Skip to search.
ProfOktaySinanoglu · ( www.oktaysinanoglu.net )

Group Information

  • Members: 419
  • Category: Other
  • Founded: Feb 17, 2004
  • Language: English
? Already a member? Sign in to Yahoo!

Yahoo! Groups Tips

Did you know...
Message search is now enhanced, find messages faster. Take it for a spin.

Messages

  Messages Help
Advanced
File - YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu   Message List  
Reply Message #2146 of 2391 |
File - YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu


YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3

BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

Türkçe'nin yazılışı, okunuşu

Eskişehir'e indim; Porsuk Çayı'nın orda, dükkânın adı "Lavash". İstanbul,
Beşiktaş yokuşunda kebapçı olmuş "Dönerchi". Allah Allah, bunu yazan zât-ı
Avrupaî anlaşılan Batı dilinde "ch" nın "c" değil, "ç" okunduğunun da farkında
değil. Ve tabii böyle gülünç (daha doğrusu acınacak) misâlleri artık sıkça
görüyorsunuz. Sâdece aşağılık duygusundan, sömürge ruhluluktan mı, yoksa üstüne
özenti sıvanmış bir kara câhillikten mi oluyor bunlar dersiniz? Sanmam; işin
temelinde "millî eğitim"i 1946'dan beri güdümüne almış yabancı danışmanların (ve
tabii onların yerli emir kullarının) kademeli oyunlarından biri yatıyor. Nasıl
mı?

Kademeler şöyle:

1. Önce Türkçe ikiye bölündü (yanlış adlarıyla "Osmanlıca", "Öz Türkçe", geçen
iki yazımda belirttiğim daha doğru adlarıyla "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" diye).
Bilim terimleri, Atatürk'ün yolunda bir süre Kök Türkçe'den türetilip bu
terimler ortaöğretime yerleşti. Ancak aynı terimleri evrenkentler pek
kullanmadığı için tam bir teknik dili birliği oluşmadı. "Solcu" diye bilinen Öz
Türkçeciler 1950-1980 arası tedrîcen ana gayeden uzaklaşıp Eski Türkçe'yi
tasfiye yoluna girdiler. "Sağcı" diye bilinen Eski Türkçeciler ise bu
tasfiyeciliğe aşırı bir tepki olarak bilim için Kök Türkçe'den türetilen
terimlere dahî düşman oldular. (Bu konuları son iki yazımda etraflıca işledim).
Oluşan boşluğa İngilizce bozuntusu ("Tarzanca") lâflar hücum etti. İki tarafın
da saplantılıları, artan "Anglomanlıca" tehlikesine pek aldırmadılar;
birbirleriyle "Kelime mi, sözcük mü?", "Millet mi, ulus mu?" diye kavga etmeyi
sürdürüyorlardı.

2. İngilizce ile eğitim, önceleri yalnız fen dersleri olmak üzere ilk kez bir
Türk okulunda (hem de Atatürk'ün tam tersi gayeyle kurduğu okulda) 1953'te
başladı. Kısa sürede bu, devletin birçok okullarına, sonra özel ve
cemaatlerinkine bulaştırıldı. 1960'ta gene dış telkinle ilk kurulan İngilizce
dilli Türk evrenkentini zamanla birçok yenileri tâkip etti. Bunlarda yalnız fen
değil, tüm dersler İngilizce oldu (tarih, edebiyat dâhil). Kamuoyu toptan
aldatıldı (Bkz. O.S, "Bye Bye Türkçe" kitabı (Otopsi Yayınları, İst., 25.baskı
2005).

3. 1990'larda "Tarzanca" ile eğitim ilkokullara, anaokullarına kadar indirildi.
(Bir ülkenin dilini yok etmenin temel yöntemi).

4. Bir yandan da Türk yazısını bozmak (sonra yok etmek) faaliyetleri
yürütülüyordu. 1980 darbesinde, birden Türk yazısındaki inceltme işaretleri (^)
kalktı. Tabii bu, "Eski Türkçe" sözcükleri yazılamaz hâle getiriyor, Türkçe'ye
de büyük bir karışıklık darbesi vuruyordu. (Örn. "hala" "hâlâ", "kar" "kâr"
ikililerindeki gibi.) İşin garibi, tasfiyeciliğe karşı olanlar dâhil "sağ"lı,
"sol"lu basın-yayın bunu uyguladı. Kimin başlattığına gelince, iki taraf ta
birbirinin üstüne atıyordu. Demek ki, hiçbirinden değil, olay gene yabancı
danışmanlardan (yâni "güdücü"lerden) kaynaklanmıştı. [Sanırım aynı sıralarda,
okullarda da Türkçe yazım kuralları öğretilmez oldu. Zâten edebiyat (ve târih)
dersleri de azaltılıp duruyordu].

5. Atatürk'ün yeni Türkçe yazısı tüm dünyanın imrendiği, bütünüyle diline tam
uyan, okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir yazıdır. Herkes bu yazıyı
birkaç haftada öğrenebilir. İlk defâ karşınıza çıkan bir kelimenin nasıl
okunacağı, nasıl yazılacağı diye bir sorun yoktur. "Harf harf söyle" diye
sorulmaz. Batı dillerinde, özellikle şu imlâsı tam bozuk "Tarzanca"da ise, biri
"Adım Smith" dese, öbürü hemen, "spell it" (harfle) der. Ne gülünç; halbuki
"Smith", Türkçe'deki "Mehmet" kadar yaygın bir isim. Türkçe'nin ve yazısının
bilgisayar ve bilim için en uygun dil ve yazı olduğu hakkında ise Batılılar da
artık yazılar yazıyorlar.
Dili İngilizce olan okullarda çocuklara okuma yazma öğretmek çok zordur. Her
sözcüğün okunuşunu yazılışını çocuk ezberleyecek. Kural kaide yok. Nitekim ABD
basınına göre orada liseyi bitirenlerin yüzde 60'ı kendi dili İngilizce'yi
dosdoğru okuyup yazamıyor. Türkçe'de ise yakın zamana kadar çocuklar heceleme
yöntemiyle ve Türkçe'nin güzel kuralları sâyesinde her şeyi hemen okuyabilir,
yazabilir konuma ilk yılda gelirlerdi. Derken, Türkçe'yi yok edip yerine 250
kelimelik köle dili İngilizce'yi koymak ana planına uygun olarak, yabancı
danışmanların güdümüyle okullarımızda Türkçe okumak yazmak öğretimi yöntemi
değiştirilip kelime kelime, her birisinin görüntüsünü ezberleme yöntemi kondu.
Sonuçta evrenkentli gençlerin bile imlâsı bozuldu (e-postalarda sık sık
görüyoruz). Tabii buradaki dış güdüm gayesi, aslında sâdece İngilizce okumayı
öğretmek, Türkçe'yi toptan yok etmek. Ayrıca ilkokulda Türk alfabesi öğretirken
"w", "q"yu da katıyorlar.
Yukarıda, bir dizi abuk sabuk, mantıksız gibi görünen olayların, yapılanların
arasında nasıl bir temel bağıntı, nasıl bir düşman hedefine doğru adım adım
yürüyüş olduğunu göstermeye çalıştık. Umarım durum belirginleşmiştir.

Şimdi Türkçe'nin yazısı konusundaki ilkelerimizi şöyle sıralayabiliriz:

a. Türk yazısında inceltme (^) işaretleri herkes tarafından mutlaka
kullanılmalıdır. (Bilgisayarda onları koymak da çok kolay.) Yazarlar, çıkacak
yazılarında koydukları inceltme işaretlerinin aynen baskıda da olması için
yayınevine, gazete, dergi idâresine (bizim yaptığımız gibi) ısrar etmeli.
b. Okullarda okuma yazma tekrar bizim usul heceleme yöntemiyle öğretilmeli.
Türkçe'nin dilbilgisi, ses uyumları, terim türetme kuralları eskiden olduğu gibi
çok iyi öğretilmeli.
c. Türk edebiyatı (her dönemdeki) ve târihi dersleri yeniden ihyâ edilip 1980'e
kadar olduğu şekle ve miktara rücû etmeli; tarih derslerinde Türk kültür
tarihine verilen yer de artırılmalı.
Tabii bütün bunların olabilmesi için her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet
kuruluşları artık kesinkes yabancı "danışman"lar hâkimiyet ve güdümünden
kurtarılmalı. Türk gençliğinin, dolayısıyla milletinin geleceğini, kaderini
gizli, açık düşmanlar değil, Türk milletinin öz vatansever evlâtları
belirleyecektir. 19.06.2005



İki kitap

Ülkenin bilim ve teknikte kalkınması, tüm bilimlerin [toplumsal (içtimâî) dâhil]
dili olan matematiği ('riyâziye'yi) gençlerin iyi öğrenmesine, gerçek
araştırmacı olabilecek bilimcilerin riyâziyeyi (soyut cebir, hendese, ilinge
-'topoloji'-, sayılar kuramı, cebirsel hendese, daha neler neler...) derinine
meslekî âlet çantalarına koymalarına, böyle dallarda evrenkent ve sâir araştırma
kurumlarımızda özgün, yepyeni, yaratıcı araştırmalar yapılıp ulusal bilim
çevrelerimizin ('ekoller') oluşmasına bağlı. Elbette bu dediğimiz türden bir
yerli ortam ancak eğitim ve bilim dilinin Türkçe olmasıyla gerçekleşebilir.
[Türkçe ile bilim çalışmalarına katılmak isteyenlerin, gençlerin benden bağımsız
olarak hazırladıkları www.sinanoglu.net sitesinin o bölümüne bakmalarını tavsiye
ederim.] Yoksa, bildiğiniz gibi, ezberciler, Tarzan'a özenenler, yabancılara
veya yerli işbirlikçilerine çömezler yetiştirmekten öteye gidemeyiz. [Tabii bir
yandan da, gereken yabancı diller, bülbül olacak kadar değil ama mesleğini takip
edebilecek kadar, ayrıca, dil derslerinde iyi öğretilip uluslararası bilim çevre
ve ortamları ile de etkileşim kolayca sağlanacak.]

Riyâziyede en ileri düzeyde araştırmacı olacakların daha çok genç yaşlarında,
örn. ortaokul, lise çağlarında tespit edilmesi, oradan itibâren devlet
desteğiyle yetiştirilmesi faydalıdır. Riyâziyede en ileri ülkeler olan eski
Sovyetler ve Fransa'da [Lehistan (Polonya) ve Macaristan'ı da unutmayalım]
gençler böylece belirlenip yetiştirilirler. [Eski Sovyet ülkelerinde pek çok
Türk riyâziyeci yetişmiştir. Sovyetler dağılınca o ve diğer bilimcilerden
Türkiye çok iyi faydalanabilir, bilimde, teknikte ciddî bir atılım yapması
kolaylaşırdı. Bu, az da olsa biraz yapıldı (özellikle Âzerî Türkleri. Ancak
sonradan bazı köklü evrenkentlerimiz bile eğitim dillerini Tarzanca'ya çevirmeye
yeltenirken, o değerli kişiler dışlandılar; yerlerine ise üçüncü sınıf Amerikan,
İngiliz hocalar getiriliyor. ABD telkiniyle kurulmuş, yabancı dille eğitimli ilk
Türk evrenkentinde ise değerli Âzerî Türk'ü bir bilimci, getirilmişken zor
durumda bırakılıp kendisine, o evrenkente 'sâdece ana dili İngilizce olan
yabancı hocaların alınacağı' bildirildi (Şu hâle bakın! Neredesin Türkiye?).

Birkaç yıl önce, ilk Türk Dünyası (Avrasya) Riyâziye Kurultayı'nda bir Sovyet
riyâziyecisi ile tanışmıştım (o da Türk kökenli). Daha lisede iken yeni bir
riyâzî sav (teorem) ispatlamış. Şimdi o sav, riyâziye kitaplarında geçiyor ve
ismiyle anılıyor (bunu başkalarından öğrenmiştim. Hâşâ kendisi anlatmadı. Derin
bilim adamı kibirli olmaz elbet).

Türkiye'nin geç de olsa "özdeciksel yaşambilim (moleküler biyoloji)" dalına da
yüklenmesi lâzım. 1960'larda ortaya çıkıp hızla muazzam bir teknikbiliğe yol
açan bu dal, insanlığa pek çok faydalar sağlamaya başlamakla birlikte,
insanlığın sonunu getirebilecek kâbuslara da neden oluyor. [Bilim böyle.
Buluşları insanın hayrına da olur, şerrine de. Bilimcinin gönlünün de gelişip
gelişmediğine, içinde insânî duygular olup olmadığına bağlı.]

İşte, riyâziye olsun, "moleküler biyoloji" olsun, gençlerimizin böyle dalların
heyecanını hissetmeleri lâzım ki, o dallara merak sarsınlar ['Pop-top'
tutkunluğundan daha iyi değil mi?], o dallara âşık olanlar evrenkentlerimizde
araştırmacı olmaya yönelsinler.

Şimdi size önereceğim iki mükemmel kitap, lise okumuş herkesçe okunup
anlaşılabilir tarzda yazılmış, ama ikisi de derin; yüzeysel boş lâflar değil.
Biri sizi riyâziyeye, diğeri "moleküler biyoloji"ye tutkun kılacak.

Eğer Türkçe'ye çevrilmedilerse hemen ikisi de çevrilip yayınlanır inşallah.

I. Kitap: "Fermat'nın Muamması" (Simon Singh, "Fermat's Enigma- The Quest to
Solve the World's Greatest Mathematical Problem" (Walter & Co., N. Y. 1997).

Bu kitapta, yukarıda dediğimiz gibi, tüm bilimlerin dili olan ve en az 2500
yıllık bir süreklilik gösteren, insan aklının en muhteşem ürünü diyebileceğimiz
riyâziyede (matematikte) bin yıl süren özel bir serüvenin öyküsü anlatılıyor.
1600'lerde Fermat, bu târifi basit, ama ispatı için en büyüklerin 300 yıl
uğraştığı meseleyi, savı, ispatladığını, bir kitap sayfasının kenarına yazmış,
ama ölümünden sonra da o ispatın yazılmışı bulunamamıştı. Sav, nihâyet
1990'ların ortalarında A. Wiles tarafından, en az yedi yıl süren gizli
çalışmasından sonra ispatlanıp yayınlandı. Kitapta böyle bir çalışmanın
heyecanını hissedeceksiniz. Kitabın iyi bir yanı da, o hikâye anlatılırken,
riyâziyenin çeşitli dallarının mâhiyeti, ve aralarındaki bağıntılar hakkında
genel bir bilgi sahibi olabiliyorsunuz ("Bilimin Haritası" adlı yazımızı
hatırlayın ["Ne Yapmalı" adlı kitabımızda (Otopsi Yayınları, Eylül 2003, 6.
Baskı Şubat 2004)].

I. kitabın bir eksiği var: Meselenin tarihçesini verirken yazar Dr. Singh, eski
Yunan'dan başlıyor ama, oradan hemen Avrupa'ya, 1600'lere atlıyor. Biliyorsunuz
Eski Yunan'da muhteşem bir hendese (geometri) bilimi vardı (-ki onun da
kökeninde Sümerler bulunabilir-) ama, cebir icat edilmemişti. Cebir (ve
"algebra" olarak Batı dillerine geçen sözcüğümüz), 900-1500 yılları arasında,
çoğunluğu, Asya'dan getirdiğimiz kültürümüz ve bilimimizle İslâm Dünyası'na
gelen Türkler olan Müslüman riyâziyeciler tarafından icat edilip sonra da Selçuk
Türklerinden (kısmen de Endülüs'ten) Batı'ya geçmişti. "Fermat Muamması" diye
bilinen savın, Türk-İslâm riyâziyeciler tarafından bir cebir meselesi olarak
ortaya atılıp ispatta bazı somut adımlar da atıldığını bazı Batılılar da yazıyor
ama, Hint asıllı bir İngiliz vatandaşı olan Singh, oraları belirgin bir şekilde
pas geçiyor. [Pek de şaşılmaz: Biliyorsunuz 1990'larda, akrabamız Babür
hânedanının Hint'te yaptırdığı (vaktiyle gördüğüm) 400 küsur yıllık büyük târihî
eser caminin, kışkırtılmış Hinduların eliyle yıkılmasıyla başlatılan, "küresel
kıraliyetçilerin" her yerde olduğu gibi Hint'te de hâlen kışkırtıp körüklemekte
olduğu koyu Müslüman düşmanlığından Singh de kendini kurtaramamış anlaşılan.]
Bay Singh'in gösterdiği zaafına üzülmüş olmakla birlikte, son derece takdire
şâyan bu kitabı insanlığa sunduğu için kendisini cân-ı gönülden kutluyor ve
şükranlarımı belirtiyorum.

II. Kitap: "Evrim Yolunda Hayat" (Christian de Duve, "Life Evolving?Molecules,
Mind, and Meaning", Oxford Univ. Pres 2002).

Yaşambilim (hayatiyat, biyoloji) dersleri genellikle sıkıcı olur; bol ezber
(hele Türkçe adlarla değil de o çetrefil Lâtinceleri ile olursa), olgular
arasındaki bağıntıların üstünde durulmadığı bir tarz. Halbuki, en ilkel tek
hücreliden insana kadar uzayan silsilede bir bütünlük var. Bakteri olsun,
bitkiler, hayvanlar olsun hepsi aynı yaşamkimyasal düzeneği kullanıyor. Her
birinin şifresi olan DNA'daki temel takı dizileri bile yüzde 90'dan fazla
birbirinin aynı. Özellikle saptırılmakta olan misyonerlik ağırlıklı yeni sahte
Hıristiyan mezhepleri mensupları, Azmanistan başta olmak üzere bazı Batı
ülkelerinde, "okullarda evrimi istemezük" diye diretip duruyorlar. Halbuki yakın
devirdeki bile aydın Müslüman ve mutasavvuf atalarımızda böyle yobazlıklar
yoktu. 1800'lü yıllarda büyük âlimimiz Erzurumlu Hakkı'nın evrim kuramını
Darwin'den önce düşünüp yazdığı söylenir. Maalesef o metinleri şimdi
okuyamıyoruz. Öyle eserlerin bir an önce aynen yeni yazıyla basılıp halkımıza ve
gençlerimize sunulması lâzım. Devlet bu önemli görevde başı çekmeli; en azından
Batılı'nın telkinine kapılıp da engel olmamalı.

