tecessümünden ibârettir. Bunun içindir ki Yüce Rabbimiz biz kullarını şöyle îkaz buyurur:

"Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın! Allah'tan korkun, muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (el-Haşr, 18)

Şeyh Sâdî buyurur:

"Akıllı insanlar mallarını, paralarını öbür cihâna giderken yanlarında götürürler. (Yani önceden Allah yolunda infâk ederler.) Ancak hasislerdir ki, hasretini çekerek burada bırakır giderler."

Hasislik İlletinden Kurtul!..

Cimrilik edip infaktan uzak durmak, âhiret hayatını tehlikeye atmaktır. Âyet-i kerîmede Rabbimiz:

"Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın..." (el-Bakara, 195) buyurarak biz kullarını îkaz eder.

İnfak edilmeyen mal ve nîmetler, vefâsız arkadaş gibidir. Gün gelip ömür sermâyesi tükenince o, vefâsızlığını gösterip sahibini yalnız ve muhtaç hâlde bırakır. Malından ve imkânlarından vefâ umanlar, onları Allah yolunda infak ederek karşısına çıkması için önceden âhirete gönderenlerdir. Bunun için de nefsin cimriliğinden kurtulmak îcâb eder. Nitekim âyet-i kerîmede ebedî kurtuluş için cimriliği yenmenin zarûreti şöyle ifâde buyrulur:

"...Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir." (el-Haşr, 9)

Ancak iblis, insanın istikbâlini karartmak için çeşitli hîlelere başvurarak kalplere vesvese tohumları atar. Rızkı veren Allah olduğu hâlde bu hususta insanın aklını çelmeye çalışır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

"Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyleri telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve bir lutuf va'deder..." (el-Bakara, 268)

Şeytanın bu hîlesini çok iyi bilen Halîfe Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- vâlilerine dâimâ diğergâmlık ve cömertliği tavsiye ederek onları şöyle uyarırdı:

"Sakın sizi sıkıntı ve darlığa düşme ihtimâliyle korkutup iyilikten vazgeçirmek isteyen cimriyi, büyük işlere karşı azminizi gevşetecek korkağı ve zulme saparak size ihtirâsı iyi gösterecek hırs sâhibini istişâre meclisinize sokmayın!"

Nefsin cimriliğinden ve şeytanın vesveselerinden kurtulabilenler, aynı zamanda infak ettiklerinin zâyî olmadığını, âhirette kendilerini bekleyen saâdet sermâyeleri hâline geldiğini de çok iyi idrâk ederler. Nitekim hadîs-i şerîfte buyrulur:

"Haklarında yeminle söz söyleyebileceğim üç haslet vardır; iyi belleyiniz: Sadaka vermekle kulun malı eksilmez. Uğradığı haksızlığa sabredenin Allah şerefini artırır. Dilenme kapısını açan kimseye Allah, fakirlik kapısını açar..." (Tirmizî, Zühd, 17)

Mevlânâ Hazretleri, infâkın malı eksiltmeyip bilâkis bereketlendirdiği hakîkatini ne güzel ifâde eder:

"Allâh'ın yarattığı yeryüzüne, temiz, sağlam tohum ekilsin de, o bitmesin; imkân var mı?"

"Fânî ve gelip geçici olan bu yeryüzü, çeşitli ekinler, meyveler ve mahsûller vermekten vazgeçmezse, yeryüzünden daha geniş olan mânâ âlemi nasıl olur da mahsûl vermez?"

"Dünya toprağının mahsûlü hadsiz hesapsızdır. Bir tanenin bile mahsûlü yedi yüzdür. Buna dikkat et de, öbür tarafın mahsûlünün ne kadar olacağını anla! Mal, sadaka vermekle eksilmez; hayırda bulunmak, malı zâyî olmaktan korur!"

İbâdet ve muâmelâtın paha biçilmez sermayesi olan dünya hayatının her ânı, ebediyet mücevherleri ve âhiret tohumlarıdır. İnsan, bu âhiret tohumlarını dünyâ tarlasına ekerek ukbâda bunların mahsullerini toplar. Lâkin bu kıymetli tohumları nefsânî arzuların girdapları içinde ve selde sürüklenen kütükler misâli şaşkınlıkla ziyân ederse, o tohumlar, cehennem mahsulleri hâline gelir. Böyle bedbahtlara ne yazık! Kitap ve sünnetin rûhâniyeti ile tezyin edilen zamanlar ise ebedî cennet bahçelerinde yeşerecek olan saâdet tohumlarıdır.

İnfâk edilmeyen mal, vefâsız bir arkadaş gibiyken, infâk edilen mal, hayırlı ve sâdık bir dost gibidir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

"Servet bir müslüman için ne güzel arkadaştır. Yeter ki, o servetinden fakire, yetime ve yolcuya vermiş olsun!" (Ahmed, III, 21)

"(Kıyâmet günü) hesap görülünceye kadar herkes sadakasının gölgesinde olacaktır." (İhyâ, I, 626)

Übeyd bin Ümeyr -rahmetullâhi aleyh- de bu hakîkati şöyle îzah eder:

"İnsanlar kıyâmet günü çok çetin bir açlık, susuzluk ve çıplaklık içinde haşredilecektir. Ancak Allah için yedireni Allah doyuracak; Allah için içireni Allah içirecek ve Allah için giydireni yine Allah Teâlâ giydirecektir."

Kıyâmetin o zor gününde selâmete erenleri Rabbimiz şöyle müjdeler:

"Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infâk edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfâtları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar." (el-Bakara, 274)

Velhâsıl, infâkı bir tabiat-ı asliye hâline getirip her ânımızda bütün imkânlarımızdan infak gayreti içinde bulunmamız, zamanın kıymetini bilip hayırda acele etmemiz gerekir. Rabbimiz; "• Fecre andolsun ki" buyuruyor ve her fecir vakti, ömür takviminden bizlere yeni bir yaprak açıyor. Bu ömür yaprağını nasıl dolduracağız? Ne kadar kendimiz için çalışacağız, ne kadar diğergâm olup mahrum ve yalnızların yanıbaşında bulunacağız? Kirâmen Kâtibîn melekleri bugünkü kıyâmet dosyamıza neler yazacak? İşte mü'min, bu hakîkatleri rakîk bir kalp ile muhâsebe ederek zamanını en hayırlı amellere sarf etmelidir. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın buyurduğu:

"(İlâhî mahkemede) hesâba çekilmeden evvel nefislerinizi hesâba çekiniz." (İbn-i Kesîr, Tefsîr, I, 27) tâlimâtını kendine hayat düstûru edinmelidir.

Bizim de huzûr-i ilâhîye selîm bir kalple çıkabilmemiz için, ömür senedimizin vâdesinin dolacağı gün ve sonrası için hazırlıklı olmamız zarûrîdir.

Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-'in buyurduğu gibi:

"Âhirette nereye gitmek istiyorsanız hazırlığınızı ona göre yapın!"

Hazret-i Ebû Bekir Efendimizin şu duâsına gönülden "âmîn" diyerek sözlerimize son verelim:

"Allâh'ım! Ömrümün en hayırlı devresi sonu, amellerimin en hayırlı kısmı neticeleri, günlerimin en hayırlısı da Sana kavuştuğum gün olsun."2

Âmîn!

Dipnotlar: 1) Bkz. Darîr Mustafa Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikâye, haz. S. Yıldırım - N. Yılmaz, İstanbul 2001, s. 157. 2) Süyûtî, Târîhu'l-Hulefâ, s. 103.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Temmuz 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#178 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Dec 27, 2009 10:35 pm
Subject: Nifak
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Nifak

İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Münafığın gerçek renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok zor; hatta imkânsızdır. O, kendine göre ters görüp "öbürleri" dediği hemen herkese karşı düşmanca duygular besler.. onlar hakkında açık-kapalı kötülük düşünür. Ama bu duygularını her zaman dışarı vurmaz; gerektiğinde hakikî hislerini gizleyerek onların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür.. onlara karşı olabildiğince yumuşak davranır.. ve onlardan biriymiş gibi hareket eder. Ne var ki o, hemen her zaman, içten içe de güm güm gümler ve mevhum hasımları için ne komplolar ne komplolar plânlar.. plânlar da, hasım kabul ettiği kesim veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, "hüsnüzan"na binâen ardına kadar açık bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla-hayale gelmedik kötülüklerin hepsini yapar. Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle "takiyye"lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.

Münafık, konuşurken yalan söyler; bugün vefa sözü verdiği bir konuda bakarsınız, ertesi gün hemen sözünden döner; sizin itimat ve güveninize hıyanetle karşılık verir ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur'ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.

Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı hâlde, duruma göre "Benim Allah'a ve âhiret gününe inancım tamdır." diyerek kendine mü'min süsü verir ve her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da onun kendisidir; zira mü'minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri her şeyi doğru görürler.. "Evet ehl-i iman ne kadar âmî ve cahil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfuruş adamları gördüğünde soğuk görür ve onlardan nefret eder." (Mektubat). Kur'ân-ı Kerim bir yerde kendi kendini aldatan bu tip kimseleri şöyle resmeder: "Öyle insanlar da vardır ki bunlar, Allah'a ve âhiret gününe inandık derler; oysaki bunlar asla inanmış değillerdir (inanmış değillerdir ama, akılları sıra böyle yapmakla) Allah'ı ve ehl-i imanı aldatmayı kurarlar. (Aslında onlar bu tavırlarıyla sadece) kendi kendilerini aldatmışlardır, ama bunu fark edemezler." (Bakara, 2/8-9) Yine Kur'ân'ın tespitine göre bunlar, kalben hasta kimselerdir. Hisleri malûl, idrakleri tutarsız, şuurları kapalı, iradeleri de nefsanî temayüllerinin emrindedir. Vicdanî mekanizmalarıyla tamamen meflûç olan bu insanlar, hastalıkları ile o kadar uyuşmuşlardır ki, onları tedavi etmeye kalksanız tepki alırsınız, ilâç verseniz tokat yersiniz, kurtarmak isteseniz hakarete maruz kalırsınız...

Onlarla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur'ân-ı Kerim'de şöyle tasvir edilmiştir: "Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar." (Münâfıkûn, 63/4). Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: Çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır -birkaç yüzlü de denebilir-. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gel-gitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan'da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: "Bu hâlleriyle onlar, mü'minler ve münkirler arasında mütemâdî gel-gitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın." (Nisa, 4/142)

Münafığa göre, tek doğru insan kendi, tek doğru düşünce de onun düşüncesidir. Evet ona göre, doğrunun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru, endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlığı ve varlığın perde arkasını böyle bir ruh hâletiyle değerlendiren -bilhassa "temâşâ eden" demiyorum- böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne olduğundan çok farklı ve hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu, yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, dağları-dereleri, ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-buğulu, tozlu ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlığında, bazen iman ve imanın vadettikleri, Allah'la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun ebediyet arzusu ve ukbâ mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun vicdanını saran sis ve dumandan ötürü kat'iyen oldukları gibi hissedilmezler. Bazen de o, irâdî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neş'elere, eğlencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya ve en derin uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdiği realitelerden, mantıkî istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar.. sırf kuruntularını yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez/düşünemez.

Münafık nazarında, insanı yükselten gerçek değerlerin ve insanoğlunun Hak nezdindeki konumunun hiç mi hiç önemi yoktur. Onun için varsa da yoksa da zevk u safâ ve her çeşidiyle cismanî arzular: O, yaşamak için yaşar.. en değerli sermayesi olan ömrünü nefsanî isteklerinin ağında tüketir.. hayatını yolda bulmuş bir metâ gibi kullanır.. ölümü ve ötesini kat'iyen düşünmez.. ebedîlik vehmiyle sürekli değişik arzular arkasında koşar.. zevklerinin bulanmasından, bulandırılmasından fevkalâde rahatsızlık duyar.. ve hep keyiften keyfe, neş'eden neş'eye sıçrar durur; sıçrar durur da, bir gün realitelerle, tûl-i emellerini besleyen vehimlerinin delinebileceği endişesiyle tir tir titrer.

