Search the web
Sign In
New User? Sign Up
cay-simit · Guzel bir sabah icin

Group Information

? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Real people. Real stories. See how Yahoo! Groups impacts members worldwide.

Messages

  Messages Help
Advanced
SOL : Musluman Turk dusmani!   Message List  
Reply Message #2464 of 2469 |
Soylenmeyen, fakat herkesin bildigi gercek.

Turkideki SOL, tek temel uzerinde yukselir: Musluman Turk dusmanligi. (yoksa, usaklik ettikleri, birilerimi var?)

Ve bu dusmanligi, guclu sekilde surdurebilmek icin, 
hazineyi maas adi altinda kemiren memurun, halk uzerindeki egemenligini garanti kilan devlet aygitina, sahip cikarlar. Devletcidirler..
Bu sistemide savunabilmen icin, millete ikide bir, TURK ULUSU, TURK DEVLETI kakalaman lazim..

Lafin ozu, SOL, Musluman Turk dusmanidir. Bunu surekli kilabilmek icinde, Nasyonal-Sosyalist olmasi, sartdir
Onun disindada, bi numara yoktur..

Iki yigit insan, iki saygideger insan, Halil Berktay, ve Murat Belge, foyalarini, tek tek ortaya cikariyor...

Hos..
Ates olsalar, curumleri kadar yer yakarlar ama, ulke buyuk zararlar verdiler....

Adnan 

Murat BELGE

Bunların hangisi doğru
resim

Masa başına geçiyoruz, eldeki verilerle kurduğumuz “kapitalist toplum” modeline bir daha bakıyoruz: her şey, devrimin “zorunlu” olduğunu gösteriyor –“tarihî zorunluk”! Pencereyi açıp dışarı, gerçek “tarih”in yaşanmakta olduğu yere, hayata bakıyoruz. Orada bir devrim hazırlığı görünmüyor. Niye böyle?

Kapitalizmin kendi eliyle yaratacağı “mezar kazıcıları” nerede? Yoksa kapitalizm başına gelecekleri sezip onları yaratmaktan mı vazgeçti? Yoo, işte, oradalar, işte proletarya. Ama belli ki proletarya dalga geçiyor! Bu durumun sorumlusu o! Yapması gerekeni yapmıyor.

Teoride kullanılan sıfatlarla bezenmiş proletaryanın “dalgacı” olduğunu söylemek yakışıksız kaçacağı için, çeşitli Marksist teorisyenler bu “gecikme” (öyle diyelim) konusunda daha kibar formülasyonlar buldular. Hegelci-Marksist çizgi bu türden kavramlar bulmakta daha bir ustalaşmıştır: Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’nde geliştirdiği bazı nosyonları bu alana yönelterek “gerçek” ve “potansiyel” gibi ayrımlara giden oldu. Burada “gerçek” çok olumlu bir anlama sahip değil; kapitalist toplumun verdiği, ama geçerli olan bilinçlilik düzeyini anlatıyor. Bu düzeyde bir bilinçlilik proletaryanın, kendisinin kapitalizmin mezarını kazmak üzere dünyaya geldiğini ona anlatmıyor, anlatmaya yetmiyor. Öte yandan, proletarya, bunu anlama “potansiyel”ine elbette sahip. Ama işte, onu oradan oraya getirmek için iyi çalışan, ne yaptığını iyi bilen bir “işçi sınıfı örgütü”ne ihtiyaç var. Bu bir işçi sınıfı örgütü, ama “bilinç yükseltme” işini aydınların yapması gerekiyor.

“İşçi sınıfına bilinç dışarıdan gelir.” Bu, Lenin’in sözüdür –diye kabul edilir. Ama sosyalist mücadelenin legalist biçimini seçen Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin başındaki Kautsky de başka türlü düşünmez. İşçi sınıfının kendi kendine bilinç filan üretmeyeceği, somut sosyalist örgütlü mücadele içinde herkesin zımnenkabul ettiği bir şeydir. Kautsky ile Lenin bu “dışarı”danlık konusunda değil, o bilinci dışarıdan getireceklerin niteliği (“profesyonel devrimci” vb.), parti yönetiminde yerleri, yeraltı mücadelesi gibi konularda kavga ederler.