Değerli bilim adamı ve yazar Mösyö de Duve, Belçikalı. Uzun yıllar oradaki
Université de Louvain'de, kendi adı verilmiş Institute'ün (Hücre Patolojisi
?sayrıbiliği-) başkanlığını yapıp bir yandan da New York'taki Rockefeller
Evrenkenti'nde araştırmalarla iştigal etmiş. Hücrenin yapısı ve düzeni
üzerindeki çalışmalarıyla 1974'te Nobel Ödülü'nü kazandı. Kendisinin bilimle
birlikte derin bir felsefî anlayışı var. Yazı üslûbu da âdetâ şâirane,
büyüleyici. Kitabında, dünya oluştuktan kısa sayılabilecek bir süre sonra, ilk
organik moleküllerden (özdeciklerden) başlayarak hayatın adım adım nasıl
geliştiğini, insana kadar nasıl vardığını, bundan sonra nelerin ufukta
belirdiğini câzip ve zevkle okunan bir tarzda anlatıyor. Yaşamın bütünlüğünü
idrak edebiliyorsunuz. "Moleküler biyoloji"nin nelere yol açabileceğini de
kısmen fark ediyorsunuz. Yazar, dinî inançları (Katolik; Louvain Evrenkenti de
bir Katolik evrenkenti) olan bir şahıs olmakla birlikte dinle bilimi birbirine
karıştırmamayı başarmış. İnançlar kişinin insanlık için çalışmasına yardımcı
olur (eğer, insanlık düşmanlığına dönüşmüş, örn. sahte bir Hıristiyanlık'ın
yobazlığına sapmamışsa); bilim ile ise, Allah'ın kula bahşettiği akıl
kullanılarak, yaratılmışın ne olduğunun, nasıl işlediğinin ayrıntılıları
incelenir; doğanın kanunları anlaşılmaya çalışılır. Edinilen bilgiler ve görünen
uygulamaları insanlığın mahvı için değil, insanlığın, halkın yararına
kullanılmalıdır.

Ve evet, on yıl önce yazdığımız formülümüzü hatırlıyoruz: "Bilim + Gönül".



29 Mart 2004 yazısı


İkiye Bölünmüş Türkçe'ye Çare ve İleri İlkeler

Geçen iki yazımızda sayısı hayli kabarık dilcilerimizin, bazı
edebiyatçılarımızın, hattâ Türkçe-severlerimizin, 1950'lerden itibâren, nasıl
ikiye bölündüklerini, Türkçe'nin meselelerini, başka hiçbir ülkede ve dilde
görülmedik biçimde, dışarıdan üretilmiş "sahte sağ" ve "sahte sol"
çatışmalarıyla karıştırdıklarını yazmıştık. Durum öyle bir hâle gelmişti ki,
zâtın biri konuşurken "kelime" dese kendisine "faşist", "sözcük" dese "komünist"
yaftası yapıştırılıyordu. Dolayısıyla ne diyeceğini şaşıranlar da çoktu. Mantığı
rafa kaldıran ipe sapa gelmez bağnazlıklar, saplantılar, milletin her şeyine
olduğu gibi Türkçe'ye de zarar veriyordu.

Ama iki taraf saplantılılarının bir kısmı, daha kötüsü, dışarıya hizmet etmeyi
kendine şiâr edinmiş maskeli takımının tümü bir konuda iyi anlaşıyorlardı:
Türkçe'yi millî eğitimin, bilimin dili olmaktan men etmek, yerine "Tarzanca" ile
sömürge eğitimi koymak; hem de, "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" şeklinde ikiye
bölünmüş Türkçe'nin hiçbir biçimine aslında hassasiyet göstermeyip dilimizi, ona
batırılan, yırtık pırtık eden, "Anglomanlıca", "Tarzanca" dediğim İngilizce
bozuntusu yabancı sözcük dikenleriyle doldurmak. "Bye Bye Türkçe" (Otopsi
Yayınevi, İst., 20.Baskı Mayıs 2005) kitabımızda etraflıca ve tarihî misâllerle
anlattığımız üzere, dili de ikiye bölüp yok etmek (dolayısıyla Türk ülkesi ve
ulusunu târihe gömmek) tezgâhının sömürgeci dış düşmanlarımız (ve dâhilî
bedhahların işbirliğiyle) başlatılmış olup hâlen de desteklendiğini artık herkes
idrak edebilmeli (çok şükür idrak edenler de çoğalıyor). Ancak işin kökeni
anlaşılıp, özellikle dilcilerimizin, edebiyatçılarımızın, basın-yayın
mensuplarının aralarında eski saplantılardan kurtulmamışlar veya olayın
mâhiyetini fark etmeyip sâfiyâne Türkçe'ye istemeyerek zarar verenler varsa,
onların da artık Türkçe'nin bütünü etrafında birleşmeleri, Türkçe'nin
karşısındaki hakikî tehlikelere karşı hep beraber mücadeleye katılmaları
gerekiyor.

Türkçe'nin Batı dillerinin (tabii şimdi özellikle günün büyük sömürgecisinin
dünya köleleri için revâ gördüğü dil bozuntusunun) hâkimiyeti altında ezilip yok
olmaması için yapmamız gerekenlerin bazılarını, zaman zaman yıllar öncesinden
beriki bazı yazı ve kitaplarımızda belirttik.

Şimdi çareleri, mücadele unsurlarını toparlayıp ilerisi için Türkçe konusundaki
ilkelerimizi sıralayalım:


1. Eski aydın diliyle, halk diliyle, târihî ve günümüz Avrasya lehçeleri ile
Türkçe bir bütündür. Tümüyle kullanılmalı, öğretilmelidir. Türkçe'nin bütünü
etrafında tüm aydınlarımız birleşmeli, Türkçe, târihimizle geleceğimiz arasında,
hem de Avrasya coğrafyasındaki Türk halkları arasında yeniden köprü olmalıdır.
Dolayısıyla:

2. Türkçe'nin bölünmesine ve tasfiyeciliğe hayır, zenginleştirmeye evet.

3. Kavramların "eski", "yeni" Türkçe karşılıkları dururken, "Anglomanlıca",
"Tarzanca" lâflar kullanmayacağız. Örneğin, "teferruat" ve "ayrıntı" dururken
"detay" deme züppeliği de ne oluyormuş?

4. Yeni kavramlara karşılıklar, binlerce yıllık ve halk diliyle de bağdaşık olan
"Kök Türkçe"nin matematik gibi terim türetme kurallarıyla karşılanacak; bu
kuralları okullarda herkes iyi öğrenecek. [Burada önemli bir yöntem meselesi şu:
"Kavram"ları Türkçe'de başka türlü (ve çoğu kez Batı dillerinden daha uygun ve
güzel) ifâde ederiz. Batı dili bir kelimeyi Latince vb. tesâdüfen gelmiş
kökeninden harfiyen tercüme olmaz; kavrama Türkçe yeni karşılık bulmalıyız.
(Meselâ, "üniversite" lâfının eski kökenini değil kavramı çevirerek, vaktiyle
"evrenkent" sözcüğünü türettik, "evrensel bilgilerin üretildiği ve öğretildiği
yer" anlamına.)] Ancak:

5. Bin yıldır kullandığımız, bazılarını Arapça, Farsça köklerden Türklerin
türettiği [özelikle İngilizce ve Fransızca'da Latince, eski Yunanca'dan (Grekçe)
türetme yapıldığı gibi, o devir Türkçe'sinde de çok uluslu bir büyük devlet
(Batı anlamında, tarzında "imparatorluk" dememeliyiz) olmanın icâbı], çoğu halk
diline kadar girmiş "Eski Türkçe" sözcükleri tasfiye etmemeli, onları da
kullanmalı ve öğretmeliyiz ki geçmişimizle, atalarımızla, edebiyatımızla bağımız
kopmasın.

6. Eşanlamlılar hakkında ilke: Her dilde eşanlamlı gibi başlayan kelimeler
zamanla anlam kaymasına uğrar; her biri biraz değişik anlama gelmeye başlar. Bu
dili zenginleştirir. (Lâf, söz; kelime, sözcük; bilim, ilim ikililerindeki
gibi.) Ayrıca her kelimenin üstünde târih ve kültür birikimini yansıtan bir
"çağrışım bulutu" vardır. Tüm bu sebeplerden "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" tüm
sözcükleri korumalı ve kullanmalıyız. Bir de şu misâle bakın: Türkçe'de
"münakaşa", "müzakere", "münâzara" birbirine yakın ama önemli değişik anlamlara
gelir. Bunları atıp (tasfiye edip), yerine sâdece, kendisi de çok güzel bir "Kök
Türkçe" sözcük olan "tartışma"yı koyarsanız dili fakirleştirir, yaratılan
boşluğa "Tarzanca" kelimeler dolmasına yol açarsınız.

7. Eski, yeni her türlü güzel Türkçe'si dururken İngilizce bozuntusu bir lâf
paralamanın kökeninde yabancı dille (genelde şimdi "Tarzanca") eğitim yatıyor.
Bu sömürge, bu misyoner okulu türü eğitim çocuklara aşağılık duygusu aşılarken,
bir yandan da düşünme kabiliyetini köreltmekte, ulusal bilinci de
yıpratmaktadır.

8. Garip İngilizcemsi dükkân, işyeri, şirket, renkli, allı pullu, "magazin" türü
dergi/mecmua adları salgınının da kökünde aynı aşağılık duygusunu, sömürge
ruhunu, ve tabii yabancı dille eğitimi bulabilirsiniz. İlkemiz, "yabancı dille
eğitime hayır, mesleğe göre gerekebilecek yabancı dilleri ayrıca, yabancı dil
derslerinde, yabancı dil öğretme uzmanı öğretmenlerle öğretmeye evet" olacaktır.
[Atatürk'ün "millî eğitim" ilkesi de bu idi.]

9. Her düzeyden okullarımızda "Eski Türkçe", "Kök Türkçe" hepsi çok iyi
öğretilecek, son on yıl öncesine kadar olduğu gibi binlerce yıllık
edebiyatımızın tümü okutulacak. Gençler, 40-50 yıl önceki bir yazıyı anlamakta
zorluk çekmeyecek (hattâ daha öncekileri). Nerede görülmüş? Atatürk'ün "Büyük
Nutuk"unu bile "sâdeleştiriyoruz" bahanesiyle tercüme edip anlamını bile kasden
değiştiriyor; üstelik ruhunu, üslûbunu, gücünü yok ediyorlar. Peyâmi Safâ'nın
sâde dille yazılmış nefis "9. Hâriciye Koğuşu"nu bile "güncel Türkçe'ye tercüme"
edip geçenlerde bastılar. Daha önce de "Türk okulları(!)" için o güzel Türkçeli
Ömer Seyfettin hikâyelerinin, üstelik, "Tarzanca"larını çıkardılar. Görülüyor ki
tüm bu kepazelikler, ahmaklıktan değil, Batı planına göre Türkçe'nin,
kimliğiyle, târihiyle Türk milletinin yok edilmesi için tezgâhlanmaktadır.
Bunlar kesinlikle engellenecek. Herkes, yazar nasıl yazdıysa aynen öylesini
okuyup anlayacak. Yoksa, zâten ne edebiyat kalır, ne yazar.

12.06.2005



İkiye bölünmüş Türkçe II: Tasfiyecilik



Gaye bin yıldır halk diline kadar girmiş, bazısı mânevî mânâlar da taşıyan
sözcükleri tasfiye etmek, "eski Türkçe"ye "Osmanlıca" diyerek bizi târihimize,
atalarımıza yabancılaştırmak, Türk Dünyası'nın o zamana dek mevcut olan ortak
Türkçe'sini, ortak edebiyatımızı bertaraf etmek değildi. Ama 1950'ler ve
sonrası, bilim/tekniği (kök) Türkçe'yle yapma gayesinden uzaklaşıldığı gibi,
mevcut eski Türkçe kelimelerin, halk diline ve edebiyatımıza iyice yerleşmiş
olanlarının bile tasfiyesi yoluna gidildi. Oluşan boşluğa vaktiyle
"Anglomanlıca" adını taktığım İngilizce bozuntusu, "Tarzanca" sözcükler hücum
etti. Bunlar halk diline, edebiyat, basın-yayın diline sokulmak istendi. Ne eski
Türkçe, ne Türkçe! Yerine "Anglomanlıca". Bilim/teknik/tıp dilinde de aynı tutum
sergilendi; eski Türkçe mevcut terimlerden vazgeçildiği gibi, kök Türkçe'den
terim türetme yerine "Tarzanca" ile eğitimle derinden desteklenen yabancı,
"Anglomanlıca", terimler salatası yeğlendi.
Tarih ve edebiyatımıza bağlı olan dilcilerimiz, edebiyatçılarımız, halk ve
edebiyat dilinin mâruz kaldığı tasfiyeciliğe karşı çıktılar. Ama üç hataya
düştüler:
1) O sıralarda başlamış olan sahte sağ-sahte sol bölünmesinin etkisinde kalarak
tasfiyeciliği dil konusunda yapılan bir yanlışlık olarak telâkki etmek yerine,
bunu "solculuk" (yâni o dönemin dış kaynaklı anlayışıyla "komünistlik"!)
saydılar.
2) Tasfiyecilik konusunda gösterdikleri hassasiyeti, dilimize batırılmakta olan
yabancı, "Tarzanca" ("Anglomanlıca") lâflara karşı göstermediler. [Bunun izâhı
ne olabilir dersiniz? Herhalde "aslan Amerika" nüfuzuyla gelen İngilizce
bozuntusu kelimeleri kucaklamak "komünistliğe" karşı durmak mânâsına alınacaktı.
Şuur altında bile olsa, bu tavırda olanların "sağcı"lığının milliyetçilikle
(kültür ve dil anlamında tabii) bir alâkası kalmadığı sonucuna varılabilirdi.]
3) Tasfiyeci "sol" kesime muhafazakâr kesimin tepkisi hedefini aşıp kök
Türkçe'nin tümüne, bu arada kök Türkçe'den türetilen bilim/teknik terimlerine de
taştı. Bu kesimden bazı (maalesef kilit noktalara getirilen) kimseler, (herhalde
"Azmanistan"a hizmet etmeyi "anti-komünistlik" saydıklarından olacak), yabancı
dille, "Tarzanca" ile eğitimin Türkiye'ye yerleştirilmesi için cân-ı gönülden
çalıştıkları gibi, buna koşut olarak kök Türkçe bilim/teknik dilinin gelişmesine
de karşı durup İngilizce yabancı terimlerin Türkçe'ye bulaşmasına yardımcı
oldular.

"ÖZ TÜRKÇE" DERKEN?

Kök Türkçe'den sözcükler türetmekte faal olanların haylisi, bunu âdetâ eski
Türkçe'yi yok etmek için kullanıyorlardı; ama bilhassa ilerleyen yıllarda
"Tarzanca" istilâsına karşı çalışanlar azdı. [Bu meâlde çok değerli büyük
gökbilimcimiz Prof. Abdullah Kızılırmak'ı (Bkz. A.K., "Gökbilim Terimleri
Sözlüğü" ((eski) Türk Dil Kurumu yayını, Ankara, 1969); ayrıca çıkardığı "Fen
Dergisi"nin ciltleri) rahmet ve şükranla anmayı borç bilirim. Kendisi, 1980
ihtilâli akabinde YÖK'ün kurdurulmasıyla birlikte dünya çapındaki
rasathanesinden, yetiştirmekte olduğu doktora öğrencilerinden (Ege
Evrenkenti'nde) uzaklaştırılarak, köyüne çekilmek zorunda bırakıldı. Orada
kahrından 50 küsur yaşında vefat etti.] Basın-yayındaki "Öz Türkçeci"lerin
(tasfiyecilik ağırlıklı olanlarının) çoğu sonradan eski Türkçe'si de, kök
Türkçe'si de var ve kullanılmakta olan sözcükler yerine bol bol "Tarzanca"larını
kullanmayı mârifet edindiler ( örn.: "ayrıntı" veya "teferruat" yerine şu âdi
"detay" lâfı. Başka pek çok örnek için lütfen "Bye Bye Türkçe" kitabımıza
bakınız). Üstelik dili yok edici en büyük tehlike olan yabancı dille eğitime
karşı durmak bir yana, bizim daha 1953'te başlayan ve yıllarca tek başımıza
sürdürdüğümüz mücadeleye de, "sahte sağcı"larla bu konuda pek güzel anlaşarak
mâni olmaya çalışıyorlardı. Zâten sağdan da, soldan da kimin sahte, kimin
gerçekten millîci, kimin gerçekten "emperyalizme karşı solcu" olduğunu, yabancı
dille eğitim konusunu turnosol kâğıdı gibi sürerek hemen anlıyorduk. Bu "deney"
sonuçları sonradan da hep doğrulandı. (Örneğin yıllar sonra 1995-2001 arası
yabancılara topraklarımızın teslim edilmesi yasalarına hep birlikte sessizce
imza basanlara bakın.]
Şimdilerde de eski sağdan da, eski soldan da (veya "dindar" kesimden) olanların
bazıları "Tarzanca" kelimeler kullanarak kendilerini (duruma, kesime göre)
"Avrupacı" (ne alâkası varsa), "küreselci", "çağdaş", ya da "ilerici" göstermeye
çalışıyorlar. (Ama temelde, zayıflayan ulusal bilinç ve de aşağılık duygusu
yatıyor.)

SONUÇTA:

Yıllar önce dediğimiz gibi (Bkz. "Bye Bye Türkçe kitabımız); "'Kelime' mi,
'sözcük mü' derken İngiliz atını alan Üsküdar'ı geçiyordu." Ama çok şükür uzun
yıllar boyu mücadelemizden sonra halkımızdan, gençlerimizden, öğretmenlerimizden
pek çoğunun bilinçlerinin bilenmesiyle yaban atı artık "Üsküdar"ı geçemiyor,
geçemiyecek. Gerçi 1960-1980 arası "ara nesil"den bazı saplantılıların
"Osmanlıca", "Öz Türkçe" ikilemi, azalarak ta olsa, devam ediyor; Türkçe'nin
ikiye bölünüşü marazı geçmiş değil. Bunun tedâvisi, çâresi, bir sonraki
yazımızın konusunu teşkil edecek. 30.05.2005






Perşembenin gelişi...



Perşembenin gelişi...

"Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur." denir ya, buna bir ilâve
yapabiliriz:
"Eğer matematik (riyâziye) gibi düşünmeye alışkınsan, olaylar, ülkeler arasında
karşılaştırmalar yapıp bağıntılar kurabiliyorsan, o zaman, perşembenin gelişini
çarşambadan değil, bir önceki çarşambadan anlayabilirsin."
Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde vahim olaylar cereyan ediyor;
Afrika'da, Balkanlarda, Orta Asya ve Kafkasya'da, Yakın Doğu'da... Bir
bakıyorsun, asırlardır birlikte âhenk içinde yaşamış halklar birbirine
düşürülüyor. Katliamlar, yüzbinlerce ölü, aç bilaç, susuz kalan zavallı
insanlar, gıdasızlıktan ölen sayısız bebek.

Hani insanlık ilerlemişti; hani Batı, Asya'ya, Afrika'ya uygarlık getirmişti,
getiriyordu?
Ne uygarlığı? Aslında Mehmet Âkif doğru söylemiş (ve her geçen gün dediğinin ne
kadar doğru olduğu daha iyi anlaşılıyor): "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış
canavar." Tabii Rahmetli Mehmet Âkif'in bunu dediği zamanlar, "Uygarlık,
medeniyet" denince "Batı" akla geliyordu. Sömürgeci Batı, bizzat kendisi,
yağmaladığı, köle etmeye çalıştığı ülkelerde "medeniyet eşittir Batı" sahte
formülünü zihinlere kazımakla meşguldu. Uzak Asya, hattâ Sovyetler Birliği
teknikbiligteki hamlelerini daha yapmamıştı. Kültürle, insanlık anlayışı ve
gönül terbiyesi ile, teknikte gelişme birleştirilmedikçe o maddî gelişmenin
insanlığa zarar da getireceği genellikle idrak edilmemişti (tabii istisnâlar
var: Örneğin Ziya Gökalp, "hars (kültür)" ile (yanlış olarak "teknik" anlamında
kullanılan) "medeniyet" arasındaki fark üzerinde durmuştu). Bizim eski Asya
kültürümüzde, gerçek "medeniyet"te ise birkaç bin yıldır, "Âlimin hem maddî
bilim, hem mânevi ilimlerde âlim olması gerekir" anlayışı vardı. (Kitaplarımızda
onun için "Bilim+Gönül" dedik).