Münafık, kendi gibi düşünmeyenleri aptal ve beyinsiz kabul eder ve elinden geldiğince onlardan uzak durmaya çalışır. Meşrû-gayrimeşrû her vesileyi değerlendirir; çalar-çırpar.. haram-helâl demeden yer-içer; sonra da yan gelir kulağı üzerine yatar; yatar da cismaniyeti adına olsun, bunca nimetlerle kendini tanıttırmak isteyen Zât'ı bir kerecik olsun hatırlamaz; O'nu tanımayı, anmayı ve O'na teşekkür etmeyi asla düşünmez ya da düşünemez.. münafık, varlık-eşya-Yaratıcı konularında tutarsız bir yol takip ettiği gibi, insanlarla münasebetinde de fevkalâde bencil, hodgâm ve nefisperesttir: Menfaat ve çıkarlarına dokunabilecekleri vehmiyle bazen, aynı kulvarda koşan herkesi, hatta en yakınlarını bile düşman kabul eder.. ve hemen onlara karşı savaş vaziyetine geçer; "Harp hiledir." mülâhazasıyla entrikalar çevirir.. komplodan komploya koşar.. rakip ve düşman ilân ettiği kimseleri aldatmaya çalışır.. yalan, iftira, tezvir gibi gayriinsanî her yola başvurur.. ve başa çıkamayacağını anlayınca da, hemen taktik değiştirir ve onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışır.. mü'minler arasına girer.. kendine onlardan daha iyi bir mü'min süsü verir ve onlarla bulunduğu sürece de, ayrı düşmemeye, farklı düşünmemeye dikkat eder.. hatta onlar üzerinde fevkalâde olumlu hisler uyarır. İnkârcılar arasına dönünce de, açıktan açığa küfrünü ilân ederek, onlardan daha ileri bir tavır sergiler.. hâsılı o, her ortamda farklı bir görüntü ve farklı bir düşünceyle renkten renge girer ve kılık değiştirir durur. Onun bu davranışlarıyla alâkalı Kur'ânî tespit de şöyledir:

"Bunlar, mü'minlerle karşılaştıklarında, 'Biz de iman eden kimseleriz' şeklinde konuşurlar. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da, 'Emin olun, biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyorduk' derler." (Bakara, 2/14)

Evet işte bu hâliyle münafık, hiçbir zaman kendi olamaz, sâbit bir kimliğe bağlı kalamaz ve bazı cinler ve şeytanlar gibi, her an ayrı bir şekil ve suretle insanların karşısına çıkar. O, hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından ötürü de, hemen her cepheye hem yakın, hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında ortak bir nokta bulup orada ayakta durmaya çalışır. Bazen de, böyle müşterek bir nokta bulabilme telâşıyla bir oraya-bir buraya gelir gider.. sezilme endişesiyle korkular yaşar ve sürekli yalpa yapar durur. Bu şekildeki bir seciyesizlik, yaşana yaşana, zamanla onun mahiyetinin bir derinliği, daha doğrusu bir çukuru ve bir uçurumu şekline dönüşerek, onda ikinci bir tabiat hâlini alır.

Aslında her insan, bir hadisin de işaret ettiği gibi, doğarken, imana, itikada açık ve "insan-ı kâmil" olmaya müstaid olarak (İslâm fıtratı üzere) doğar; onun daha sonraki menfî ve müspet şekillenmesini ise, büyük ölçüde, ana-babası veya sosyal çevre belirler. Bu iki güçlü sâikle o, ya "a'lâ-yı illiyyîn"e doğru yürür ya da onca mükemmel donanımına rağmen, baş aşağı "esfel-i sâfilîn"e sürüklenir. Esfel-i sâfilîne sürüklenme, inançsızlıktan, iman etrafındaki şüphe ve tereddütlerden, Allah'tan gafil bulunmaktan, mânâya ve metafizik mülâhazalara karşı kapalı kalmaktan, bir kısım ahlâkî zaaflardan ve cismanî arzulara yenik düşmekten kaynaklanmaktadır. Bu sebep ve sâiklere daha başkalarını ilâve etmek de mümkündür. İlâveye gerek yok, bunlardan her biri bile tek başına, insanı/insanları yere serebilecek güçte bir hastalık âmilidir ve böyle bir virüsü taşıyan kimsenin ayakta kalabilmesi de çok zordur. Bunların bütünüyle yaralanmış ve sarsılmış bir ruhun iflâh olması ise tamamen imkânsızdır. İşte böyle bir talihsiz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. kitaba kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. "Dün dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı; yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre plânlanmalı ve gerisi düşünülmemelidir." der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek, sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak geçirir.

Münafık, ne toplumun ıslâhını düşünür ne de salâha alâka duyar; o, şahsî çıkar ve mutluluğunun -ona da mutluluk denecekse- dışında hiçbir şeyi önemsemez ve gözü hiçbir insanî değeri görmez; evet o, başkalarını düşünmez.. beraber yaşamasını bilmez.. paylaşmaya gelmez.. fedakârlıktan hiç anlamaz.. fazilete güler-geçer.. ve başkalarını yaşatma hissini aptallık sayar.. hatta bazen başkalarının saadetlerinden rahatsızlık bile duyabilir ve onlara karşı kötülükler plânlar.. onlar için hep fesat düşünür, ifsada koşar.. ve kendine ters gelen her şeye ve herkese ne amansız ne imansız taarruzlarda bulunur.. ona insanca davranması ve çevreyi yakıp yıkmaması söylenince de, hemen bir diğergâm ıslahçı gibi gürler ve kendisinin tam bir salâh insanı olduğunu haykırır. Onun bu türlü iki yüzlülüğünü ise Kur'ân şöyle resmeder: "Onlara, 'Yeryüzünde ve insanlar arasında fesat çıkarmayın!' dendiğinde, 'Biz barışçılarız; ve ortalığı düzeltmeden başka bir işimiz de yok.' derler." (Bakara, 2/11). Böyle der, fesadı da, salâhı da çarpıtarak demagoji yapmaya kalkarlar. Aslında hareketlerini kendi çıkarlarına bağlamış bulunan bu hasta ruhlar, kendi menfaatleri çerçevesindeki her şeyi salâh, aksini de fitne ve fesat sayarlar.

Evet münafıklar, bütün işlerini şahsî menfaatlerine bağlamışlardır. Çıkarları öyle davranmayı gerektirdiği bir yerde, rahatlıkla her türlü bozguncuyla anlaşabilir, münkir ve mülhitlere arka çıkabilir ve bir müfsit, bir anarşist gibi davranmada da asla beis görmeyebilirler. Onlar, her konuya nefsanîlik açısından yaklaşır ve her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirirler. Ölçüleri bozuk, kıstasları ayarsız, kriterleri de yanlıştır: Akı, kara görür; güzele çirkin der; zulmü alkışlar, zalimle sarmaş-dolaş yaşar; ışığa söver, nura savaş açar; inanıp emniyet insanı olmayı aptallık sayar; hileyi, iğfali akıllılık kabul eder ve her işinde tahribin kolaylaştırıcılığına sığınarak güçlü görünmeye çalışır. Aslında, münafıkların kendi aralarında da sağlam bir birlikten söz etmek mümkün değildir; ama, doğruyu eğri, eğriyi doğru görme, münkeri mâruf, mârufu da münker bilme ve ehl-i imana karşı mütemadî kin duyma tabiatları, muvakkaten de olsa onları bir araya getirebilir. Ne var ki, böylesi bir beraberlik, kat'iyen kalbî bir beraberlik değildir; aksine onlar, duyguları ve düşünceleri itibarıyla hep bir dağınıklık örneği sergilemektedirler.

Münafıkların, iman, emniyet, tevekkül ve teslimiyet konularındaki tenakuzları da diğer çelişkilerinden farksızdır. Onlara iman deyince, "Şu aptalların inandığı gibi mi inanacağız?" derler. Böyle bir karşılık vermede Müslümanları hafife aldıkları açıktır. Ancak, onlar böyle bir mukabele ile, kendilerince daha farklı bir inanma şekli olabileceğini vurgulamak istemektedirler: Evet onlar, aydındırlar, imanları, din telâkkileri ve İslâmî anlayışları da farklı olmalıdır (!) Onlar hakikî dindar (!), dinin emirlerini kemâl-i ciddiyetle yaşayanlarsa dinci -o da ne demekse!-, onlar samimî, her işinde Allah'ın hoşnutluğunu takip edenlerse istismarcıdırlar. Bu itibarla da onlar, dinî anlayış ve İslâmî telâkkilerinde kat'iyen başkalarıyla aynı seviyede olmazlar. Böyle bir eşitlik, onlar için zül, onların o modern "kast" anlayışları açısından da kendilerine hakaret ihtiva etmektedir. İşin doğrusu bunların, imanla da, tevekkülle de, teslimiyetle de alâkaları yoktur ama, açıktan açığa "inanmıyoruz" demeye cesaret edemediklerinden ötürü bu kabil demagojilere sapmaktadırlar.

Hâsılı münafıklar, güçlü kuvvetli olup fırsat da bulunca, açıktan açığa millî ve dinî değerlere karşı savaş ilân ederler. Zayıf düştükleri ya da toplumdan tepki alabilecekleri durumlarda da, bir yandan akla-hayale gelmedik sinsi komplolarla düşmanlıklarını devam ettirirken, diğer yandan da, imandan, İslâmiyet'ten bahisler açarak dinin istismar edildiğinden dert yanar ve "Biz de mü'miniz, hem de hakikî mü'min." demeyi ihmal etmezler. Ancak böyle demeleri de fazla uzun sürmez. Kendileri gibi düşünenlerle baş başa kalınca, "Biz temelde sizinle beraberdik ama, inananlarla alay ediyorduk." -bu da yine Kur'ân'ın tespitidir- der ve çıkarlar işin içinden.

Kur'ân, nifak çizgisi üzerinde daha geniş durur. Ancak, şimdilik biz böyle bir makalenin istiâp çerçevesinde kalarak, ondan pek az alıntıyla iktifa ettik. Küfür gibi nifakın da bütün hususiyetleriyle anlatılması koca bir mücellet ister. Onu da uzman araştırmacılar yapabilir.


Kaynak: "Işığın Göründüğü Ufuk" Kitabı, Fethullah Gülen

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#179 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Jan 3, 2010 10:46 pm
Subject: Müslümanın Dünya İle İmtihanı
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Müslümanın Dünya İle İmtihanı

Biz Allah'a aitiz.

Ondan geldik, yine Ona döneceğiz.

Bu dünya bizi asıl yurdumuza götüren bir köprüdür. Bütün köprüler gibi onun da başı ve sonu bellidir.

Dünya hayatı neye benzer?

Allah Teâlâ'nın benzetmesiyle;

bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl hayat âhiret yurdudur.

Gökten inen bir su ile yeryüzündeki bitkiler önce yeşerip gürleşir, sonra kurur ve rüzgârın savurduğu çer çöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir.

Evet, dünya hayatı aldatıcı bir menfaatten ibarettir.

Öyleyse dünya hayatı Müslümanı aldatmamalıdır.

Batan güneş misali

Bir gün Peygamber Efendimiz ashâbına, dünyanın sayılı günleri kaldığını, ömrünün sonuna iyice yaklaştığını anlatmak istedi. Onlara batmak üzere olan güneşi gösterdi şöyle buyurdu:

"Bugünün geçen saatlerine göre kalan saatleri ne kadar kısa ise, dünyanın geçen ömrüne göre kalan ömrü de o kadar kısadır."

Allah'ın sevgili elçisi dünyayı misafirhâne, insanı da misafir sayardı.

Bir gün kuru hasırın üzerine yatıp uyumuştu. Hasır mübarek yüzünde çizgiler bırakmıştı. Sahâbîleri bu duruma çok üzülmüştü.

Resûl-i Ekrem onlara, günleri sayılı bir kimse için rahat ve konforun önemli olmadığını şöyle anlattı:

"Şu dünyada ben, bir yaz günü seyahate çıkan, bir ağaç altında azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcu gibiyim."

Bir garip yolcu

Âhiret uzakta değil, burnumuzun dibindedir. Peygamber Efendimiz bu gerçeği anlatmak için, cennetin de, cehennemin de bize ayakkabımızın bağcığından daha yakın olduğunu haber verdi.

Abdullah ibni Ömer, "Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol ve kendini ölmüş bil!" hadîs-i şerifini bizzat Peygamber Efendimiz'den duymuştu. Bu hadisi, bir sahâbî duyarlılığı ile şöyle açıkladı:

"Akşama ulaştığında sabahı gözetme;

sabaha kavuştuğunda akşamı bekleme.