Çok daha yakın zamanlara gelindiğinde, proletaryayı “dalgacı” olmaya iten yeni bir “suçlu” bulundu: emperyalizm! Şimdi, ciddi bir anlamda “proletarya” denince, nerede var bu? Batı’da! Ama Batı emperyalist. Batı dünyayı sömürüyor, bunun bir kısmını da proletaryanın önüne atıveriyor. Böyle olunca proletarya devrim yapmıyor, dalga geçiyor. Bugün hâlâ geçerli olan, en yaygın kabul gören açıklama budur. Aslında bir dönem Üçüncü Dünya’nın öylesine önem kazanmasının, “Baş çelişki emperyalizm ile ezilen dünya halkları arasındadır” teorilerinin hegemonya kurmasına yol açan “yeraltı nehri” de budur.

Bunu demekle, proletaryayı emperyalizmin parçası haline getirdik. Bulduğu üç beş kuruş olunca “tarihî misyonu”nu unutan bir sınıf haline de getirdik. Eh, o kadarı olur artık; niçin devrim olamadığını (yoksa ilk analizin doğru olduğunu) kanıtladık ya... Bir kalıba göre bilinçlilik geriliğinden, öbürüne göre üretici güçlerin ileriliğinden ötürü, mukadder olan proletarya devrimini yapacağız, ama proletarya işin içinde olmadan yapacağız? Peki, kiminle? Birileri bulunur elbet. Örneğin, bizim memlekette, “Sol Kemalistler”le... Niye olmasın?

Şimdi bu “açıklamalar”, o kelimeleri, kavramları hiç anmadan, kapitalizmde çelişkilerin “antagonist” nitelik edinmeden sittinsene varolabileceğini gene örtük (zımnî) biçimde kabul etti. Ama bunu böyle söylersen “revizyonist” ve “sınıf uzlaşması” taraftarı olursun. Aynı zamanda, devrimin öznesi olan proletaryayı da, maddî çıkarı uğruna ilkelerinden vazgeçebilen bir sınıf yaptı. Ama bunu da böyle söylersen yandın.

Proletaryanın hem “çıkarcı”, hem de her zaman saf, temiz ve doğru, aydının hem bilinç üretmek ve taşımakla yükümlü, hem de sürekli bir “küçük burjuva sapması” içinde olduğuna inanarak (yani, “şizoid” olarak) yaşarsan, “doğru devrimci çizgi”yi tutturman kolaylaşıyor.

Buradan, “devrimin öznesi sınıf” teorilerine geleceğim.

Halil BERKTAY
400. yazı: ‘millî süzgeç’ ve kendi hayatım
resim

Atatürkçülükle tarih ve tarihçilik üzerinden girdiğim, yer yer özeleştirel bu hesaplaşmayı, otobiyografik bir notla bitirmek istiyorum. Ben bugüne nasıl geldim ? Ortaçağ ekonomisi ve feodalizm tartışmalarından, Türk milliyetçiliği, Ermeni soykırımı, ulus-devlet ve Atatürkçülük sorunlarına nereden geçiş yaptım ? Bu, kendi kendimi nasıl gördüğüm ve çözümlediğimin de ötesinde, toplumun, medyanın, bir kısım solun bana bakışında nelere yol açtı ? Niçin, artık asla hiçbir şeye bağlılık yemini etmem ? Bilim ve tarih, ne oldu da benim için bir merak ve meslek olmayı aştı; başlı başına bir ahlâk ve yaşam ilkesi, varoluş tarzı haline geldi ?

Bazı şeyleri yaşayarak öğrenirsiniz. Bir yanda siyasal aidiyetiniz ile diğer yanda bilim ve vicdan özgürlüğünüzün nerede çatışacağı; ya da siz kendinizi alabildiğine hür ve radikal sanırken, rejimin ve resmî ideolojinin asıl hassas konularının neler olduğunun, nerede, nasıl kafanıza vurulacağı gibi.