Evet, bir bakıyorsun, düzgün düzgün gideduran bir ülkede birden iç çatışmalar,
kavga gürültü, kıyamet. Ülke parçalanıyor; huzur artık bozulmuş, kavganın
patırtının sonu gelmiyor. O ara ülkenin her şeyi, kamu tesisleri, altyapısı,
hattâ toprakları "küreselci" postuna bürünmüş yabancıların eline geçmiştir.
Eskiden refahı yerinde olan halk artık aç kalmaktadır. Toplum dağılmış, ortak
değerleri kalmamıştır. Kaçan kaçana; öğrencileri dışarda, ülkenin bin bir
meşakkatla yetiştirdiği hekimler dışarıda, mühendisi, bilimcisi dışarıda
(gerçeklerine zâten öz yurtlarında hayat hakkı, çalışma sâhâsı yok, hele
vatansever iseler). Peki o ülke için, o mazlûm halk için kim çalışacak?
Vatansatarlar mı?

Dünyanın dört bir yanında, Avrupa'sı, Amerika'sı dâhil, insanlık duyguları olan,
milyonlarca mazlûmun başına gelen felâketlere üzülen, daha insancıl bir dünyanın
özlemini çeken insanlar var. Ama, genel kamuoylarının da, onların da, bir
ülkenin başına gelen felâketlerden iş işten geçtikten, milyonlarca insan perişan
olduktan veya öldükten sonra haberleri oluyor. Neden böyle geç? Çünkü büyük
basın-yayın organları, Batı tekelindeki haber ajansları için katliamlar, büyük
felâketler haber sayılıyor. Yoksa bir ülkede için için, sessiz sedâsız, uzun
süreler devam edebilen baş aşağı gidişat, "haber" sayılmadığı için (zâten
melânetleri hazırlamakta olanlar da gizlediği için) duyulmuyor, duyurulmuyor.

Halbuki, işin evveliyatına bakarsanız, o parçalanan, kana bulanan ülkelerde, 30
yıl, 50 yıl, bazen daha uzun yıllar sürmüş bir kuluçka devri boyunca "küreselci"
insanlık düşmanlarının, yabancıların, sayısı zamanla artan yerli
işbirlikçilerinin arkasına saklanarak, onlara gizli gizli "meşrulaştırma"
imzaları attırarak o ülkenin sonunu hazırlamış bulunduklarını göreceksiniz.
Araba yolda devrildikten sonra hayıflanmanın, vâveylânın ne anlamı var? Önemli
olan, daha yolun başlangıcında, o bineceğin arabanın yolda devrilecek biçimde
tasarlanmış olduğunu fark etmek, tedbirini almak, yol üstüne konmuş tuzakları,
araba oralara varmadan bertaraf etmek. İşte öyle önleyici tedbirleri almak için,
aklı başında, oyuna gelmemiş ülkelerin, "bağışıklık sistemi" dediğim etkin ve
etkili "teşkilât-ı mahsusa"ları (Osmanlı Türk Devleti'nde ve Atatürk devri
Cumhuriyet'inde olduğu gibi), bağımsız bir millî eğitim ve ulusal kültür
siyasetleri, dış dünyada olup bitenleri sürekli araştıran, karşılaştırıp
sonuçlar çıkarabilen ve devlete bilgi ve strateji ham maddesi sağlayan
evrenkentleri, araştırma kurumları, vatanları için çalışan bilim adamları
vardır. Şimdi yurdumuzda da, o nitelikteki faaliyetler yoğunlaşıp etkinleşmeli,
son 67 yıl masaya yatırılmalı, olanlar açık seçik anlaşılıp tarihî ve kültürel
bağlarımız olmuş ülkelerin başına gelmişlerle karşılaştırılmalı, ona göre tüm
vatansever ve yetenekli insanlarımız birlik olmalı, önce yakın, sonra daha uzum
vâdeli geleceğimizin kurtarılması için, araba devrilmeden harekete
geçmelidirler. Bunları yapmak için herkesten fazla târihî birikimimiz, her dalda
iyi yetişmiş, asil, vatansever ruhta bol sayıda insanımız, ve hızla gelmekte
olan gençlerimiz var. Başaracağız.

08.05.2005



YUMUŞAK GÜÇ / KABA KUVVET


YUMUŞAK GÜÇ / KABA KUVVET

Bir ülkenin diğer bir ülke üzerinde hâkimiyet kurmasının başlıca iki yolu var:
Bunlara 1) "Kaba kuvvet", 2) "yumuşak güç" diyeceğim.
"Kaba kuvvet" yönteminde bir ülke silâh zoruyla işgal edilir; altyapısı,
fabrikaları, geçim kaynakları imha ve mümkün olduğu kadar insan, zâyi edilir.
Teknikbilig (teknoloji) geliştikçe bu daha da kolaylaşmıştır. Kaba kuvvete
başvuran, mazlûm bir ülkeye 'şunu şunu yapacaksın' der; yapmazsa tepesine biner.
Bazan da, garibanlar 'peki yapacağız' deseler bile, kaba kuvvetçinin, 'aslında
yapmak istemiyorlar' diye bahane edip imhâya başladığı görülmüştür.

"Yumuşak güç" yöntemi ise, hasım seçtiğin, göz koyduğun ülkenin insanlarını,
senin istediklerini, kendileri ister, gönüllü olarak yapar duruma, yavaş yavaş,
alıştıra alıştıra getirmektir. Bu daha fazla zaman alır, ama çok daha etkili ve
kalıcıdır.
Düşünün ki bir ülke iktisâdî imkânlarını sâdece iki şey üretmek için kullanıyor:
Biri silâh, öbürü "filim". ["Film" değil, Türkçeleşmiş bu sözcük "filim" yazılır
ve okunur. (Son yıllarda daha da "Batılı" (yâni âdi bir taklidi) olma aşkları
depreşmiş bazı basın-yayın mensupları illâ da dillerini kıvırıp "film" diyerek
hava attıklarını zan ediyorlarsa da?] Tabii "filim" den, TV dizileri, müzik
CD'leri, fasa fiso (ama derin gayeli) yabancı roman, hattâ çizgi romanları bile
kasdediyoruz, yalnız sinemayı değil. Belki on iki yıl önce Aydınlık dergisinde
çıkan, Dilek Uğuz Hanım'ın yaptığı bir mülâkatımda ["söyleşi" de diyebiliriz;
ikisi de Türkçe. Ama "röportaj" gibi Türkçe'ye batırılan dikenlere 'Hayır'.]
değindiğim gibi, o "silâh", ve genel anlamıyla "filim"den hangisinin daha etkili
bir silâh olduğunu düşünürsünüz? Elbette "filim". Bir ülke insanlarının
ruhlarını, gönül, ve zihinlerini köleleştirir, hâkimiyetin altına alırsan,
sonunda sana herşeylerini, kalelerini, ülkelerini, topraklarını bile gönüllü
olarak verirler. [Onun için, 50 yıl öncesinden başlayarak "Türkçe giderse,
Türkiye gider" demiştim (Bkz. O.Sinanoğlu, "Bye-Bye Türkçe" kitabı (Otopsi, İst.
Yayını)).] İşte "yumuşak güç" bunu yapar, ama "filim"den öte, daha da uzun
vâdeli, etkili silâhları vardır.

İki istilâ yönteminin her biri, tarih boyu değişik ölçülerde kullanılmıştır,
yeni değil. Ancak şimdi, bir yandan maddî kaba kuvvet silâhları teknikbiliği
gelişirken, diğer yanda, "yumuşak güç" için de sessizce, 'toplumsal
teknikbiligler", daha da mahvedicisi, "kültürel teknikbiligler" hızla gelişti.
50 yıl, 100 yıl, 200 yıldır değişik güçler böyle yöntemler kullandı; hızlanarak
kullanıyor.Bu yordamlara mâruz kalan bir halk nesiller boyu kendisine ne
olduğunu, ne yapıldığını idrâk etmiyor, taa ki, işleri bitirilip ülkeleri,
hayır, vatanları elden gidinceye dek. O birkaç nesil boyu, pek şikâyet eden,
kaygılanan bile yok. Hani, "Halkın üzerine ölü toprağı serpilmiş" denir ya.


İstilâcı açısından "kaba kuvvet" pek etkili bir yol değil. Mâzlum halk
müstevliye için için diş biliyor. Ulusal bilinci bileniyor. İsyanlar, direniş
eksik değil. Ama "yumuşak güç"te durum farklı. Çörçil'in meşhur lâfını
bilirsiniz: "Herkesi bazan, bazılarını her zaman kandırabilirsiniz; ama herkesi
her zaman kandıramazsınız" demiş. Lâfın son kısmı pek doğru sayılmaz: 'Yumuşak
güç' ile hemen herkesi, ve uzun uzun süreler kandırabilirsiniz. Maalesef, bunun
en keskin misâli, "yumuşak güç"ün tarih boyu, hasım açısından en etkili
uygulanış sonuçları, yakın tarihte Türk'e olmuşa benzer. Ama gene yılgınlığa
düşmemeli. Çünkü her silâhın bir karşı silâhı vardır, genellikle aşağı yukarı
aynı cinsten.


Yumuşak gücün en müthiş silâhı bir ulusun, ülkenin dilinin yokedilmesi (bir
buçuk nesilde olabiliyor); bunun baş yöntemi ise eğitim dilinin ana okulundan
itibâren yabancı dile çevrilmesi. Bu âfet ile 50 yıldır mücadele etmekte
olduğumu biliyorsunuz. Ve nihâyet, altı yıl kadar önce Türkiye'de 'Büyük Uyanış'
başladı ve hızla büyüyor. Halkımız bu sefer de mânevi kurtuluş savaşını
kazanacak. Eminim.
01.05.2005





Dış ülkelerdeki Türklerin çocukları için


Dış ülkelerdeki Türklerin çocukları için

Geçen gün, kaç yıllık bir arkadaşımı ziyaret ettim. Çok değerli bir bilim adamı,
hem de büyük bir vatanseverdir ["Bilim+Gönül"ün ta kendisi]. Dünya çapında
bilimsel araştırmalar yapar. Uzun yıllar kendisini hiç görmemiştim. O ara
evlenmiş; Allah bağışlasın, çocukları olmuş ve çocuklar lise çağına gelmişti.
Yurtdışında çalışırken de Türk Dünyası'na olan ilgisini hiç kesmemiştir. Hanımı
da Türk. Ama üzüldüm: Çocukları ile evde yabancı dille konuşuyorlardı. Baktım
çocuklar Türkçe'yi de anlıyor; biraz gayretle konuşabilecekler gibi.
Arkadaşıma sordum: İlkokula başlayıncaya kadar çocuklarla evde hep Türkçe
konuşulmuş; sonra??
Avrupa ülkelerinde olsun, Amerika'da olsun, oralarda yaşayan, çalışan, ama
Türkiye hasreti ile yanıp tutuşan pek çok Türk ve onların çocuklarını
görmüşümdür. Gurbetteki bu dostların kimi işçi, kimi esnaf, kimi de doktor,
mühendis, işadamı, veya bilimci, öğretim üyesi idiler.
"Halk kesimi"nden, köyden, gelenlerin çocukları, oralarda doğmuş da olsalar,
genellikle Türkçe konuşuyorlar. Hiç Türk'ü olmayan bir kasabaya önce birkaç
Türk, işçi olarak gelmiş, arkadan hemşehrileri. (Biliyorsunuz Türkiye'de öyle
köyler vardır ki, oralarda âdetâ kimse kalmamıştır). Sayıları birkaç yüzü
bulunca hemen Türk bakkalları, derken lokantaları açılır. Bu gurbet Türkleri
kısa sürede bir mescit, bir de sürekli açık bir mahvel edinirler; çaycısı,
kahvecisi, büyük ekran Türk TV'si ile tam teşkilât. Türk kanalları devamlı
açıktır. Orada maç seyredilir; tuttukları takımlar veya millî takım gol
attığında hep beraber coşulur. Sonra gelir çaylar, kahveler. Aralarında
kendinizi Türkiye'de hissedersiniz. Sıla hasreti az da olsa giderilir. Haberler
de izlenir [gerçi, Ulusal Kanal'ı alamıyorlarsa pek bir şey öğrenemezler ama?].
Şarkı, türkü izlenceleri, Kemal Sunal filmleri de rağbettedir. İşte böylece dış
ülkede bir gurbet Türk toplumu oluşur. Yeni gelenlere, orada olup sıkıntıya
düşenlere destek olunur. Hattâ çoğu yerde yeni gelenlere ev tutulup düzülür, iş
bulunur. Birlikte ibâdet ederler, düğünlerini (toylarını) toylar, cenazelerini
kaldırırlar. Bulundukları mekânda, pek çoğu bir süre sonra işyerleri açmış,
yabancılara bile iş sahası sağlamıştır. Türkiye'deki akrabalarına da yardım
ederler.
[Tabii bu tasvir ettiğimizin benzeri azınlık toplumlarını, Meksikalılar,
Ermeniler, Yunanlılar? da oluşturmuştur. ABD'de "Hispanik" denilen, dili
İspanyolca olan, çeşitli Latin Amerika ülkelerinden gelmiş büyük azınlık, dil ve
din (Katolik Hıristiyan) birliği ve kilise teşkilâtı sâyesinde kültürlerini o
derece korumuşlardır ki eğitimleri, basın-yayınları İspanyolca olup, bugün
ABD'nin hemen her köşesinde yerel veya federal devlet dairelerinde, şirketlerde
İspanyolca bilenler bulundurulmakta, devlet dairesi bildirileri, dilekçe
kalıpları İspanyolca da yazılmaktadır.]
Yukarıda "halk kesimi" diye bir ayrım yaptım; aslında herkes "halk"tır. Demek
istediğim, bir toplum oluşturan, geleneklerine toplu halde bağlı olanlar. Bir de
tek tek, birbirinden habersiz, çoğu kez yabancı evrenkentlerde okumağa,
bugünlerde çoğu doktora yapmağa gelenler (ya da gönderilenler), sonra da dış
ülkede kalanlar var. Onlara da, daha uygun bir ad bulamadığım için "meslek
kesimi" diyelim.
"Meslek kesimi" için bir genelleştirme yapmak doğru olmazsa da, bazı ortak
paydaları gözlemleyebiliriz. Azmanistan'ın bir evrenkentinde 300 kadar Türk
öğrenci varmış; bir de Türk öğrenci derneği. Onun durumunu bir iki önceki
yazımda anlatmıştım. Onun faaliyetlerine en fazlası 30-40 öğrenci katılıyor;
geri kalan 250 küsur öğrenciyi gören, bilen yok. Darmadağınık. Hattâ bir yabancı
bile demiş ki: "Çinli, Koreli, Hintli, Yunanlı? hepsinin bir toplumu var;
dayanışma içindeler; kültürlerini yaşatıyorlar. Fakat bu Türklere aklım ermiyor.
Birbirleriyle bir ilişkileri yok, tek tek dağılmışlar." Bu, önceleri böyle
değildi. Yabancı dille eğitim artıp hele ilkokula (şimdi anaokuluna) kadar
indikçe, öyle yetişenler Türk toplumundan kopuyor, sömürgeci ülkeye yöneliyor,
onlar gibi (daha doğrusu âdi bir taklidi gibi) oluyor, olmaya çalışıyorlar.
Artık Türk tarihinden, edebiyatından haberleri yok. Dışarıda görülmeğe başlanan
bu durum Türkiye'deki dağılmanın bir yansıması. Dil, din, gelenek, hissiyat
birliği eritilince her sömürgede böyle olur. Onun için istilâcı sinsi düşman,
ulusu ulus yapan harcı eritmek için uğraşır. İşin temeli eğitimi
yabancılaştırmak, yeni nesilleri geçmişlerinden ve birbirlerinden koparmaktır
ki, ulus yerine dağınık bir köleler güruhu oluşsun ve düşman, ülkenin toprakları
dâhil her şeyine sâhip olsun. Onun için, her vatanseverin şu an birinci görevi
eğim düzenimize 50 yıldır yapılanları iyi anlamak, yabancı son perdeyi oynarken,
birlik olup bu dâvâ ile uğraşmaktır. Uzun vâdede bizi kurtaracak tek şey bu.
Dış ülkedeki "meslek kesimi"nde genellikle, "halk kesimi"nde görülen birlik,
dayanışma, bir Türk toplumu havası, ortak kültür ve inançlar dizgesi yok.
Vatansever aydınlar üzülüp bunalıyor. İki kesim arasında da bir ilişki yoktur.
Meslek kesiminin tek tük dernek faaliyetlerinde halk kesimini göremezsiniz;
onlar dışlanmıştır. Hele şimdi derneklerin toplantıları, yazıları da yabancı
dilden [Almanya'da bile İngilizce(!). Bunu yıllar öncesinden yazmıştım] oldukça
(küresel kraliyetçilerin mârifeti, bilinçsizlerin aldırmayışı; iki devletin
güdümü) toplumun dağılması hızlanıyor.
Bahsettiğim durumlar oralardaki Türk çocuklarına da zarar veriyor. Kimliklerini
kaybeder, Türkçe bilmez olur, bir Türk toplumu ortamında mânevî destek
bulamazlarsa, yabancı ülkenin uyuşturucuya mâruz okullarında perişan
olabiliyorlar. Dışarıdaki Türklerin çocuklarını mutlâka çift dilli olarak
yetiştirmeleri gerek. Çocuklar her hafta sonu birlikte olmalı ve birkaç saat
Türk okuluna gitmeli (diğer azınlıkların yaptığı gibi).
Birçok ana baba da çocuklarının Türkçe bilmesini istiyor. Fakat bunu nasıl
başaracaklarını bilemiyorlar. Bu sorunu bir diğer çok değerli bilimadamı
arkadaşım çözdü. Onun bulduğu yöntemi ve bu konudaki başarısını bu yazımla dış
ülkelerdeki tüm Türk velilere duyurmak istedim:
Yabancı ülkede çocuğu olacağı zaman, dostum tecrübeli bir ruhiyatçıya gidip
sormuş, "Bu ortamda çocuğumu nasıl çift dilli yaparım?" diye. Hanımı da yabancı
ama kültürlü, edebiyatçı, başka bazı ülkeleri de bilen bir hanım. Ruhiyatçı
demiş ki: "Doğduğundan itibâren sen çocuğa hep Türkçe konuşacaksın; tek kelime
yabancı dili karıştırmayacaksın. Hanımın onunla yabancı dilden konuşsun."
Arkadaşım bu kaideye harfiyen uydu; hiç aksatmadı. Ben de sık sık evlerinde
bulunuyor, gelişmelere şâhit oluyordum. Çocuk konuşmaya başlayıp, sonraları da
anaokuluna gittikçe, evde babasının Türkçe dediklerini anlıyor, fakat yabancı
dilden cevap veriyordu, ama babası kurala uygun devam etti. Derken çocuk bir gün
Türkçe cevap verdi. Sonra da babasıyla (ve geldiğim zamanlar benimle) Türkçe
konuşur oldu. Şimdi çocuk, maşallah iyi bir ortaokulu bitiriyor. Okulun ders
dışı birçok faaliyetine de katılıyor. Başarılı. Bazı yıllar birkaç haftalığına
Türkiye'ye de ailecek gidiyorlar. Çocuk orada da hiç yabancılık çekmiyor. Aferin
değerli dostum, bu önemli işi çok güzel başardın. Seni ve hanımını tebrik
ederim. Tüm Türk ana babalara da ibret olsun. Dünyanın her yerinde Türk varlığı
yaşasın. 09.05.2004



Türkiye'yi Tanıtmak mı Dediniz?