Sağlıklı günlerinde hastalık zamanı için,

hayatın boyunca da ölümün için tedbir al!'

Ölümün şeması

İnsanın uzaklarda sandığı ölümün, onu ahtapot gibi dört bir yandan sarıp kuşattığını Peygamber Efendimiz bir şema ile anlattı:

Önce yere bir dörtgen çizdi.

Dörtgenin ortasına, onu bir kenarından keserek dışarı çıkan bir çizgi çekti.

Ortadaki bu çizginin iki yanından ona doğru birtakım küçük çizgiler daha çizdi.

Sonra da şöyle buyurdu:

"Şu ortadaki çizgi insandır; onu kuşatan şu dörtgen ecelidir;

dörtgeni keserek dışarı çıkan çizgi insanın arzularıdır;

ortadaki çizgiye yani insana yönelik küçük çizgiler ise dert ve ıstıraplardır.

İnsan bu dertlerin birinden kurtulsa, öteki gelip çarpar.

Şundan kurtulsa, beriki gelip yakalar."

İşte bizim manzaramız budur.

Bir kimse mü'min inceliğine sahip değilse, kendisini dört bir yandan kuşatan ölümü hissetmez. Ölümün soluğunu ensesinde hissedene kadar öleceğine ihtimal vermez.

Peygamber Efendimiz ne güzel buyurmuştur:

İnsan ihtiyarlasa bile, içindeki mal biriktirme ve yaşama hırsları hep genç kalır.

Bu yüzden dünyaya ve dünyalığa gözü doymaz.

İki dere dolusu altını olsa, bir üçüncüsünü ister.

İşte insanoğlu, bu açgözlülük yüzünden, ölümün ayak seslerini duymaz.

Kurt ve sürü misâli

Mala, paraya, mevkiye düşkün bir adam dinine büyük zarar verir.

Hatta Peygamber Efendimizin belirttiğine göre, insanın dinine vereceği bu zarar, bir koyun sürüsüne dalan iki aç kurdun o sürüye vereceği zarardan daha büyük olur.

Sadece dünya malını gören bir göz, ölümün ayak seslerine tıkalı bir kulak insana ölüm gerçeğini göstermez.

Gözünü dünya hırsı bürüyen kimse, yedi sülâlesine yetecek kadar biriktirdiği, 'malım, mülküm' diye sarıldığı o servetin kendisine ait olmadığını bir türlü kabul etmez.

Efendimiz ne güzel söylemiştir:

İnsana ait olan üç şey vardır.

Biri yiyip tükettiği,

diğeri giyip eskittiği,

öteki de sadaka verip âhiret azığı yaptığı şeylerdir.

Bunlar dışındaki servetin kendisine faydası yoktur.

İnsanı bekleyen büyük tehlikelerden biri mal sevgisidir. Câzibesiyle insanı baştan çıkaran mal sevgisi, daha önceki milletleri de mahvetmiştir. Allah Teâlâ, insanı büyüleyen dünya malını, son olarak bize verecek ve bizim nasıl davranacağımıza, neler yapacağımıza bakacaktır.

Bir gün Resûl-i Ekrem, ashâbına, ileride zengin olacaklarını söyledi; sahip oldukları serveti yerli yerince harcamayabileceklerinden korktuğunu dile getirdi.

Dünya malının yeşil ot gibi câzip ve tatlı olduğunu,

haksız servet edinen ve onu yerli yerinde harcamayanların âhirette perişan olacaklarını,

servetini helâl yoldan kazanan ve onu hayır yollarına sarfeden Müslümanların ise âhirette bahtiyar olacaklarını ifade buyurdu.

Böylece servetin hem saâdete hem de felâkete vesile olabileceğine dikkatlerini çekti.

Herkese istediği verilecek

Dünya sevgisi insanın gönlüne ve hayatına hâkim olmamalıdır.

Peygamber Efendimiz şu gerçeklere dikkatimizi çekmiştir:

Allah Teâlâ, âhireti kazanmayı isteyene gönül zenginliği verir;

işlerini düzene koyar;

dünya ona boyun eğerek gelir.

"Ben dünyayı istiyorum" diyenin ise düzenini bozar;

gönlüne endişe koyar;

o kimse her istediğine değil, sadece kendisine takdir edilene sahip olur.

Allah Teâlâ, âhiret kazancını isteyene, istediğini bol bol verecek; dünya kazancını isteyene de istediğini verecek, fakat o âhiret nimetlerinden hiçbir şey alamayacak.

O ve dünya

Peygamber Efendimiz dünyaya gönül vermedi.

Vefât ettiği güne kadar, arka arkaya iki veya üç gün arpa yahut buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.

Hatta arpa ekmeğine bile doymadı.

Bazen iki ay boyunca evinde sıcak bir yemek pişmezdi.

Ailesi bir günde iki öğün yemek yerse, birinde sadece hurma yerdi.

O, "Allahım! Muhammed ailesinin rızkını kendilerine yetecek kadar ver" diye dua ederdi.

İçine hurma lifi doldurulmuş deri kaplı bir yatakta yatardı.

Vefat ettiğinde, zırhı, otuz ölçek arpa karşılığı bir yahudinin elinde rehindeydi.

Ve bindiği beyaz katırı, silahı, yolcular için vakfettiği arazi dışında, geride ne altın, ne gümüş, ne köle, ne câriye ve ne de başka bir şey bıraktı.

Ümmetine dünyaya nasıl bakmaları gerektiğini de öğretti:

Müslüman olan, geçimini sağlayacak kadar maddî imkânı bulunan ve Allah'ın kendisine verdiğine kanaat eden kimsenin kurtulacağını söylerdi.

Bir mala göz dikerek onu hırsla elde eden kimsenin, o malın bereketini görmeyeceğini belirtirdi.

Vücudu sıhhatte, canı ve malı emniyette, bir de günlük yiyeceği yanında olan kimseyi bahtiyar sayardı.

Uhud dağının altın olup da yanında üç günden fazla kalmasını istemediğini, şayet böyle bir şey gerçekleşecek olsa, borcu kadarını bir yana ayırdıktan sonra, o altınların hepsini üç gün içinde ihtiyaç sahiplerine dağıtacağını söylerdi.

Ona göre gerçek zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğu idi.

Gerçek hayat

Şunu unutmamalı:

Gerçek hayat âhiret hayatıdır.

Allah yanında dünyanın sinek kadar değeri yoktur.

İnsanın gönlünü kaptırdığı dünya, Allah katında ölü bir oğlaktan daha değersizdir.

Dünya hayatını; uzunluğu, zevklerinin kalitesi ve devamlı oluşu bakımından âhiret hayatıyla kıyaslamak gerekirse, âhiret bir denize, dünya da o denize batırılıp çıkarılan parmaktaki suya benzer.

İşte dünya ile âhiret hayatının Allah katındaki yeri böyledir.

Şu da bir gerçek:

Dünyaya aşırı derecede meyletmeyeni Allah sever;

halkın elindeki dünyalığa göz dikmeyeni de insanlar sever.

Ölümü unutmamalı

Peygamber Efendimizin öğrettiği hayat ölçülerini dinlemeye devam edelim:

Dünyaya kapılmamak için, zevkleri bıçak gibi kesen ölümü sık sık hatırlamalıdır.

Çünkü insanı ahtapot gibi dört bir yandan sarıp kuşatan ölüm ansızın gelecektir.

Âhiretin ilk durağı kabirdir; oradaki imtihandan kurtulan için sonrası kolay, kurtulamayan için sonrası çok daha kötüdür ve o çukur, görülebilecek en korkunç manzaradır.

Bu sebeple insan, henüz bu dünyada iken, kabrini, içinde yaşanabilir hale getirmeye çalışmalıdır. Ölüm ansızın baskın vermeden önce hazırlık yapmalıdır.

Şunu unutmamalıdır: Düşman baskınından korkan kimse geceleyin yol alır ve böylece menziline bir an önce varır.

Dünyaya nasıl bakmak gerektiğini iyi bilmelidir.

Evet, Efendimiz işte böyle buyurmaktadır.

Bu sebeple insan dünyayı av, kendisini avcı sanmamalı, var gücüyle bu avın peşine düşmemelidir. Kendisinin av, ecelin avcı olduğunu bilmelidir.

Bizim evimiz âhiret, avımız oranın geçer akçesi olan ibadet, tâat, hayır ve hasenâttır.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Ocak 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#180 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Sun Jan 10, 2010 10:51 pm
Subject: Derin İmanın Kazandırdığı Akıl ve Feraset
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Derin İmanın Kazandırdığı Akıl Ve Feraset

Akıl, iman edenlerle inkarcıları birbirlerinden ayıran en önemli özelliklerdendir. Allah'ın iman eden kullarına ait bir özellik olarak yarattığı akıl, kişinin imanı, Allah korkusu ve teslimiyeti ölçüsünde gelişir. Allah korkusu ve samimi iman, kişiye hayatının her anında Allah'ın rızasına uygun hareket etmesini sağlayan bir anlayış kazandırır. Böyle bir kişi vicdanını kullanarak Kuran ahlakına en uygun olan tavrı seçer ve bunun sonucunda tüm hayatına hakim olan bir tavır mükemmelliği elde etmiş olur. Yüce Allah'ın sadece mümin kullarına verdiği bu üstün özelliğe Kuran'ın pek çok kıssasında dikkat çekilmiştir.

Akıl, zekanın çok üstünde ve çok daha derin bir kavrayış şeklidir. Zeka, en bilinen anlamıyla insanın düşünme, gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. İnsana zekanın çok üstünde bir anlayış kazandıran akıl ise, derin düşünebilme, doğruyu bulabilme ve her konuda çözüm getirebilme yeteneğidir. İnsana bu yeteneği kazandıran yegane özellik ise imandır. Allah, "Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir." (Enfal Suresi, 29) ayetiyle iman edip Kendisi'nden korkup sakınmalarına karşılık kullarına Katından özel bir anlayış verdiğini bildirmiştir. Kuran'da bildirilen peygamber kıssalarında yer alan akılcı davranışlar, bu gerçeğin en açık delilleri ve müminler için hikmetli birer örnektir. Yüce Allah akıl sahibi kullarına, Kuran'da anlatılan kıssalar üzerinde düşünüp ibret almalarını bildirmiştir. Yusuf Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:

"Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kuran) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir." (Yusuf Suresi, 111)

Kuran'da bildirilen bu hatırlatma doğrultusunda ilerleyen satırlarda değerli Peygamberlerimizin kıssalarında anlatılan akılcı davranışlardan ve samimi imanları doğrultusunda Allah'ın kullarına verdiği 'üstün kavrayış'tan bazı örnekler vereceğiz.

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kıssası: Erken Hareket Etmenin Önemi

Allah Kuran'da, "Hani sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir." (Al-i İmran Suresi, 121) ayetiyle Hz. Muhammed (s.a.v.) üzerinde tecelli eden akılcı tavrı bildirmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) o dönemin mücadele ortamı içinde, müminlerin güvenliğini ve başarısını sağlayabilmek amacıyla evinden erkenden ayrılmıştır. Kuşkusuz Peygamberimiz (s.a.v.)'in yaptığı bu uygulama, tüm inananlar için aklın ön plana çıktığı önemli bir örnektir.

Erken Hareket Etmek Neden Önemlidir?

Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere önemli bir olay söz konusu olduğunda çabuk ve akıllıca harekette bulunmak gerekmektedir. Zira erken davranan bir insan yapılması gereken tüm faaliyetleri zamanından önce organize ederek, önceden fark edilmemiş olan ihtiyaçları ve detayları tespit edebilme imkanını kazanmış olur.

Geniş bir süre olduğunu bilmek, kişilerin sakin ve akılcı düşünebilmeleri için elverişli bir zemin hazırlar. Ayrıca toplu hareket edilmesi gereken bir olayda, kişiler arasında istişare edilmesi ve fikir birliğine varılması için de zaman kazanılmış olur.

Bunun yanında erken davranmak, son anda ortaya çıkabilecek bir pürüze veya beklenmedik olaya karşı önemli bir avantaj sağlar. Erken hareket edildiğinde, ortaya çıkan bir sorunu telafi etme imkanı olur.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de Allah'ın ona tecelli eden üstün aklı kullanıp, öngörülü davranmış ve erken harekette bulunmuştur. Mücadelenin gerçekleşeceği ortama erkenden giderek, burada müminler arasında bir görev dağılımı yapmış ve onları Allah'ın izniyle en elverişli yerlere yerleştirmiştir.