Geriye bakınca, çok uzun süre iki dünya arasında yaşamışım gibi geliyor. 1980’lerin sonlarına kadar, yani kırk küsur yıl, militan bir Marksist ve Maocuydum. Ama yetişme tarzım ve kültürüm itibariyle, ne kadar bastırılmış da olsa belirli bir bireyliğim, gerçeğe saygım, bilim ahlâkım da vardı. Babamla ilişkimin çok tâyin edici olduğunu düşünüyorum. Zamanının Marksist-Leninist paradigmasının dışında ve üzerinde olduğunu iddia edecek değilim. Gene de tekil ve tikeldi; kendine has bir doğruluğu, bilgi ve düşünce derinliği vardı. Sadece gökten zembille inmiş, önü arkası olmayan, boşlukta duran bir Marksizm değildi onunki. Rönesansı vardı, Yeni Bilimi vardı, Aydınlanması vardı ve nihayet Marksizmi vardı. Özetin özeti; doğruya ve gerçeğe bağlılık herşeyin üstündeydi. Onun zamanında, Mihri Belli’nin ölümü vesilesiyle “o dünya yok artık” diye yazdığım âlemde, bilim ile Marksizm’in zıt düşmesi ihtimaline yer yoktu zihnimizde. Bu çelişki netleştiğinde ne yapardı bilemeyeceğim. 55’inde, Sovyetler Birliği’nin şahsında komünizmin çöküşünü görmeden öldü. Ben ancak kendi tercihimi konuşabilirim. Ama ondan edindiğim, onunla paylaştığımız bir ahlâk sayesinde.

70’lerin ortalarında bir gün, parti lokalinde sohbet ediliyordu. O sıralarda içten içe, felsefî açıdan daha az deterministleşiyor, daha fazla “özgür iradeci” oluyordum. Son tahlilde herkes kendi vicdanıyla bağlıdır ve ben de öyleyim, gibi bir cümle sarfetmiştim. “Yok, o kadar da değil,” diye uyarmıştı unutmadığım biri : “Öyle mutlak küçük burjuva aydın özgürlüğü diye bir şey olamaz. Parti çizgisi her şeyin üzerindedir.” Ne ilginç; şimdi aynı sopayı BDP’liler Türk-Kürt bütün bağımsız, eleştirel aydınlara sallıyor.

İkinci ders, Atatürkçülük ve Cumhuriyet’in en derin tabularıyla ilgili. Sosyal sınıflar, tarihî materyalizm, devrim, artı-değer ? Bunlarla sınırlı bir Marksizm’in, ciddî bir saygınlığı bile vardı, 1960’lardan 80 ve 90’lara. Kendimden hareketle söylüyorum; Osmanlı tarihçiliğinin eleştirisi, köylü toplumlarının ortak morfolojisi, fiyef dağıtım sistemlerine karşılaştırmalı bakış, feodalite ve “Asya Üretim Tarzı” konularıyla uğraştığım sürece, Maoculuğuma karşın Taner Akçam’ın fevkalâde adlandırdığı ve betimlediği “bizim mahalle”nin, Kemalizm ile Komünizm’in kesişme-örtüşme kavşağının beğenilen, zira geçerli değer yargılarına çok aykırı düşmeyen bir insanıydım. 12 Mart mağduriyetim Soğuk Savaş mağduriyetlerinin bir parçasıydı. Faraza Adalet Ağaoğlu’nun Düğün Gecesi’nin “içerde” ve “dışarıda”kiler hâlesinde, herhalde bütün kuşağım gibi ben de yer alıyordum.

Ne zaman ki, Osmanlı tarihçilerini okurken Türk milliyetçiliği hakkında biriktirdiklerimden hareketle, Ermeni soykırımı hakkında gerçeği konuştum; hayatım önemli ölçüde değişti. 9 Ekim 2000’den itibaren, birileri “imaj”ıma el attı ve yeniden düzenlemeye koyuldu. Sağ bir yana; Türk milliyetçiliğinin Kemalist, sol kanadı için de ânında “ince millî süzgeç”ten geçmez oldum. Artık dışa dönükanti-emperyalizm şemsiyesinin, o “birleşik cephe”nin koruması altında değildim. Milliyetçiliğin ve ulus-devletin içine, karanlık dolaplarındaki iskeletlere, etnik temizliklere bakıyordum. Âdetâ bir gecede “dönek, ajan, içimizdeki düşman” ilân edildim. Her yolla itibarsızlaştırmaya çalışıldım.

İyi oldu, çok memnunum. Bir kere, onlar yenildi. Ulusalcılık iflâs etti. Son on yılın aydın düşmanı karalamaları çöktü. Yeni tarihçiliğin konumu güçlendi. Ben de bu arada kendimi, işimi, memleketimi daha iyi tanıdım. Duruşum genelden özele geçti. Hayatla daha dürüst, daha kişisel bir ilişki peydahladım. 15 Kasım 2007’den başlayarak, bu, Taraf’taki tam 400. köşe yazım (HerTaraf’takileri saymıyorum). Ne şans ! Tam zamanında, tam bana göre bir gazete. Hiçbir “izm” ve ütopyaya yaramayan.