Türkiye'yi Tanıtmak mı Dediniz?

1950'den beri, "Türkiye'yi tanıtmak" bahanesiyle çeşitli hükümetler neler
yapmadı, neler. Önce Efes, Panaya Kapulu kilisesi diye Türkiye'nin Batı sâhili
Hıristiyan "hacı"laıına açıldı. Aynı yıllar (Menderes dönemi) İstanbul'un en
târihî yerlerinden, Osmanlı Türk eserlerinin, külliyelerinin orta yerlerinden
karayolu gibi geniş yollar geçirilerek İstanbul, binlerce yıllık Avrasya Türk
medeniyetinin şâhika zirvelerinden (Hindistan'daki Türk Babür Şah Devleti'nin
yarattığı zirvelerden Taç Mahal ve diğer eserler gibi) birini teşkil eden,
insanı mânevî ve târihî bir ruhla dolduran yüzyılların pâyitahtı bir Osmanlı
Türk şehri olmaktan çıkarılarak bugünkü keşmekeşliğe adımlar atıldı. Bir yandan
da o otoyolumsu caddelerin kenarlarına, sanat değeri olmayan Bizans taş
parçaları dikildi. Günümüz dünyasında gezmenlerin (turistlerin) nerelerde var
ise pek hoşlarına giden tramvayların da iptal edilmesiyle (hepsi Azmanistan'ın
"telkin"leri ile), şehir bildiğiniz hâli aldı.

Yabancılara şirin görüneceğini zannetme hastalığı zamanla esnafa, halka,
1980'den sonra ise Türkiye'nin ücra köşelerine kadar yayıldı. Eğitimin
yabancılaştırılması ile, gençliğin hayli bir kısmı da zâten ulusundan önce
sömürgeci, işgalci yabancılara merak sardırılıyordu (sahte aydınlardan ise bir
daha bahsetmeme gerek yok).

1950'lerden başlanarak, önce hükümetler mârifetiyle, sonraları kandırılmış, ve
'gezmenlerden kolay yoldan para kazanırım' boş hayaline kapılmış halkın da
desteği ve tasvibi ile bin yıllık Türk yer adları yabancı (Roma ve sözüm ona
eski Yunan) adlara çevrilir oldu. Üstelik bir çok esnaf, dükkân adlarını, gene
yabancılara şirin görüneceklerini sanarak, İngilizce bozuntusu adlara
çevirdiler. Halbuki, aklı başında gezmenler gelip bu durumu görünce,
kimliksizlik alâmeti saydıkları bu manzara karşısında hayal kırıklığına uğruyor,
hattâ tiksindiklerini ifâde ediyorlardı. Öyle ya, haysiyetini yitirmiş, aşağılık
duygusu içinde kıvranan insanlardan kimse hoşlanmaz.

Neyse ki son yıllarda, "Bye-Bye Türkçe"(Otopsi Yayınları, İst., 2000; 18.baskı
2004) kitabına giren bazı dergi yazılarımızda (1992-1995) önerdiğimiz gibi,
düzinelerce belediye, işyeri ve yer adlarını tekrar Türkçeleştirme kararı
aldıkları gibi, gençler de çeşitli illerde toplanıp bu konuda bilinçlendirme
seferberliklerine giriştiler.

Gene, 1945-1950'den sonra çeşitli hükümetlerin (sağ, sol, milliyetçi, dindar kim
gelirse gelsin fark etmedi; hep aynı gidişât) gezim (turizm) (çoğu kez de
kültür) bakanlıklarınca, Türk Selçuk, Osmanlı kültürü, uygarlık târihi üzerinde
durulacağına, "Türkiye'yi tanıtıyoruz" kisvesi altında, misyonerlerle
yarışırcasına, Türkiye'nin ve mirâsının Hıristiyan olduğu izlenimi verilmeğe
çalışıldı. İşte böyle yollarla ve Türkiye'nin içinden patırtısız fethi ile, tam
bir Endülüs türü kültürel katliamın artık son perdesi oynanıyor. Bu insanlık
için de büyük kayıp olan gidişin derhal durdurulması, tersyüz edilmesi, ata
mirâsımıza sahip çıkmamız gerekiyor. [Ve bu yapılacak. Her vatanseverin de
katkısı olacak.]

Son aylardaki yurt dışı ziyaretlerimde bazı, oralara yerleşmiş Türklerin
derneklerinde, ayrıca bazı yurt dışındaki Türk öğrenci derneklerinde şâhit
olduğum manzara beni, bu konuyu tekrar ele almaya yöneltti:

Yurt dışındaki bir evrenkentte Türk öğrenci derneği, yıllık "Türk Günü"
düzenliyor; birkaç ay sonra da 10 Kasım "Atatürk'ü Anma Günü". İyi güzel. Bir
heves gidiyoruz. Gelenlerin çoğunluğu Türk (tabii); birincisinde tek tük yabancı
dostları da var. Her yerde, bir toplantı olduğunda genel kaide şudur: ( 10 Mart
2004 târihli yazımda belirttiğim gibi:) Toplantılar, konuşmalar, oradaki
çoğunluğun dilinde olur; o dili bilmeyenler varsa, ya kulaklıklarla, eşzamanlı
tercümeler verilir; veya, dili bilmeyenlerin yanlarına iki dili de bilen biri
oturtulur; o, kulağa tercümeyi fısıldar (bu yöntemi Avrupa'da, Avrupalıların
(Türkler değil) toplantılarında kaç kere gördüm). Ama hayret, bahsettiğim iki
(ve diğer bazı) Türk toplantılarında, bir de baktım ki, Türkiye'den vaktiyle
gelmiş öğretim üyesi, sonra Türk öğrenciler konuşmalarını Tarzanca ile yapıyor.
Bundan gurur duydukları da besbelli. [10 Kasım'dakinde ise gene öyle bir öğretim
üyesi, hepsi Türk olan karşısındakilere Tarzanca ile hitap ederken Atatürk'ten
hiç bahsetmedi. Yerine, 25 yıl önce gelip maddi iştahlarını [kısmen de olsa]
tatmin edişini anlattı. [Vay vay!]. Sonradan her iki toplantıyı düzenleyenlerden
bazılarına, sitemkârâne, Türklerin toplantılarının niçin Türkçe ile
yapılmadığını sordum. Aldığım cevap, çeşitli zamanlarda aldıklarımın aynı:
"Türkiye'yi yabancılara tanıtıyoruz." Allah Allah, orada zâten kaç tanecik
yabancı var ki? Üstelik, "tanıtma" gene, Türkiye'den gezim veya "kültür"
bakanlığının sağladığı saydamlar ve malzeme ile, Türkiye'yi Hıristiyan ülkesi
gibi gösteren, Türk Selçuk, Osmanlı, ve Cumhuriyet'in ata yurdumuzdaki kültürel,
mimârî, insânî mührünü, mirâsını hiç göstermeyen tarzda oluyor. [Eh, zâten
misyonerler de, dış ülkede Hıristiyan ahaliden misyonerlik faaliyetlerine destek
parası için toplantılar, konuşmalar düzenlediklerinde, âdetâ bizim gezim ve
kültür bakanlıklarımızı taklit[!] ediyorlar.]

Bunları gördükçe, bir de gelen gençlerimizin (dehşet eğitim düzenimizin
mârifetiyle) nasıl Türk târihinden, edebiyatından, musikîsinden bîhaber
olduklarına tanık oldukça şöyle düşündüm: Ey, gençler, ey ahali, ey Türk Ulusu:
Batılılara, sömürgeci ve istilâcılara yaltaklanmak mâhiyetindeki şu sahte
"tanıtmak" hevesini bırak artık. Sen önce kendini tanı.

Binlerce yıllık Avrasya Türkleri atalarımızın, Türkiye'deki de Selçuk, Osmanlı,
Cumhuriyet atalarımızın târihini, edebiyatlarını, eskisiyle, yenisiyle Türk
dilinin yetenek ve inceliklerini, tasavvufunu, Türk sanat müziğini ve de
türkülerimizi, halk ozanlarımızı öğren, öğret, kısacası kendini tanı. Tanı ki,
tekrar kimliğine, kişiliğine sahip çıkasın. Bak gör, o zaman nasıl yabancılar da
sana itibâr edecek, senin Türk harsını tanımak, öğrenmek isteyeceklerdir.
Etrafınıza hele bir bakın: Hintlisine, Çinlisine, Japon'una öyle olmuyor mu?

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
osinanoglu@...>

18.04.2004




Küreselleşme"nin gerçek yüzü ve yuvasında artan tepkiler

"Küreselleşme" terânesi, Türkiye'de 1830'larda, daha yoğun olarak ise 1945'te,
önce gizli "Muhipler" cemiyetleri üyeleri kandırılarak, âdetâ dinleri
değiştirilerek başlatıldı. Önemli mevkilere getirilen bu üyeler, için için ve
hûşû içinde, ulusalcılık ve her birinin kültürü, dili, bağımsızlığı korunan,
eşit haklara sâhip uluslardan oluşacak bir "uluslararasıcılık"
("enternasyonalizm") yerine, sahte küreselleşmecilik, yâni "tek dünya, tek dil,
tek bayrak, tek ordu" tekerlemeleri mırıldanmaya başladılar. 1980'den itibâren,
yoğun bir ayarlı basın-yayın beyin yıkaması, ve özellikle eğitimin dış güdümlü
olarak değiştirilmesiyle, halktan ve gençlerden de bazıları feleklerini şaşırır
oldular. 1990'larda, bilhassa 1995'ten başlanarak, bu sahte "küreselleşme"
edebiyatının, aslında bir ülkeyi içinden, topsuz tüfeksiz tam bir sömürge hâline
(hattâ daha beterine) getirmek, "tersanelerinin, kalelerinin", kamu ve özel
sınâî tesislerinin, sonra da topraklarının elinden alınması için zemin
hazırlamaktan başka bir şey olmadığı anlaşılır oldu.

Bu yöntemler belki de en çok, ama şüphesiz en kolayca, Türkiye'ye uygulanmakla
birlikte, son yıllarda Avrupa ve eski Doğu Bloku'ndan çıkan ülkelerde de
yoğunlaştı. "Küreselleşme" değil, daha münasip bir tâbirle "küresel
kıraliyetçilik" dediğim bu gelişmelerden Azmanistan'ın kendi halkı da zarar
görüyor, ve eğitimsiz bırakılmışlığına rağmen olaydan tedirgin olmaya başlıyor.
Elbet o ülkede çok değerli, ve daha insancıl bilgin kişiler de var. Seslerini
duyurmaları zorlaşıyordu, ama gene de şu bir iki yıldır büyük kitapçı
dükkânlarında bile, yazdıkları, "küreselleşme"nin gerçek yüzünü, kökenlerinden
hiç olmazsa daha göze görünür bazılarını, bir çok belgelerle gözler önüne seren
kitaplar görünmeğe başladı. İşte bunlardan ikisi:

1) "İmparatorluk Sıkıntıları ? Askerîyecilik, Gizlilik, ve Cumhuriyetin Sonu"
("The Sorrows of Empire ? Militarism, Secrecy, and the End of the Republic");
Chalmers Johnson, (Henry Holt Co., N.Y., 2004)

2) "Sam Amca'nın 1898 Harbi ve Küreselleşmenin Kökenleri"; Thomas Schoonover,
(The University Press of Kentucky, Lexington, Kentucky, USA; 2003).

Bu iki kitabın da bir an önce Türkçe'ye çevrilmesinin yararlı olacağı
kanaatindeyim.

İkinci Dünya Harbi'nin sonunda Rozvelt ile Stalin'in bir süre gizli kalan Yalta
antlaşmasında Amerika'nın payına Türkiye düştükte, Rusya'nın "Höt" demesi
bahanesiyle 1945'te işgal başladı: Önce açıktan; yerli işbirlikçi kadroları
iyice kurulduktan sonra da sessiz ve derinden. Çocuktum, hatırlıyorum: Birden,
Ankara'da herkesin dudağında "You are always in my heart (Her zaman
kalbimdesin)" baygın Amerikan şarkısı (o zamanlar Amerikan şarkıları baygın,
baygındı; şimdiki gibi dangır dangır değil). Naylon kemer, "Hershey" ("herşey"
mi?) çikolatası sevdası; düzgünce evleri olanlara Amerikan çavuşu kiracıları.
Ayaklarını masaya uzatıp oturan ("Rahat insanlar bu Amerikalılar" deniyor; "hep
de gülerler") askerler. Amerika'nın 200-300 yıllık tarihinden, yüz değil,
kırk-elli yıl önce Orta ve Güney Amerika ve de Asya-Pasifik ülkelerine
yaptıklarından kimsenin haberi yoktu [Bu gün kaç kişi biliyor?]. "Efendim, bu
Amerikalılar herkese yardım etmeyi severler" diyen sahte aydınlar, okur-yazar
takımı. Ve işte maskelerin düşüp yırtıcı dişlerin göründüğü bu günlere geldik.

O zamanlar, o devletin, mazlumlaştırılan, örn. Asya milletlerine neler ettiğini,
oraların yüz yıldır misyoner akınlarına nasıl uğradığını, dillerinin,
kültürlerinin, bağımsızlıkların nasıl yok edilmek istendiğini, Filipin'in,
Küba'nın XIX. yüzyıl sonunda nasıl isyan ettiğini, Çin halkının ondan az önce
isyan edip misyonerleri nasıl memleketlerinden attıklarını, ama birçok ülkenin
maddeten de soyulup soğana çevrilip nasıl fakirleştirildiğini (bazılarında bugün
de devam ediyor) Türkiye'de bilen, araştıran, hakkında kitaplar, makaleler
yazan, halka duyuran hiç mi "profesör", hiç mi aydın yoktu? (Bugün kaç kişi
var?) Yoksa 1945'ten sonra uzunca bir süre, "Rusya kızmasın" denilerek "Türk",
"Türk Dünyası" lâfı yasaklanırken, "Büyük Dostumuz"un geçmişini kurcalamak da mı
yasaklanmıştı?

Bugün artık biraz geç de olsa, herkesin bizi sımsıkı, boğarcasına bağrına
basmışların yakın tarihini bilmesi, oradan ibret alması gerekiyor. Yukarıda
belirttiğim iki kitabın aslından, veya olursa tercümesinden bir an evvel
bunların öğrenilmesi gerek. O zaman, "küresel kıraliyetçi"lerin yerli
kuyruklarının, borazanlarının neyi, ne için deyip durdukları ve milletten
habersiz yaptıklarının bizi nerelere götürdüğü daha iyi anlaşılacaktır.
5 nisan 2004 yazısı
KIBRIS ve TÜRKİYE
İngiltere’de ikamet etmekte olan bir Türk tanıdık, geçenlerde telefonda anlattı:

Orada, Türk kimliğini korumuş, Türklük bilinci kuvvetli bir Kıbrıs Türk’ü ile
ahbaplık etmişler. İkisi de Türk Kıbrıs’ın ve onun ufak parçası KKTC’nin başına
gelen ve gelmekte olanlardan endişe ediyor, üzülüyorlarmış. Kıbrıs Türk’ü
muhterem zat demiş ki: “Vah, Türkiye başından beri yanlış yaptı; Kuzey Kıbrıs’a,
1974’ten hemen sonra bir milyon Türk yerleştirecekti. İşte şimdi, Kıbrıs’ın
Kuzey’inin de, Güney’inin de Avrupa Devleti tarafından yutulması söz konusu. İki
taraf da AB’nin olsa, şimdiki halde Kuzey’de ne bir Türk topluluğu, ne
Türkler’in toprağı kalır. Halbuki, bu durumda bir de Kuzey’de bir milyon Türk
olduğunu düşünün. AB’nin Kıbrıs’ında onlar, tüm Kıbrıs’a, önceleri Türkler’in
olan, sonradan Türkler kaçırılarak Rumlar’ın eline geçmiş Güney Kıbrıs
beldelerine de,(Baf gibi) yayılabilirler. Tüm Kıbrıs, 1878’de başlayan İngiliz
döneminin öncesinde olduğu gibi, yeniden Türk çoğunluğun olur.”

Evet, önceleri Kıbrıs’taki çoğunluk nüfus Türk idi. (Zâten Kıbrıs hiçbir zaman
Yunanlı’nın, ya da bir Avrupa devletinin olmamıştı.) İngilizler Ada’yı Türk
Devleti’nden ödünç alınca Ada’ya hemen Yunanalılar’ı yerleştirmeye başladılar.
Bir yandan da Ada’dan Türkler’i kaçırma faaliyetleri başladı ve zamanla arttı.
Sonunda Türk, azınlıkta kaldı. Kalanlar da eritilecek, soykırımla bitirilecekti
ki, Ada’nın kahraman mücahitleri ve sonunda Türk ordusu vahamete müdahale edip
1974’te Kıbrıs’ın Kuzey’ini, ve kalan Türk halkını kurtardılar. Güney’in
Türkler’i ise her şeylerini kaybettiler. O zaman da Türkiye’nin yapması gereken,
o Güneyli Türkler’in haklarını ve kaybettikleri yurtları meselesini sürekli
dünya gündemine getirmek olmalıydı. Ama Türkiye’nin başına oturtulanlar hiçbir
zaman öyle şeyler yapmadılar; sadece ve sadece Yunanistan’ın, son yıllarda da
Avrupa (AB) Devleti’nin ipe sapa gelmez iddiaları, talepleri karşısında hep özür
dilercesine, ezilir büzülür tavırlar takındılar, şahin değil, tavşan kesildiler.
(Tabii yalnız Kıbrıs konusunda değil, 1938’den beri, yurtdışında bırakılmış,
Balkan, Batı Trakya, Musul/Kerkük, Suriye Türkleri, Ege adaları meselesinde de
sanki Türk Devleti diye, Türk’ün hakkını gündeme getirecek bir şey yoktu.
Osmanlı Devleti, Sultan Abdülhamid ve sonra Atatürk ise ne yapmıştı, hele bir
bakın; onlara iftiralar atıp duracağınıza ibret alın.)

Türkiye 1974’ten beri Kıbrıs’ta daha ne yaptı? ( Ya da yapmadı?)