Hz. İbrahim Kıssası: Tebliğ Yaparken Birkaç Aşama Sonrasını Düşünmek

Kuran'da Hz. İbrahim'in gösterdiği birçok akıl örneğine yer verilmiştir. Bunlardan biri, puta tapan kavmi uyarmak ve onlara doğru yolu göstermek için uyguladığı bir plana ilişkindir.

Hz. İbrahim'in Kavmine Hasta Olduğunu Söylemesi

Hz. İbrahim, kavminin ilah edindiği putların (Allah'ı tenzih ederiz.) hiçbir şeye güç yetiremeyecek taş yığınları olduğunu ortaya çıkarmak için hazırladığı plan doğrultusunda ilk olarak bu kişileri putlardan uzaklaştırmak istemiştir. Bunun için kavmine hasta olduğunu söylemiştir. Hz. İbrahim'in bu yöntemi, Kuran ayetlerinde şu şekilde haber verilmiştir:

"Ben, doğrusu hastayım" dedi. Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar. Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: "Yemek yemiyor musunuz?" dedi. "Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?" Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi." (Saffat Suresi, 89-93)

Sadece Büyük Putu Sağlam Bırakması

Kavminin putların çevresinden uzaklaşmasının ardından, Hz. İbrahim büyük put dışında tüm putları kırmıştır. Bu davranışı, Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

"Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye." (Enbiya Suresi, 58)

Şüphesiz Hz. İbrahim'in tüm putları kırıp geriye sadece büyük olan putu bırakmasının bir hikmeti vardı. Bu gerçek, kavmi putların başına geriye döndüğünde ortaya çıkmıştır. Tapındıkları putların yerle bir olduğunu gören kavmin bunu yapanın kim olduğunu sorgulamaya başladıkları ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." (Enbiya Suresi, 59-61)

Hz. İbrahim'in Kavmine Putları Büyük Putun Kırdığını Söylemesi

Kavmi Hz. İbrahim'e putların durumunu sorduğunda, O, büyük putu işaret ederek bu durumu büyük puta sormalarını söylemiştir. Taşın konuşamayacağını ve olup biten olayları açıklayamayacağını düşünüp anlayan kavmin, bu taşların hiçbir güce sahip olamayacağını da kendilerine itiraf etmek durumunda kaldığı Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

"Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?""Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."" (Enbiya Suresi, 62-65)

Kuran'da Hz. İbrahim'in, bu konuşma üzerine şunları söylediği bildirilmiştir:

Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" (Enbiya Suresi, 66)

Hz. İbrahim'in kavmine ilah edindikleri putların (Allah'ı tenzih ederiz.) hiçbir gücü olmadığını göstermesi üzerine, kavmin müşrikleri bir anlık vicdanlı düşünme sonrasında içinde bulundukları durumun ne denli aşağılayıcı olduğunu görmüşlerdir. Yüce Allah, samimi imanı ve gönülden O'na dönüp yönelen bir kul olmasıyla sebebiyle Hz. İbrahim'e üstün bir akıl ve anlayış vermiştir. Bu sayede Allah'ın kendisine nasip ettiği akıl ile onlara gerçekleri göstermiş, yanlış yolda olduklarını kendi kendilerine itiraf ettirmiştir.

Hz. Zülkarneyn Kıssası: Sağlam Tedbirler Almanın Önemi

Kuran'da Allah'ın kendisine sapasağlam bir iktidar verdiği ve "özü kapsayan bir bilgi"ye sahip olduğu bildirilen (Kehf Suresi, 83-84) Hz. Zülkarneyn'in kıssası şöyle haber verilir:

"İşte böyle, onun yanında "özü kapsayan bilgi olduğunu" (veya yanında olup-biten herşeyi) Biz (ilmimizle) büsbütün kuşatmıştık. Sonra bir yol (daha) tuttu. İki seddin arasına kadar ulaştı, onların (sedlerin) önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu. Dediler ki: "Ey Zülkarneyn, gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, bizimle onlar arasında bir sed inşa etmen için sana vergi verelim mi?" Dedi ki: "Rabbimin beni kendisinde sağlam bir iktidarla yerleşik kıldığı (güç, nimet ve imkan), daha hayırlıdır. Madem öyle, bana (insani) güçle yardım edin de, sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel kılayım."" (Kehf Suresi, 91-95)

Ayetlerde haber verildiği üzere halkın -yeryüzünde bozgunculuk çıkaran bir kavim olan- Yecüc ve Mecüc'den korunmak için talep ettiği "seddi" inşa etmeyi kabul eden Hz. Zülkarneyn bunu alışılmışın dışında bir yöntemle gerçekleştirmiştir. Halkı korumak için gerekli olan bu seddi Allah'ın izniyle öylesine akılcı bir yöntemle inşa etmiştir ki, set bir daha ne aşılabilmiş ne de delinebilmiştir. Bu gerçek, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

"Bana demir kütleleri getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra:) dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır dökeyim." Böylelikle, ne onu aşabildiler, ne onu delmeye güç yetirebildiler. (Kehf Suresi, 96-97)

Hz. Zülkarneyn'in İnşa Ettirdiği Setin Sağlamlığının Sırrı Nedir?

Hz. Zülkarneyn'in bu başarısı kuşku yok ki Allah'ın lütfuyla üstün bir akla sahip olması sayesinde gerçekleşmiştir. Hz. Zülkarneyn aşılamayacak bir set oluşturabilmek için;

En sağlam malzemelerden demiri seçmiş, bu malzemeyi de olabilecek en etkili şekilde kullanmıştır.

Önce demir kütlelerini yerleştirtmiş, ardından bunları ateş haline gelinceye kadar körüklettirmiştir.

Son derece sağlam bir hale gelen seti bu haliyle de bırakmamış, ciddi bir tedbir daha alarak üzerine eritilmiş bakır döktürtmüştür. Böylece seddi, Allah'ın dilemesi dışında delinemeyecek, aşılamayacak kadar dayanıklı hale getirmiştir.

Samimi bir imana sahip olan kişiler, Allah'ın onlara lütfettiği akıl vesilesiyle her zaman Allah rızasının en çoğunu kazanmaya yönelik kararlar verirler. Akıl sahibi bir insanın en dikkat çeken özelliklerinden biri, bir tehlike karşısında geçici, zayıf çözümlere başvurmaması, aksine eldeki imkanlar dahilinde olabilecek en sağlam tedbirleri almasıdır. Bu vesileyle kişi bir tehlikeyi bir daha asla insanları tehdit edemeyecek, tek bir kişinin dahi zarar görmesine sebep vermeyecek şekilde ortadan kaldırmış olur. Hz. Zülkarneyn'in inşa ettiği sette de bu akıl alameti açıkça görülmektedir.

Hz. Yakup Kıssası: Önemli Bir Bilgiyi Kötü Niyetli Kişilerden Saklamak

Kuran'da bu konudaki akılcı tavrına dikkat çekilen peygamberlerden biri de Hz. Yakup'tur.

Hz. Yakup'un, Hz. Yusuf'un Kıskanıldığını Fark Etmesi

Hz. Yakup, oğullarından bazılarının, kendisinin Hz. Yusuf'a duyduğu sevgiyi kıskanmakta olduklarını Allah'ın izniyle fark etmiş ve bu nedenle de onların Hz. Yusuf'a bir kötülük yapabileceklerinden endişe etmiştir. Nitekim Allah, Hz. Yakup'un bu endişesinde haklı olduğunu, Kuran ayetlerinde haber vermiştir. Yusuf Suresi'nde Hz. Yakup'un oğullarının kardeşleri Hz. Yusuf için şöyle dedikleri bildirilir:

"Onlar şöyle demişti: "Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir."" (Yusuf Suresi, 8)

Hz. Yusuf'a Gördüğü Rüyayı Kardeşlerinden Gizlemesini Öğütlemesi

Allah Katından kendisine özel bir ilim verilmiş olan Hz. Yakup (Yusuf Suresi, 68), oğlu Hz. Yusuf'un rüyasını kendisine anlatması üzerine ona bu rüyayı kardeşleriyle paylaşmamasını öğütlemiştir. Hz. Yakup, rüyasında yıldızların, Güneş'in ve Ay'ın kendisine secde ettiklerini gördüğünü anlattığında, bu rüyanın Hz. Yusuf'un Allah'ın seçtiği özel bir kimse olabileceğine işaret ettiğini anlamıştır. Zira Hz. Yakup bu bilginin oğullarının kıskançlıklarını daha da artırabileceğini ve bundan dolayı da onların Hz. Yusuf'a zarar vermeye kalkışabileceklerini düşünmüştür.

Kuran'da Hz. Yakup ile oğlu Hz. Yusuf arasında geçen bu konuşma şöyle haber verilmiştir:

"Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, Güneş'i ve Ay'ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm" demişti.(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.""Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Yusuf Suresi, 4-6)

Görüldüğü gibi Hz. Yakup kıskançlığın doğurabileceği muhtemel sonuçları önceden tespit etmiş, bu yönde önlem almış ve kötü niyetli olabilecek kişilerden önemli bir bilgiyi saklamıştır. Müminler, bu kıssada anlatılan akıl alametlerinden de ders almalıdırlar. Ayrıca kendileri de bu akla sahip olmak ve Allah'a yakınlıklarını artırmak için dua etmeli ve samimi bir çaba harcamalıdırlar.

Yazıda bahsettiğimiz ve tüm müminlerin örnek alması gereken bu akıl örneklerini, kullarına ilham eden Yüce Allah'tır. İnsan, Allah tarafından yaratılmış bir varlıktır. Müstakil bir güce veya akla sahip değildir. Ona sahip olduğu zekayı veren üstün aklını tecelli ettiren Allah, sonsuz ve sınırsız bir aklın sahibidir ve dilediği an dilediği kimseye, imanı ölçüsünde bu nimeti vermektedir.

Allah'ın üstün aklını üzerinde tecelli ettiği müminler bu sayede içinde bulundukları dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah'ın sonsuz aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler. Kuran'da Allah'ın bu üstün aklı ve sanatı karşısında insanın nasıl aciz kaldığı şöyle bir örnekle haber verilmiştir:

"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi, 3-4)

Bu ayetlerde bildirildiği üzere Allah'ın kusursuz yaratmasında hiçbir eksiklik yoktur. Allah'ın sonsuz aklı, insanın sınırlı aklı ile kıyaslanmayacak kadar üstün ve eşsizdir. Evrendeki her sistemde karşılaşılan kusursuz yaratılış, bu üstün aklın bir göstergesidir. Allah'ın, insanlara böylesine kusursuz sistemler göstermesinin bir sebebi de, insanın aklın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmesi, Rabbimiz'in büyüklüğünü kavraması ve O'na teslim olup iman etmesidir.

Allah, Kuran ile insanlara doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü açıklamıştır. Insanın aklını nasıl kullanabileceğini, bu kavramlar arasındaki farkı nasıl görebileceğini ve nasıl düşünmesi gerektiğini ayetlerle bildirmiştir. Kuran'ı kendisine rehber edinen insan, bu bilgiler doğrultusunda yaşadığı için, gerçek akla ve dürüst bir vicdana sahip olur.

Allah'ın kendilerine "akıl" gibi böylesine üstün bir nimet verdiği kişiler, içinde bulundukları dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah'ın sonsuz aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler.

Zeka ve akıl çoğu zaman aynı anlamda kullanılsa da tamamen farklı iki kavramdır. Zeka, sebep ile sonuç arasındaki bağlılıkları bulmak, benzerlik ve farklılıkları anlamaktır. Akıllı bir insan, zekanın sağladığı tüm avantajları kullanmasının yanında, zeki bir insanın sahip olmadığı bir kavrayış ve yeteneğe de sahiptir.