Gene bugün, Atatürk 16-17 Ağustos 1931 mektubunu yazalı 80 yıl iki hafta üç gün oluyor. Nâzım’ın İnsan Manzaraları’nda, 31 Mart’tan kalma gazete parçasını okuyan Asrî Yusuf “Öf be,” der; “ne de olsa epeyce yürümüşüz.” Dünyaya biraz geç geldiğine şükreder, “dubara atmak da mümkünken / atmamış olmanın” sevinciyle. Yetmez; mahkûm Halil’e de söyletir, yürüdük, asrîleştik diye, Abdülhamit’ten beri.

Halil BERKTAY
‘Millî süzgeç’ ve Murat Belge
resim

Birkaç gündür bir seminer, daha doğrusu tarih öğretimiyle ilgili yeni bir projenin hazırlık toplantısı için Belgrad’dayım. Kalemegdan’ı bir kez daha gezer, “askerî devrim”e uygun, “yıldız kale” tipi eğimli 18. yüzyıl tabyalarına sırtımı yaslayıp, Sava’nın Tuna’ya karışmasını yüz metre yukarılardaki Şumadya sırtlarından seyrederken, durgun akan yeşil-gri sularla birlikte Türkiye’ye de uzaktan bakıyor gibiyim. Düşüncelerim, “millî süzgeç”ten geçememe sonucu şahsen yaşadıklarımdan, şu sıralarda Murat’ın yaşamakta olduklarına kayıyor.

Seçim öncesinden başlayarak, aylardır bir yığın saldırıya muhatap. İnternette “solcu”lar başladı; Sırrı Süreyya Önder’le gelişti; gazeteciler.com’a sıçradı; derken bayrak el değiştirdi; Serdar Turgut ve Ertuğrul Özkök’ler devreye girdi. Başlı başına ilginç bir koalisyon.

Murat kendini böyle sataşmalara karşı spesifik bazda savunuyor, gözüne ilişip de önemli saydıklarını tek tek çürütüyor zaten. Benim derdim daha genel. Yazar ve düşünür olarak yeri ve kalitesi kırk yıldır ortada. Devlet ve resmî ideoloji hakkında pek çok şeyi hemen herkesten önce gördü. Hiç Kemalist değil, hep demokrat oldu. İktidar kovalamadı, kimseye hükmetmeye kalkmadı. Dolayısıyla duruşu ve üslûbuyla, efendiliğiyle de 1970 ve 80’lerin ortalamasına fark attı. Karşılığında bunasıl bir kötülük diye geçiriyorum aklımdan. Nasıl bir ülke, nasıl bir toplum, nasıl bir kültür; bunlar nasıl insanlar ? Hangi dürtüler, bir kısım eski sosyalisti, (Alper Görmüş’ün eşsiz tarifiyle) “hazcı bedende militarist ruh sahibi” bir kısım kinik-inançsız sözde-Ergenekoncuyu ve nereye çarpacağı belirsiz serseri mayını andıran bir kısım marazî, amoral nihilisti, Murat Belge’ye düşmanlıkta birleştiriyor ? Bu, neyin işareti ? İçinde yaşadığımız döneme ne gibi bir ışık tutuyor ?

Cevabım birkaç kademeli. Bir kere, özel ve yeni, oldukça yaygın bir aydın düşmanlığından geçiyoruz. Yaşadığımız Şu Korkunç Otuz Yıl’da anlatmıştım; 12 Eylül Atatürkçülüğü tekrar tek ideoloji haline getirmeye kalkıştı. Bu, eski anti-komünizmden farklı, daha bile faşizan bir aydın düşmanlığını da beraberinde getirdi. Metin Toker’in “kripto” söyleminin yerini, şimdi Ertuğrul Özkök’ün güya şikâyet ettiği Çölaşan neslinin “liboş” ve “entel-dantel” sıfatları aldı. Soğuk Savaş’ın bitimiyle Türk devletçi-milliyetçi ideolojisi, Batı’yla aşk-ve-nefret ilişkisini daha tek yanlı bir nefrete dönüştürdü. Demokrasiyi, özgürlüğü, Avrupacılığı “Sevr” ve “mütareke” sözcükleriyle karalamaya girişti. 2000’lerde, nasıl tırmandırıldığını artık çok iyi gördüğümüz ulusalcılık, evrensel değerlere karşı topyekûn bir taarruz başlattı. 1990’larda (Atakürt yazısı nedeniyle) Ahmet Altan’a, (bir TÜSİAD raporu nedeniyle) Bülent Tanör’e yapılanların devamı, merkez medya, Ergenekoncu köşe yazarları ve televizyon programcıları,gongo’lar, bazılarını Genelkurmay’ın kurdurttuğu siteler, nihayet 301. Madde ve Kemal Kerinçsiz aracılığıyla, kâh 2005 Osmanlı Ermenileri Konferansı’na, kâh Orhan Pamuk’a, kâh (Azınlıklar Raporu yüzünden) Baskın Oran ve İbrahim Kaboğlu’na psikolojik harp taktiklerinin uygulanması; buna karşılık Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Banu Avar, Murat Bardakçı ve Turgut Özakman’ların öne çıkarılması geldi.