Türkiye 1974’ten beri, oradaki Türkler’in Türkçelerini (yâni Türklüklerini)
unutmaları için âdetâ elinden geleni yaptı. Halbuki gelir gelmez hemen eğitimi
tümüyle Türkçe yapmalı, bin ( ve binlerce yıllık) Türk tarihini, Türk edebiyetı
ve tasavvufunu yeniden herkese öğretmeli, bir yandan da Türkçe olarak çok sağlam
fen ve teknik eğitim, beceri, zanaat, ve meslek eğitimi vermeliydik. Kuzey
Kıbrıs, kuracağımız uluslar arası bilimsel araştırma merkezlerinin, tüm Türk
Dünyası’ndan, Avrasya’dan gelecek öğrencilerin Türkçe ile eğitim görüp yabancı
dilleri de iyi öğrenebileceği Türk evrenkentlerinin yuvası olabilirdi. Ama
hayır; bunların yerine İngiliz taşeronluğu yapıldı, yerli halk Türklük’ten
uzaklaştırıldı. İktisâdi imkanlar da geliştirilmedi. Böyle olduktan sonra bugün
Kıbrıs’ta olanlara şaşılabilir mi? [‘Araba devrildikten’ sonra konuşmuyoruz;
bunları yıllar öncesinden beri söyledik, yazdık. Bkz. Örn. O.S “Büyük Uyanış”
kitabı, Otopsi Yayınları, İst.]

Kıbrıs’taki özel evrenkentlerden sadece bir tanesini şöyle bir gördüm: Önündeki
kocaman bir Amerikan armasıyla, ABD’nin adı hiç duyulmamış bir “evrenkent”inin
şubesi olduğunu beyan ediyordu.

İki yıl önce Kıbrıs’tan muhterem bir hanımefendi telefon etmişti: İngilizler
zamanında Kıbrıs’ta büyümüş, sanırım sonra bir süre İngiltere’de yaşamış, tekrar
Kıbrıs’a dönmüş. Türkçe’si harikulade. Kıbrıs’ta anaokulundan itibaren Türkçe
ile eğitim kalmadığından, okul kitaplarının İngiltere’den geldiğinden
yakınıyordu. ( Eh yani, Türkiye’de de artık durum pek farklı değil.) Halbuki
İngilizler zamanında bile Kıbrıs’ta daha çok Türkçe ile eğitim varmış,
Türkiye’den kitaplar gelirmiş.

Türkiye’nin işi gücü, küresel kraliyetçi kuyruklarının önünü açıp boş bırakarak
Türk Ulusu’nun tasfiyesini hazırlamak değil, diğer Türk ülkelerinde İngiliz,
Avrupa, Amerika taşeronluğu yapmak değil, Türkler’in yaşadığı her yerde,
Irak’ta, Suriye’de, İran’da Balkanlar’da, Batı Trakya’da ( Trakya’nın adı
‘Paşaeli’ idi.), Avrasya’da, Almanya’da, Türkçe ile eğitim yapılabilmesi için
uğraşmak, her yerde ezilmekteolan Türkler’in haklarını savunmak, dillerini,
kimliklerini, varlıklarını koruyabilmeleri için çalışmak, onları fiziki veya
kültürel soykırımdan korumak olmalıdır.

Kalan Türk vatanının da elden gitmemesi, halkımızın 19. ve 20. yüzyılda
yaşadığımız soykırımlara maruz kalmaması, sığınacak ülke arar duruma gelmemesi
için de hepimizin temel sorunlara eğilmesi, uğraşması lâzım. Önce eğitimimizi,
kültürümüzü, bilincimizi sinsice ve gizli gizli gelmiş yabancı istilasından
kurtarmalı, yeniden ulusal birliği sağlamalıyız. O zaman iktisâdî, mâlî, siyâsî
sorunlarımız da kolayca halledilecektir. Türkiye kurtulsun, akıbeti vahim
olmasın ki, Kıbrıs’ın da, Musul/Kerkük’ün de, Kosova’nın da elinden tutabilsin.

24 Şubat 2004



Oktay Sinanoğlu’ndan: 1 Eylül 2003

1) Bilgisayarda ve e-postalarda Türkçe harflerin kullanımı

Bakıyorum, Türkçe’nin bekası, eğitimin Türkçe ile yapılması için mücadele etmek
isteyen, bu konularda hassasiyet gösteren okuyucuların bir kısmı bile
iletilerini Türkçe harfleri kullanmadan, İngilizce alfabesiyle gönderiyorlar.
Kitaba alırken öyle mektuplardaki harfler tek tek düzeltildi. Biliyorum bazı
okullarda (****Anatolia Lisesi gibi) öğretmen, “’Windows’un Türkçesini değil,
İngilizcesini alın” demiş! (Vay canına! Atatürkçü, ulusal ruhtaki eski
öğretmenlere ne oldu?) Şunu hatırlatalım ki, yurt dışında olup ta “Pencere’nin”
(“Windows”un) yabancı dilde (İngilizce, Almanca, Fransızca, vb.) olanını satın
almak veya kullanmak zorunda olanlar bile (komutlar yabancı dilde olsa da),
“ayarlar”a bakarlarsa orada her çeşit dil olduğunu görecekler ve yazma (“Word”)
proğramında (ve İşletimcide) Türkçe alfabeyi ve Türkçe basmaklıyı (“klavye”yi)
seçebileceklerdir.

2) Türkçe’nin imlâ (yazım) kurallarına dikkat

Gelen (yazanlara tekrar teşekkürler) mektupların epeycesinde şu yazım
hatâlarına sık rastlıyorum: a) “de, -de” ekleri hep bitişik yazılıyor. “Bende
mektubun var.” ile “Ben de mektup yazdım.” cümlelerindeki iki “de” arasında
dağlar kadar fark var. b) Fiili soruya dönüştüren “mi?”, “misin?” takıları
fiilden ayrı yazılmalı. Bazıları, örn. “gider mi?” yerine “gidermi?” yazıyor.
Lütfen buna da dikkat edilsin. Türkçe’ye hassasiyeti olanlar çevrelerindekilere
iyi örnek olmalı. c) İnceltme (“külâh”) (^) işâretlerini mutlâka kullanmalı.
(Basında “kârı mı?”, “karı mı?” gibi, (^) kullanılmadığı zaman ortaya çıkan
kepâzelik ve karışıklıklarla (“hala” ve “hâlâ” gibi) kaç kere alay edildiyse
de bazıları ( -(^)ı 1982’den beri kaldırtmaya çalışanlar kasıtlı olmalı-) külâh
kullanmamakta ısrar ediyor. Olmaz! ----- Nerelerde külâh kullanılması
gerektiğini bilmek kolay; ezberlemeğe gerek yok: Unutmayalım: Türkçe okunduğu
gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur. [Yazımı isabetsiz ve bozuk Batı dillerine
mecbur olanlara, özellikle İngilizce dillilere (ve de Tarzanlara) acımak gerek.
Ne mutlu bize ki dilimiz Türkçe.] Bir kelimeyi kendi kendinize söyleyin. Örn.
“a” (veya “u”, veya “i”) harfini uzun söylüyorsanız külâh koyun. (Bir de: İki
tür “L” sesi var, (biri, önünde gelen sesliyi inceltiyor (“hala” ve “hâlâ”daki
gibi). [Ayrıca “ka”ya dikkat. Örn. “Hakkâri’nin ikinci “a”sı külâhlı; çünkü
“kya” gibi söylenir; ama “hakkanî”deki ikinci “a” “kaa” gibi].

(^) isâretlerini yok etmek istiyenler, yıllar sonra anlaşılıyor ki, Selçuk,
Osmanlı, ve 1970’lere kadar olan dönemlerde kullanılan eski Türkçe’yi yok etmek
istiyorlardı. Başlangıçta “Türkçeleştiriyoruz” havasındaydılar. Ama sonradan
gördük ki, Batı dillerinden, özellikle İngilizce’den gelen veya soktukları
sözcüklere karşı bir duyarlılık göstermediler. Bilim/teknikteki yeni kavramlar
için Türkçelerini türetip kullanmak istiyen ulusal ruhtaki bilimcileri de
engellediler. (Tabii bu sözde dilci, dil meraklısı zevat, eğitim dilinin
Atatürk’ün dediği gibi her dalda Türkçe olması gerektiği konusunda da 50 yıl
“gık” çıkarmadılar. (Ne zaman ki, 40-50 yıllık, uzun yıllar tek başımıza
yürüttüğümüz mücadele sonuç vermeğe, gençler uyanmağa, ve Türk, Türkçe’sine
dalga dalga sahip çıkmağa başladı, işte o zaman Batı’nın bu kuyruklarını bir
telâş aldı; konuyu saptırma gayretleri arttı. (Sahtelere kanmayın).

Diğer yandan “Eski Türkçe” ile ilgilenenler, bazı edebiyatçılar, haklı olarak
bin küsur yıldır kullandığımız, halk diline dahî girmiş kelimelerin tasfiye
edilmesine karşılar ama, Batı’dan yeni gelen bilim/teknik, vb. kavramlarına
Türkçe’nin şâhâne matematik (riyâziye) gibi kuralları ile Türkçe terimler
türetilmesine cephe alıyor, İngilizce bozuntusu (“Anglomanlıca” adını taktığım
“uydurukça”) lâfları kullanmakta ısrar ediyorlar. (Kurtulun dostlar artık şu
Amerikan kaynaklı sahte sağ, sahte sol saplantılarından. Bu, toplumu bozmuş (ama
çok şükür düzelmekte olan) dış kaynaklı “toplum ve kültür mühendisliği”
oyunlarının, dil ve dilcilikle hiçbir alâkası yok.)

(Önceki kitaplarımız ve yazılarımızda dediğimiz şu ilkemiz unutulmasın:
“Osmanlıca, Öztürkçe diye bir ayrım kabul edilemez. İkisi de Türkçe’dir. Ama
“konsensus”muş, “ambulans”mış, “konsept”miş, böyle İngilizce bozuntusu lâflar
Türkçe değildir. Öyle sözler sarfetmek ne çağdaşlığı, ne ulemâlığı gösterir;
ancak derin bir kimliksizlik ve aşağılık duygusu alâmetidir.” Yeni kavramlar,
yeni bilim/teknik terimleri, Türkçe’nin muhteşem ve matematik gibi olan sözcük
türetme kurallarına göre türetilecek (Atatürk’ün de yaptığı gibi), ama bin yıl
veya fazlası süredir Avrasya’daki pek çok Türk halklarının kullandıkları
sözcükler tasfiye edilmeyecek.) “Tasfiyeciliğe hâyır, zenginleştirmeğe “evet”. )

Eskiden okullarda yukarıdaki gibi yazım hatâlarına çok dikkat edilir, Türkçe
bütünüyle (yazım dâhil) iyi öğretilirdi. Şimdiki dışarıdan ayarlı ve de
“millî”liği yitirilmiş, “eğitim” olmaktan da çıkmış “millî eğitim”de herhâlde
çocukları Tarzan ve Tarzanca hayrânı yapmaktan Türkçe’ye sıra gelmiyor. İşte o
zaman çocuklarımızın, gençlerimizin, velilerinin bu meseleleri kendileri ele
almaları, yapılan tahribâtı kendileri telâfî etmeleri gerekiyor.

3) Kaybolan e-Mektuplar

osinanoglu@... e-posta kutuma gelmiş, okuduğum, fakat cevaplamaya
ve de kayda geçirmeğe henüz fırsat bulamadığım 300 küsur önemli okuyucu mektubu
vardı. Aydınlık bilgisayarlarına, oradaki benim de posta kutuma arasıra berbat
virüsler gönderiliyor. [Örneğin bir virüs, ben göndermişim gibi postamdaki
adreslere ilgisiz, hiç görmediğim postalar (hattâ özel okul reklâmları)
çekiyor.] Böyle bir virüs yüzünden, bahsi geçen e-posta adresimdeki o 300 küsur
posta da silinmiş. (Aralarında örn. Amsterdam’daki Bagvan Evrenkenti’ndeki bir
Türk fizikçiden gelen mektup vardı). Gönderenlerin adresleri de kayıp.
Dolayısıyla yanıt ta alamadılar.

Tabii o postalar kaybolmasaydı da, hepsini bu kitaba almak mümkün olmayacaktı.
Yer sınırlı. Gelen, elimde de olan yüzlerce mektubun hepsi güzel; hepsi bize de
şevk veriyor; Allah râzı olsun. Ancak bâzı, özellikle bilgilendirici ve kitabın
ana sorusuyla ilgili mektupları, iletileri bu kitaba alabildik.

Bugünlerde Aydınlık posta adresime gelen mektuplar kendiliğinden
osinanoglu@... adresime yönlendiriliyor. Okuyucuların bu adresi
kullanmalarını, ayrıca, benden haber alamamışların, eski iletilerini bana lütfen
tekrar göndermelerini rica eder, hepinize saygı, sevgi, ve başarı dileklerimi
sunarım. O.S.



Fransa’da Gene Başörtüsü Olayı. Ya Türkiye’de…


Yazan: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu



Anamalcıların (kapitalistlerin) güncesi “Duvar Sokağı Gazetesi”nin
(“Wall Street Journal”ın) 26 Haziran 2003 sayısı baş sayfasında uzun bir makale
var, Fransa’da yine depreşmiş olan başörtüsü meselesi hakkında.

Fransa’nın 60 milyonluk nüfusu içinde çoğunluğu Cezayirlilerden oluşan Müslüman
ahali %8 tutuyormuş. (Bir kısmı da tabii Afrika’nın diğer ülkelerinden zenci
Müslümanlar.) Fransa, Cezayir’i, Tunus’u, Müslümanlığın dünya çapında hâmisi
Osmanlı Türk Devleti’nden aldı. Bu ülkeleri sömürgesi yapınca derhal eğitim
dilini toptan Fransızca yaparak ve yalnız Fransızca bilenlere iş vererek kısa
sürede anadili Arapça’yı unutturdu. Her sömürgede olduğu gibi Fransızlarınkinde
de, gençlerin aklı fikri Paris’te evrenkente gitmek, doktora yapmak oldu.
(İngiliz sömürgelerindekiler Londra’ya, Amerikan sömürgelerindekiler A.B.D.’nin
ciddîsi, ıvır zıvırı her türlü evrenkentine.) Giden sömürge evlâtlarının bir
kısmı oralarda kaldılar; ikinci, üçüncü nesilleri vatandaş da olsa ikinci sınıf
muamelesi görerek Fransa’ya kulluk etti. Dönenler ise (bazı vatansever “imâlat
hataları” hâriç), yurtlarında kendi halkını, kültürünü, dilini hor gören, Fransa
hesabına, milletinin aleyhine çalışmak için can atan acenta takımını
oluşturdular. Bütün bunlara rağmen Cezayirliler, yirminci yüzyılın ikinci
yarısında iki milyon şehide mâl olan başarılı bir kurtuluş savaşı verdiler.
Bunda, edindikleri Osmanlı Türk geleneği, Türkistan’dan (bugünkü Kazakistan
yöresi) Aslan Baba ve öğrencisi Hoca Ahmet Yesevî ile bin yıl önce başlayan Türk
tarikatlarının verdiği halk eğitimi, Müslümanlıklarına bağlılıkları, nihâyet
Atatürk Türkiye’sinden örnek almaları kuşkusuz rol oynamıştır.

Gel gelelim, Cezayirliler Arapçalarını ve yerel ve Türklerden edindikleri
kültür (hars, ekin) unsurlarından bazılarını Fransa’nın mârifetiyle
unutmuşlardı. Dolayısıyla, bugün ve bağımsız olduklarından beri, gayri-resmî
sömürgelikleri devam ediyor. [Paris havaalanında rastlayıp biraz sohbet ettiğim
bir Cezayirli, sorduğumda önce bir hışım Fransız olduğunu (“Parisien”)
söylemişti.] Ama, kimlik olarak Müslümanlık devam ediyor. Hatırlarsınız, bir
süre önceki genel seçimlerde Müslüman ahalinin tuttuğu fırka %80 oy almış, fakat
Fransa’nın silâhlandırıp beslediği ordu seçim sonuçlarını iptal etmişti. Sonra
yıllarca Cezayir’de kan gövdeyi götürdü; köyler yakıldı, Müslüman ahalinin
binlercesi katledildi.

Fransa’da ise, ezilen Müslüman sömürgelerden gelmeler, kimliklerinin son bir
nişânesi olarak başörtüsüne sarılıyor. Ama Fransa başından beri bunu
yasaklamaktadır.

Dönelim yazının başında sözünü ettiğimiz A.B.D. gazetesinin
haberine:

Fransa’da Müslüman kızlar orta, lise, ve evrenkente başörtüsü ile
gitmek istiyormuş, ama okul binalarına öyle sokulmuyorlar (Almanya’da
öğretmenlerin başörtüsü takması yasakmış). Müslüman ahali huzursuz. Devlet,
Fransa’da başarılı kılınıp bir mevkîe getirilmiş Cezayirli bir hanımı arabulucu
tâyin etmiş; devletle ahali arasında arabuluculuk yapacakmış, ama sonuç
alınamıyor.

Gazeteye göre, Fransız Devleti’nin azınlık kimliklerinin yaşamasından ödü
kopuyor; göçmen kimlikleri süregelirse Fransa’nın birkaç parçaya bölüneceğinden
korkuluyormuş. Fransız birliğinin temelini, mevcut çeşitli anadiller değil, tek
dil olarak Fransızca dili oluşturuyor. [Fransızların çoğu Kelt ve Cermen
kavimleri karışığı. Roma İmparatoru Jül Sezar ( o zaman daha “konsül”) Galler
(Gaul, yâni Kelt) ülkesini fethettikten sonra, ardı arkası kesilmeyen Kelt
isyanlarını durdurmak için o Keltleri Lâtinleştirdi. Nasıl yaptı bunu? Eğitim
dilini toptan Lâtince yaparak. (Anlatmıştık. Bkz. O. Sinanoğlu, “Bye Bye Türkçe”
kitabı (Otopsi Yayınları, İst., 2001, 12. Baskı 2003). Bugünkü Fransızca,
Lâtince’nin bir avam ağzından geliyor; Keltlerden kalan sâdece 12 kelime (yüzde
değil ha). Roma yıkıldıktan sonraki 600 sene süren “kavimler göçü” keşmekeşinde
Cermen kavimlerinden Franklar, sonra Normanlar geldi (karışıp Fransızlaştılar.
Fransa adı Franklardan kalma).]

Gazete makalesi, Fransa’nın yerli ahalisi kavimlerden olan Bretonlar, Normanlar,
Basklar, güneydeki Cermen ve Kelt’ten çok Lâtin kökenlilerden bahsetmiyor. Tabiî
tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi, söylenmeyen asıl mesele, Fransızların
genellikle koyu Hıristiyan olup Haçlı kafalı Müslümanlık düşmanlığının devam
etmesi (bakma sen “laiklik” edebiyatına).