Kaynak: İlmi Araştırma Dergisi, Aralık 2009

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#181 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Jan 20, 2010 8:49 pm
Subject: Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Kardeşlik
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından - Kardeşlik

İslâm kardeşliği, Allâh'ın mü'minler arasına koyduğu öyle ulvî bir hukuktur ki, lâyıkıyla riâyet edildiğinde, ecri muhteşemdir. Fertlerin ve toplumun huzur, sürur ve saâdet kaynağıdır. Yine İslâm kardeşliği; bütün mü'minleri gönlün muhabbet iklîmine alabilmek, samîmî ve candan bir dost olabilmek, kardeşinin sevinciyle sevinip derdiyle dertlenmek, zor zamanında tesellî kaynağı olup gerektiğinde nefsinden fedâkârlıkta bulunabilmektir.

Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

"Allâh'ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebî değildirler, şehîd de değildirler, fakat kıyâmet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı onlara nebîler ve şehîdler imrenerek bakacaklardır."

Ashâb-ı kirâm:

"-Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim yâ Rasûlallâh!" dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"-Bunlar öyle bir kavimdir ki, aralarında ne akrabâlık ne de ticâret ve iş münâsebeti olmaksızın, sırf Allah rızâsı için birbirlerini severler. Vallâhi yüzleri bir nûrdur ve kendileri de nûrdan birer minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyâmet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzûn oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler." buyurdu ve peşinden şu âyeti okudu:

"Bilesiniz ki, Allâh'ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allâh'a îmân etmişlerdir ve hep takvâ ile (kalben Cenâb-ı Hakk'a olan yakınlıkları sâyesinde) korunur dururlar. Onlara dünyâ hayâtında da, âhiret hayâtında da müjdeler vardır. Allâh'ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu, en büyük kurtuluştur." (Yûnus, 62-64) (Ebû Dâvûd, Büyû, 76/3527; Hâkim, IV, 170)

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir din kardeşini Allâh için sevmenin, Allâh'ın muhabbetine vesîle olduğunu şöyle ifâde buyurmuştur:

"Bir kimse, başka bir köydeki (din) kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek (ve sınamak) için onun yolu üzerinde (insan silüetinde) bir melek vazîfelendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:

«-Nereye gidiyorsun?» dedi. O zât:

«-Şu köyde bir din kardeşim var, onu görmeye gidiyorum.» cevâbını verdi. Melek tekrar sordu:

«-O kardeşinden elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?» Adam:

«-Hayır, ben onu sırf Allah rızâsı için severim, onun için ziyâretine gidiyorum.» dedi. Bunun üzerine melek:

«-Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öyle seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ'nın gönderdiği elçiyim.» dedi." (Müslim, Birr, 38; Ahmed, II, 292)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de:

"Yedi sınıf insan vardır ki Allah Teâlâ, onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş'ının) gölgesiyle gölgelendirir... (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allâh için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir..." buyrulur. (Buhârî, Ezân, 36)

Böyle kâmil mü'minlerin din kardeşlerine duydukları muhabbetin temel gâyesi, Allâh'ın rızâsına erebilmektir. Din kardeşinin duâsından istifâde etmek, onunla ülfet ve ünsiyet kurmaktaki tek niyet, Allâh'a yakın bir kul olabilmektir.

Nitekim tasavvufta "yol kardeşliği" demek olan "ihvanlık" da; Allâh'a giden yolda yardımlaşmayı, dînî ve mânevî meselelerde birbirini desteklemeyi, kardeşinin eksikliğini telâfî etmeyi ve onun dert ortağı olmayı ifâde eder ki, İslâm kardeşliğinin çok ince ve derin bir hassâsiyetle yaşanmasıdır.

Hak dostu Bişr-i Hâfî Hazretleri, Esved bin Sâlim'i, Mâruf-i Kerhî Hazretleri'ne yollar. Esved bin Sâlim ona:

"-Bişr-i Hâfî seninle kardeşlik olmak istiyor. Bunu açıkça söylemekten çekindiği için, beni size gönderdi. Kendisini kardeşliğe kabûl etmenizi diliyor. Fakat kardeşlik haklarına lâyıkıyla riâyet edememekten çekiniyor." der.

Bunun üzerine Mâruf-i Kerhî Hazretleri:

"-Ben kardeş olduğum kimseden gece-gündüz ayrılmak istemem." deyip Allah için sevginin fazîletini anlatan birçok hadîs-i şerîf okur. Sonra da din kardeşliğinin mâhiyetini ve gerçek bir kardeşlik muhabbetinin nasıl olması gerektiğini şöyle îzah eder:

"-Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-,

Hazret-i Ali'yi kendine kardeş yapmakla, onu ilimde kendisine ortak etti. En sevimli kızını ona verdi. Şimdi sen şâhid ol, mâdem ki seni gönderdi; ben de onu Allah için kardeşliğe kabûl ettim. O beni ziyâret etmezse de, ben onu ziyâret ederim. Ona söyle, sohbetlerde buluşalım. Hâlinden hiçbir şeyi benden saklamasın, her hâlini bana bildirsin..."

İbn-i Sâlim, durumu nakledince Bişr-i Hâfî Hazretleri bundan gâyet hoşnud olur ve memnûniyetle kabûl eder.

İslâm Kardeşliği Daha Üstündür...

İslâm kardeşliği öyle ulvî bir bağdır ki, gelip geçici arkadaşlıklarla, hattâ ömürlük dostluklarla, dahası ana-babadan gelen kan ve nesep kardeşliğiyle bile kıyaslanamaz.

Târihte benzeri görülmemiş bir "uhuvvet, yâni kardeşlik" nizâmını insanlığa tebliğ etmiş olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar ki:

"İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir'i kendime dost edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür." (Buhârî, Salât, 80)

Yâni İslâm kardeşliği, dostluğun da zirvesini teşkil eder. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ki; Allah Rasûlü'nün "Yâr-ı Gâr"ı,1 üçüncüleri Allâh olan iki kişinin ikincisi, Sıddîk-ı Ekber!.. "Bütün kapılar kapansın yalnız Ebû Bekir'inki açık kalsın..."; "Ebû Bekir benden, ben de ondanım..." şeklinde nice peygamberî iltifata ve Allah Rasûlü'yle devamlı kalbî irtibat hâlinde olduğu için "nebevî esrârın en yakın mahremi" sıfatına mazhar bir sahâbî! Fakat Fahr-i Kâinât Efendimiz, bu azîz sahâbîsiyle olan dostluk mefhûmundan bile daha üstün tutuyor, İslâm kardeşliğini... Nitekim Hazret-i Ebû Bekir'in hayatında da İslâm kardeşliğinin zirve tezâhürleri müşâhede edilmiştir.

Nesep kardeşliği, bu dünyâya âit fânî ve izâfî bir keyfiyettir. Dünyaya gelirken ana-babamızı kendimiz seçmediğimiz gibi, kardeşlerimizi de kendimiz seçmedik. Bu hususta kula bir tercih hakkı tanınmamıştır. Fakat din kardeşlerimizin kimler olacağını seçmek husûsunda bizlere bir inisiyatif verilmiştir. Kişiye fayda verecek olan da, bu husustaki tercihlerinde alacağı isâbetli kararlardır.

Hasan-ı Basrî Hazretleri buyurur:

"Bizim dost ve kardeşlerimiz, bize âile efrâdımızdan daha sevimlidir. Zîrâ âile efrâdımız, bizi dünyada anar. Fakat dostlarımız, mahşer yerinde bizi ararlar." (İhyâ, c. II, sf. 437)

Muhammed bin Yusuf İsfehânî de şöyle buyurur:

"İnsanın çoluk-çocuğu, sâlih kardeşliği gibi nasıl olabilir? Çoluk-çocuk, mîrâsını alıp zevk ile yiyerek vakit geçirir. İyi kardeşlik ise mâtemini tutar, kabirdeki hâlini düşünür ve o toprak altında yatarken onun için hayır duâda bulunur."

Görüldüğü üzere İslâm kardeşliğinin en mühim şartlarından biri de vefâdır. Yâni kardeşliğiyle hayatı boyunca muhabbeti devâm ettirmek, vefâtından sonra da âile efrâdı ve ahbâbıyla muhabbeti sürdürüp onu hayır duâlarla yâd etmektir.

Ensâr-Muhâcir Kardeşliği

Cenâb-ı Hak, gerçek İslâm kardeşliğinin nasıl olması gerektiğini anlamamız için, bizlere Ensâr ve Muhâcir kardeşliğini örnek gösteriyor. Onlara bakarak kendi hâlimizi mîzân etmemizi murâd ediyor.

Peygamber Efendimiz'in, Muhâcirlerle Ensâr arasında gerçekleştirdiği kardeşlik anlaşması, eşsiz bir fazîlet tablosudur. Öyle ki Ensâr, âdeta mal beyânında bulunarak bütün varlıklarını ortaya koymuş, Muhâcir kardeşleriyle eşit olarak bölüşmeyi göze alabilmişlerdir. Buna mukâbil, gönülleri birer kanaat hazînesi olan Muhâcirler de istiğnâ hâlinde:

"-Malın-mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî!" diyebilme olgunluğunu göstermişlerdir. Din kardeşliğinin akrabâlık asabiyetini aşmasına dâir, nice ibretli misaller sergilemişlerdir.

Nitekim îmânın küfre karşı ilk direnişi olan Bedir Harbi'nde Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- oğlu ile, Ebû Ubeyde bin Cerrah -radıyallâhu anh- babasıyla, Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- kardeşiyle kılıç kılıca geldi. Yâni dînî asabiyet, bütün fânî asabiyetleri sıfırladı...

Uhud'da yaşanan kâbına varılmaz bir din kardeşliği manzarasını Zübeyr bin Avvâm -radıyallâhu anh- şöyle anlatmıştır:

"Annem Safiye, yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:

«-Bunları kardeşim Hamza'ya kefen yapasınız diye getirdim.» dedi.

Hırkaları alıp Hazret-i Hamza'nın yanına gittik. Yanında Ensâr'dan bir başka şehîd daha bulunuyordu ve henüz onu örtecek bir kefen bulunamamıştı. Hırkaların ikisini de Hamza'ya sarıp Ensârî'yi kefensiz bırakmaktan utandık. Hırkanın birisi Hamza'ya, öbürü de Ensârî'ye kefen olsun dedik. Hırkalardan biri büyük, diğeri küçük olduğu için de aralarında kura çektik." (Ahmed, I, 165)

İşte onların daha nice fazîlet tablolarıyla sergiledikleri bu kardeşliklerini Allah Teâlâ takdîr etmiş ve ebedî bir mesaj olarak Kur'ân-ı Kerîm'de zikretmiştir:

"Muhâcirlerden önce (Medîne'yi) yurt edinenler ve îmâna sarılanlar (Ensâr), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mü'min kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler..." (el-Haşr, 9)

Âyet-i kerîme, kardeşlik hukûkunun birçok hükümlerini ihtivâ etmektedir. Buna göre İslâm kardeşliğinden maksat, sırf rahat zamanların ve çay-kahve sohbetlerinin dostluk ve yakınlığı değil, din kardeşinin zor gününde gösterilen yakınlık ve dert ortaklığıdır. Ayrıca kardeşini nefsine tercih edip fedâkârlıkta bulunmaktır.

Bâr Olma Yâr Ol!.. (Sıklet Olma, Dost Ol!)

Bir kimse, Hak dostlarından Cüneyd-i Bağdâdî'ye:

"-Bu zamanda hakîkî kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?.." deyince, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:

"-Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlarını giderecek birini arıyorsan, bu zamanda öyle bir kardeşi bulamazsın. Ama kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkıntılarına Allah rızâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan, böyleleri pek çoktur." buyurdu.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- buyurur:

"Mü'min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur." (Ahmed, II, 400; V, 335; Hâkim, I, 73/59)

Dolayısıyla din kardeşiyle ülfetin ilk şartı; külfeti, yâni yük olmayı terk etmektir. Yâni kardeşine lüzumsuz yere yük olmamak, bilâkis onun yükünü hafifletmeye çalışmaktır. Külfeti olmayanın ülfeti (dostluğu), zahmet vermeyenin de muhabbeti devamlı olur.