İkincisi, buna, eski solun bazı kesimleri de “anti-emperyalizm” adına katıldı. Komünizmin çöküşüyle birlikte solun kabaca üçe ayrıştığını Neşe Düzel’in 22-23 ağustos röportajında da belirttim : (a) Türk milliyetçiliğinin kuyruğuna takılanlar; (b) Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takılanlar; (c) bağımsız sol demokratlar. Ne tuhaf (veya değil): öyle bir şeytan ittifakı, bir unholy alliance kuruldu ki, asıl “resmiyet”le birlikte (a) ve (b) kesimleri içinde yer alanların da nefreti, (c) grubu üzerinde yoğunlaştı. En barışçı, en özgürlükçü olanlar, en korkunç düşmanlığa maruz bırakıldı, bırakılıyor. Bir seferberlik yaratıldı, kapsamlı mekanizmalar oluşturuldu (örn. OdaTV), bunlara çok insan bulaştı. Ve şimdi, siyasî yenilgiye karşın, veya o yenilginin de öfkesi ve kekremişliğiyle, bir türlü durdurulamıyor. Özellikle iki kesim var, miadını doldurmuş olan : Atatürkçü-ulusalcılar ve (a) takımındaki eski solcular. Birleşip kaynaştılar; yeni moda bir “devrimcilik” yarattılar. Dikkat edin : inanılmaz genişledi “devrimcilik” alanı; yalnız İP’si, taklit TKP’si, ÖDP’si, Sözcü’sü ve Cumhuriyet’iyle değil; VatanMilliyetHürriyet veAkşam yazarlarının da, Ertuğrul Özkök dahil birçoğuyla, neredeyse kendini solcu, devrimci ilân etmeyen kalmadı. İroniktir; ben Türkiye’de “devrimcilik” rozetinin bu kadar yaygınlaştığı ve ayağa düştüğü, bütün içeriği ve anlamını yitirdiği başka bir dönem hatırlamıyorum.

Konumuzla ilgisi şu ki, bunların hırçınlığı yer yer hezeyan boyutlarında. Yılkıda,veldt’de, bush’da veya outback’de, yaralı sırtlanlar var. Etrafımızda dolaşıp kan kokluyor, zaaf arıyor; bazen kişisel inisiyatifleri, bazen daha organize olduğu izlenimini veren ihtilâçlarıyla, sporadik ve spazmodik biçimde durup durup yeniden başlıyorlar. Bir ara Hakan Erdem’e de nişan aldılar, sonra Taner Akçam’a; döndüler, Cemil Koçak’ı linç etmeye kalktılar. Ara sıra, benim hakkımda garip mektuplar dolaşıyor, sayfalar açılıp kapanıyor. Şimdi sıra Murat’ta. Radikal Kürt milliyetçileri derseniz, Orhan Miroğlu ve Kemal Burkay’dan özel “ilgi”lerini esirgemiyor.

Kamusal alanın her santimetrekaresi, tek tek her mevzi, her birey, her değer, her aydın üzerindeki mücadele, iniş çıkışlarla sürüyor.







Sun Sep 18, 2011 10:51 pm

adnan_soysal
Offline Offline
Send Email Send Email

Message #2464 of 2469 |
Expand Messages Author Sort by Date

Soylenmeyen, fakat herkesin bildigi gercek. Turkideki SOL, tek temel uzerinde yukselir: Musluman Turk dusmanligi. (yoksa, usaklik ettikleri, birilerimi var?) ...
Adnan Soysal
adnan_soysal Offline Send Email
Sep 18, 2011
10:53 pm
Advanced

Copyright 2010 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines NEW - Help