Fransa’daki, bizdekinden eski olan başörtüsü sorunu, Türkiye’dekiyle birebir
çakışır. (Unutmayalım: 1980’lerin başlarında, hiç öyle bir sorun yok iken,
birdenbire başörtüsünün, meraklıların tasvip ettikleri büyükleri tarafından da,
yasaklanıp kızıştırılması yoluyla, karşıtların başını çekenlerce de en önemli
gündem maddesi hâline getirildiğini görüyoruz. Son yıllarda, Türk
bağımsızlığının, Atatürk’ün temel ilkelerinin yok edildiği, vatan topraklarının
bile yabancılara (hattâ yabancı devletlere ve ordulara) teslim edildiği
günlerde, bu hayatî konular yerine, ateşe yakıt dökercesine başörtüsü konusu
alevlendirilip ana gündem maddesi yapıldı. Başörtüsü “meselesi”nin ilk ortaya
atılışının ve Fransızların Türklerden öğrendikleri “tülbent”i “türban” diye
telâffuz ettikleri “türban” sözcüğünün Türkçe’ye sokulmasının gene o yıllarda
kendisine YÖK garabeti kurdurulan zât-ı şerif eliyle olduğu rivâyet edilir.)

Şimdi dostlar, bu Fransa-Türkiye koşutluğunda mantığa ters gelen bir acayiplik
var: Fransa, büyük çoğunluğu koyu (yobaz denilebilir) Hıristiyan olan bir ülke.
Fransız Devleti, Müslüman azınlığın Fransa bütünlüğünü bozacağından korkuyormuş.
Peki Türkiye’ye ne oluyor? Türkiye, etnikçilerin çoğu da dâhil çok büyük
çoğunluğu Müslüman olan bir ülke değil mi? Kendimize gelip yok olmaktan
kurtulmamızı isteyen herkes, “çağdaş”ı olsun, dindarı olsun (AB’ye gireceğiz de
başörtüsü özgürlüğü olacak diye katmerli kandırılmışlar dâhil), bu sorunun
cevabını bir iyi düşünmeli, muhakemesini yapmalı. Gerçek aydınlardan bu
beklenir.

Geleceğin aydınlarına selâm; 27
Haziran 2003; O.S.

Almanya’daki Türklere Türkçe Engelleniyor,

Ama Türkiye’de…



Yazan: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu


Alman “dostlarımız” lahana turşusunu pek sever. Tevekkeli değil “Bu ne perhiz,
bu ne lahana turşusu” deyişi de onlara pek uygun. Niye mi?


Biliyorsunuz, Almanya yıllardır Türkiye’de, Lozan’a göre azınlık sayılmayan
kardeşlerimizden birer azınlık yaratmağa, dahası onların eğitimlerini
“anadil”lerinden (başka bir kökenden geldikleri kendilerine yutturulmuş
bazılarının Türkçe’den başka bir anadili olmadığı halde) görmeleri için çaba
harcamağa devam eder; Alman Devleti, kendi ülkesindeki sâhici azınlıkların (örn.
Türklerin) kimliklerini, dillerini ciddîye alırmış gibi. Almanya’daki Türklere
gelince “perhiz”, Türkiye’de azınlık yaratmağa gelince “lahana turşusu”. İşte
bu.


Üç beş yıldır, Almanya’daki Türklerin değil eğitimlerini Türkçe ile görmeleri,
Türkçe’yi unutmamaları, bilmeyen (günahı bilinçsiz velilerin boynuna) çocukların
Türkçe öğrenmeleri için bile Alman hükümetlerinin sayısız engeller
çıkardıklarını biliyor, Türkiye’nin pek çok yerindeki konuşmalarımızda halkımıza
anlatıyorduk. Şimdilerde Almanya’daki durumun da vahameti artıyor. Bu gidişe
Almanya’daki bazı velilerin de tuz biber ekmesi bu konuyu âcilen ele almamıza
neden oldu. O veliler, dinimiz üzerinde de oynananlara kendilerini kaptırmış,
Türklükle Müslümanlığın birbirinden ayrılmaz olduğu kendilerine unutturulmuş
anlaşılan. Bilmiyorlar ki çocuklarının Türkçe’leri giderse, Türk kimlikleri de
toptan silinir (belki arasıra, “doener” yerler ama), o zaman onların
Müslümanlığı da kalmaz, sahte Hıristiyan misyonerlerine yem olurlar. Yem
dediysek, yemez içmez, ilelebet Almanya’da köle olurlar. Bir iki nesil sonra da,
bin beş yüz yıl önce Almanya’ya teşrif eden atalarımız Avar ve Hun Türkleri gibi
orada erir giderler. Geriye biyolojik genlerden kalıntılar (bazı Almanların Asya
Türklerini andıran sîmâlarına dikkat edin) kalsa da, “kültürel genler”imizden
hiçbir eser kalmaz; hattâ, bu “Alman”lar, diğerlerinin kuyruğunda Türk
düşmanlığı yaparlar. [Ey, Almanya’daki cemaat-ı müslümîn! Bu sözleri size sekiz
yıl kadar önce Hamburg’da, Berlin’de söylememiş miydim?] Almanya’nın yapmak
istediği de bu işte.


Almanya’da yıllardır Türk çocuklarına öğretmenlik yaparken Türkçe’lerinin
yaşaması için mücadele veren değerli öğretmen beyefendi Gönen Çıbıkçı (ve de
kendisi Almanya Türk Veli Dernekleri Birliği FÖTED’in ikinci başkanı)
Almanya’dan şöyle bildiriyor:


“2000 yılında yapılan PISA adlı araştırma (Uluslararası

Öğrenci Değerlendirme Programı) Alman eğitim sisteminin

yoksullaştığını gözler önüne serdi. Ekonomik İşbirliği ve

Kalkınma örgütü OECD“nin 32 ülkede okulların eğitim ve

karşılaştırmalı olarak ölçtüğü PISA araştırmasından çıkan

sonuç Almanya’yı şoka uğrattı.

Buna göre, Almanya’daki öğrencilerin başarısı, diğer

ülkelerdeki benzerlerinin çok gerisinde. 32 ülkede toplam

250.000 öğrenciye aynı testin uygulandığı araştırmada

Almanya açısından çıkan sonuç şöyle olmuştur: Okuma ve

okunan metni anlamada Alman öğrenciler 32 ülke arasında

ancak 25. sırayı; temel matematik eğitiminde 22. sırayı;

doğa bilimlerinde ise 23. sırayı elde edebilmişlerdir.

PISA araştırmasının ortaya çıkardığı en önemli bir gerçek de şudur:

Alman okul sistemi toplumsal yönden yardıma gereksinimi olan

çocukları ve gençleri eğitmeyi başaramamaktadır. Bu gurubun

en başında ise Türk çocukları gelmektedir.” ……

“Göçmen çocuklarının eğitimde fırsat eşitliği yok denecek kadar azdır.”…… “Alman
ve diğer kültürel azınlıklara göre çocuklarımızın okul başarıları düşüktür.”

“Kırk yıllık göçmenlik süresi boyunca Batı Almanya’nın okullarında var olan
Türkçe dersine [O.S.: Türkçe ile eğitim değil, sâdece Türkçe dersi] günümüzde
çok daha gereklilik vardır. Ama "Türkçe" derslerine bakış açısı gerek Türkler
tarafından, gerekse de Alman toplumu tarafından bir değişmeye uğramaktadır.

Eskiden Türkleri "konuk" olarak gören düşünceye göre, "Türkler yurtlarına
döndüklerine onlara anadilleri gerekli " idi ve bu nedenle de o dönemler
Almanya'nın özellikle temel okullarında "Türkçe (anadilini tamamlama) dersi"
çoğunlukla da isteğe bağlı olarak sunuldu. … Alman politikacılarının,
hükümetlerin ve de halkının Türklere ve onların anadillerine bakışları bir
değişikliğe uğramıştır. Türklerin artık buraya yerleşik bir halk olduğunu
düşünen Alman hükümetleri anadili derslerine başka türlü bakmağa başladılar.
“Madem ki Türkler geriye dönmeyeceklerdir, artık onlara "anadili dersleri"

gerekmeyecektir. Onların çok iyi bir Almanca öğrenmeleri tek hedef olmalıdır.
Türkçe'ye gerek yoktur!” diyebilmektedirler. Türkler de bu konuda Almanlara
büyük bir paralellik göstermektedir. Onlar da şöyle düşünebilmektedir:

"Biz Türkiye'ye dönmeyeceğimize göre çocuklarımız Almanya'da" başarılı
olmalıdırlar. Onlara artık Türkçe dersleri değil, yalnızca Almanca gereklidir.
Türkçe neye yarar ki! "Ne yazık bu tür düşünceler ki Türklerin Almanya’ya olumlu
uyumunu çok kötü etkileyecektir. Türklerin eşit haklara sahip yurttaşlar olarak
toplumun her katmanında yer almasını, bunun için de çok iyi bir Almanca’ya ve
eğitime sahip olmalarını istiyoruz. Ama, kendi öz diline ve kültürüne de sahip
olan çocuklarımızın bu toplumda daha başarılı olacağını biliyoruz. Ayrıca
Türkçe’yi iyi bilmeyen Almanca’yı da iyi öğrenemez

[O.S.: Bazı Afrikalılar gibi kırma dilli olur].

Son yıllarda bir çok işveren Türkçe okuyan, yazan gençleri yanlarına

almakta ve onları çalıştırmaktadır. Avukatlık büroları, hekim muayenehaneleri,
eczaneler, iş ve işçi bulma kurumu, hastalık sigortaları, bankalar, bazı
belediye

daireleri, seyahat acentaları, büyük elektronik mağazaları... Bu kişilerin
gördüğünü, Türkçe dilinden yararlanmayı, ne yazık ki, kendi halkımız daha tam
kavramış değildir. Türkçe’nin yararını iyice kavrayabilmeli ve dil öğrenimi
sâdece sözlü olarak olamayacağı için tüm okullarda düzeyli ve yoğun bir Türkçe
öğrenimini istemeliyiz.”


O.S.: Yer sınırlı olduğundan bildirinin ancak bu kadarını buraya alabildik.

Arzu eden, gençlerin hazırladığı www.sinanoglu.net sitesine bakıversin; metnin
tümünü oraya gönderiyorum.

Almanya’daki Türk dostlarıma selâm; 26 Haziran 2003; O.S.




NE YAPMALI


Yazan: Prof. Dr. Oktay
Sinanoğlu



Ne yapmalıyız? Evet, bu soru artık her vatansever Türk’ün aklında.
Gelen e-mektuplar, ayrıca e-öbeklerinden gelen yazılar, bildirimler hızla
artıyor ve yoğunlaşıyor. Niçin? Çünkü “küresel kıraliyetçi”lerin iki binli
yılların başlarında “tek dünya devleti”, -aslında o lâfa da inanmayın-, tek
dünya kıraliyeti hâkimiyetinin kurulması faaliyetleri, Avrupa’sı, Amerika’sı
dâhil, dünyanın pek çok yerinde iyice hızlandı. Irak’ın işgali (ondan önce
Balkanların, sonra Afganistan’ın (yâni Güney Türkistan’ın), Irak bahanesiyle
Kuveyt, Ürdün, ve Suudî Arabistan’ın işgali de o çizelgeye göre
gerçekleştirildi. [“Suudi Arabistan’a, “Vahabistan” demek daha doğru olur;
Osmanlı Türk Devleti’ni ve İslâm Dünyası’nı parçalamak için 1750’lerde orada
İngiliz casuslarının kurup başına câhil ve kibirli Abd-ül Vahap hocaefendiyi
koydukları sahte Müslüman mezhebi Vahabîlik. Yirminci yüzyıl başlarında Hicaz
vilâyetimiz İngilizlerce işgal edilince, kurdukları kukla kıraliyetin başına
işte o Vahap Hocaefendi’nin torunlarını koydular.]

Öte yandan, Avrupa, Amerika ülkelerinde anayasalar, kişisel özgürlükleri, yasal
hakları güvence altına alan kanunlar hiçe sayılıyor. Olanlara karşı çıkanların
defteri sessiz sedasız dürülüyor, susturuluyorlar. Avrupa ülkelerinin ulusal
dillerini yok etme tedbirleri, Avrupa halklarının, hattâ hayli sayıda ileri
gelenlerinin haberi bile olmadan alınıyor. [Daha öncelerden başına dil çorabı
örülmüş İrlanda hâriç, Avrupa ülkeleri bizden geride. Türkiye’de çok şükür
Tarzanca musibetinin nedeni ve fâilleri anlaşılmaya başlandı. Avrupa’nın
uyanması daha birkaç yıl sürecek (‘size de yaparlar haa’ diye kendilerini Avrupa
toplantılarında beş yıl önce ikaz ettiğimiz hâlde).] Kim yapıyor bunları? Kim
olacak? Küresel kıraliyetçilerin o ülkelerdeki kuyrukları gizli cemiyet üyeleri.
[Neyse ki işin bu faslını Avrupa’da, Amerika ülkelerinde de bilenler artık çok;
neler yapıldığını ancak sonraları fark etseler de…]

Ama küresel Kıraliyetçiler herhalde en çok Türkiye’de el altından becerdikleri,
topsuz tüfeksiz içinden işgal marifetleriyle övünüyorlardır. Gözünüzün önüne
hele bir getirin: Bizim kodamanlar onlara sırnaşıp yaltaklanıp dururken onlar
içlerinden pis pis gülüyorlardır. Haber aldık ki en son, “Sevr yasaları da”
Meclis’ten geçirilivermiş. Geçen dönemde gelen ve topraklarımızı yabancılara
teslim eden yasa tasarılarının Meclis’te, tasarı metni bile görülmeden
imzalanıverdiğini duyuyorduk. Bu %85 çoğunlukla getirilivermiş dönemde de
milletvekilleri öyle mi yaptı? (Muhalefetle birlikte mi?) Yoksa Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nın tasfiyesi meâlindeki yasaları bile bile mi oylayıp
imzalayıverdiler? Allah Allah! İşe bak sen. Millet bu zevâtı “Müslüman’dırlar;
dinleri bütündür” diye seçmedi mi? Peki Müslüman bir ülkeyi “gâvur”a kendi
eliyle teslim etmenin neresi Müslümanlık?

Ey Müslüman Türk milleti! Sana ne oldu böyle? 65 yılda küresel Kıraliyetçiler
yerli kuyrukları ile seni bu hallere (ve böyle gıksız) bu kadar kolay mı
sokacaklardı? Ne mi yapmalıydınız? Ufak tefek çıkarlarını düşünerek oy vermeğe
varsın da, oy verdiklerin, ülkeni düşmana sessizce teslim ederken yok musun?
İnsan şehit, gazi dedelerinden, atalarından utanır. Hadi bakalım, her ilde
herkes oy verdiklerine ahret sualleri yağdırsın; hesap sorsun. Başka her hangi
bir ülkede olsa bu tıynetteki seçilmiş takımı kendi seçim bölgelerine gidemez
olurlar; her gittikleri yerde yuhalanırlar. Beklenecek şahsî menfaat mi kaldı?
Bu tereddüt hâlâ ne için?

Artık beklenecek vakit yok. Yoldaki âkibeti millet de görüyor. Gençliğin de,
yerli, yabancı misyonerlerin, eğitim adı altında iyice kaşarladığı kayıp takım
hâriç, pek çoğu uyandı. Uyananlar hâlâ sanal Holivut âleminde uyayan gafilleri
uyandırıyor. Kitlesel hareket güçleniyor.

Ey Millet! Benim temiz yürekli saf halkım. Devlet kapılarında, bakanlık
koridorlarında on yıllarca, ufak tefek kişisel çıkar talepleri, hademelik işi
için iltimas, veya yerel küçük menfaatler için hemşeri kafileleri, seçmen
kuyrukları hâlinde bekleşir dururdun ya, demek toplu harekete, mercilere,
seçtiklerine ses duyurma usüllerini pekalâ biliyorsun? Hadi bakalım, şimdi de bu
alışkanlık ve becerilerinizi Türk Milleti’nin bekası, yâni senin ve çoluk
çocuğunun daha da korkunç âkıbetlere, katliamlara mâruz kalmaması için, ve
binlerce yıllık geçmişten beri gelen bu Türk Devleti’nin âlî menfaatlaeri için
devreye sokun. İl il, hemşeri hemşeri toplanın, Ankara’ya kalabalık kafileler
hâlinde gidin. Seçtiğiniz milletvekillerine, hemşeriniz bakanlara: “Biz sizi
ülkeyi teslim edesiniz diye mi seçtik” deyin. Vatan için, Hak için, Halk için,
Müslümanlık adına deyin, Atatürkçülük adına deyin, ne derseniz deyin, ama toplu
hâlde sorumlulardan hesap sorun. Kahvelerde saatlerce pişpirik oynamaktansa, o
kahvelerde topluluklar oluşturun, tartışın; uyanın, uyandırın; Ankara
kafilelerine katılamayanlarınız, seçtiklerinizi, telefon, belgeçeker (faks),
elektronik e-posta yağmuruna tutun. Anlasınlar ki karşılarında şanlı Türk
Milleti var, ve o Millet hesap soracak.

Evet, size artık biraz sitem de ediyorum. Ama gönlümün derinliklerinde kesinkes
biliyorum ki sen hâlâ o şanlı Türk Milleti’sin. İçerdeki, senden yana görünmüş,
ama ‘gaflet, dalâlet, ve hattâ hıyanet’ içinde seni, vatanını, dilini, dinini,
şerefini satmışlara yüce varlığını hatırlatacak, onlara “DUR!” diyeceksin. Ve
senin insaflı, ama tâviz vermez toplu hareketin çığlar gibi büyüyecek. Dış
düşmanların, “Türkler uyanıyor” diye korkulu rüyası olacaksın. Seni nasıl
içinden sessizce fethettilerse, senin İkinci Kurtuluş Savaşı’nda sessiz , için
için yanan dağlar gibi başlayacak. Başladı bile! Ey hain şerefsiz, vatansız
takımı haberiniz ola! Siz ne kadar debelenirseniz debelenin: Nihâî ZAFER bizim,
yâni, hiç şüpheniz olmasın, BÜYÜK TÜRK MİLLETİNİN OLACAK!

********* Muzaffer ülke
için: 11 Haziran 2003.



PAZARLIK


Yazan: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu



Toplanmışlardı: Ulusal Kurultay. Ülke can alıcı meselelerle
karşılaştığında Ulusal Kurultay toplanırdı. Her fırkadan, toplumun her
kesiminden gerçek vatansever, onurlu, bilgili, yetenekli, ülke ve ulus
çıkarlarını her şeyin üstünde tutar, şahsî mevki, maddiyat düşünmeyen kişilerden
oluşan kurultay.