İslâm kardeşliğinde mutlakâ riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır ki, bunlara riâyet, din kardeşlerimizin üzerimizdeki hakkıdır. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bunları şöyle hulâsa eder:

"Müslümanın müslüman üzerindeki hakkı altıdır: Karşılaştığın zaman selâm ver, seni dâvet ederse git, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allâh'a hamdederse «yerhamukellâh» de, hastalandığında onu ziyâret et, öldüğü zaman cenâzesinin ardından git." (Müslim, Selâm, 5)

"Selâmı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Azîz ve Celîl olan Allah'ın size emrettiği şekilde kardeşler olunuz." (İbn-i Mâce, Et'ıme, 1)

Kardeşlik hukûkunda ufkumuzun çok geniş olması îcâb eder. Zîrâ kardeşlikteki derecemiz, kalbî olgunluğumuzun da seviyesini göstermektedir. Buna göre:

1. Durumu iyi olan mü'minin, kendisine mürâcaat eden zor durumdaki din kardeşine yardımcı olması, kardeşlikte birinci merhaledir. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

"...Allâh'ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et!.." (el-Kasas, 77)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da şöyle buyurmuştur:

"İki nîmet var ki beni hangisinin daha çok sevindirdiğini bilemiyorum. Birincisi, bir adamın ihtiyâcını karşılayacağımı ümîd ederek bana gelmesi (beni tercih etmesi) ve bütün samîmiyetiyle benden yardım istemesidir. İkincisi de, Allah Teâlâ'nın, o kimsenin arzusunu benim vâsıtamla yerine getirmesi, yâhut işini kolaylaştırmasıdır. Bir müslümanın sıkıntısını gidermeyi, dünyâ dolusu altın ve gümüşe sâhip olmaya tercih ederim." (Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl, VI, 598/17049)

2. İkinci merhale ise; "...Sen onları sîmâlarından tanırsın..." (el-Bakara, 273) âyetinin sırrına ererek muhtaç durumdaki kardeşinin istemesine gerek kalmadan sıkıntısını giderebilmektir. Bu âyet-i kerîme, yüksek hayâ ve iffetlerinden dolayı zarûretlerini söylemekten çekinen din kardeşlerimizi sîmâlarından tanıyabilecek kalbî hassâsiyete ermemizi telkin etmektedir ki, bu yüksek bir kardeşlik ufkudur.

Hazret-i Ömer'i sırtında un çuvalıyla gece karanlığında mâtemlerin ve dertlilerin civarında dolaştıran hâlet-i rûhiye, yâni gönül hassâsiyeti de budur.

Ecdâdımız Osmanlılar'ın yaptıkları imâret, kervansaray ve misâfirhânelerde, gelen yolcuların önüne, onun kim olduğuna bakılmaksızın yemek konulur, bütün yolcular, buralarda üç gün kalabilirdi. Giderken de şayet ayakkabıları eskiyse yenisi verilirdi. Zenginler, hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı. Yine varlıklı mü'minler, bilhassa Ramazân-ı Şerîf'te bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesâbı öder, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf rızâ-yı ilâhî için hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı.

İşte bu kardeşlik şuurunun bir mahsûlü olarak Osmanlı'da vakıf müesseseleri toplumu bir şefkat ağı hâlinde örmüştür. Osmanlı döneminde -tespit edilebildiği kadarıyla- 26 bin küsur vakfın kurulmuş olması, ecdâdımızın bu husustaki gayret-i dîniyyesini ve fazîletini göstermesi bakımından çok ibretlidir.

Bunlar içinde Bezm-i Âlem Vâlide Sultan'ın Şam'da kurduğu vakıf çok dikkat çekicidir. Vakfın hizmet sahası; hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları veya ziyan verdikleri eşyâları, onların haysiyetleri rencide edilmesin diye tazmin etmektir.

Ecdâdımızın asırlar önce îman vecdiyle sergilediği din kardeşliği hassâsiyetleri, bugünkü menfaatperest toplumların hayâllerinin bile erişemeyeceği seviyededir.

3. Bir üst merhale, birr'e ermek, yâni kendisi için sevip istediği şeyleri kardeşi için de isteyebilmek, kardeşini kendisinden ayrı görmemektir.

Bedir Harbi'ne gidilirken imkânsızlıklar sebebiyle bir deveye üç kişi nöbetleşe biniyordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe bindiler. Her iki sahâbî de sıralarını cân u gönülden Efendimiz'e ikrâm etmek istedilerse de, Efendimiz kendisini onlardan ayrı görmedi ve onlar gibi sırayla deveye bindi. (Bkz. İbn-i Sa'd, II, 21)

Zîrâ Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

"Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü'min olamaz." buyurmuştu. (Buhârî, Îmân, 7)

Bu fazîlet merhalesinin diğer bir misâli de, Hazret-i Osman'dır. Zîrâ Medîne'de su sıkıntısı çekilirken Osman -radıyallâhu anh- büyük bir bedel ödeyerek Rûme Kuyusu'nu satın aldı ve müslümanlara vakfetti. Rivâyete göre kendisi de bu kuyudan su almak için diğer mü'minlerle birlikte sıraya girerdi.

Ecdâdımız Osmanlı'da din kardeşini düşünme olgunluk ve hassâsiyeti öyle yüksek bir nezâket, zarâfet ve incelik meydana getirmişti ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine kırmızı bir çiçek konur, satıcılar ve hattâ mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerektiğini böylece anlar ve hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı.

4. Din kardeşliğinde en yüksek derece ise, îsar makâmıdır ki, mü'min kardeşini kendi nefsine tercih etmek, kendi hakkını ona devredebilmek ve onu kendinden üstün tutmaktır. Gerektiğinde kendi mahrûmiyetine râzı olup din kardeşinin ihtiyâcını kendi ihtiyacından önce düşünebilmektir. İşte bu, sıddîkların, müttakîlerin, sâlihlerin mertebesidir ve Allah için birbirini sevmenin zirvesidir.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da kendinden çok ümmetini düşünürdü. Ashâbı doymadan kendisi ve âilesi doymazdı. Elinde ne varsa muhtaçlara verir, evinde günlerce ocak yanmaz, ekmek bulunmazdı.

Sahâbeden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- birgün çok acıkmış, yiyecek bir şey bulamadığı için de karnına taş bağlamıştı. Bu vaziyetteyken Hazret-i Ebû Bekir'e rastladı ve belki kendisini doyurur ümîdiyle ona bir âyet sordu. Hazret-i Ebû Bekir ise suâli cevapladıktan sonra geçip gitti. Daha sonra Hazret-i Ömer çıkageldi. O da aynı şekilde davrandı. Zîrâ o an ikisinin de imkânı bulunmuyordu. Derken Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Ebû Hüreyre'yi gördü ve kalbinden geçeni sîmâsından anlayıp onu evine davet etti. Efendimiz'in evine bir kap içinde biraz süt getirilmişti. Ebû Hüreyre sütü görünce sevindiyse de Peygamber Efendimiz, Ebû Hüreyre'ye, Suffe ehlini çağırmasını emretti. Suffe ehli, İslâm misâfirleri idi. Onların ne sığınacak âileleri, ne malları, ne de bir kimseleri vardı. Peygamber Efendimiz'e bir sadaka geldiğinde onlara gönderir, kendisi ondan hiçbir şey almazdı. Şâyet gelen bir hediye ise, kendisi bir miktar alır, kalanın hepsini yine onlara ikrâm ederdi.

Allah Rasûlü'nün Suffe ehlini dâvet etmesi, Ebû Hüreyre'nin pek hoşuna gitmedi. Zîrâ süt, Suffe ehline bile yetmezdi ki artıp kendisine de kalsın. Fakat Allah Rasûlü'nün emrine itaat etmemek olmaz düşüncesiyle hemen gidip Suffe ehlini dâvet etti. Peygamber Efendimiz, Ebû Hüreyre'ye, sütü teker teker bütün Suffe ehline ikrâm etmesini emretti. Kabı alan her sahâbî kanıncaya kadar içip kabı geri verdi. Bütün Suffe ehli içtikten sonra Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- kabı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e uzattı. Efendimiz eline aldığı kabı Ebû Hüreyre'ye vererek:

"-Otur da iç!" buyurdu. O da oturup kanıncaya kadar içti. Kabı ne zaman Efendimiz'e verecek olsa Efendimiz tekrar tekrar:

"-Otur, iç!" buyurdu. Sonunda Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-:

"-Hayır, Sen'i hak peygamber olarak gönderen Allâh'a yemin ederim ki, artık içecek yerim kalmadı." dedi. Nihâyet Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- kabı aldı, Allâh'a hamdetti, besmele çekti ve kalan sütü içti." (Bkz. Buhârî, Rikâk, 17)

Yine Hendek Savaşı günlerinde yaşanan şu hâdise de çok ibretlidir:

Hendek kazan sahâbîler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gelerek sert bir kayaya rastladıklarını ve onu kıramadıklarını haber verdiler. Üç gündür bir şey yemeyen ve açlıktan karnına taş bağlamış olan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- hendeğe indi ve kazmayı vurduğu gibi o sert kayayı un ufak etti. Bu sırada Câbir -radıyallâhu anh- eve gitmek için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den izin aldı. Evde hanımına, Allah Rasûlü'nün açlıktan dayanılmaz hâlde olduğunu söyleyip:

"-Evde yiyecek ne var?" diye sordu.

Zevcesi, biraz arpa ile bir de oğlak olduğunu söyledi. Hazret-i Câbir, oğlağı kesti, arpayı da öğüttü. Eti tencereye, ekmeği de fırına koydurup hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yanına gitti.

"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Biraz yemeğim var, bir-iki kişiyle birlikte bize buyrun." dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz; yemeğin ne kadar olduğunu sordu. Câbir -radıyallâhu anh- da olanı söyledi. Bunun üzerine:

"-Oo, hem çok, hem de güzel! Hanımına söyle, ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirmesin, ekmeği de fırından çıkarmasın!" buyurdu. Sonra ashâbına:

"-Kalkınız!" dedi. Muhâcirler ve Ensâr hep birlikte kalktılar. Hazret-i Câbir telâşla zevcesinin yanına varıp:

"-Vay başımıza gelenlere! Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanında Muhâcirler, Ensâr ve beraberlerinde olanlarla birlikte geliyor." dedi. Hanımı:

"-Sana ne kadar yemeğimiz olduğunu sordu mu?" dedi. Hazret-i Câbir; "Evet sordu." deyinde o firâsetli hanım; "O hâlde telâşa gerek yok!" diyerek kocasını teskin etti. Çok geçmeden sahâbîler çıkageldi. Efendimiz, ashâbına:

"-Giriniz, birbirinizi sıkıştırmayınız!" buyuruyordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ekmeği koparıyor, üzerine et koyuyor ve her defâsında tencereyi ve fırını kapatıyor, aldığını ashâbına veriyordu. Onların hepsi doyuncaya kadar, ekmeği koparıp üzerine et koymaya devâm etti. Neticede bir miktar yiyecek de arttı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Câbir'in zevcesine:

"-Bunu ye, komşularına da ikrâm et, çünkü açlık insanları perişan etti!" buyurdu. (Bkz. Buhârî, Megâzî, 29; Vâkıdî, II, 452)

Din kardeşini nefsine tercih edip "önce kardeşim" diyebilmek husûsunda, asr-ı saâdetteki kalbî olgunluğu yansıtan İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-'nın şu sözleri de çok mânidardır:

"Biz öyle zamanlar gördük ki, içimizden hiç kimse kendisinin altın ve gümüşe müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi öyle bir devirdeyiz ki, altın ve gümüşü müslüman kardeşimizden daha çok seviyoruz." (Heysemî, X, 285)

Toplumda madde-mânâ dengesinin mânâ aleyhinde bozulduğu, îman muhabbetinde hızlı erimelerin ve ruhlarda derin kırılmaların yaşandığı zamanlarda ise bu tablo çok daha vahim bir hâl almaktadır. Küçük hesaplar ve dünyevî menfaatler uğruna nice mü'minler arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; cehâlet, bencillik ve duygusuzluklar neticesinde İslâm kardeşliği zaafa uğratılmaktadır.

Halbuki hidâyet rehberimiz Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- mü'minlerin birbirlerini nefislerine tercih ederek samimî bir muhabbet iklîmi tesis etmelerini emretmektedir.

Fakat muhabbet de, kuru bir dâvâdan ibâret değildir. Kardeşinin derdiyle dertlenip sıkıntısını paylaşmadan, kusurlarını affedip fedâkârlık ve ferâgat göstermeden, gerçek mânâda muhabbetten söz edilemez.

Bu itibarla din kardeşliği, sırf sözde kalıp icraate geçmeyen muhabbet iddiâlarıyla değil, fiilî ve müşahhas muhabbet tezâhürleriyle yaşanabilir. Fiilî muhabbete muvaffak olabilen kâmil mü'minler, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-'a kardeş olma müjdesine mazhar olanlardır.

Birgün Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

"Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim. Onları ne kadar da özledim!" buyurdu. Ashâb-ı kirâm:

"-Biz Sen'in kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh?" dediler. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- da:

"-Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır." buyurdular. (Müslim, Tahâret, 39, Fedâil, 26)

Allah Rasûlü'nün sevgisine ve "kardeşlerim" iltifâtına lâyık olabilmemiz için, ümmetin dertleriyle dertlenip din kardeşlerimizin hizmetinde bulunmamız zarûrîdir. Zîrâ kuluna hizmet, Allah Teâlâ'ya hizmet; ümmetine hizmet de Peygamber Efendimiz'e hizmet gibidir.

Rabbimiz, bizleri kardeşlik hukûkuna lâyıkıyla riâyet ederek kardeşlik mes'ûliyetinden beraat fermânı alabilen mes'ûd kullarından eylesin! Gönüllerimizi din kardeşliğinin feyz ve rûhâniyetiyle doldursun!

Âmîn!..

Dipnot: 1) Yâr-ı Gâr: Mağara arkadaşı mânâsına gelir. Hicret esnâsında Hz. Ebû Bekir'in Peygamber Efendimiz'e Sevr Mağarası'ndaki refâkatinden dolayı kullanılan bir tâbirdir. Zamanla zor ve meşakkatli anlarda gösterilen samîmî dostluklar hakkında da söylenir olmuştur.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Ağustos 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#182 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Tue Jan 26, 2010 7:27 pm
Subject: İç Derinlikleriyle İnsan
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
İç Derinlikleriyle İnsan

Varlığın özü, usâresi insan; kâinatların fihristi ve hülâsası da insandır. Mevcudatın merkez noktasını insan tutar; canlı-cansız diğer her nesne ise onun çevresinde iç içe halkalar teşkil ederler. Öyle ki, Yüce Yaratıcı bir mânâda her varlığı ona bağlamış, onu da, vicdanındaki nokta-i istinat ve nokta-i istimdadı duyurarak kendi "câzibe-i kudsiyesi"ne. İnsan mazhariyetleri itibarıyla, bütün varlık içinde, eşyayı, hâdiseleri ve tabiî her şeyin arkasında Kudreti Sonsuzu söyleyen bir dil ve kâinatlar genişliğinde vüs'ate sahip bir gönüldür. Varlık onunla yorumcusunu bulmuş, madde onun idraki sayesinde incelmiş ve mânâ kesilmiştir. Onun eşyayı temâşâsı tamamen bir hususiyet, kâinat kitabını okuyup yorumlaması bir imtiyaz ve her şeyi Yaratıcıya bağlaması da bir marifettir. Bu ufku itibarıyla onun, susup murakabe yaşaması bir tefekkür, ağzını açıp konuşması bir hikmet, her şeyi yorumlayıp ona son noktayı koyması da bir muhabbettir.

Varlığa hükmedip tasarrufta bulunma konumunda yaratılan o, maddede mânânın bütün hususiyetlerini ortaya çıkarıp yaratıcıya armağan eden de odur. Odur, insan-kâinat-Allah münasebetini duyup, sezip anlayıp marifete bağlayan; odur kendi potansiyel güç ve derinliklerinin sırrını kavrayıp damlada deryayı, zerrede güneşleri aksettirme mazhariyeti ile meleklerin bir kadem önüne geçen. O, yeryüzünü şereflendirmesi ile, ayağı, kendinden evvel gelenlerin başlarına taç, onun küre-i arzda yaratılması da, bu maddî kitlenin semalara karşı kıvanç vesilesi olmuştur. Varlık bütünüyle bir geniş derya, o, bu deryanın en kıymetli incisi; kâinat iç içe meşherler alemi, o ise bu meşherlerin temâşâcısı; eşya ve hâdiseler, bir dengeler armonisi, o ise bu baş döndüren ahengin hassas bir müşahididir. Onun imana bağlı düşünce ve şuurunun aydınlığında, sessizlik içinde ve zulmetlerle kuşatılmış görünen varlık gündüz gibi aydınlandı ve gönüllerimizde Cennet duygusu uyaracak bir güzelliğe büründü.

O, yerkürede otağını kuracağı ana kadar melekût ufuklarında Hakkı ilan bayrağını melekler ve ruhânîler taşıyordu; onun teşrifiyle bir başka şekilde livâlaşan o bayrak, mülk burçlarında dalgalanmaya başladı ve göklere nispeten bu mini küre, ötelerin ufku hâline gelerek semalara denk bir vaziyet aldı. İman onun sevinç kaynağı, İslâm yaşam programı, marifet yol azığı, muhabbet de iç dinamiği olduğu sürece o hep başlarda taç olageldi; tabiî zemini de onun neşrettiği nura muhtaç.. bu, Hakk'ın ona bir ihsanıydı; sebebi de başka değil, yine O'nun has teveccühü. Bu husûsî teveccüh onu "mevcut durumdan daha bedîi, güzeli ve çarpıcısı olamaz" sözleri ile anlatılan bu güzellikler meşherinin en nadide gülü ve Cennetin bir gölgesi sayılan dünyanın da biricik bülbülü olma şerefiyle şereflendirdi.

Evet, bu iç içe galeriler mecmuası, onun için nizama tâbi tutuldu ve dizayn edildi dense mübalağa edilmiş sayılmaz. Bu cihan o nadide güle bahçe, varlık deryası da o inciye sadef olmak için yaratıldı denmesi de abartı değil, vak'anın mütevaziane ifadesidir. Doğrusu, topyekün varlık, bir mânâda, insan için, insanın emrinde ve bir tamamiyet içinde insanla yorumlanıp seslendirildiğinden, âdeta ona bağlıdır; insan da her şeyi onun emrine musahhar kılan Yaratıcıya muhtaç olması açısından, insan ve Allah arasında öyle sıkı bir münasebet hissedilmektedir ki, bundan, yaratılıştan gaye insan ve onun ubûdiyeti olduğu hemen anlaşılabilmektedir.

Aslında insanın ihtiyaçları, varlığı içine alacak kadar geniş ve ebedlere uzanacak kadar da derindir. Her şeyden evvel o ebet için yaratılmıştır; ebede namzettir. Arzuları, istekleri sınırsız, beklentileri de sonsuzdur. Bütün dünyalar ona verilse açlığı giderilemez ve emelleri de sona ermez.. o, açık-kapalı her zaman dünyanın ebediyetini temenni ettiği gibi, başka ebedi bir yurdun mevcudiyetini de beklemektedir. Azıcık kalbinin menfezleri açık olan herkes, Cenneti ve Cennet bütün ihtişam ve güzellikleri ile Cemâl'inin küçük bir gölgesi olan, o güzeller güzeli Yüce Yaratıcıyı görmeyi de arzu eder.

Evet, varlık ve hâdiselerin çehresindeki hakikatleri duyup sezebilen ve kâinat içindeki konumunun farkında olan herkes yoldadır ve aynı zamanda o kendine karşı kadirşinas, Rabbisine karşı da saygıya açık demektir. Varlık içinde, bulunduğu konumun şuurunda olmayana gelince, onun ne kendine karşı ne de Rabbine karşı saygısının olduğu söylenemez; saygısının olması bir yana, böyle biri hakiki manasıyla Rabbini bilemez; bilse de ululuğu ölçüsünde ona tazimde bulunamaz. Hakiki insanlık, kul ile Rabbisi arasındaki münasebetin bilinip değerlendirilmesine bağlıdır. Aksine böyle bir münasebet sezilip değerlendirilmediği yerde, potansiyel değerleri itibarıyla meleklerden dahi ulvi sayılan insanın, "Kel en'ami bel hüm adall" fehvasınca, en sefil varlıklardan daha aşağılara sürüklenme ihtimali söz konusudur.

Evet, umûmi mânâda iman unvanıyla ifade edilen bu nispet, büyük bir mütefekkirimizin ifadesiyle, insanı insan, hatta sultan yapan bir payedir. Böyle bir nispetin bulunmayışının diğer adı olan küfür ise, onu, canavar bir hayvan hâline getirir ki, bu türden fertlerin teşkil ettikleri toplumlarda, büyük ölçüde, kinler, hiddetler, şehvetler, hırslar, yalanlar, riyalar, kıskançlıklar, aldatmalar, komplolar hükümfermâdır ve herkes âdeta birbirinin kurdudur. Zaten, bu kabil fena huylara yenik düşmüş yığınlara da kat'iyen millet ve toplum denemez; dense dense bunlara şuursuz kalabalıklar denir. Diyojen güpe gündüz, elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal bu kabil yığınlara karşı tenbih ya da tepkisini ortaya koyuyordu. Aynı mülâhazayı bir başka zaviyeden değerlendiren "Düşünceler" yazarı Mark Orel: "Her sabah insanların içine girerken kendi kendime düşünürüm; yine bu gün insan şeklinde birtakım yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden ya da onlar tarafından ısırılmadan akşam edebilirsem mutlu sayılırım" der. Bu tesbite, büyük kadın Râbia Adeviye'nin yaklaşımı ise daha ciddi ve daha sertçedir: "Ben sokaklar da pek insan görmüyorum; gördüğüm, dükkanlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım bir insan gördüm ve ona göre kapandım." Bu mülâhaza sahiplerinden hiçbirinin, bu şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.

Bu kabil mülâhazalarda, daha ziyade mahiyetindeki insani değerleri, birer sefalet unsuru hâline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir. Eğer insanlar, sık sık şemâillerini yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye'nin ve Mark Orel'in gördüğü şekilde müşahade edilmeleri ihtimalden uzak değildir.

Bazen de, bu insanlar arasında, dışı muntazam, içi oldukça perişan ve derbeder kimselerle de karşılaşırız ki, bunlar da ayrı bir türü temsil ederler. Bir düşünür bunları, caddeye bakan yanı ve arka tarafı birbirinden farklı binalara benzetir. Bu binaların ana yola bakan cepheleri temiz, güzel, görkemli ve göz alıcıdır; ama, arka tarafları kirli, perişan, bakımsız ve tiksindiricidir. Cadde tarafından baktığımızda ona "iyi" der ve değerler üstü değer veririz. Arka tarafını gördüğümüzde de biraz önce göklere çıkardığımız bu binayı yerin dibine batırırız. İnsanlar içinde de böyleleri vardır; onları tek yanlarıyla ele aldığımızda hep yanılırız; yanılır da bazen göklere çıkardığımız birisi için bir müddet sonra arz üzerinde bile yer bulamamanın darlığına düşeriz. Aslında her zaman iyi kabul ettiğimiz kimselerin çok fena yanları, fena saydıklarımızın da çok iyi tarafları bulunabilir. Önemli olan onu, olduğu gibi görüp, iyi yanlarıyla bir yere oturturken, arka cephesini de mahiyetine uygun hâle getirme gayreti içinde bulunmamızdır.

İnsanoğlu kendi sıfat ve tavırlarının çocuğudur. Onun iyi veya kötü vasıflarından hangisi galebe çalarsa o da, o türden vasıf ve davranışlar göstermeye başlar. Bazen canavar duygulu bir insan hâline gelir; öz kardeşini bile dişler.. bazen ay yüzlü bir Yusuf'a dönüşür, zindanları aydınlatır ve Cennet koridorlarına çevirir. Bazen öyle melekleşir ki, ruhanileri bile gıptaya sevk eder. Bazen de şeytanları utandıracak şirretlikler sergiler. Mevlâna: "Bazen melekler bizim nezahet ve inceliğimize imrenirler; bazen de şeytanlar küstahlığımızdan ürperirler" derken, zannediyorum, insanoğlunda birbirinden çok uzak bu iki yakanın, aynı zamanda ne kadar iç içe olduğunu vurgulamak istemişti.