Daha önceki dönemlerden bilinen, sahte şucu, sahte bucu, satılmış
veya satılmağa meyyal âşina sîmalar, yüzleri, hamamdan yeni çıkmış gibi pembe ve
perdahlı, davranışları, sözleri boş ama kaygan, yabancı ülkelerden ayarlı gizli
cemiyet üyeleri ortalıkta görünmüyordu. Nasıl görünsünler? Atatürk tarafından
kapatılıp, ama vefatının hemen akabinde tekrar açılan, düşmanın bu beşinci kolu,
ülkeyi adım adım felâketlerin eşiğine sürüklemiş bu cemiyetler, Kurtuluş Savaşı
yıllarındaki İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne bile taş çıkartmışlardı. (O muhipler
cemiyeti ki İstanbul’da bir İngiliz papazı tarafından kurulmuş, görünen başkanı
ise sözde Müslüman bir molla efendi olmuştu.) Son dönem cemiyetlerinin üyeleri
her kılığa girmiş, bir “küreselleşme”, bir “özelleştirme”, bir “Avrupa Birliği”
edebiyatı tutturmuş, yabancıların her istediğine derhal imzayı basıp ülkenin
iktisâdını batırmış, milleti aç bırakmış, birbirine düşürmüş, sanayiini,
tesislerini, fabrikalarını, tersane ve limanlarını yok pahasına yabancılara
(tabii özellikle “küresel kıraliyetçi”lere, ya da onların perde önündeki
acentelerine) teslim etmiş, eğitimini yok ettirmiş, ulusun dilini, tarihini,
kimliğini, birlik ve beraberliğini yok olma raddesine getirmiş, sonunda vatan
topraklarını da, alelacele imzalattığı kanunlarla yabancılara, hattâ yabancı
devlet ve ordulara teslim etmiş, ettirmişti. Sonunda yurtseverler, gerçek
aydınlar, şanlı atalarına lâyık olanlar “DUR” dediler; önce ellerindeki azıcık
imkânlarla bile gençleri, geniş halk kitlelerini uyandırdılar. Uyarmak,
uyandırmak yetmezdi; “ben ben”i, kibiri, kıskançlıkları, mevki hırslarını bir
kenara bıraktılar, gönüllerinin derinliklerinden küllenmiş, unutulmuş tarihî
hasletler fışkırdı. Akıllarını, izanlarını kullandılar; dikkatli adımlar
attılar. Ve işte nihayet bir araya geldiler, ulusal güçler kurultayını
oluşturdular. Her kesimden, her görüşten samimî olanlar, şerefliler seçildi.

Ulusal Kurultay üyeleri ülkenin önündeki bin bir sorunun temelinde
yatan temel meseleleri anlamış kişilerdi; onun için ayrıntılılarda, kısır
çekişmelerde boğulup kalmadılar. Neşteri nereye vuracaklarını bildiler. İlk
icraatlarından biri, çoğu kez dost postunda gelmiş düşmanın maşalığını yapan
gizli cemiyetleri kapatmak ve yasaklamak oldu. Elebaşıları tüm halka ifşa
edildi; tabii her birinin uzun yıllardır karıştırdıkları melânetler belgeleriyle
gösterilerek. Düşmanın işbirlikçileri önemli mevkilerden uzaklaştırıldı;
ilelebet siyasetten ve kamu görevlerinden men edildiler. Evrenkentlerde,
araştırma kurumlarında ülkenin yeniden belirlenen (aslında Atatürk’ünkilere
benzeyen) hedefleri doğrultusunda vatan için çalışacak gerçek bilim adamları öne
çıkarılıp “çömezzâdeler”in yerini aldılar. Devlet kurumlarının evrenkent
kaynaklı danışmanları da ona göre yenilendi. Ve, ülkenin dış kaynaklı sahte
sorunları kısa sürede teker teker çözülmeye başladı.

Ulusal Kurultay’ın bu toplanımı özel önem arz ediyordu: Gündem,
dış ilişkilerin yeni sağlam temellere oturtulması; altmış beş yıllık köleleşme,
içerden düşmanlara teslim edilme sürecini durdurup haysiyetli yeni siyasetlerin
uygulanmasına yol açmakta olan hızlı adımların değerlendirilmesi.

Her toplanımda düzeni sağlayacak bir oturum başkanı seçiliyordu. Bu
sefer de saygıdeğer ve vatansever biri seçilmişti. Oturum açıldı. Sırayla şu
konular görüşüldü ve oylandı:

· Avrupa Birliği iyice önemini kaybetmiş, AB1 ve AB2 diye ikiye
ayrılmıştı ama, yıllar önce “Küresel Kıraliyetçi”lerin yerli kuyrukçuklarının
imzaladığı tek taraflı bağımlılık numunesi Gümrük Birliği gibi antlaşma
hükümleri ülkeyi bağlayıp iki AB parçasına da soydurmağa devam etmişti; Ulusal
Kurultay’ın teşkiline kadar. Başkan, AB’ler encümeni sözcüsünden son durum
hakkında bildirim ( ABD ordusundan gelme şu rezil “brifing” sözcüğü artık yok.
“Bildirim” var.) vermesini istedi. Bildirim okundu: AB1+AB2 masaya oturtulmuş,
karşılıklılık (mütekabiliyet) temel ilkesine göre yeni gümrük antlaşmaları
yapılmış, Türk mallarına konan kotalar, gümrük duvarları kaldırılmış, oralardan
ithalat, ihracatla dengelenecek şekilde sınırlandırılmıştı. Ayrıca AB’lerin
sebep olduğu 200 milyar doların %65’inin birkaç taksitte tazminat olarak
Türkiye’ye ödenmesi kabul ettirilmiş, en önemlisi, eski AB zamanında
işbirlikçilerin imzaladığı sözde “AB uyum yasaları” toptan iptal edilmiş,
AB’ler kökenli “vakıf”ların Türkiye’de faaliyette bulunmaları, şubeler açmaları
men edilmiş, misyonerlerle, temsilcileriyle, el altından oralardan destek gören
yerli işbirlikçileri vasıtasıyla AB’lerin (aslında onları güden “Küresel
Kıraliyetçi”lerin) iç işlerimize burunlarını sokmaları kesinlikle engellenmişti.
Encümen üyelerinin, AB’lere girmek istemediğimizi, karşı taraflara açık seçik
belirtmeleri AB’leri telaşa düşürmüş, nerdeyse her istediğimizi kabule meyyal
kılmıştı.

Bildirim tartışmaya açıldı. Herkes memnundu. Encümen üyeleri tebrik edildikten
sonra yeni antlaşmalar oya sunuldu; Kurultay’ca onaylandı.

· Başkan, bu sefer ‘Batı Trakya-Ege ve Adalar-Kıbrıs’ encümenine sözü
verdi; bildirim okundu: Encümen, Türkiye’nin isteği üzerine toplanan
uluslararası toplantıya katılmıştı. AB’ler ve özellikle Yunanistan “Kıbrıs”,
“Ege kıta sahanlığı” dedikçe Türk encümeni Batı Trakya’daki Türklerin durumunu,
Adalar’da Lozan’a aykırı Yunan silahlandırması, Güney Kıbrıs’tan sürülen
Türklerin hakları ve mülkleri sorunlarını dile getirmiş, karşı tarafı
alıştıkları saldırganlıkları yerine hep savunmada tutmayı başarmıştı. Sonunda
Türkiye’nin istekleri oylanmış, büyük kısmı kabul edilmişti. Bunda, son yıllarda
kendileriyle sıkı ilişkiler (karşılıklılık ilkesine uygun biçimde) kurduğumuz,
Rusya, Çin, Türk Cumhuriyetleri, tüm Müslüman ülkeler, Hindistan, Batı
zorbalarının bir asırdır yaptıklarından bezmiş, sonunda Türkiye’yi örnek almağa
başlamış Güney ve Orta Amerika ve Afrika ülkelerinin lehimize oyları da etkili
olmuştu. Neticede, a) Batı Trakya Türklerine özerklik tanınmış, oralardan
sürülen, toprakları gasp edilenlere toprakları iade edilmiş, Türkiye’ye gelip
gitmeleri (pasaportsuz, vizesiz) serbest bırakılmış, yeni evrenkent ve
okullarında eğitim dili tümüyle Türkçe olmuş, dünya haritalarında Türkçe yer
adları yer almıştı. b) Ege’de Türk kıta sahanlığı 12 mil olarak kesin kabul
edilip, Adalar yeniden silahsızlandırılmış, dedeleri o adalardan sürülmüş
Türklerin eski adalarına yerleşmesine izin verilmiş, gasp edilmiş dede
mülklerinin iadesi karara bağlanmıştı. [1200’lerde Memluk Türk komutanı
Baybars’ın önceki birkaç haçlı seferinde Hıristiyanların geçici olarak
kazandıklarını geri aldığı gibi, XX. Yüzyıl başlarındaki haçlı zaferlerini de
işte 90 yıl sonra Ulusal Kurultay geri çeviriyordu.] c) Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti dünya ülkelerince tanınmış, ilâveten dışında kasten bırakılmış su
kaynakları, ve Güney’den sürülen Türklerin topraklarının olduğu bölgeler KKTC’ye
bırakılmıştı. Güney’de Yunan, İngiliz, veya başka bir ülkenin askerî üsleri
bulunmayacaktı.

Yeni antlaşmalar oylandı ve kabul edildi. Sıra Irak-İran-Suriye Türkleri
konusuna gelmişti. Ancak oturum süresi bittiğinden, başkan, kalan gündem
maddelerini birkaç gün sonraki oturuma erteledi.

Toplantı dağılırken, yurdun her köşesinden gelmiş üyeler: köylüsü, işçisi,
sanayicisi, evrenkent mensubiyetlisi, çeşitli fırkalısı birbirini kucaklıyor,
çehrelerinde gönül rahatlığı, nurlu tebessümlerle tebrikleşiyor, Türk Ulusu’na,
ve dünyadaki tüm iyi insanlara hayırlı olmasını temenni ediyorlardı.



********* Ulusal hâkimiyet günlerine; 7 Mayıs 2003



PAZARLIK—İkinci Oturum



Yazan: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu



[Bugün 19 Mayıs 2003. 19 Mayıs 1919’un ruhu yeniden canlanıyor.
Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni emânet ettiği gençlik, Türk Gençliği,
kendisini nihâyet yeniden bulmakta. Millî marşlı idman hareketleriyle başlayıp
70 yıl sonra okullar arası İngilizce şarkılar yarışmasına, liselerin kız,
erkek tango gösterilerine dönüşen Gençlik Bayramı şenlikleri artık öyle
olamayacak. Türk Devleti’nin onurlu bağımsızlığı, Türk tarihi, Türk dili, Türk
harsı (kültürü, ekin’i) bilinciyle uyanan Türk gençliği kutlanacak. Çocuğu,
ihtiyarı her yaştan Türk gencinin bu anlamlı bayramını hassaten kutlarım. O.S.]



Elli yıllık köleleşme, düşmanla işbirliği, vatanın düşmana önce
sinsi adımlarla, sonra koşar ayak teslim edilmesi sürecinin sonunda, gerçek
ulusal güçler, nihâyet vasıfsız, şerefsiz, ve vatansız takımına “DUR!” demiş ve
her kesimin, fırkanın samimî yurtseverlerini içine alan Ulusal Kurultay
toplanmıştı. Yeniden düzenlenmekte olan dış ilişkileri değerlendirme gündemli
toplanımın birinci oturumunu 6 Mayıs 2003 tarihli yazımızda haber etmiş idik. O
birincide: a) iki parça AB’lerle ilişkiler, b) Batı Trakya, Kıbrıs, Adalar (Ege)
Denizi adalarında 80 yıldır gasp edilmiş Türk haklarının geri alınması maddeleri
görüşülmüş, dış ülkelerle masaya oturup haysiyetli, akıllı tutumlarıyla
müzakerelerden muzaffer çıkmış encümen üyeleri kutlanmıştı. Vakit kalmadığından
ele alınamamış dış ilişkiler maddeleri şimdi ikinci oturumun gündemindeydi.

Birinci oturumun başkanı, ikinci oturumu açtı. İlk iş, ikinci
oturuma başkanlık edecek başkanın seçilmesi oldu (hatırlarsınız: Her toplanım,
her oturum için geçici bir başkan seçilmesi artık kural olmuştu). Bu sefer
başkanlığa esnaf temsilcilerinden olan Ali Bey seçildi. Ali Bey son dönemlerin
bozuk, yabancı danışmanlı Tarzan eğitiminden geçmediği için kafası pırıl pırıl
çalışan, kendi kendine çok okumuş, yurdu dünyayı iyi bilir, sağlam vatansever,
herkesin saygı duyduğu, güvendiği bir kişiydi. Ali Bey yeni gündem maddelerini
teker teker müzakereye açtı. (Herkesin söz hakkı vardı, ama ancak kendini bilen,
bir katkıda bulunabileceğine inanan kişiler söz istiyordu. Öyle, sırf kendi
sesini duymayı seven “ben ben”ciler, şahsî gösteriş meraklıları, veya bir
yerlerden ayarlı sahtekâr takımı zâten Kurultay’da yer almıyordu [Oh, ne
güzel!].

Birinci madde: Azmanistan’la elli küsur yıldır birikmiş, git gide
artarak müzminleşmiş tek yanlı bağımlılık ilişkilerinin ele alınıp düzeltilmesi
konusunda sağlanan gelişmeler, usturuplu atılacak yeni adımlar. Bu iş başta
çetin görünmüştü. Paçanın kurtarılabileceğine inananlar azdı. Ama kısa sürede,
“Büyük sorunlar küçük adımlarla çözülür” düsturumuz yayıldı. İlk ürkek
adımlarda başarı sağlandıkça halkta, gençlerde, gerçek yurtsever aydınlarda
özgüven arttı. Ruhbilimsel istilâyı geri çevirecek sessiz, akıllıca yürütülen
ruhbilimsel “İkinci Kurtuluş Savaşı” semeresini vermeğe başladı. Halbuki,
1993’te Türkiye’ye yeni tâyin edilen Azman büyükelçisi gelmeden az önce
ülkesinde düzenlenen Türk ve Azman karma toplantısında şu mealde sözler sarf
etmişti: “Siz bize güvenlik için gerekliydiniz, ama o günler geçti. Siz bize
şimdi pazar olarak lâzımsınız. Siz bizden vazgeçemezsiniz.” [ Yâni: ‘Biz sizi
sıkı sıkı bağrımıza bastık. Nefessiz kalıp boğulursunuz da kurtulamazsınız.
(Artık her şeyinize açıktan el koyacağız)’ demek istiyordu. O konuşmayı
tesadüfen duymuştum. O gün içimden demiştim ki: “ ‘Küresel Kıraliyetçiler’ ve
onun kaba kuvvet Azman’ı, artık zamanı geldi diye Türkiye’yi tasfiye etmeyi
tasarlıyorlar. Nitekim, elçi geldi; çok geçmeden Türkiye’de peş peşe düğmelere
basılmaya başlandı. Ancak Türk Ulusu’nun binlerce yıllık, hâlâ da için için
yaşayan gizil gücünü hesaba katamamışlardı.]

Oturum başkanı Ali Bey, Azman’la ilişkiler encümeni sözcüsünden
bildirimini vermesini istedi. Ulusal Kurultay üyeleri bildirimi dinleyip sonra
da tartıştılar.

Bildirimin içeriği şu mâhiyetteydi:

Azmanistan sudan bahanelerle Yakınistan’ı işgale başlamış,
birkaç haftada alt tarafından girip öbür ucuna varıvermişti, “Yakınistan savaşı”
dediler, ama bu nasıl savaş? Pek bir harp zarp olmadı; sâdece işgal. Sanki
içerden kapılar açılıp anahtarlar düşmana teslim edilmişti. Bunlar olurken,
Azman devlet görevlisi Kurtoviç [Yoksa Kurtoloş muydu adı? Mevkii pek yüksek
olmadığı halde perde arkası “Küresel Kıraliyetçi” güdücüler arasında önemli yeri
olan biri], Türkiye’den devlet tepesi bir zâtı ülkesine dâvet etmiş; alıştıkları
veçhile tâlimat verecek, ama “Pazarlık edeceğiz” demiş. “Yakınistan savaşı var;
destek olun” diye Azman ordularını Türkiye’nin her tarafına yerleştirecek. [Bir
önceki savaşta da “Yakınistan sizi işgale hazırlanıyor” diye yalan söylenerek
Azman orduları Vahabistan’a yerleşmiş, savaş mavaş kalmadığı halde bir daha
çıkmamışlardı].

Türkiye’den dâvet edilen zat, oraya gitmedi. Zaman değişmişti. Bir
kere, Ulusal Kurultay’ın devreye girdiği günden beri öyle bir devlet büyüğünün
tek başına yabancı ülkeye gidip, gizli gizli yabancılarla anlaşmalar yapması
kesinkes engelleniyordu. “Görüşmek isteyen varsa ayağımıza gelsin.” Atatürk de
öyle yapmamış mıydı? Ayrıca, illâ dışarıda görüşmeler olacaksa, bunlar kişisel
değil, tüm halkın bilgisinde ve 10-15 kişilik, çeşitli kesimlerden Kurultay
üyeleri takımı ve dış ayardan arındırılmış yeni ulusal basın-yayın temsilcileri
huzurunda olacaktı. Sonunda Kurtoloş kendi gelmek zorunda kalmış. Onu, ikinci
derece bir dışişleri mensubunun kapısında iki gün bekletmişler (ruhbilimsel
küçültme yöntemi). Nihâyet mensubun (bir ulusal temsilciler takımı da orada)
huzuruna kabul edilmiş [Osmanlı Türk Devleti Divânı’nda da öyle yapılırdı].

Kurtoloş önce küstah tavırlarla başlıyor, ancak karşısındakilerin
haysiyetli, kişilikli davranışlarını gördükçe süklüm püklüm oluyor [“Dakka bir,
gol bir!”]. Diklenmeğe çalışıyor; “Azman ordularına ülkenizi açmazsanız, size
borç vermeyiz ha” diyecek oluyor (Ulusal Kurultay gelince dış borçlar ödenmiş,
ya da iptal ettirilmişti. Faizin faizi için borç almak ise toptan yasak). Ulusal
takım, “Bize borç lâzım değil. Kendi kaynaklarımız yeter” diyor. Kurtoloş’a
kibarca soruyorlar: “Mâlî durumunuz nasıl? O heyûlâ borçlarınızda bir azalma var
mı? İnsanlarınızın sıkıntı çekmesine, işsiz, evsiz barksız, aşsız kalanlarınızın
sayısındaki artışa üzülüyoruz. İktisâdî durumunuzun düzelmesi için Yüce Allah’a
duacıyız.”

Kurtoloş, Küresel Kıraliyetçilerin Türkiye’yi kendileri için kapma
gâyesine uygun olarak îcat ettikleri sahte “Kürt sorunu”ndan bahsetmeye kalkıyor
(sesi artık cılız çıkmaktadır). Ulusal takım müstehzî tebessümlerle
Azmanistan’daki gariban zencilerin, beyaz işgali öncesi soykırıma uğramış
milyonlarca yerliden arta kalan bir avuç bahtsızın durumları hakkında sorular
soruyorlar. (Üstelik Ulusal takım içinde, Azman telkinlerini bir dönem yutar
gibi olup kendini “Kürt” zannetmiş, ama sonra aslında Selçuk Türkleri zamanında
dilleri Farsça ile karışmış eski Türklerden olduklarını anlamış veya gerçek
“Kürt”kökenli Türkiye ulusalcıları da var.) Kurtoloş gittikçe ezilip büzülmeye
devam ediyor.

Görüşmenin sonuna doğru, ufalanmış Kurtoloş’a Türk tarafı
taleplerini bildirmeğe başlıyor: “Siz, bize ‘sımsıkı dostumuzsunuz’ diyorsunuz
ya. Ancak son günlerdeki tutumunuzu bu “dostluk”la kimse bağdaştıramıyor.
Yakınistan’ın önemli bir bölgesi bin yıllık Türk ülkesi (1924’e dek) olduğu
halde ve orada üç milyon Türk yaşadığı halde basın-yayınızda, resmî
beyanatlarınızda oralardan hep “Kürtlerin ülkesi” olarak bahsediliyor.
Türklerin bir kere dahî adını bile etmiyorsunuz. Ayrıca sürekli yayınladığınız
“Kürdistan” haritalarında Türkiye’nin büyük kısmı, Ankara’nın tüm doğusu
“Kürdistan” olarak gösterildiği gibi, oralarda hiç olmazsa “Türkler de var” bile
demiyorsunuz. Biz bu tutumunuzdan hoşnut olmadığımız gibi, bin yıllık “Kürt”
dediğiniz kardeşlerimizin âkıbetinden de endişeliyiz (üstelik Türkiye’de kim
“Kürt”, kim “Türk” ayırd etmek mümkün değildir. Bunu siz de iyi biliyorsunuz.
Size gene de suî niyet atfetmek istemiyoruz). Onlara gerçekten meraklı
olmadığınızı, onları kullanıp sonra harcayacağınızı düşünenlere şaşmamak gerek.

“Bizler, tüm insanlara karşı iyi niyetli, insancıl, dostluk ve barış
taraftarı bir milletiz. Her ülkeyle olduğu gibi, sizlerle de dostâne
ilişkilerimizin devam etmesini temenni ederiz.”

“Dostunuz olarak sizlerden başlıca talebimiz şudur: Türkiye’deki
(ayrıca Balkanlardaki, Kıbrıs’taki) Türklerin mevcudiyeti ve haklarını her
ortamda dile getirmelisiniz. Ayrıca âcilen Yakınistan’daki köklü Türk varlığını,
ve onların haklarını tüm dünya kamuoyunda önemli konu etmelisiniz. Tapu
daireleri ilk fırsatta yaktırılıp, evleri barkları ellerinden alınan Yakınistan
Türklerine tapularını iade etmelisiniz. “Savaş” sonrası oralarda kurulacak
hükümetlerde Türkler yerini alacak; keşmekeşin, yağmalamaların, tarihi
silmelerin durdurulmasında Türk Silâhlı Kuvvetleri görev alacak. Bunlar sâdece
birer temenni değil, -altını çizeriz- talebimizdir.”

O gece otelinde Kurtoloş bu görüşmeleri kara kara düşündü. “Eyvah,
eğitimlerinin, tarih bilinçlerinin, dil ve dinlerinin kökünü kurutmak için sarf
ettiğimiz tüm çabalara rağmen Türkler ciddî ciddî uyanıp kendilerine gelmişler.
Aman onları daha fazla karşımıza almayalım, yoksa tek kurşun atmadan hileyle
fethettiğimiz ülkelerini elimizden kaçırır, sonunda Viet-Nam’daki gibi bir
batağa saplanırız. O zaman biz “Küresel Kıraliyetçi”lerin dünya hâkimiyeti
hayalleri suya düşer. Başka ülkeler de Türklerden tekrar örnek alırlar.”

Ertesi gün Kurtoloş Azman elçiliğinden sözde âmirlerine, aslında
önemlisi “Karanlıklar Prensi”ne durumu şifreli görüşmelerle izah etti. Birkaç
gün sonra tüm dünya basınında ve küresel Azman TV’lerinde Yakınistan’daki, her
yerdeki Türklerin derin kültürlerinden, şanlı tarihlerinden, dünya uygarlığına
büyük katkılarından ve hâl-i hazırdaki durumda Türklerin haklarından uzun uzun
bahsedilmeye başlandı.



****** Dünyaya insan haklarını yeniden öğretecek Türk yurdundan; 19
Mayıs 2003 ***



Bir Savaş Nasıl Kaybedilir II—Ulusun Ulus Olmaktan Çıkarılması



Yazan: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu



Evet, savaşın (daha doğrusu işgalin) cephede değil, pek çok yıl
öncesinden sinsi sinsi nasıl başladığını, dost postundaki düşmanı, vatanına göz
dikilmiş hedef ülkenin ayarlanmış sahte aydın ve her daldaki üst kademelerinin
nasıl kucaklayıp kendi ülkelerini kundakladığını, geçen yazımızda (I) gözden
geçirmeğe başlamıştık. İktisâdî, mâlî çökertmeyi ele aldık (1-7). Şimdi daha da
tehlikelisi, ulusun ulus olmaktan çıkarılmasına yol açacak derin ruhbilimsel
savaş ameliyeleri ile (işlemleriyle) devam ediyoruz:



8) Bir ulusun maddî gücünün olması elbette mânevî
gücünün varlığına bağlı.Ulusun fertlerini bir arada tutup ortak ulusal (millî)
hedeflere yönelten de mânevî unsurlar. Gizli düşman bunları yıllarca incelemiş,
gerçek güç kaynaklarını tespit etmiştir. Onların aşındırılması, sonra yok
edilmesi için adım adım sessizce ve sabırla çalışacak. En etkili yöntem olarak
ta istediklerini hedef ülkenin kendi fertlerine yaptıracak (Bkz. (I)).

Ulusu ulus yapan, binlerce yıldan gelişe gelişe süregelmiş ulusal
kültür. Ulusa mensubiyet hissi ise ulusal kültürle yetişmiş, onunla yoğrulmuş
olmaya bağlı. Bu mensubiyet hissi kuvvetli olanlar, özellikle düşman ortada
göründüğünde vatanın korunması, ulusun bekası için her şeylerini, hattâ
canlarını bile fedâ edebilirler. Ancak, iş o raddeye gelmeden, vatanseverlerin,
adım adım ülke ve ulusun dibinin nasıl oyulduğunu, halkı bir arada tutan harcın
nasıl eritildiğini fark etmeleri, ve bu sessiz istilâya karşı bir araya gelerek
düşmanın her sinsi adımına karşı halkı uyarmaları, karşı durmaları, aynı cinsten
sessiz, ama etkili adımlarla mücadele vermeleri gerekmektedir.

9) Kültür unsurları nesilden nesile eğitimle aktarılır:
Ailede, köyde, sonra okulda, evrenkentte, ve gün-be-gün basın-yayınla, toplu
sohbetlerde, ve konuşmacılarla; ayrıca filimlerle, hattâ musikî ile. O halde
düşman önemli gördüğü kültür unsurlarını eritmek için aile, köy, okul, evrenkent
düzenlerine el atıp onları sinsice bozacak ve yabancılaştıracak, basın-yayını
ele geçirecek, yerli filimciliği ve musikîyi yok edecek, yerine kendininkinin
bozuğu ile halkı topa tutacaktır.

10) Ülkeye millî kimliğini veren, tapusunu o ulusun
yapan, ulusun tarihinden gelen kent, kasaba, köy, dağ, ova, nehir adlarıdır.
Düşman gezim (turizm) gibi bahanelerle zâten geçim kaynağı kalmamış halkı
uyutarak yer adlarını yabancı isimlerle değiştirecek, ama tabii bunu da, kilit
noktalara yerleştirdiği ayarlı, “beşinci kol” cemiyet üyelerine yaptırtacaktır
(son perdede ise bilinci kalmamış safdillere).

11) Atalarının ülkeye mührünü basmış mirâsı yer adları
olduğu gibi, bıraktığı târihî âbideler olduğuna göre, düşman bunları ihmal
ettirecek, yıkıma terk ettirecek. Her ülkede insanın var olduğundan beri
birikegelmiş binlerce yıllık katmanlar bulmak mümkün. On dokuzuncu yüzyılda
başlayarak düşman ve bazen onun körüklediği göze görünür sömürgeciler,
kazıbilimi (arkeolojiyi) bir ülkenin istilâsına dünya kamuoyunu hazırlamak için
kullandılar. Katmanlardan işlerine gelenleri ön plana çıkarıp ulusun öz köküyle
ilgili olanları örtbas ettiler (Örn. Bkz. Kâzım Mirşan’ın buluşları, ve onları
sâdeleştirip özetleyen Halûk Tarcan’ın kitabı, (“Ön-Türk Târihi”, Kaynak
Yayınları, İstanbul 1997). Bunda da hedef ülkenin evrenkentlerine, ve “Kültür”
ve Gezim Bakanlıklarına önemli görev verildi. Pek çok ülkede bu etkinlik
gerçekleştirildiyse de, en yoğunları ve sonuç alıcıları her Orta-Doğu ülkesinde
ve Kuzey Afrika’da oldu.

12) Ataların mânevî mirası ise özellikle edebiyat: Halk
edebiyatı, okumuşların edebiyatı, felsefî edebiyat. Düşman bunları eğitim
düzenine soktuğu çoğu görünmez “danışman”larıyla, imzaları basan ayarlı
yetkililerce eğitim düzeninden önce tedricen, sonra toptan kaldırır, unutturur;
ayarlı ve şişirilmiş yazarlarını ünlü kılarak köklü ulusal edebiyatı gözden
düşürür. Son fasılda, gençler zâten kendi dillerinde (okusalar bile) yazılmış
olanları anlayamayacak, düşmanın vâcip gördüğü sulandırılmış bir yabancı dile
bağımlı olacaklar, gittikçe düşünme ve hissetme yeteneklerini yitireceklerdir.

13) Ulusun mayası, toplumun harcı, a) din, b) dil, ve
c) özünün tarihi bilincini, (o sırayla), düşman hedef alır. a) “Küresel
kıraliyetçi”nin birinci hedefi dünya çapında kollayıcı bir idârî düzene sahip ve
milyarlarca insanı kapsayan dinlerdir. Çünkü böyle dinler, tek ülkenin dışında,
bir çok ülkeyi içine alan bir direnme duvarı oluşturur, o ülkeler arasında
dayanışmayı sağlar, düşmanın ince oyunlarına karşı halk kitlelerini mânen
koruyabilirler. Düşmanın bu duvarları yıpratması, sonra yıkması gerekmektedir. O
dinden olanların arasına nifak sokulur, sahte mezhepler kurulur; bu mezheplere
ilkel tavırlar takındırılıp aşırı işler yaptırılarak o dinin bütünü önce dünya
kamuoyunda, sonra ülkelerin kendi içlerinde gözden düşürülür; merkezî mânevî
teşkilâta bağlılık yok edilir; aynı dinden olan, eskiden birbirini kardeş gibi
gören uluslarda ırkçılık, sahte (kültür, gönül, fikir esasına dayanmayan) ve
sözde milliyetçilik (millîlik yerine) teşvik edilir. Bu suretle, dindaşlar
birbirine düşürüldüğü gibi, gerçek ulusal duygular, ulusal bağımsızlık, ulusal
kültür kavramları da gözden düşürülür. Hedef ülkenin önce sahte aydınları, sonra
daha geniş kitleler millî menfaatlere, istiklâle bigâne kalırlar. Eski ve tarihî
dindaşları milletlerin başına gelenler ise onları artık ne üzer, ne
ilgilendirir; sırada kendilerinin olduğunu bile düşünemez, ibret alamaz olurlar.

Hedef ülkelerde geniş dindar kitleler saptırılıp, dinlerinin özünde
böyle bir şey olmadığı hâlde, kendi uluslarının lâfının bile edilmesine, ulusal
dilden, kültürden, tarihten bahsedilmesine düşman kılınırlar. Öbür yanda, ayrı
bir kavim gibi davranmaya başlamış sahte aydın sınıfı, analarının, babalarının,
dedelerinin (hakkında artık bir şey bilmedikleri) dinine düşman kesilmişlerdir.

14) İşte bu hazır ortama yabancı misyonerler çıkagelir; önce usul
usul, yabancı dil öğretmeni pozunda, sonra açıktan ve akın akın. Gelen
misyonerler genellikle düşmanın istihbarat dairelerinden desteklidirler. Çoğu,
çok öncelerden düşmanın diğer yabancı ülkelerde kurdurduğu, oranın dini içinden
çıkarılmış sapkın, sahte mezheplere aittir. “Küresel kıraliyetçiler”in, dünya
köleleri için türettiği sahte din ve onun insancıllıktan uzaklaştırılmış,
hurafelere boğulmuş sahte mezhepleri.

Hedef ülkenin kültür, gezim, ve eğitim bakanlıkları, içindeki
“cemiyet üyeleri” vâsıtasıyla yabancı misyoner faaliyetlerine pervâsız izin
verdiği gibi, onların âdetâ ortağı gibi çalışır olurlar; yabancı sahte dini
metheden kitapçıklar basar, dağıtırlar; ülkenin dinî, târihî eserleri, anıtları
yerine, yabancı dine aitmiş gibi yıkıntılar “keşfeder”, milletin parasıyla
bunları onarır, yabancı tapınaklar inşa ettirir, âyine açarlar. “Yurdu
tanıtıyoruz; gezmen (turist) gelecek” yutturmacasıyla, içerde ve dışarıda,
ülkenin “dinî, târihî mirâsı” , “kutsal zenginlikleri” diye o ulusun dinî,
târihî mirâsını değil, düşmanın istediği tarzda sahte yabancı dinin ve târihin,
ülkenin kimliği olduğu intibâını uyandırırlar. Ülkenin kamu ulaştırma
kuruluşlarının başındakiler de buna katılır. Yabancı ülkelerdeki, o ulusun
dıştaki fertlerinden oluşan topluluklara dahî bu propaganda uygulanır. Ülkenin
kimliği değiştirilmekte, istilâcıya karşı direncini koruyacak bağışıklık
(muafiyet) dizgesi yok edilmektedir.

Derken, b) dil, ve c) özünün târihi bilincine taarruz gelir. Dinden,
onunla iç içe girmiş (her dinde olduğu gibi) o din öncesi ulusal kültür, ulusal
yaşam tarzı ve yaşam felsefesi unsurlarının sahte din âlimlerince
ayıklanmasından sonra halk çapında zemin, ulusal dil ve tarihin yok edilmesine
hazırdır. Bunların yok edilmesi, o dil yerine düşmanın uygun gördüğü
sulandırılmış yabancı dille eğitimin önce yabancı okullarda, sonra devletin,
nihayet özel, hattâ sözde dinî vakıfların okullarında başlatılıp yurdun her
köşesine yayılmasıyla olur. Öldürücü darbe ise yabancı dille eğitimin
anaokullarına kadar indirilmesi, artık öğretmenlerin de yabancı olmasıyla gelir.
[ (b) ve bir miktar (c)’nin geniş işlenmesi için Bkz. O. Sinanoğlu, “Bye-Bye
Türkçe”, “Hedef Türkiye”, ve “Büyük Uyanış” kitapları, Otopsi Yayınevi, İstanbul
(2000-2003)]. Küresel kıraliyetçilerin gizli kuyrukları kilit kademelerde
görevlerini yapmışlardır. Ama bu kuyruklar da sonunda düşman tarafından
ülkelerinin topraklarından sürülecekler, çoluk çocukları da soykırımdan
kurtulamayacaktır.



İşte böyle. Yukarıda toplu hâlde özetlediklerimiz, iki Amerika
kıtası, Avrupa, Asya, ve Afrika’nın pek çok ülkesinde uygulanmıştır. Bu gün de
çok yerde devam ediyor. Son perdeler oynanıyor. Bizim ülkemizin, ulusumuzun, bu
savaşın, daha doğrusu istilânın neresinde olduğuna okuyucu kendi karar versin.
“Peki bu vahim durumda nasıl ve ne yapmalıyız?”ı da herkes düşünsün. Sonra
bulduğumuz çareleri karşılaştıralım.



********** İnsanlık düşmanı dünya
hâkimiyetçilerine karşı çıkacak, insanlığın kurtulmasına yol gösterecek bir
ülkeden; 02 Nisan 2003.



Oktay Sinanoğlu, günümüz Türk gençlerine şöyle sesleniyor:

"...Gençler, Türkiye' de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.
Sırf 'üniversite bitirdi' desinler diye, ananız babanız 'Amerika'da mastır
yaptı' diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi
kandırırsınız.

Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu
ülke, bu ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun.Yüksek hedefleriniz
için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir.

Maddiyat ile maneviyatı dengeleyin. Formülünüz 'bilim' + 'gönül' dür. Bu iki
kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.

Gündelik, siyaset , çıkar grupları, dışardan güdümlü gizli veya açık
'cemiyet'lerden uzak durun.

Atatürk'ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış.
Türkiye'nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk
yolumuzu çizmiştir.

Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize
yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.

Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih
bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar
kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes
sonradan sizi taklit edecektir.

Eğitimde önce bir meslek gerçek bir beceri bir altın bilezik sahibi olmaya bakın
Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü
olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.

Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin. Konulara
merak sarın not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili
öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart
değil.

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa, gönül işidir. Türk; kültürüyle, diliyle, ata
sevgisiyle Türktür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu
olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına,
yaygaralarına kulak asmayın.

Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir. Vatanı, milleti için her türlü
fedakarlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş,
kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte
aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı
vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur. Bu durumda gerçek bir önder
çıkabilse bile başarılı olması pek azdır.

Şimdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine,
vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak
olmaktır. Türkiye’yi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır..."


DAHA FAZLASI ICIN TIKLAYINIZ ->

http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3



Mon Oct 1, 2007 2:03 pm

ProfOktaySinanoglu@yahoogroups.com
Send Email Send Email

Message #2146 of 2391 |
Expand Messages Author Sort by Date

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Sep 1, 2007
1:39 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Oct 1, 2007
2:03 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Nov 1, 2007
2:26 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Dec 1, 2007
6:49 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jan 1, 2008
3:01 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Feb 1, 2008
4:56 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Mar 1, 2008
5:49 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Apr 1, 2008
7:42 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email May 1, 2008
6:37 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jun 1, 2008
8:33 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jul 1, 2008
9:06 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Aug 1, 2008
8:37 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Sep 1, 2008
6:37 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Oct 1, 2008
10:06 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Nov 1, 2008
9:31 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Dec 1, 2008
9:49 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jan 1, 2009
7:15 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Feb 1, 2009
8:43 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Mar 1, 2009
7:40 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Apr 6, 2009
10:16 am

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Apr 8, 2009
9:38 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email May 1, 2009
1:34 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jun 1, 2009
12:55 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jul 1, 2009
1:15 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Aug 1, 2009
1:32 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Sep 1, 2009
1:51 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Oct 1, 2009
1:50 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Nov 1, 2009
1:43 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Dec 1, 2009
2:55 pm

YAZILARINDAN BAZILARI - Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu http://www.sinanoglu.net/modules.php?name=Sections&op=listarticles&secid=3 BAĞLANTISINDAKİ YAZILARINDAN...
ProfOktaySinanoglu@ya... Send Email Jan 1, 2010
2:29 pm
 First  |  |  Last 
< Prev Topic  |  Next Topic >
Advanced

Copyright © 2010 Yahoo! Inc. All rights reserved.
Privacy Policy - Terms of Service - Guidelines NEW - Help