Evet insan bazen semâvîleşir ve gökler kadar bir derinliğe ulaşır; bazen de o kadar bayağılaşır ki, yılanlara-çıyanlara rahmet okutturur. O, ne esnek ve eksantriği geniş bir varlıktır ki, çeşitli meziyetlerinin yanında bir sürü de rezileleri vardır; sînesinde dünya kadar güzellikleri barındırdığı aynı anda dünyaları aşkın fenalıklara da açıktır.. iman, marifet, muhabbet, ruhanî zevkler ona kalbi kadar yakın; insanları sevme, herkesi kucaklama, iyilik duygusu ile oturup-kalkma, hayatını başkalarını yaşatmaya bağlama, kötülükleri iyiliklerle savma, sevgiyi sevip ruhundaki düşmanlık duygusuna karşı her zaman savaş vaziyetinde bulunma ona kendi ruhunun sesi-soluğu kadar sıcak; hırs, kin, nefret, şehvet, iftira, yalan, tezvir, riya, komploculuk, çıkarcılık, bencillik, korkaklık, şöhretpereslik.. gibi fena duygular da ona pusu kurmuş, zayıf anlarını kollamaktadırlar. O, iyi vasıf ve olumlu davranışlarıyla kâinatların efendisi olabilme kıvamında iken, bazen kötü duygu ve kötü tutkuların pençesine düşerek bayağılardan bayağı bir tutsak hâline gelebilmektedir. İşte böyle bir insan zâhiren hür görünse de, hakikatta zavallılardan zavallı bir köledir. Aslında insan, kendi içinde sürdürdüğü savaşta -ki din buna "cihad-ı ekber" diyor- başarılı olduğu ölçüde hür ve faziletlidir. Onun, kendi mahiyetindeki potansiyel derinlikleri inkişaf ettirmesi ve Hak'la münasebete açık ikinci bir tabiata ulaşması, ruhunun derinliklerinde gerçekleştirdiği bu savaşı kazanmasına ve başı-ayakları aynı noktada birleşerek halka hâlini almışlık içinde bir tevazu ve mahviyetle bu zaferi duymasına bağlıdır.

Afâkîlikten sıyrılıp kendi içine eğilemeyen, ruhundaki derinliklerin yanında, mahiyetindeki çukur ve boşlukları göremeyen ve her gün kendini yeniden bir kere daha inşa edemeyen iradesizler, hep mesafe almaktan bahisler açsalar da iç alemlerinde sürekli yerlerinde sayar, hatta kımıldadıkça biraz daha geriye kayarlar. Ömür boyu, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını, ellerini-ayaklarını kendi egolarının esaretinden kurtaramamış böyleleri, hep tutsak olarak yaşayıp tutsak olarak ölür giderler de bunun farkına bile varamazlar. Doğrusu, hayvânî tabiatlarının esiri hâline gelmiş bu insanlar acınacak durumdadırlar. İnsanlığını koruyup geliştirmiş olanlara karşı sevgi ve alâka onların hakkı; berikilerine karşı gösterilecek muhabbet ve alâka da onları fena duygu ve tutkuların esaretinden kurtarma şeklinde olmalıdır. Böyle bir tavır, Allah'ın mükerrem olarak yarattığı insana karşı sevgi ve O'ndan ötürü alâka duymanın ifadesidir... ve insan sevilmek için yaratılmış bir varlıktır.


Kaynak: "Işığın Göründüğü Ufuk" Kitabı, Fethullah Gülen

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

#183 From: "diniyazilar" <diniyazilar@...>
Date: Wed Feb 3, 2010 7:50 pm
Subject: Niçin Asra Yemin Ediliyor
diniyazilar
Offline Offline
Send Email Send Email
 
Niçin Asra Yemin Ediliyor

Kurânı- Kerîm'de kuşluk vaktine, fecre, geceye, gündüze ve bunların alâmetleri sayılan güneşle aya yemin edilir. Akıp giden vakti dikkatle değerlendirmesi konusunda insanoğlu uyarılır. Asr sûresinde ise mutlak mânâda zamana yemin edilerek şöyle buyruluyor:

"Asra andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak, iman edip salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnâdır." (103/1-3)

Asr kelime olarak hapsetmek, men etmek ve sıkıp suyunu çıkarmak manalarına geliyor. İsim olarak ise mutlak zaman, ikindi vakti, içinde bulunulan zaman ve yüz yıllık zaman dilimi anlamlarına geliyor.

Cenâb-ı Hak; asra yemin ederek insanın mutlaka hüsranda olduğunu ve insan cinsinden ancak şu dördüne sahip çıkanların bundan müstesnâ olacağını buyuruyor. Şimdi, neden asra yemin ediliyor ve neden yeminle insanın hüsranda olduğu bildiriliyor, bunları anlamaya çalışacağız. Tefsirde belirtildiğine göre; Cenâb-ı Hakk'ın bir şeye kasem etmesi, onun büyüklüğüne delil olmayıp, insan hayatındaki değerini bildirmeye yöneliktir.

Peki neden istisnâlar dışındaki insanın hüsranda olduğu bildiriliyor?

Bu sorunun cevabına dair şöyle düşünebiliriz: İnsan yaşadığı sürece tüketen bir varlıktır. O, bir taraftan benzeri veya yenisi alınabilen ihtiyaç maddelerinin temini ve sarfıyla meşgul olurken, diğer taraftan ömrü geçip gitmektedir. Doğrusu o, büyüyorum sandığı yerde eceline koşmakta; çoğalıyorum, servetim katlanıyor zannederken ömrünü tüketmektedir.

Şurası muhakkak ki, insanın harcayıp tükettikleri içinde, zaman diğer metaa benzemez. Çünkü harcanan zamanın aslâ yenisi alınamaz, geri gelmez, parayla satın alınamaz, değiştirilemez ve ödünç alınamaz. Bu itibarla insan, miktarı kendince meçhul bir hazineyi devamlı tüketmektedir. Elmalılı Hamdi merhûmun tefsirinde belirttiği üzere; "Gidene mukabil bir hayır kazanılmamışsa, o noksanlık sırf hüsrân demektir."

İşte konumuzu teşkil eden sûre-i celîle bizi bu gerçeğe uyandırıyor. Sanki insana, "ömür sermayeni kullanırken bilinçli değilsen küllî hüsrandasın" diyor. Hüsrandan kurtulmanın çaresini ise iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye olarak zikrediyor.

Felaha giden yolun başında imanın zikredilmesi bizce anlamlıdır. Demek ki, iman olmadan gösterilen yararlılıkların sahibine ebediyette bir hayrı dokunmayacaktır. Hüsrandan kurtuluş için, insanın önce iman esaslarını şeksiz şüphesiz kabulü gerekiyor.

İkinci sırada salih ameller var; iyi ve yararlı işler... Burada ilk dikkat çeken, "amel"in manasındaki kuşatıcı genişlik olmalıdır. Çünkü amel, belirli bir ibadet veya işin husûsî adı değildir. En geniş manasıyla yapılan iş ve eylem demektir. Öyleyse Müslüman'ın her işi iyi ve faydalı olarak tanımlanabilecek berraklıkta olmalıdır. Her işi, her sözü, gönlünden geçirdiği her düşüncesi damıtılmış olmalıdır. Hiçbirinin utanılacak bir tarafı olmamalı. Hepsi de yüzünün akıyla el içine çıkabileceği kıvamda, Allah'ın huzuruna sunabileceği berraklıkta iman ve akıl süzgecinden geçmiş olmalıdır... İstenen salih amelin bütün bunları kapsadığına inanıyoruz.

Üçüncü sırada hakkı tavsiye var. Şöyle diyebiliriz; iman edip salih amelleri kuşanan kişi, nefsinde hakşinaslığı özümseyecek. Fakat bununla da yetinmeyecek, hakkı tavsiye edecek. Bulunduğu her yerde hakikate tercüman olacak. Hakikatin neşv ü nemâ bulmasına gayret edecek. O ölçüde batılın, yanlışın izâlesine çalışmış olacak.

Dördüncü olarak sabrın tavsiyesi var. Onu da kişi önce kendi nefsinde özümseyecek. Elmalılı merhûmun dediği gibi; "Elem ve külfetlere karşı sabrederek taatta bulunmaya, lezzet ve şehvetlerin çekiciliğine karşı sabrederek de haramlardan sakınmaya önce nefsini alıştıracak." Sonra bu disiplini insanlara tavsiye edecek.

Saydığımız dört maddeden son ikisi ile ilgili şunları ilâve edebiliriz; hakkın ve sabrın tavsiyesi herhangi bir konu, yer veya zamanla sınırlı değildir. Şu halde Müslüman'a yaraşan hodbinlik değil, diğergamlıktır. İçinde yaşadığı toplumu doğru okuyup, o gün için elzem olan hizmet şevkini kuşanmaktır. Gücü yettiğince doğruları söylemek ve yanlıştan sakındırmaktır. Hüsrana uğrayanlardan olmamak için iman ve salih amellerden sonra, hakkın ve sabrın tavsiyesinin şart koşulmuş olması bize bunları düşündürüyor...

Asr sûresi kısa, fakat bütün nasihatlerin özü mahiyetindedir. Bu sebepledir ki, ashab-ı kirâmdan birbiriyle karşılaşan iki kişinin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir.1 İmam Şâfiî hazretleri ise; "Şayet Kur'an-ı Kerim'de başka bir şey nâzil olmasaydı, Asr sûresi insanlara yeterdi" diyor. "Bu sûre Kur'ân'ın bütün ilimlerini ihtivâ etmektedir. Eğer insan derinlemesine düşünse, yalnız bu sûre bile hidayetine yeterdi."

Mehmet Akif'in gönlünden mısralara dizilenler ise, bu sûreye dair söylenebileceklerin husûsi bir hulâsası mahiyetindedir:

Hâlik'ın2 nâ-mütenâhî3 adı var; en başı hak

Ne büyük şey kul için, Hakkı tutup kaldırmak

Hani, ashâb-ı kirâm ayrılalım derlerken

Mutlaka sûre-i Ve'l-Asr'ı okurmuş, neden?

Çünkü meknûn4 o büyük sûrede, esrâr-ı felâh5

Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salâh6

Sonra Hak, sonra sebât; işte kuzum insanlık

Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık

İmam Râzî pazarda buz satan bir şahsın sözünü naklederek, "Asr sûresinin manasını bundan sonra anladım" diyor. Satıcı halka şöyle sesleniyordu; "Sermayesi eriyen bu adama merhamet ediniz!"

Aslında, sermayesi eriyip giden sadece buz satan adam değildir. İmanı kuşandıktan sonra onun gerektirdiği salih amellerle, hakkı ve sabrı tavsiye ile vaktini değerlendirmeyen her insanın, kıymetli zamanı hebâ olup gitmektedir.

Dipnotlar: 1) Beyhakî, III, 174. 2) Yaratıcı, Allah Teâlâ. 3) Sonsuz, sınırsız. 4) Gizli, saklı. 5) Kurtuluş. 6) İyilik, barış, rahatlık.

OKU DÜŞÜN

Görenle Görmeyen

"Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse (bunu inkar eden) kör gibi olur mu? Bunu ancak sağduyu sahipleri anlar:

Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri sözü bozmazlar. Allah'ın gözetilmesini emrettiklerini gözetirler. Rablerine karşı saygılı olurlar ve kötü hesaptan korkarlar. Rablerinin rızasını umarak sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık (Allah yolunda) sarf ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte bu (dünya) yurdun(un güzel) sonucu onlar içindir.

(Onlar) Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlar da kendileriyle beraberdir. Melekler her kapıdan yanlarına varırlar ve "sabretmenize karşılık selam size" derler. "Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzel" derler." (Ra'd 13/19)

Yüreğini serinletmek isteyen, bir gün oturup Ra'd sûresindeki bu âyetleri manasıyla birlikte okumalı. Buradaki müjdenin zerâfetini, müjdeyi verenin azametini ve bunlara nâil olanlarda bulunacak vesıfları düşünmeli.

Bundan sonra gelen iki âyetin mealine ibret nazarıyla bakmalı. Allah'ın körler olarak tavsif ettigi inkarcı karakterin başlıca özelliklerini görmeli. Görenle görmeyenin bir olmadığına dair kanaatini pekiştirmeli.


Kaynak: Altınoluk Dergisi, Ocak 2008

Anlamını bilmediğiniz kelimelerin anlamlarına bu lugattan (sözlükten) bakabilirsiniz.

Dini Yazılar Email Grubu

Messages 154 - 183 of 183   Oldest  |  < Older  |  Newer >  |  Newest
Advanced
Add to My Yahoo!      XML What's This?

Copyright © 2010 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines - Help